La Città Vecchia

Eskişehir!

Sen yola çık, yol sana görünür demiş Mevlana, bana da göründü ve anneannemin yollar kutlu olur vecizesi ışığında annemle Eskişehir’e gitmek üzere yollara düştük bir sabah erkenden. Aslında çok yıllardır istediğim bir seyahatti ama ancak şimdi gidebildim bu masal kente. Malum pandemi herkesi kendi ülkesinin güzelliklerini keşfetmeye, kendi ülkesinin turizmini desteklemeye teşvik etti ve hayatın eve, kendi ülkelerimize sığacağını öğretti.

Benim Eskişehir’i görme arzumu, Melih Uslu’nun derlediği 50 Ünlüyle 50 Rota kitabında bu şehirden sakinlik, anlayış, barış, özgürlük duygusu, yetinme, farklılıklara saygı gösterme, kardeşlik ve yaşamanın güzelliği gibi çok şey öğrendiğini söyleyen Eskişehirli şair Haydar Ergülen tetikledi, minnettarım!

Yol bana göründükten sonra günlerce araştırma yaptım, blog yazıları okudum ve gezgin videoları izledim. Bu arada karşıma Cüneyt Arkın’ın liseden sınıf arkadaşı Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’den övgüyle bahsettiği videolar çıktı. Fahrettin Cüreklibatır’ın Eskişehirli ve Kırım Tatarı olduğunu, soyadının Tatarca Yürekli Bahadır anlamına geldiğini öğrendim, bu ismin ona ne kadar yakıştığını düşündüm, sanatçı kimliğini ve hümanist kişiliğini keşfettikçe sevgim ve saygım daha da arttı. Maalesef Cüneyt Arkın birkaç hafta sonra vefat ettiğinde bunları bilen bilmeyen herkes dinledi televizyondan, hem de yakın arkadaşı Yılmaz Büyükerşen’in anılarla yüklü sımsıcak anlatımıyla.

Eskişehirlilere, bu şehirden yolu geçenlere, eski ve yeni şehre, şehrin kültürel değerlerine dair her gün yeni bir şey keşfettikçe gitme heyecanım ivme kazandı ve seyahat için hemen gün koydum.

Daha sonra İnci Ponat’ın Bozkırda Bir Peri Eskişehir kitabını okudum. Eskişehir’in dönüşümünü, çocukluğu ve ilk gençliği orada geçen sevgili İnci Ponat’ın duygu ve bilgi dolu kitabının sayfalarında adeta yaşadım. Bu ne samimiyet dediğinizi duyar gibiyim, biz samimiyiz evet. Bu sefer, bir yazara musallat olan okur değil, bir yazar kimliği ve cesaretiyle yazdım ona, Ülgen Cürekliyazar olarak! Ve biz o gün bu gündür yazışıyoruz, o da benim kitabımı okuyor, yorumlar yapıyor, yazmaya devam etmem için teşvik ediyor.

Eskişehirli diğer bir yazar Mehmet Sadık Bozkurt’un Bir Ömür Ki Yılmaz Büyükerşen kitabında ise bu eski şehri Türkiye’deki en yaşanabilir şehirlerden biri yapan Rönesans ruhlu başkanın sanatçı ruhuna, çalışkanlığına, yılmazlığına, çılgınlığına, ayrıntılara düşkünlüğüne, mütevazı kişiliğine, naifliğine dair başka yerlerde bulamayacağımız ayrıntıları okudum, hayranlığım kat kat arttı. Kitabı bitirdiğimde tek dileğim, her fırsatta Atatürk’e ve silah arkadaşlarına borcunu ödemeye çalıştığını dile getiren bu çok kıymetli vatansever insanın cumhurun başına geçmesi ve cumhurun da Eskişehir halkı gibi onu baş tacı etmesi idi. Bu şehri ikiye bölen kirli ve pis kokan Porsuk Çayı’nı temizleyen ve onu hepsi birbirinden farklı tasarımdaki köprülerle taçlandıran, şehri yemyeşil yapıp havasını temizleyen başkanın devralacağı enkazı da kısa sürede kaldıracağına ve Türkiye’nin 81 iline gönül köprüleri inşa ederek bizlere rahat bir nefes aldıracağına inancım tam ama ona kıyamam sanki!

Yılmaz Başkan’ın yazdığı Zamanı Durduran Saat kitabının açıklaması ise bu şehirde yapılanları özetleyivermiş:

Küçücük bir bozkır şehrinde, şehrin ölçüleriyle orantısız hayaller biriktirerek büyüyen, sonra da o devasa hayalleri birer birer hayata geçiren yılmaz bir adamın, kendi ağzından hikâyesidir. 

Bu başkan gerçekten bir başka! Ama Yılmaz Büyükerşen, kendisine Başkan yerine Hoca diye hitap edilmesini tercih ediyor. Tıpkı benim gibi, ben de Hocam veya Ülgen Hoca hitabını pek severim. Ama zaten benim başka şekilde anılacağım ekstra bir unvanım yok. Abla’dan başka!

Gitmeden okuduğum diğer bir kitap ise Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Özgür S. Kaptan ve Ebru S. Baranseli’nin kendi sokak sanatı projelerini anlatmak ve benzer uygulamalara rehberlik etmek amacıyla yazdıkları Sanat Sokakta-Eskişehir idi. Tabii bu projelerde de başrolde kurucusu olduğu, rektörlük yaptığı ve kampüsünü adeta bir cennete dönüştürdüğü üniversite ile organik bağlarını sürdüren bizim sanatçı ruhlu hoca var.

Ve sonunda heyecanla beklediğim gün geldi çattı. Bir lokma bir hırka felsefesiyle bir kot pantolon, bir kot etek ve birkaç tişört ile tasavvuf konseptine uygun gittim Eskişehir’e. Üç tane de mini kitap aldım yanıma: Destek Yayınları felsefe kitapları serisinden Yunus Emre (Dil Söyler Kulak Dinler Kalp Söyler Kainat Dinler), Mevlana (İstediğin Bir Şey Olursa Bir Hayır Olmazsa Bin Hayır Ara) ve Evliya Çelebi (Gönlünü Dinle Ama Her İstediğini Verme).

Anketlere bakmaya gerek yok, ben bu şehre yeşillerin arasından girer girmez ve kırmızı kiremit çatılı evleri görür görmez yaşanılır bir kent olduğunu anladım. Sanırım buraya da ait hissedecektim hemen kendimi ve bir hayale kapılıp kiralık evleri inceleyecektim göz ucuyla gizliden. Yunus Emre’nin şehrine hoş geldiniz yazılı tabelayı görünce hoş bulduk dedim içimden, hoş duygularla dolmuştum şimdiden! Birkaç gün sonra da Anadolu Üniversitesi’nin Yunus Emre Kampüsü’nün girişindeki odunları sırtlanmış Yunus Emre heykelini görüp ilmin kendin bilmek olduğunu bir kez daha hatırlayacaktım.

Derken Eti fabrikasını gördüm sağımda. Bisküvi denince aklıma hemen onun adı, Eti denince de aklıma hemen üstünde kabartmalı Hitit Güneşi logosu (yani Eti’nin logosu) olan kakaolu bisküvi gelir. Çok heyecanlandım ama mis gibi bisküvi kokularının anında arabaya dolacağını düşünmemiştim.

Böylece gözlerim ve burnum benden daha önce bayram yaptı, daha şehrin girişinde!

Öğrendiklerimle gayet özgüvenli ve adeta bir Eskişehirli gibi gezdim. Hatta daha ilk gün, biz tren istasyonunun önünde taksi beklerken, gardan çıkar çıkmaz bana Espark alışveriş merkezinin ne tarafta olduğunu soran ‘yabancıya’ hemen şurası deyip sağdaki binayı gösterdim. İnci Ponat’ın kitabından biliyordum, eski kiremit fabrikasının yerine yapılmış olan alışveriş merkezinin önünde fabrika bacasının yükseldiğini. Kitapta okuyunca görsellerine bakmıştım hemen internetten. Fabrikanın yıkılıp yerine AVM yapılmış olmasına üzülüp neyse bari bu nostaljik baca (birkaç da kısa baca var) korunmuş diye sevinmiştim!

Espark’ın birkaç adım ötesindeki Attila Özer Karikatür Evi’nin önünde, Gezi Parkı protesto yürüyüşleri sırasında polisin darp ederek ölümüne neden olduğu, Anadolu Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın heykeli var.

Şehirde kaç AVM var bilmiyorum. Gezerken gözüme bir de Kanatlı Alışveriş Merkezi ilişti. Burası Eti Gıda’nın sahibi Kanatlı ailesine ait bir AVM fakat bu yılın başında ekonomik kriz nedeniyle satışa çıktığını okumuştum bir yerde. Sonrasını bilmiyorum, kendi ekonomik krizim nedeniyle geri planda kaldı orası. AVM’ler ilgi alanım dışında oldu her zaman ama Eskişehir’de AVM demeye bin şahit isteyen bir yeri çok sevdim: Cassaba Modern.

Cassaba Modern oranız buranız dedektörle aranmadan, döner kapılardan geçmeden elinizi kolunuzu sallayarak sokakta yürümeye devam ediyor gibi iki tarafından da girebileceğiniz çok hoş bir yer. Şehrin ne kadar güvenli olduğuna dair ilk ipucuydu bu benim için. Eskişehir, ünlü araştırma şirketi Numbeo’nun her yıl açıkladığı dünyanın en güvenli şehirleri listesinde 2021 yılında sekizinci sıradaymış.

Burayı tesadüfen keşfettim aslında, bir şey sormak için Sensus Eskişehir Şarap Butiği’ni aradığımda Cassaba Modern’e taşındıklarını söylediler. Ora nire bacım yerine aaa öyle mi, tamam dedim ve internetten baktım hemen. Mimarisine ve logosuna bayıldım. Otelimize aşırı yakın olduğu için gittik ve girişte yerden tavana kadar kitapların olduğu bir kafe ve çok keyifli yeme içme mekânları bulunan bu alışveriş merkezini çok beğendik. Hatta yenilecekler listemdeki tepsi mantısını Mantı Diyarı’na gitmeyi beklemeden buradaki Big Chefs’te yedik. Bir de buradaki Schön Cocktail Bar’ın haftalık etkinlik programına da bakın derim.

Konu yemeklerden açılmışken Balaban Köfte veya Balaban Kebabı önereceğim Eskişehir lezzetlerinden. Tatarca büyük anlamına gelen balaban sözcüğü, porsiyonu büyük ve malzemesi bol olan bu yemeğin adı olmuş. Biz Balaban Köfteyi gittiğimiz gün, daha otele giriş yapmadan, Ayten Usta Gurme’de yedik. Önden Yunusaşı çorbası, yanında Odunpazarı şerbeti. Muhteşem Uluönder Parkı’nın içindeki bu lokantaya mutlaka gidin bence. Girişinde emaye tencerelere ve çaydanlıklara ekili çiçeklerle misafirlerini karşılayan, görsellerinin ötesinde bulduğum bu lokantayı çok beğendim. Emekli öğretmen Ayten Hanım’ın lezzetli yemeklerini bir de Odunpazarı’ndaki Ayten Usta Aynalı Kahve şubesinde yiyebilirsiniz. Aynı zamanda kahvaltılık, yemeklik, atıştırmalık ürünler de satın alabilirsiniz bu lokantalardan. Heyecanla tatmayı beklediğim ve hatta gitmeden önce bir gece rüyama giren, Eskişehir’in meşhur Kalabak içme suyunu burada içme fırsatım oldu. Adetim değildir ama masada kalan şişeleri de yanıma aldım çıkarken!

Ben yeme içme konusunda da hazırlıklı olduğum için neler alacağımı biliyordum önceden: Eskişehir’in meşhur cevizli nugası ve met helvası, leblebi kurabiyesi. Met helvası pişmaniyeye benziyor ama daha güzel, daha az şekerli. Met ne demek, neden met helvası denmiş siz araştırıp bulun artık. Leblebi kurabiyesini tatmayı heyecanla bekliyordum. Çocukluğumuzda minicik poşetlerde leblebi tozu alıp ağzımıza dökerken büyükler mutlaka yerken konuşmayın, boğazınıza kaçar diye tembihlerdi. Büyüdük ama tembih değişmedi, ağzıma attığım ilk kurabiyede annem yerken konuşma, boğazına kaçar demez mi! Ben güldüm ve ağızda hemen dağılıp leblebi tozuna dönüşen kurabiye boğazıma kaçtı tabii.

Siz siz olun leblebi kurabiyesi yerken konuşmayın ve gülmeyin emi?

Yemeden dönmemeniz geren diğer bir lezzet de çi börek. Çoğu kişi tarafından çiğ börek olarak bilinse de bu böreğin doğru adı çi börek. Tatarca güzel, hoş anlamına gelen çi sözcüğüyle hakkı verilen bu börek için internette iki öneri vardı: Papağan ve Kırım Tatar Kültür Çibörek Evi. Ama biz rehberimizin tavsiyesi ile Seda Çibörek’te yedik ve çok sevdik.

Yemek konusuna girince kendimden geçtim yine sanırım, iştahlıyımdır biraz. Altı gün boyunca yediğim hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, hafif bir şişmanlık var sadece ama geçer!

Eskişehir’in yalnızca iki ilçesi şehir merkezinde: Tepebaşı ve Odunpazarı. Sevgili rehberimiz Burak burayı öğrenci şehri, kuruluş kurtuluş şehri ve kültür sanat şehri olarak mütevazı bir şekilde özetlese de benim aklıma çok daha fazlası geliyor. Gördüğüm ve göremediğim sayısız heykelleri düşününce heykeller şehri de diyesim geliyor heykelleri kültür sanat kategorisinden çıkarıp. Eskişehir’in Midas’ın kenti olduğunu hatırlatan altın sarısı heykelleri bırakın, karşınıza bir anda yere saplanmış dev kalem heykelleri çıkabiliyor örneğin. Porsuk Çayı ve Adalar Bölgesindeki heykellerin bazılarının altında çevreci mesajlar yazıyor. Bir banka oturup çekirdek çitleyen eşek ise yazıya gerek olmadan en muzip ve etkili şekilde vermiş mesajı!

Galiba bir de parklar şehri diyeceğim buraya. Muhteşem bir şehir manzarası izleyebileceğiniz, dev bir yel değirmeni ve Don Kişot heykelinin bulunduğu Şelale Park, ayrı bir dünya olan ve içinde yok yok diyebileceğim Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı, yapay plajın olduğu Kent Park, Uğur Mumcu Parkı, Dede Korkut Parkı, yukarıda bahsettiğim Uluönder Parkı, Cüneyt Arkın’ın en kısa zamanda gidip karısı için papatya ekmek istediğini Instagram hesabından duyurduğu ama gidemeden vefat ettiği için çocukların papatya ektiği Cüneyt Arkın Parkı, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü girişi karşısındaki Heykel Park, Kanlıkavak Parkı ve mini mini bir sürü park!

Müzeleri kültür sanat kategorisinde bırakıyorum ama müzeler de pek çeşitli burada, ben birkaçını yazayım: Eti Arkeoloji Müzesi, Yılmaz Büyükerşen’in yaptığı balmumu heykellerin sergilendiği Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi ve Kurtuluş Müzesi, Modern Müze, Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Kent Belleği Müzesi, Ahşap Eserler Müzesi, Lületaşı Müzesi. Yakında açılacak Hamam Müzesinin girişi çok görkemli. Bir de köylü kadınların el emeklerinin sergileneceği oya müzesi açılacakmış aldığım duyuma göre. Bakalım adam daha ne icatlar çıkaracak!

Bu müzelerin çoğu Odunpazarı Bölgesinde, zaten restore edilmiş tarihi Odunpazarı evlerini görmek üzere Odunpazarı sokaklarına bol zaman ayırmanız gerektiğini şimdiden biliyorsunuzdur. Peki Tarihi Odunpazarı Taş Fırının cevizli haşhaşlı ekmeğini tatmanız gerektiğini biliyor musunuz?

Eskişehir’de görmenizi önereceğim diğer şeyler ve yerler ise Devrim Otomobili, Atlıhan El Sanatları Merkezi, sebze halinden dönüştürülen ve Çiçek Pasajını andıran Haller Gençlik Merkezi ve belki Şehr-i Aşk Adası.

Kısacası, Eskişehir denince akla lületaşından başka her şey geliyor artık. Bu şehir Yılmaz Büyükerşen’in dediği gibi bir kokteyl. Çok lezzetli bir kokteyl: Hem buram buram Türkiye var hem de Avrupa. Şehirden geçen tramvay, Porsuk’ta gezinen gondollar ve tekne, köprüler, heykeller, dev taş saksılardaki çiçekler şehir görsellerinden bildiklerimiz. Bilmediklerimiz arasında ise beni çok şaşırtan, sağa sola park edilmiş 26 plakalı rengarenk Vespalar! Migros Hemen Getir kuryesi bile Vespa ile hemen götürüyordu bir yere vallahi gözlerime inanamadım! Bence onlar da gondollar gibi Eskişehir’de üretilmiş, yerli yapım araçlardır!

Sürprizli bir şehir, her an şirin bir şey çıkabilir karşınıza. Masalsı bir Kahve Dünyası mesela!

Diğer gözlemlerim ise hayal edemeyeceğim kadar temiz sokaklarda tek bir başıboş hayvanın olmaması, güzelim banklar, söylemeye gerek yok ama tabela kirliliği diye bir kavram olduğunu unutturması, doğayla uyumlu ve doğanın içinde kaybolmuş depreme dayanıklı şahane yapılar, medeniyet göstergesi kaldırımlar, gözlerin ve kulakların dinlenmeye çekilip huzur bulması ve mutlu huzurlu dingin güzel insanlar!

Gelelim şehir dışında görülecek yerlere. Kesinlikle rehberle gezilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gidecek olanlar beni arayabilir, tanımadıklarım da blogumun iletişim kısmından ulaşabilir. Mesleğini büyük bir keyif ve özveriyle yapan akademisyen, tabiri caizse zehir gibi donanımlı, esprili, mütevazı genç bir rehber önerebilirim. İlk durağımız Seyitgazi ilçesindeki Seyit Battal Gazi Külliyesi idi. Tesadüfen ben de bir gün önce genç neyzen Hakan Mengüç’ün derlediği mini Mevlana kitabımda neyin sazlıktan dergâha uzanan hikâyesini okumuş, biraz da Spotify’dan Hakan Mengüç’ün müziğini dinlemiştim. Ertesi sabah bu görkemli külliyede karşıma bir ney dinletisi çıkacağını bilmeden!

Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi filmlerini izlemeliymişim, cahil hissettim kendimi burada!

Huşu içinde Yazılıkaya’ya (Midas Antik Kenti) gittik ve Friglere dair çok şey öğrendik. Frig Vadisi diğer yürüyüş rotalarına göre daha az tercih ediliyor, muhtemelen turistik tesislerin olmaması nedeniyle. Bu nedenle de çok daha büyüleyici, bir zaman yolculuğuna çıkarıyor insanı. Burayı Frig şapkanızı takıp gezin, ben unutmuşum!

Yunus Emre gibi paylaşılamayan ama onun gibi Eskişehirli olan Nasreddin Hoca Sivrihisar ilçesinin Hortu Köyünde doğmuş. Hoca’nın Akşehir’de kadılık yaptığı biliniyor, öldüğü yer burası kabul edilse de kesin bilgi değilmiş bu. Hoca Sivrihisar’lı ve bu ilçe ile anılıyor, o da Eskişehir’in bir değeri. Sivrihisar’a mutlaka gidin çünkü burada Eskişehirli heykeltıraş Metin Yurdanur’un eserlerinin sergilendiği müthiş açık hava heykel müzesi var! Hemen önündeki Surp Yerrortutyan Kilisesi’nin binası çok güzel ama içi boşmuş, görecek bir şey yok. TRT 1’deki Gönül Dağı dizisi Sivrihisar’da çekiliyormuş. Diziyi bilmiyordum ama duyunca bir iki fragmanını izledim ve buraları tanıdım.

Sivrihisar’ın kuru baklavası meşhur. Yöresel yemekleri tatmak için de Çeşm-i Cihan lokantasını tercih edebilirsiniz.

Biz Pessinus Antik Kenti’ne gidemedik ama görmeye değer mutlaka. Ancak Çifteler’de Sakarya Nehri’nin çıkış noktası olan Sakaryabaşı Piknik Alanı’nda bir çay molası verdik. Buraya Sakarıbaşı deniyor.

Genelde bir iki günlüğüne gidiliyor Eskişehir’e ama en az üç dört gün ayırsanız daha rahat ve keyifli gezer, daha fazla ayrıntı keşfedersiniz. Bu kadar uzun yazmamdan uzun kaldığımızı anlamışsınızdır. Kalınacak yerler tercihe göre çok çeşitli, ona karışamam. Büyükşehir Belediyesi’nin Porsuk Konuk Evi güzel görünüyor. Lüks oteller merkezde ve birbirine yakın. Biz tavsiye üzerine Ramada Plaza’da kaldık (bir de Ramada Encore varmış) ve çok beğendik. İki asansörlü, açık büfe çılgınlığının olmadığı butik otel tadında sade ve huzurlu bir otel. Bayramda herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine gibi oldu, bu nedenle otel bomboştu ve sevimli terası neredeyse bize aitti. Misafir ağırladık, konken bile oynadık!

Dönüş için yola çıktığımızda Spotify’dan karışık Türkçe pop şarkıları dinlerken bir Mazhar Fuat Özkan şarkısı çıktı karşıma. Birden MFÖ şarkılarını çok özlediğimi fark ettim ve yola çok uygun olacaklarını düşündüm. Dönmem Yolumdan şarkısı başladığında hüzünlendim biraz çünkü ben daha başında dönmek istiyordum yolumdan. Neyse, kendimi telkin edip şarkının yolcu isen gözün aç da yola bak sözlerine odaklanıp etrafa bakmaya başladım.

Eskişehirspor Hatıra Ormanı vardı sağımda, tam Es Es Es ki ki ki diye tezahürat ediyordum ki Yunus Emre Hatıra Ormanı başladı. O bitti başkası başladı, derken bir başkası. Şarkılar bitiyor, çam ağaçları bitmek bilmiyordu. Dakikalarca bir çam ağacı koridorundan geçtik. Merak etsem de geride ne tarlaları vardı göremedim, ağaçlar öyle sık ve güzeldi ki!

Derken ayçiçeği tarlaları başladı ve sarı bir halı serildi yolumuza, arka planda beni babamın yayla evimizin bahçesine kavak ağacı fidanları diktiği güne götüren sayısız kavak ağacı görseli!

Yunus Emre’nin Biz Kimseye Kin Tutmayız şiirini MFÖ’nün yorumuyla Adımız Miskindir Bizim şarkısında dinlerken çıktık Yunus Emre’nin şehrinden. Ne kadar isabetli müzik seçimi yapmışım diye düşündüm. Araya mecburen mecburiyetten Bodrum Bodrum, Ali Desidero, Vak the Rock girse de Sufi, Ateş-i Aşka, Bir Ben Vardır Bende şarkılarıyla tasavvuf dinginliğim sürdü. Buselik Makamına çalarken Mevlayı bulma yollarında Leyladan geçme faslında girdik Konya’ya.

Ancak, majörler tükendi ve birkaç saat sonra oynak melodilerle Türk’üz Türkü Çağırırız şarkısı başlayınca anladım ki Eskişehir masalı bitti ve Adana gerçeği başladı. O esnada bende de hafif depresyon belirtileri baş gösterdi. Artık asabiydim ama mazeretim vardı, Eskişehir geride kalmıştı. Susanna Tamaro’nun dediği gibi yüreğimin götürdüğü yere gitmeyi çok severim ama gittiğim yerde yüreğimi bırakma gibi bir sorunum var. Eskişehir’de, daha doğrusu yeni Eskişehir’de de böyle oldu. Artık mecburen yeniden gideceğim yüreğimi almak için!

Böylece, arkasında Yunus Emre’nin resmi ve Sevelim Sevilelim sözü olan, kalan tüm 200 liralık banknotlarımı bu seyahatin daha da güzelleşmesinde emeği geçen kişilere dağıtıp 15₺ ile dönmüş oldum memlekete: bir onluk ve bir beşlik, yani gittiğim gibi bir lokma bir hırka.

Şimdi elimde yine Destek Yayınları felsefe serisinden bir mini kitap var, İbn-i Haldun (Coğrafya Kaderdir). Kaderime boyun eğdim ve kendi coğrafyamda işimin başına geçtim, Yunus Emre misali ben de sözcükleri sırtlandım yeniden: Çeviriye, derslere ve yazmaya devam. Mevlam rızkımı verir zahir diye düşünüyorum!

Yunus Emre’nin şehri ile ilgili yazımı, onun sözlerini uyarlayarak sonlandırıyor ve hep yaptığım gibi İtalyan kültürüne bağlamak için İtalyanların çok kıymetli müzisyeni Cenovalı Fabrizio De André’nin La città vecchia (Eski şehir) şarkısını paylaşıyorum:

Biz Eskişehir’den gider olduk

Kalanlara selam olsun

Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun!

Not: Bu arada annem vedalaştığımız yaklaşık 26 kişiye şehriniz çok güzel, ağız tadıyla güle güle oturun deyip güzel dileklerini iletti.

“La Città Vecchia” üzerine 7 yorum

  1. Her zamanki gibi harikasın. Senin gözlerinle görmek çok zevkli. Eskişehir gözümde canlandı ve gidip görme isteği duydum. Öptüm.

  2. Eline, yuregine, kalemine, ayaklarina saglik. Ne guzel gezmis ne guzel anlatmissin❤️Yuregini biraktigin her yerden almak icin tekrar gitmem dilegiyle. Bizlerin de yuregini toplar gelirsin bizi de gezdirdin

    1. Beraber bırakıp alalım yürekleri.. Urla’dan geri alamadım hala, yakında umarım!! Çok teşekkür ederim güzel yorumların için Pınarcımmm..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir