La penna d’oro

Altın kalem!

MFÖ dinlemeye devam, nasıl anlatsam nerden başlasam?

İki hafta önce, sıkıntılı bir anımda telefon elimde üç ayrı posta kutumda biriken e-postaları siliyordum. En yoğun kullandığım bir adresimi internet alışverişlerinde de kullandığım için gelen kutusu gereksiz maillerle fena halde şişmişti. Hele şimdilerde tüm online mağazalar pazarlama faaliyetlerini bu şekilde yürütürken ve yaratıcılık yarıştırırken!

Ben de bir zamanlar internetten alışveriş hastalığına yakalandım ve sağımı solumu gereksiz bir kalabalıkla doldurdum. Üzerime olmayan giysileri, beklediğim gibi çıkmayan ürünleri iade etmeye üşenip ya başkalarına dağıttım ya da bir yerlere sokuşturup evde eşyalardan kalan koordinatlara sığmaya çalıştım, onların boyunduruğunda yaşamaya başladım!

İşte bu alışverişler sırasında mağazaların çerez politikalarını olduğu gibi kabul etmişim. Sanırım çerez lafını görünce hemen atladım. Çerezler denen şeyin kişisel bilgilerimizi toplayıp kendi bilgisayarımızda saklayan ve birinci, ikinci, üçüncü taraflara dağıtan küçük dosyalar (mini bombalar) olduğunu düşünmemişim maalesef. Oysa sürekli farklı şirketlerin web sitelerinde yayınladıkları çerez politikalarını çeviriyorum İngilizce’den ve İtalyanca’dan ve biliyorum ki tüm çerezleri kabul etmek zorunda değiliz, sitede sorunsuz gezinebilmek için yalnızca gerekli olanları kabul etmek yeterli.

Ben fındık, fıstık, badem, kaju, çekirdek aşkıyla tüm çerezleri kabul etmiş olduğum için tercihlerim yedi cihana yayılmış, herkes peşimde. Bir de merak ediyorum, tüm dillerde cookies terimi korunmuşken bizde hangi akıllı çerezler olarak geçirmiş bu kavramı bilgi teknolojileri literatürüne acep?

Ve eğer bizde de cookies denmiş olsaydı tüm kurabiyeleri kabul et seçeneğini gören benim gibi bir kurabiye canavarı ne yapardı? Bence “tüm kişisel bilgilerimi alın, daha da fazlasını vermeye hazırım, canım feda olsun sizlere” derdim!

Şimdi, ne bir çöp satın alma isteğim ne de artık buna müsait bütçem varken (Windows’da çerezleri engellediğim halde iş işten geçtiği için) kimi gayet yüz göz Ülgen seni özledik diye başlayan bu mailleri ruh halime göre ya istenmeyen kutusuna atıyorum ya da siliyorum yılmadan, bazen de yılarak..

Bir temmuz sıcağında şuursuzca kampanya maillerini silerken bir anda durdum neyse ki! Tam silecekken bakasım tuttu, bakmaya meyillendim bir maile. Gayet saygılı bir hitapla başlayıp devamında şöyle diyor:

Book Culture Art Times Gazetesi tarafından düzenlenen ‘Altın Kalem Ödülleri’ kapsamında  yazar olarak ödül almaya değer görüldünüz.

Devamında da kırmızı halıda karşılama ile başlayan ödül töreni ve kokteyl organizasyonu bilgisi ile katılım şartlarına dair ayrıntılar var. Ben daha yeni, Eskişehir’den bir lokma bir hırka ayrıldığımda yolumuza serilen ayçiçeği tarlası sarı halıdan bahsetmişim, hala o halıdayım. Ve o kadar eziğim ki tüm bu yazılanları, iletişim bilgileri verilen Altın Kalem Ödülleri koordinatörlerini ciddiye almayıp olayı bir dolandırıcılık olarak yorumladım çünkü mailin sonunda dört misafir ile birlikte katılım ücreti yazıyor. Ama helal olsun, çok yaratıcılar falan diyorum kendi kendime.

Derken bir Google’ladım, öyle bir gazete ve öyle bir ödül varmış meğer. Ne cahil bir yazarım Ya Rabbim! Maile yeniden baktım ve ücreti haklı buldum, törende yok yok. Yazamayacağım tek tek, kopyala yapıştır yapıyorum: zengin yiyecek ve içecek kokteyl çeşitleri, yaylı çalgılar dinletisi, katılımcılara ve misafirlerine gecenin anısına ait hediye dağıtımı, profesyonel kamera ile video kaydı, basına dağıtılmak üzere toplu fotoğraf çekimi, şiir dinletisi, günün anlam ve önemini belirtir konuşma ve ödül dağıtımı!

Yunus Emre’nin yolundayım ve bir ben var benden içeri diyordum ya, gitti o içerdeki ben. Ödülün açıklaması beni benden aldı çünkü!

Açıklamadan bir alıntı:

Veya belki de, Temmuz sıcağında salkım söğüdün gölgesinden ilham alan bir çocuk, kaybettiği annesini anımsatacak gölgelerin serinliğinde, onun şefkatiyle buluşacak, içini dökecek, içine söylenerek ve hayretle şiir gibi konuştuğunu fark edip duygularını kağıda dökecek geleceğin yazarı olarak…

“Seninle oturduğum salkım söğüdün altındayım şimdi anne, gölgelik öylesine serin ki başıma güneş geçmeyecek, sakın endişelenme! Zaten salkım söğüt ağacı da yavaşca sallanıp duruyor esintisiyle! Sanki senin ruhun onun içine girmiş gibi!”  

İşte böyle… Yazılan her satır veya mısra; yaşanılanı, yaşanacakları geçmişten geleceğe örnek olarak taşırken, dünyadaki milyarlarca insanın farklı hikâyeleri, insanlığın ortak duygularında buluşacak. Acı, nefret, sevgi, merhamet gibi… Yazılanlar sadece bir hikâye olmaktan çıkıp, insani felsefelerin, yaşamın içindeki gerçek kanıtları olarak yine insanlığa sunulacak. 

Kötülüğün anlatımı; kötüleri kendilerinden utandırırken iyilerin gücü kuvveti, iyiliğin anlatımı olacak. Aşk anlatılacak; sevgiyle dolan kalplere, papatya yaprağında umut sunarken. Merhametle aydınlanan dünya anlatılacak insanlığa; sonra birileri diğerlerini yerden kaldıracak… 

Sosyal medyasız ıssız bir kızın, hiçbir edebi iddia ve maddi kaygı taşımadan, yalnızca annesinin arzusu ile onu mutlu etmek için blog yazılarından derlediği ve sevgili kız kardeşine ithaf ettiği kitap nasıl oldu, kimlere ulaştı da bu ödüle layık görüldü bilmiyorum.

Umarım ben bu ödüle layıkımdır veya layığımdır, her neyse bu gelişmeyi derhal laykladım!

Tamam bir Pulitzer değil ama karne hediyesi gibi kavramların olmadığı, iyi bir karne getirmenin görev bilindiği eski günlerde, babasının Parker marka petekli dolmakalemine meyillenip mahcup bir tavırla onu kendisine vermesini isteyen ama babasından sadece “çok çalış, iyi okullarda oku, ben o kalemi sana hediye edeceğim” cevabını almış, bu cevabı onun vasiyeti bilerek o gün bugün çok çalışmış küçük bir kız için çok manidar ve bir o kadar değerli inanın. İlk kitabımı da en iyi arkadaşım anneme ve ışığında yürüdüğüm babama ithaf etmiştim!

Artık biraz daha özgüvenli olmanın vakti geldiğini düşündüm ve bir MFÖ şarkısını kendime göre uyarladım: En temiz kalp bende, düşünceleri kalbine en yakın zürafa benim, en iyi kitabı ben yazdım, en güzel ödülü ben kaptım, ben neymişim be abi?

Şaka bir yana, benim buradan çıkardığım sonuç şu: insanın iyi niyetle ve sevgiyle, kendi halinde kendisi ve yakın çevresi için yaptığı işler, kendi doğallığında beklentisizce paylaştığı düşünceler ve duygular kendi sınırlarını aşıp tanımadığı yüreklere dokunabiliyor ve hayat boyu gizliden taşınan hayaller öyle ya da böyle bir şekilde gerçekleşebiliyor..

Benim yazar olma hayalim gibi!

İtalya ile şöyle bir bağlantı kurdum bu sefer:

“La penna d’oro” üzerine 8 yorum

  1. Parker kalem.. yüreğin ve içtenliğin; alçakgönlün ve zekan! Seni can-ı gönülden kutluyorum. Darısı nice kurabiye ve çerezlerle kutlamaya. Sen daha çok ödüllere layıksın. Herkes duysun ve eserlerini okusun!! Devam Ülgen! 3. kitabı sabırsızlıkla bekliyorum.

  2. Altın kalbin altın kalemi.. Yazmaya, insanlara dokunmaya, ilham vermeye devam..
    Tebrikler, şahane bir haber bu..Darısı başka ödüllere..

    1. Teşekkürler, okuyucular sizler olduğunuz için ben mecburen mecburiyetten çıtayı yükselttim ve bu noktaya geldik hep beraber.. Babamla aramızdaki bu diyalogdan hiç bahsedip o Parker benim diyememiştim, artık peteksiz de olsa bu altın kalemle idare edeceğim..

  3. Alemsin Ülgen, beni de inandırdın bu ödülün sahte olduğuna 🙈
    Sen herşeyin en iyisine, en değerlisine layıksın güzel arkadaşım benim..
    Blog yazılarını özlemişiz bu arada, kalemine sağlık..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir