La fedeltà alla marca

Marka sadakati!

Sizin de fedele (sadık) olduğunuz belirli cihaz markaları var mı? Benim bağımlılık derecesinde sadakat gösterdiğim markalarım var. Yalnız bağımlılık sözcüğünü kullanmayalım, pembe odadan yeni çıktım, kendimi yeniden ele vermek istemem. Bir pazarlama terimi olan marka sadakati (brand loyalty) ifadesini kullanırsam dikkat çekmem, hatta kocaman bir aferin alırım doktorumdan.

Che strano (ne tuhaf) değil mi? İki farklı ifade ile aynı davranış paterni iki farklı muamele görebiliyor. Ya analiz edilmek üzere bir koltuğa oturuyorsunuz, ya da tutarlı, sadık kişiliğinizden dolayı övgüler alıyorsunuz. Bağımlılık dışlanacak ve kışlanacak, sadakat ise alkışlanacak bir tutum.

İlk sırayı vereceğim markam Philips, çocukluğumda sağda solda duyup içimden çok güldüğüm daha sevimli diğer adıyla Pilipis. Bu efsane telaffuzu duydukça hep pilli radyomuzun içinde kirli piller olduğunu hayal ederdim. Olabilecek her cihazım Philips. Yani eğer Philips o cihazdan üretiyorsa la mia preferenza (tercihim) o olur. Hâl böyle olunca, müzik seti ve saç kurutma makinesinden, şarjlı el süpürgesi ve çorba makinesine, ev telefonundan bilgisayar ekranına kadar sağım solum Philips, saklanmayan ebe.

Tövbe tövbe, ben niye hep çocukluk yıllarına gider oldum?

La mia macchina caffè

Yıllar önce Tchibo’dan aldığım Saeco marka kapsül kahve makinesini zaten çok severken, Saeco’nun aslında Philips’in alt kuruluşu olan bir İtalyan şirketi olduğunu keşfettiğimde çok sevinmiştim. İkisi bir arada kahveden kapsül kahve yapan ikisi bir arada makineye geçişim de è un punto di svolta (bir dönüm noktasıdır) hayatımda.

Pil alırken tercihimin ne olduğunu belirtmeme gerek var mı? Philips pil alırım, en temizi odur!

ll mio primo cellulare

Il cellulare (cep telefonu) benim hayatıma çok geç girdi. Almamakta direndim uzun süre, ancak işi bırakıp daha esnek saatlerde çalışmaya başlayınca ulaşılamaz olmaya başladım. Aslında çok severdim kaybolup ulaşılamaz olmayı ama bir gün İstanbul’dan eski bir arkadaşım “Kızım artık aramızda para toplayıp sana bir cep telefonu alacağız” deyince bunu gurur meselesi yaptım ve aynı gün, parası neyse verip, bir cep telefonu aldım kendime.

Cebime değil, çantama zor sığan antenli kocaman bir Philips fizz cep telefonu. Koca mağazada elim ona gitmiş nedense!

Ben memnundum telefonumdan, dalga geçenlere de aldırmıyordum. Bir Graham Bell edasıyla sesimizi taşıyor ya ne fark eder diye savunuyordum telefonumu. Adetim olduğu üzere, bir cihazım bozulmadan yenisini veya üst modelini almam. Dopo qualche anno (birkaç yıl sonra) amansız bir hastalığa yakalandı telefonum ve ben kendimi zor affederek Nokia’ya geçtim. Geçiş o geçiş, bu sefer Nokia’cı oldum. Bir Ericsson’um olmadı mesela. Her evde bir Ölü Telefonlar Çekmecesi vardır eminim. Benimkinde envai çeşit Nokia telefon var.

Il mio bellissimo Nokia

Cihazların da adeti olduğu üzere, yenisi alındığında bir gayret toparlanırlar ya, Nokia’larım da üzerine kuma geleceğini anlayınca kendi arızalarını kendileri giderirdi. Hele gelen kuma şu fotoğraftaki incecik bronz telefonum olunca Ölü Telefonlar Çekmecesinde bir canlanma oldu. Zili bozulan telefonlar çalmaya başladı, kararan schermi (ekranlar) aydınlandı, tükenen bataryalar dirildi.

Akıllı telefonlar çıktığında herkes iPhone’a geçerken ben inatla Nokia’nın akıllı telefonunu aldım, Lumia mıydı neydi hatırlamıyorum. Aklımı yitirdim anlayana kadar, kullanamayacağıma karar verip başkasına verdim ve o noktada Nokia’dan ayrıldım Apple’cı oldum.

Artık akıllandım. Cihazların bu psikolojisini bildiğim için hep yenisini almadan önce onlara başlarına gelecekleri duyuruyorum. Aylarca arıza yapan, artık elden çıkarılması gereken bir su ısıtıcı, onun duyacağı şekilde “Neyse artık, bunun miadı doldu, yeni ve daha güzel bir tane alayım” dediğim gün fokur fokur su kaynattı, inanılır gibi değil. Bu yalnızca benim başıma gelmiyordur eminim, spero (umarım) bir sanrı değildir!

Gelelim bilgisayarlara. Yaptığım işlerden dolayı, bilgisayar en vazgeçilmez cihazdır benim hayatımda. IBM’den ayrılıp bu işe başladığım için yıllarca dizüstü ve masaüstü bilgisayarda bu markayı tercih ettim. Hem bırakmaktan suçluluk duydum, hem de elimin alışık olduğu klavyeyi kullanmak ve gözümün alışık olduğu ekranda çalışıp aynı logoyu görmek istedim.


Coltellino svizzero

Derken Onur ile tanıştım. Önce öğrenci-hoca olduk, on beş yıldır da abla-kardeşiz. Onun için bir benzetme yapmam gerekirse, bir İsviçre çakısı derdim. Elinden gelmeyen bir şey yoktur. Sayısız konuda sınırsız yardımı oldu bana, her zor anımda anında yetişti. Profondo (derin) bilgisi ve sınırsız desteği ile bilgisayarlarımın ömrünü ve hangi birini sayacağımı bilemediğim iyilikler ve güzel sürprizler ile benim ömrümü uzattı.

Il mio Dell da notte

Yeni bir dizüstü bilgisayar alacağım zaman Dell önerdiğinde bende hafif bir dellenme olunca anladı durumu. Ama olaya bir psikiyatrist tavrıyla yaklaşıp direncimi kırdı ve bu fobimin üzerine giderek Dell’endirdi beni. Çok sevdim bu markayı, bilgisayarımı ev ve ofis arasında taşımamak için bir süre sonra ikinci Dell’imi aldım. Come vedrete nella foto (fotoğrafta göreceğiniz gibi) biraz abiye, o benim gece bilgisayarım oldu.

Dile gelse de anlatsa ne kadar fazla mesai yaptığını, sabaha karşı çevirim bittiğinde onu kucağımdan hoyratça yere bırakıp anında sızdığımı. Ama hem döverim hem severim, az yer görmedi sayemde. çok gezdirdim onu. Bu iki bilgisayarım benden çok çekse de Onur’un üstün çabaları, mucizevi donanım ve yazılım müdahaleleri sayesinde yıllara meydan okudular.

Il mio computer Lenovo

Hafif ve küçük yeni bir bilgisayar daha almaya karar verdiğimde Lenovo dedi Onur. Ona hemen boyun eğdim çünkü Lenovo demek IBM demekti artık, IBM’in kişisel bilgisayar bölümünü satın almıştı bu şirket. Lenovo’m da yıllarca az kahrımı çekmedi, en son iki hafta önce minik bir düşme sonucu şarj soketi darbe aldı ve şarj etmek çok ama çok zorlaştı.

Sarà riparato (onarılacak) ama ben bu dönemde ortaya çıkan arızalarımı onarmak, kendimi ödüllendirmek, motive etmek için yeni bir bilgisayar almak istedim. Rahat film izleyebileceğim, online ders yapabileceğim büyük ekranlı hızlı bir bilgisayarı hak ettim çoktan.

Ben güvenli sularda yüzmeye devam etmek arzusuyla Dell mi Lenovo mu olsun diye düşünürken Onur çok beğendiği bir HP bilgisayar alacağını söylemez mi! Teknik özelliklerini sormak aklıma bile gelmedi, ilk ve tek sorum şuydu, “Ama kullanabilir miyim ki?”

Siparişi verdikten bir saat sonra, Lenovo’yu şarj edebilmek için temas yakalayıp yapıştırmak üzere elimde koli bandıyla debelenirken mahsus “Neyse yeni, çok iyi bir şey aldım, bunu atarım artık” dedim ve şarj soketi sorunsuz çalışmaya başladı o andan itibaren!

Il mio nuovo computer

Bu yazı yeni, şahane bilgisayarımda yaptığım il primo lavoro (ilk çalışma) oldu. Klavyeye elim değdiği an tuşların çevresi aydınlanıyor, kullanımı inanılmaz rahat, ekranı ve sesi harika, adı üstünde Elitebook. Ona layık olmaya çalışacağım!

Uzun süredir Adelmo Fornaciari’den (sahne adı Zucchero) bir şarkı seçmek istiyordum yazdığım bir konuyla bağlantı kurup.

Troppa fedeltà olabilir gibi geldi marka sadakatime değindiğim bu yazıda, bence fazla sadakat göz çıkarmaz!

Şeker anlamındaki Zucchero adı aslında ilkokul öğretmeninin ona verdiği soprannome (takma ad) imiş, ne şeker değil mi?

Not: Yazarak veya arayarak Pembe Oda yazım hakkında yorum yapan, ilkokul günlerine giden, ilkokulda aşı olmam diye ağlayıp bugün sabırsızlıkla aşı olmayı bekleyen herkese sevgilerimle..

Benim şahsen aşıda belli bir tercihim yok, hangi ülkeden gelirse kabulüm!

“La fedeltà alla marca” üzerine 6 yorum

  1. En çok Dell’lenmek deyimine bayıldım ama bakalım benim gibi bilgisayarda da Apple’a dönmen kaç yıl alacak? Tabii ki Trados’un Mac OS sürümünü çıkarmasına bağlı 😀😀

    1. Smeg ve Bertazzoni’lerimmm.. bu ara çok andık onları Milano’da kiraladığı evde Smeg buzdolabı var diye sevinen öğrencimle.. Gönderdiği videoda yakaladım o sevinci..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir