La penna d’oro

Altın kalem!

MFÖ dinlemeye devam, nasıl anlatsam nerden başlasam?

İki hafta önce, sıkıntılı bir anımda telefon elimde üç ayrı posta kutumda biriken e-postaları siliyordum. En yoğun kullandığım bir adresimi internet alışverişlerinde de kullandığım için gelen kutusu gereksiz maillerle fena halde şişmişti. Hele şimdilerde tüm online mağazalar pazarlama faaliyetlerini bu şekilde yürütürken ve yaratıcılık yarıştırırken!

Ben de bir zamanlar internetten alışveriş hastalığına yakalandım ve sağımı solumu gereksiz bir kalabalıkla doldurdum. Üzerime olmayan giysileri, beklediğim gibi çıkmayan ürünleri iade etmeye üşenip ya başkalarına dağıttım ya da bir yerlere sokuşturup evde eşyalardan kalan koordinatlara sığmaya çalıştım, onların boyunduruğunda yaşamaya başladım!

İşte bu alışverişler sırasında mağazaların çerez politikalarını olduğu gibi kabul etmişim. Sanırım çerez lafını görünce hemen atladım. Çerezler denen şeyin kişisel bilgilerimizi toplayıp kendi bilgisayarımızda saklayan ve birinci, ikinci, üçüncü taraflara dağıtan küçük dosyalar (mini bombalar) olduğunu düşünmemişim maalesef. Oysa sürekli farklı şirketlerin web sitelerinde yayınladıkları çerez politikalarını çeviriyorum İngilizce’den ve İtalyanca’dan ve biliyorum ki tüm çerezleri kabul etmek zorunda değiliz, sitede sorunsuz gezinebilmek için yalnızca gerekli olanları kabul etmek yeterli.

Ben fındık, fıstık, badem, kaju, çekirdek aşkıyla tüm çerezleri kabul etmiş olduğum için tercihlerim yedi cihana yayılmış, herkes peşimde. Bir de merak ediyorum, tüm dillerde cookies terimi korunmuşken bizde hangi akıllı çerezler olarak geçirmiş bu kavramı bilgi teknolojileri literatürüne acep?

Ve eğer bizde de cookies denmiş olsaydı tüm kurabiyeleri kabul et seçeneğini gören benim gibi bir kurabiye canavarı ne yapardı? Bence “tüm kişisel bilgilerimi alın, daha da fazlasını vermeye hazırım, canım feda olsun sizlere” derdim!

Şimdi, ne bir çöp satın alma isteğim ne de artık buna müsait bütçem varken (Windows’da çerezleri engellediğim halde iş işten geçtiği için) kimi gayet yüz göz Ülgen seni özledik diye başlayan bu mailleri ruh halime göre ya istenmeyen kutusuna atıyorum ya da siliyorum yılmadan, bazen de yılarak..

Bir temmuz sıcağında şuursuzca kampanya maillerini silerken bir anda durdum neyse ki! Tam silecekken bakasım tuttu, bakmaya meyillendim bir maile. Gayet saygılı bir hitapla başlayıp devamında şöyle diyor:

Book Culture Art Times Gazetesi tarafından düzenlenen ‘Altın Kalem Ödülleri’ kapsamında  yazar olarak ödül almaya değer görüldünüz.

Devamında da kırmızı halıda karşılama ile başlayan ödül töreni ve kokteyl organizasyonu bilgisi ile katılım şartlarına dair ayrıntılar var. Ben daha yeni, Eskişehir’den bir lokma bir hırka ayrıldığımda yolumuza serilen ayçiçeği tarlası sarı halıdan bahsetmişim, hala o halıdayım. Ve o kadar eziğim ki tüm bu yazılanları, iletişim bilgileri verilen Altın Kalem Ödülleri koordinatörlerini ciddiye almayıp olayı bir dolandırıcılık olarak yorumladım çünkü mailin sonunda dört misafir ile birlikte katılım ücreti yazıyor. Ama helal olsun, çok yaratıcılar falan diyorum kendi kendime.

Derken bir Google’ladım, öyle bir gazete ve öyle bir ödül varmış meğer. Ne cahil bir yazarım Ya Rabbim! Maile yeniden baktım ve ücreti haklı buldum, törende yok yok. Yazamayacağım tek tek, kopyala yapıştır yapıyorum: zengin yiyecek ve içecek kokteyl çeşitleri, yaylı çalgılar dinletisi, katılımcılara ve misafirlerine gecenin anısına ait hediye dağıtımı, profesyonel kamera ile video kaydı, basına dağıtılmak üzere toplu fotoğraf çekimi, şiir dinletisi, günün anlam ve önemini belirtir konuşma ve ödül dağıtımı!

Yunus Emre’nin yolundayım ve bir ben var benden içeri diyordum ya, gitti o içerdeki ben. Ödülün açıklaması beni benden aldı çünkü!

Açıklamadan bir alıntı:

Veya belki de, Temmuz sıcağında salkım söğüdün gölgesinden ilham alan bir çocuk, kaybettiği annesini anımsatacak gölgelerin serinliğinde, onun şefkatiyle buluşacak, içini dökecek, içine söylenerek ve hayretle şiir gibi konuştuğunu fark edip duygularını kağıda dökecek geleceğin yazarı olarak…

“Seninle oturduğum salkım söğüdün altındayım şimdi anne, gölgelik öylesine serin ki başıma güneş geçmeyecek, sakın endişelenme! Zaten salkım söğüt ağacı da yavaşca sallanıp duruyor esintisiyle! Sanki senin ruhun onun içine girmiş gibi!”  

İşte böyle… Yazılan her satır veya mısra; yaşanılanı, yaşanacakları geçmişten geleceğe örnek olarak taşırken, dünyadaki milyarlarca insanın farklı hikâyeleri, insanlığın ortak duygularında buluşacak. Acı, nefret, sevgi, merhamet gibi… Yazılanlar sadece bir hikâye olmaktan çıkıp, insani felsefelerin, yaşamın içindeki gerçek kanıtları olarak yine insanlığa sunulacak. 

Kötülüğün anlatımı; kötüleri kendilerinden utandırırken iyilerin gücü kuvveti, iyiliğin anlatımı olacak. Aşk anlatılacak; sevgiyle dolan kalplere, papatya yaprağında umut sunarken. Merhametle aydınlanan dünya anlatılacak insanlığa; sonra birileri diğerlerini yerden kaldıracak… 

Sosyal medyasız ıssız bir kızın, hiçbir edebi iddia ve maddi kaygı taşımadan, yalnızca annesinin arzusu ile onu mutlu etmek için blog yazılarından derlediği ve sevgili kız kardeşine ithaf ettiği kitap nasıl oldu, kimlere ulaştı da bu ödüle layık görüldü bilmiyorum.

Umarım ben bu ödüle layıkımdır veya layığımdır, her neyse bu gelişmeyi derhal laykladım!

Tamam bir Pulitzer değil ama karne hediyesi gibi kavramların olmadığı, iyi bir karne getirmenin görev bilindiği eski günlerde, babasının Parker marka petekli dolma kalemine meyillenip mahcup bir tavırla onu kendisine vermesini isteyen ama babasından sadece “çok çalış, iyi okullarda oku, ben o kalemi sana hediye edeceğim” cevabını almış, bu cevabı onun vasiyeti bilerek o gün bugün çok çalışmış küçük bir kız için çok manidar ve bir o kadar değerli inanın. İlk kitabımı da en iyi arkadaşım anneme ve ışığında yürüdüğüm babama ithaf etmiştim!

Artık biraz daha özgüvenli olmanın vakti geldiğini düşündüm ve bir MFÖ şarkısını kendime göre uyarladım: En temiz kalp bende, düşünceleri kalbine en yakın zürafa benim, en iyi kitabı ben yazdım, en güzel ödülü ben kaptım, ben neymişim be abi?

Şaka bir yana, benim buradan çıkardığım sonuç şu: insanın iyi niyetle ve sevgiyle, kendi halinde kendisi ve yakın çevresi için yaptığı işler, kendi doğallığında beklentisizce paylaştığı düşünceler ve duygular kendi sınırlarını aşıp tanımadığı yüreklere dokunabiliyor ve hayat boyu gizliden taşınan hayaller öyle ya da böyle bir şekilde gerçekleşebiliyor.

Benim yazar olma hayalim gibi!

İtalya ile şöyle bir bağlantı kurdum bu sefer:

La Città Vecchia

Eskişehir!

Sen yola çık, yol sana görünür demiş Mevlana, bana da göründü ve anneannemin yollar kutlu olur vecizesi ışığında annemle Eskişehir’e gitmek üzere yollara düştük bir sabah erkenden. Aslında çok yıllardır istediğim bir seyahatti ama ancak şimdi gidebildim bu masal kente. Malum pandemi herkesi kendi ülkesinin güzelliklerini keşfetmeye, kendi ülkesinin turizmini desteklemeye teşvik etti ve hayatın eve, kendi ülkelerimize sığacağını öğretti.

Benim Eskişehir’i görme arzumu, Melih Uslu’nun derlediği 50 Ünlüyle 50 Rota kitabında bu şehirden sakinlik, anlayış, barış, özgürlük duygusu, yetinme, farklılıklara saygı gösterme, kardeşlik ve yaşamanın güzelliği gibi çok şey öğrendiğini söyleyen Eskişehirli şair Haydar Ergülen tetikledi, minnettarım!

Yol bana göründükten sonra günlerce araştırma yaptım, blog yazıları okudum ve gezgin videoları izledim. Bu arada karşıma Cüneyt Arkın’ın liseden sınıf arkadaşı Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’den övgüyle bahsettiği videolar çıktı. Fahrettin Cüreklibatır’ın Eskişehirli ve Kırım Tatarı olduğunu, soyadının Tatarca Yürekli Bahadır anlamına geldiğini öğrendim, bu ismin ona ne kadar yakıştığını düşündüm, sanatçı kimliğini ve hümanist kişiliğini keşfettikçe sevgim ve saygım daha da arttı. Maalesef Cüneyt Arkın birkaç hafta sonra vefat ettiğinde bunları bilen bilmeyen herkes dinledi televizyondan, hem de yakın arkadaşı Yılmaz Büyükerşen’in anılarla yüklü sımsıcak anlatımıyla.

Eskişehirlilere, bu şehirden yolu geçenlere, eski ve yeni şehre, şehrin kültürel değerlerine dair her gün yeni bir şey keşfettikçe gitme heyecanım ivme kazandı ve seyahat için hemen gün koydum.

Daha sonra İnci Ponat’ın Bozkırda Bir Peri Eskişehir kitabını okudum. Eskişehir’in dönüşümünü, çocukluğu ve ilk gençliği orada geçen sevgili İnci Ponat’ın duygu ve bilgi dolu kitabının sayfalarında adeta yaşadım. Bu ne samimiyet dediğinizi duyar gibiyim, biz samimiyiz evet. Bu sefer, bir yazara musallat olan okur değil, bir yazar kimliği ve cesaretiyle yazdım ona, Ülgen Cürekliyazar olarak! Ve biz o gün bu gündür yazışıyoruz, o da benim kitabımı okuyor, yorumlar yapıyor, yazmaya devam etmem için teşvik ediyor.

Eskişehirli diğer bir yazar Mehmet Sadık Bozkurt’un Bir Ömür Ki Yılmaz Büyükerşen kitabında ise bu eski şehri Türkiye’deki en yaşanabilir şehirlerden biri yapan Rönesans ruhlu başkanın sanatçı ruhuna, çalışkanlığına, yılmazlığına, çılgınlığına, ayrıntılara düşkünlüğüne, mütevazı kişiliğine, naifliğine dair başka yerlerde bulamayacağımız ayrıntıları okudum, hayranlığım kat kat arttı. Kitabı bitirdiğimde tek dileğim, her fırsatta Atatürk’e ve silah arkadaşlarına borcunu ödemeye çalıştığını dile getiren bu çok kıymetli vatansever insanın cumhurun başına geçmesi ve cumhurun da Eskişehir halkı gibi onu baş tacı etmesi idi. Bu şehri ikiye bölen kirli ve pis kokan Porsuk Çayı’nı temizleyen ve onu hepsi birbirinden farklı tasarımdaki köprülerle taçlandıran, şehri yemyeşil yapıp havasını temizleyen başkanın devralacağı enkazı da kısa sürede kaldıracağına ve Türkiye’nin 81 iline gönül köprüleri inşa ederek bizlere rahat bir nefes aldıracağına inancım tam ama ona kıyamam sanki!

Yılmaz Başkan’ın yazdığı Zamanı Durduran Saat kitabının açıklaması ise bu şehirde yapılanları özetleyivermiş:

Küçücük bir bozkır şehrinde, şehrin ölçüleriyle orantısız hayaller biriktirerek büyüyen, sonra da o devasa hayalleri birer birer hayata geçiren yılmaz bir adamın, kendi ağzından hikâyesidir. 

Bu başkan gerçekten bir başka! Ama Yılmaz Büyükerşen, kendisine Başkan yerine Hoca diye hitap edilmesini tercih ediyor. Tıpkı benim gibi, ben de Hocam veya Ülgen Hoca hitabını pek severim. Ama zaten benim başka şekilde anılacağım ekstra bir unvanım yok. Abla’dan başka!

Gitmeden okuduğum diğer bir kitap ise Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Özgür S. Kaptan ve Ebru S. Baranseli’nin kendi sokak sanatı projelerini anlatmak ve benzer uygulamalara rehberlik etmek amacıyla yazdıkları Sanat Sokakta-Eskişehir idi. Tabii bu projelerde de başrolde kurucusu olduğu, rektörlük yaptığı ve kampüsünü adeta bir cennete dönüştürdüğü üniversite ile organik bağlarını sürdüren bizim sanatçı ruhlu hoca var.

Ve sonunda heyecanla beklediğim gün geldi çattı. Bir lokma bir hırka felsefesiyle bir kot pantolon, bir kot etek ve birkaç tişört ile tasavvuf konseptine uygun gittim Eskişehir’e. Üç tane de mini kitap aldım yanıma: Destek Yayınları felsefe kitapları serisinden Yunus Emre (Dil Söyler Kulak Dinler Kalp Söyler Kainat Dinler), Mevlana (İstediğin Bir Şey Olursa Bir Hayır Olmazsa Bin Hayır Ara) ve Evliya Çelebi (Gönlünü Dinle Ama Her İstediğini Verme).

Anketlere bakmaya gerek yok, ben bu şehre yeşillerin arasından girer girmez ve kırmızı kiremit çatılı evleri görür görmez yaşanılır bir kent olduğunu anladım. Sanırım buraya da ait hissedecektim hemen kendimi ve bir hayale kapılıp kiralık evleri inceleyecektim göz ucuyla gizliden. Yunus Emre’nin şehrine hoş geldiniz yazılı tabelayı görünce hoş bulduk dedim içimden, hoş duygularla dolmuştum şimdiden! Birkaç gün sonra da Anadolu Üniversitesi’nin Yunus Emre Kampüsü’nün girişindeki odunları sırtlanmış Yunus Emre heykelini görüp ilmin kendin bilmek olduğunu bir kez daha hatırlayacaktım.

Derken Eti fabrikasını gördüm sağımda. Bisküvi denince aklıma hemen onun adı, Eti denince de aklıma hemen üstünde kabartmalı Hitit Güneşi logosu (yani Eti’nin logosu) olan kakaolu bisküvi gelir. Çok heyecanlandım ama mis gibi bisküvi kokularının anında arabaya dolacağını düşünmemiştim.

Böylece gözlerim ve burnum benden daha önce bayram yaptı, daha şehrin girişinde!

Öğrendiklerimle gayet özgüvenli ve adeta bir Eskişehirli gibi gezdim. Hatta daha ilk gün, biz tren istasyonunun önünde taksi beklerken, gardan çıkar çıkmaz bana Espark alışveriş merkezinin ne tarafta olduğunu soran ‘yabancıya’ hemen şurası deyip sağdaki binayı gösterdim. İnci Ponat’ın kitabından biliyordum, eski kiremit fabrikasının yerine yapılmış olan alışveriş merkezinin önünde fabrika bacasının yükseldiğini. Kitapta okuyunca görsellerine bakmıştım hemen internetten. Fabrikanın yıkılıp yerine AVM yapılmış olmasına üzülüp neyse bari bu nostaljik baca (birkaç da kısa baca var) korunmuş diye sevinmiştim!

Espark’ın birkaç adım ötesindeki Attila Özer Karikatür Evi’nin önünde, Gezi Parkı protesto yürüyüşleri sırasında polisin darp ederek ölümüne neden olduğu, Anadolu Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın heykeli var.

Şehirde kaç AVM var bilmiyorum. Gezerken gözüme bir de Kanatlı Alışveriş Merkezi ilişti. Burası Eti Gıda’nın sahibi Kanatlı ailesine ait bir AVM fakat bu yılın başında ekonomik kriz nedeniyle satışa çıktığını okumuştum bir yerde. Sonrasını bilmiyorum, kendi ekonomik krizim nedeniyle geri planda kaldı orası. AVM’ler ilgi alanım dışında oldu her zaman ama Eskişehir’de AVM demeye bin şahit isteyen bir yeri çok sevdim: Cassaba Modern.

Cassaba Modern oranız buranız dedektörle aranmadan, döner kapılardan geçmeden elinizi kolunuzu sallayarak sokakta yürümeye devam ediyor gibi iki tarafından da girebileceğiniz çok hoş bir yer. Şehrin ne kadar güvenli olduğuna dair ilk ipucuydu bu benim için. Eskişehir, ünlü araştırma şirketi Numbeo’nun her yıl açıkladığı dünyanın en güvenli şehirleri listesinde 2021 yılında sekizinci sıradaymış.

Burayı tesadüfen keşfettim aslında, bir şey sormak için Sensus Eskişehir Şarap Butiği’ni aradığımda Cassaba Modern’e taşındıklarını söylediler. Ora nire bacım yerine aaa öyle mi, tamam dedim ve internetten baktım hemen. Mimarisine ve logosuna bayıldım. Otelimize aşırı yakın olduğu için gittik ve girişte yerden tavana kadar kitapların olduğu bir kafe ve çok keyifli yeme içme mekânları bulunan bu alışveriş merkezini çok beğendik. Hatta yenilecekler listemdeki tepsi mantısını Mantı Diyarı’na gitmeyi beklemeden buradaki Big Chefs’te yedik. Bir de buradaki Schön Cocktail Bar’ın haftalık etkinlik programına da bakın derim.

Konu yemeklerden açılmışken Balaban Köfte veya Balaban Kebabı önereceğim Eskişehir lezzetlerinden. Tatarca büyük anlamına gelen balaban sözcüğü, porsiyonu büyük ve malzemesi bol olan bu yemeğin adı olmuş. Biz Balaban Köfteyi gittiğimiz gün, daha otele giriş yapmadan, Ayten Usta Gurme’de yedik. Önden Yunusaşı çorbası, yanında Odunpazarı şerbeti. Muhteşem Uluönder Parkı’nın içindeki bu lokantaya mutlaka gidin bence. Girişinde emaye tencerelere ve çaydanlıklara ekili çiçeklerle misafirlerini karşılayan, görsellerinin ötesinde bulduğum bu lokantayı çok beğendim. Emekli öğretmen Ayten Hanım’ın lezzetli yemeklerini bir de Odunpazarı’ndaki Ayten Usta Aynalı Kahve şubesinde yiyebilirsiniz. Aynı zamanda kahvaltılık, yemeklik, atıştırmalık ürünler de satın alabilirsiniz bu lokantalardan. Heyecanla tatmayı beklediğim ve hatta gitmeden önce bir gece rüyama giren, Eskişehir’in meşhur Kalabak içme suyunu burada içme fırsatım oldu. Adetim değildir ama masada kalan şişeleri de yanıma aldım çıkarken!

Ben yeme içme konusunda da hazırlıklı olduğum için neler alacağımı biliyordum önceden: Eskişehir’in meşhur cevizli nugası ve met helvası, leblebi kurabiyesi. Met helvası pişmaniyeye benziyor ama daha güzel, daha az şekerli. Met ne demek, neden met helvası denmiş siz araştırıp bulun artık. Leblebi kurabiyesini tatmayı heyecanla bekliyordum. Çocukluğumuzda minicik poşetlerde leblebi tozu alıp ağzımıza dökerken büyükler mutlaka yerken konuşmayın, boğazınıza kaçar diye tembihlerdi. Büyüdük ama tembih değişmedi, ağzıma attığım ilk kurabiyede annem yerken konuşma, boğazına kaçar demez mi! Ben güldüm ve ağızda hemen dağılıp leblebi tozuna dönüşen kurabiye boğazıma kaçtı tabii.

Siz siz olun leblebi kurabiyesi yerken konuşmayın ve gülmeyin emi?

Yemeden dönmemeniz geren diğer bir lezzet de çi börek. Çoğu kişi tarafından çiğ börek olarak bilinse de bu böreğin doğru adı çi börek. Tatarca güzel, hoş anlamına gelen çi sözcüğüyle hakkı verilen bu börek için internette iki öneri vardı: Papağan ve Kırım Tatar Kültür Çibörek Evi. Ama biz rehberimizin tavsiyesi ile Seda Çibörek’te yedik ve çok sevdik.

Yemek konusuna girince kendimden geçtim yine sanırım, iştahlıyımdır biraz. Altı gün boyunca yediğim hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, hafif bir şişmanlık var sadece ama geçer!

Eskişehir’in yalnızca iki ilçesi şehir merkezinde: Tepebaşı ve Odunpazarı. Sevgili rehberimiz Burak burayı öğrenci şehri, kuruluş kurtuluş şehri ve kültür sanat şehri olarak mütevazı bir şekilde özetlese de benim aklıma çok daha fazlası geliyor. Gördüğüm ve göremediğim sayısız heykelleri düşününce heykeller şehri de diyesim geliyor heykelleri kültür sanat kategorisinden çıkarıp. Eskişehir’in Midas’ın kenti olduğunu hatırlatan altın sarısı heykelleri bırakın, karşınıza bir anda yere saplanmış dev kalem heykelleri çıkabiliyor örneğin. Porsuk Çayı ve Adalar Bölgesindeki heykellerin bazılarının altında çevreci mesajlar yazıyor. Bir banka oturup çekirdek çitleyen eşek ise yazıya gerek olmadan en muzip ve etkili şekilde vermiş mesajı!

Galiba bir de parklar şehri diyeceğim buraya. Muhteşem bir şehir manzarası izleyebileceğiniz, dev bir yel değirmeni ve Don Kişot heykelinin bulunduğu Şelale Park, ayrı bir dünya olan ve içinde yok yok diyebileceğim Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı, yapay plajın olduğu Kent Park, Uğur Mumcu Parkı, Dede Korkut Parkı, yukarıda bahsettiğim Uluönder Parkı, Cüneyt Arkın’ın en kısa zamanda gidip karısı için papatya ekmek istediğini Instagram hesabından duyurduğu ama gidemeden vefat ettiği için çocukların papatya ektiği Cüneyt Arkın Parkı, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü girişi karşısındaki Heykel Park, Kanlıkavak Parkı ve mini mini bir sürü park!

Müzeleri kültür sanat kategorisinde bırakıyorum ama müzeler de pek çeşitli burada, ben birkaçını yazayım: Eti Arkeoloji Müzesi, Yılmaz Büyükerşen’in yaptığı balmumu heykellerin sergilendiği Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi ve Kurtuluş Müzesi, Modern Müze, Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Kent Belleği Müzesi, Ahşap Eserler Müzesi, Lületaşı Müzesi. Yakında açılacak Hamam Müzesinin girişi çok görkemli. Bir de köylü kadınların el emeklerinin sergileneceği oya müzesi açılacakmış aldığım duyuma göre. Bakalım adam daha ne icatlar çıkaracak!

Bu müzelerin çoğu Odunpazarı Bölgesinde, zaten restore edilmiş tarihi Odunpazarı evlerini görmek üzere Odunpazarı sokaklarına bol zaman ayırmanız gerektiğini şimdiden biliyorsunuzdur. Peki Tarihi Odunpazarı Taş Fırının cevizli haşhaşlı ekmeğini tatmanız gerektiğini biliyor musunuz?

Eskişehir’de görmenizi önereceğim diğer şeyler ve yerler ise Devrim Otomobili, Atlıhan El Sanatları Merkezi, sebze halinden dönüştürülen ve Çiçek Pasajını andıran Haller Gençlik Merkezi ve belki Şehr-i Aşk Adası.

Kısacası, Eskişehir denince akla lületaşından başka her şey geliyor artık. Bu şehir Yılmaz Büyükerşen’in dediği gibi bir kokteyl. Çok lezzetli bir kokteyl: Hem buram buram Türkiye var hem de Avrupa. Şehirden geçen tramvay, Porsuk’ta gezinen gondollar ve tekne, köprüler, heykeller, dev taş saksılardaki çiçekler şehir görsellerinden bildiklerimiz. Bilmediklerimiz arasında ise beni çok şaşırtan, sağa sola park edilmiş 26 plakalı rengarenk Vespalar! Migros Hemen Getir kuryesi bile Vespa ile hemen götürüyordu bir yere vallahi gözlerime inanamadım! Bence onlar da gondollar gibi Eskişehir’de üretilmiş, yerli yapım araçlardır!

Sürprizli bir şehir, her an şirin bir şey çıkabilir karşınıza. Masalsı bir Kahve Dünyası mesela!

Diğer gözlemlerim ise hayal edemeyeceğim kadar temiz sokaklarda tek bir başıboş hayvanın olmaması, güzelim banklar, söylemeye gerek yok ama tabela kirliliği diye bir kavram olduğunu unutturması, doğayla uyumlu ve doğanın içinde kaybolmuş depreme dayanıklı şahane yapılar, medeniyet göstergesi kaldırımlar, gözlerin ve kulakların dinlenmeye çekilip huzur bulması ve mutlu huzurlu dingin güzel insanlar!

Gelelim şehir dışında görülecek yerlere. Kesinlikle rehberle gezilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gidecek olanlar beni arayabilir, tanımadıklarım da blogumun iletişim kısmından ulaşabilir. Mesleğini büyük bir keyif ve özveriyle yapan akademisyen, tabiri caizse zehir gibi donanımlı, esprili, mütevazı genç bir rehber önerebilirim. İlk durağımız Seyitgazi ilçesindeki Seyit Battal Gazi Külliyesi idi. Tesadüfen ben de bir gün önce genç neyzen Hakan Mengüç’ün derlediği mini Mevlana kitabımda neyin sazlıktan dergâha uzanan hikâyesini okumuş, biraz da Spotify’dan Hakan Mengüç’ün müziğini dinlemiştim. Ertesi sabah bu görkemli külliyede karşıma bir ney dinletisi çıkacağını bilmeden!

Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi filmlerini izlemeliymişim, cahil hissettim kendimi burada!

Huşu içinde Yazılıkaya’ya (Midas Antik Kenti) gittik ve Friglere dair çok şey öğrendik. Frig Vadisi diğer yürüyüş rotalarına göre daha az tercih ediliyor, muhtemelen turistik tesislerin olmaması nedeniyle. Bu nedenle de çok daha büyüleyici, bir zaman yolculuğuna çıkarıyor insanı. Burayı Frig şapkanızı takıp gezin, ben unutmuşum!

Yunus Emre gibi paylaşılamayan ama onun gibi Eskişehirli olan Nasreddin Hoca Sivrihisar ilçesinin Hortu Köyünde doğmuş. Hoca’nın Akşehir’de kadılık yaptığı biliniyor, öldüğü yer burası kabul edilse de kesin bilgi değilmiş bu. Hoca Sivrihisar’lı ve bu ilçe ile anılıyor, o da Eskişehir’in bir değeri. Sivrihisar’a mutlaka gidin çünkü burada Eskişehirli heykeltıraş Metin Yurdanur’un eserlerinin sergilendiği müthiş açık hava heykel müzesi var! Hemen önündeki Surp Yerrortutyan Kilisesi’nin binası çok güzel ama içi boşmuş, görecek bir şey yok. TRT 1’deki Gönül Dağı dizisi Sivrihisar’da çekiliyormuş. Diziyi bilmiyordum ama duyunca bir iki fragmanını izledim ve buraları tanıdım.

Sivrihisar’ın kuru baklavası meşhur. Yöresel yemekleri tatmak için de Çeşm-i Cihan lokantasını tercih edebilirsiniz.

Biz Pessinus Antik Kenti’ne gidemedik ama görmeye değer mutlaka. Ancak Çifteler’de Sakarya Nehri’nin çıkış noktası olan Sakaryabaşı Piknik Alanı’nda bir çay molası verdik. Buraya Sakarıbaşı deniyor.

Genelde bir iki günlüğüne gidiliyor Eskişehir’e ama en az üç dört gün ayırsanız daha rahat ve keyifli gezer, daha fazla ayrıntı keşfedersiniz. Bu kadar uzun yazmamdan uzun kaldığımızı anlamışsınızdır. Kalınacak yerler tercihe göre çok çeşitli, ona karışamam. Büyükşehir Belediyesi’nin Porsuk Konuk Evi güzel görünüyor. Lüks oteller merkezde ve birbirine yakın. Biz tavsiye üzerine Ramada Plaza’da kaldık (bir de Ramada Encore varmış) ve çok beğendik. İki asansörlü, açık büfe çılgınlığının olmadığı butik otel tadında sade ve huzurlu bir otel. Bayramda herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine gibi oldu, bu nedenle otel bomboştu ve sevimli terası neredeyse bize aitti. Misafir ağırladık, konken bile oynadık!

Dönüş için yola çıktığımızda Spotify’dan karışık Türkçe pop şarkıları dinlerken bir Mazhar Fuat Özkan şarkısı çıktı karşıma. Birden MFÖ şarkılarını çok özlediğimi fark ettim ve yola çok uygun olacaklarını düşündüm. Dönmem Yolumdan şarkısı başladığında hüzünlendim biraz çünkü ben daha başında dönmek istiyordum yolumdan. Neyse, kendimi telkin edip şarkının yolcu isen gözün aç da yola bak sözlerine odaklanıp etrafa bakmaya başladım.

Eskişehirspor Hatıra Ormanı vardı sağımda, tam Es Es Es ki ki ki diye tezahürat ediyordum ki Yunus Emre Hatıra Ormanı başladı. O bitti başkası başladı, derken bir başkası. Şarkılar bitiyor, çam ağaçları bitmek bilmiyordu. Dakikalarca bir çam ağacı koridorundan geçtik. Merak etsem de geride ne tarlaları vardı göremedim, ağaçlar öyle sık ve güzeldi ki!

Derken ayçiçeği tarlaları başladı ve sarı bir halı serildi yolumuza, arka planda beni babamın yayla evimizin bahçesine kavak ağacı fidanları diktiği güne götüren sayısız kavak ağacı görseli!

Yunus Emre’nin Biz Kimseye Kin Tutmayız şiirini MFÖ’nün yorumuyla Adımız Miskindir Bizim şarkısında dinlerken çıktık Yunus Emre’nin şehrinden. Ne kadar isabetli müzik seçimi yapmışım diye düşündüm. Araya mecburen mecburiyetten Bodrum Bodrum, Ali Desidero, Vak the Rock girse de Sufi, Ateş-i Aşka, Bir Ben Vardır Bende şarkılarıyla tasavvuf dinginliğim sürdü. Buselik Makamına çalarken Mevlayı bulma yollarında Leyladan geçme faslında girdik Konya’ya.

Ancak, majörler tükendi ve birkaç saat sonra oynak melodilerle Türk’üz Türkü Çağırırız şarkısı başlayınca anladım ki Eskişehir masalı bitti ve Adana gerçeği başladı. O esnada bende de hafif depresyon belirtileri baş gösterdi. Artık asabiydim ama mazeretim vardı, Eskişehir geride kalmıştı. Susanna Tamaro’nun dediği gibi yüreğimin götürdüğü yere gitmeyi çok severim ama gittiğim yerde yüreğimi bırakma gibi bir sorunum var. Eskişehir’de, daha doğrusu yeni Eskişehir’de de böyle oldu. Artık mecburen yeniden gideceğim yüreğimi almak için!

Böylece, arkasında Yunus Emre’nin resmi ve Sevelim Sevilelim sözü olan, kalan tüm 200 liralık banknotlarımı bu seyahatin daha da güzelleşmesinde emeği geçen kişilere dağıtıp 15₺ ile dönmüş oldum memlekete: bir onluk ve bir beşlik, yani gittiğim gibi bir lokma bir hırka.

Şimdi elimde yine Destek Yayınları felsefe serisinden bir mini kitap var, İbn-i Haldun (Coğrafya Kaderdir). Kaderime boyun eğdim ve kendi coğrafyamda işimin başına geçtim, ben de Yunus Emre misali sözcükleri sırtlandım yeniden: Çeviriye, derslere ve yazmaya devam. Mevlam rızkımı verir zahir diye düşünüyorum!

Yunus Emre’nin şehri ile ilgili yazımı, onun sözlerini uyarlayarak sonlandırıyor ve hep yaptığım gibi İtalyan kültürüne bağlamak için İtalyanların çok kıymetli müzisyeni Cenovalı Fabrizio De André’nin La città vecchia (Eski şehir) şarkısını paylaşıyorum:

Biz Eskişehir’den gider olduk

Kalanlara selam olsun

Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun!

Not: Bu arada annem vedalaştığımız yaklaşık 26 kişiye şehriniz çok güzel, ağız tadıyla güle güle oturun deyip güzel dileklerini iletti.

In vino veritas

Bu hafta işlerim çok yoğun diye yazamadım ama eski bir yazımı ısıtıp sıcak şarap niyetine servis edeyim dedim. Hafta sonu eki olarak da şarap temalı veya içinden şarap akan en iyi İtalyanca şarkılardan bir derleme yaptım. En sonda da vazgeçilmezimiz That’s Amore..

In vino veritas Latince şarapta gerçek vardır veya gerçek şaraptadır anlamında bir deyiştir.

Yanlış anlaşılmasın, kendimi şaraba vermiş değilim, ben sadece gerçeği arıyorum.

Scherzi a parte (şaka bir yana) in vino veritas aslında şarap içenin dilinin çabuk çözüldüğünü, gerçeği kolayca söyleyiverdiğini ifade etmek için söylenmiş.

Bu sözün devamı ise suda sağlık vardır anlamına gelen in aqua sanitas.

Ben de gerçeği bulduktan sonra yalnızca su içmeye başlayacağım çünkü o şişede durduğu gibi duruyor!

Gerçeği arayan, bir türlü bulamayan, bulup bulup kaybedenlere gelsin..

“La città vecchia” De Andrè

“Bar della rabbia” Mannarino

“Avvelenata” Guccini

“Bacco perbacco” Zucchero

“Vino divino” Rossana Casale

“Il primo bicchiere di vino” Sergio Endrigo

“La Guerra del vino“ Squallor

“Vino” Vinocolo Vinicio Capossela

“Figaro” Renato Zero

“20 bottiglie” Bandabardò

“Canzone del vino” David Riondino

“Di vino” Marta sui Tubi

“Il pane, il vino e la visione” Sergio Cammariere

“Lambrusco e pop corn” Ligabue

“Il suonatore Jones” De Andrè

“Pane, vino e lacrime” Tosca

“La sbornia” i Gufi

“Er tranquillante nostro” cantata da Gigi Proietti

Buchette del vino

Şarap pencereleri!

Kelime anlamına bakacak olursak küçük şarap delikleri!

Ben boş yere şu anda Floransa’da olmak vardı diye methiyeler yazmadım adı çiçek açan anlamındaki fiorente sözcüğünden gelen Floransa şehri için değil mi?

Şu anda Floransa’da olmak vardı anasını satayım, gezerken bir şarap penceresinden şarabını veya dondurmanı alıp yola devam etmek!

Floransa’da nei palazzi (saray gibi görkemli büyük evlerde) yaşayan aristrokrat aileler kendi bağlarından gelen üzümlerden elde ettikleri şarapların fazlasını evlerinin duvarlarındaki bu küçük deliklerden halka satarlarmış. Biraz da o dönemde yaşanan ekonomik krizin etkisiyle şarap üretimine yönelen ve zamanında bu pencerelerden halka satış yapan soylu ailelerden bazıları bugün Toskana bölgesindeki büyük şarap üreticilerinden.

Buchette del vino Kuzey İtalya ve Toskana’yı 1630-1631 yıllarında ve Güney İtalya, Lazio ve Cenova’yı 1656-1657 yıllarında vuran ve Milano, Napoli ve Cenova gibi büyük şehirlerin nüfuslarının neredeyse yarısını kaybetmesine neden olan nam-ı diğer Kara Ölüm veba salgınında da bulaşı önlemek için yiyecek, içecek, erzak dağıtımında kullanılmış.

Daha çok kapıya benzeyen bu minik pencerelerin birçoğu kapatılmış, bazıları ise posta kutusu olarak kullanılıyor. Bir açık hava müzesi olan Floransa’ya özgü bu tatlı oluşumlar şehrin güzelliğine güzellik katıyor.

Tarih tekerrürden ibarettir. Geçen yıl salgın sırasında, yiyecek ve içecek sektöründe hizmet veren bazı işletmeler binalarında bulunan pencerelerden sosyal mesafeli satışlar yapmaya başladı.

Bu işletmelerin öncüsü, 2020 Mayıs ayında minik penceresinden dondurma, kahve ve içecek satmaya başlayan, Floransa’nın meşhur dondurma ve tatlı dükkanı Vivoli idi.

Daha sonra  Babae (Via Santo Spirito) , Osteria delle Brache (Piazza Peruzzi) ve Il Latini (Via dei Palchetti) aynı şekilde yayalara hizmet vermeye başladı.

İşte pencerecikler, kapıcıklar, nişler, gişeler, cennetin kapıları gibi isimleri de olan minik şarap pencereleri:

Bu da benim penceremden size, mutlu bir hafta sonu diliyorum herkese!

Mambo italiano con mamma mia

Annemle Mambo Italiano!

Kasım ayında Che grande donna başlıklı yazımda Sophia Loren’i anlatıp Mambo Italiano şarkısına da değinmiştim. Bu şarkı aslında 1954 yılında Bob Merrill tarafından Amerikalı şarkıcı Rosemary Clooney için yazılmış olsa da Pane, amore e … filminde Sophia Loren’in Vittorio De Sica ile dans ettiği meşhur sahne ile özdeşleşmiştir zihinlerde.

Yazının sonunda aklıma güzel bir fikir gelmiş, bu şarkıda hep eski anıları canlanıp mambo yapmaya başlayan annemi yerinden kaldırmak için yüksek sesle şarkıyı çalmaya karar vermişim!

Yazıyı tamamladığım akşamın sabahında Netflix’te karşıma La vita davanti a sé filmi çıkınca ise çok şaşırmıştım. Romain Gary’nin İngilizce olarak 1986 yılında önce Momo ve daha sonra The Life Before Us adıyla yayınlanan romanından uyarlanan, Edoardo Ponti’nin yönettiği ve annesi muhteşem kadın Sophia Loren’in oynadığı filmi izlemediyseniz öneririm. Türkçe adı Onca Yoksulluk Varken.

Cassandra Geçidi ile başladığım Sophia Loren filmleri geçidini bu güzel filmle noktalamış olduğumu düşünmüş ama anne oğulun bir film daha yapmasına dair umudumu ifade etmiştim.

Ben yeni bir film beklerken muhteşem kadın ters köşe yaptı ve Floransa’nın göbeğinde bir köşe kaparak muhteşem Sophia Loren Original Italian Food zincirinin ilk restoranını açtı.

Floransa seyahatinizi planlarken aklınızda olsun, yemeklerinizi şimdiden seçmek isterseniz sophialorenrestaurant.com web sitesinden Sfoglia il Menu butonunu tıklamanız yeterli.

Hayal etmek bedava.. Ben de hayallerimi bir tık daha öteye taşıdım: Orada anneme Sophia Loren ile mambo yaptırmadan coronaya yenik düşmeyeceğim, ahdım olsun!

Not: Bu yazıyı dün yazdım, anneme yine Sophia Loren hakkında yazıp Mambo Italiano’ya bağladığımı anlatırken şaşırdı. Meğer önceki akşam televizyonda Cassandra Geçidi varmış, rastlayıp izlemiş kim bilir kaçıncı kez. Yine hoş bir tesadüf oldu, bu bir işaret. Bakın buraya yazıyorum, o mambo yapılacak!

Divino gelato

İlahi dondurma!

Dante’nin 700. ölüm yıldönümü için birbirinden yaratıcı ürünler gelmeye devam ediyor. Şimdi de Algida yeni inferno (cehennem), purgatorio (araf) ve paradiso (cennet) Magnum dondurmaları ile gündemde. Markayı kendi aramızda yazıldığı gibi telaffuz etsek de oraya gidince Alcida ve Manyum demeyi unutmayın emi?

Bu limited edition dondurmalardan Inferno, Mart ve Nisan ayında satıldı. Onu kaçırdık ama zaten cezaların olmadığı ilk cehennem katmanı Limbo dolu olduğu için cehenneme bulaşmak istemiyordum. Ama yine de bu ekstra koyu çikolatalı, frambuazlı, hafif tuzlu dondurmayı tatmak, ağzıma yüzüme bulaştırmak isterdim.

Altın renkte karamelli çikolata ile kaplı bisküvi parçacıklı Purgatorio ise Mayıs ve Haziran aylarında satışta. Mayısı ortaladık, biz de araftayız şu anda ama ona da yetişmemiz mümkün görünmüyor.

Yıldızları yeniden gösterecek güzellikteki Paradiso dondurma ise fıstıklı, içi pembe çikolatalı, dışı beyaz, rüya gibi bir şey. Temmuz ve Ağustos aylarında satışta olacak bu dondurmayı da ancak rüyamızda tadabilir, burada anam babam usulü Alcida Manyum yemeye devam ederiz bence.

Artık yiyenlerden gelen geri bildirimleri bildiririm!

Dante deyince aklım Floransa’ya gitti, geri de gelmiyor bir türlü. Hemen bir şarkı yazdım sizin için. Yazar ve şair kimliklerimin yanında bir cantautrice (kadın şarkı sözü yazarı) olarak da anılmak isterim.

Ben bu şarkıyı bir yerden hatırlıyorum diyeceğinizi seziyorum şimdiden. Sürgüne gönderilen ve ölene kadar Floransa’sına dönemeyen Dante’nin şehri için yazdığım bu şarkıda, yine sürgündeki Melike Demirağ’ın seslendirdiği, Şanar Yurdatapan’ın yazdığı Şimdi İstanbul’da Olmak Vardı şarkısının sözlerinden etkilenmiş olabilirim.

Sonuçta ben de demir ağlarla örülü anayurdunda sürgünde yaşayan bir kişiyim, hepimiz Şanar hepimiz Melikeyiz!

Yayılmışız ülkenin dört bir yanına
Kimimiz ta İstanbul’da kimimiz Adana
Bedenimiz evde balkonda dolanır amma
Çok hem de çok uzak yerde kalbimiz

Maviye boyalı bir kuş olsam dilimde ‘volare’ şarkısı Apeninleri aşsam
Varsam yaban ellere, artık başka göklerde uçsam
Şimdi Floransa’da olmak vardı anasını satayım
Püfür püfür Signoria Meydanında

Ponte Vecchio’da lampredotto* yemek
Arkadaşlarıma ‘dai andiamo’ demek
Ver elini Siena, Pisa, San Gimignano
Şu anda Toscana’da olmak vardı ya

Şimdi Floransa’da olmak vardı anasını satayım
Dante’nin taşının** yamacındaki restoranda
Tabakta bistecca alla fiorentina kadehte Chianti
Dilimde yarı acı yarı tatlı bir arya

Şu anda Floransa’da olmak vardı!

Ülgen İtalyayatapan

* İneğin midesinden yapılan, Floransa’nın en meşhur sokak yemeği, lo street food di Firenze kendi deyişleriyle. Ya çok seviliyor ya nefret ediliyor, duygular uçlarda. Bu tip yemeklerle hiç aram olmamasına rağmen bir kültür notu olarak şarkının aslında geçen balık ekmek yerine onu kullandım.

** Dante’nin dinlenmek, arkadaşlarıyla sohbet etmek ve yapımına yeni başlanan Duomo’nun inşaatını seyretmek için oturduğu taş bugün aynı yerde Il sasso di Dante (Dante’nin taşı) olarak sergileniyor. Hemen yanında ise Ristorante Sasso di Dante var.

I genovesi blu

Mavi Cenevizliler!

Bu ay İtalya’da bir dil okulunun seminerine katılıyorum. Kuzeyden güneye bir İtalya yolculuğu ama şarkılar, şarkıcılar üzerinden. Her hafta üç şehir, üç şarkıcı, bu şehirlerin anlatıldığı üç şarkı, şarkıların sözleri ve sözler üzerinde gramer ve kelime çalışması. Bir ayda on iki şehri bu şekilde gezeceğiz, bir taşla quanti uccelli (kaç kuş)!

La settimana scorsa (geçen hafta) Venedik, Milano ve Torino vardı, dün ise Cenova, Bologna ve Floransa. Tatlı öğretmenimiz de Cenovalı olunca Cristoforo Colombo’nun memleketi Cenova daha bir kapsamlı ve coşkulu anlatıldı.

Anni fa (yıllar önce) Cenova’da bir tur rehberinin anlattıklarını hatırladım hayal meyal. Cenova’da panjurların neden çivit mavisi olduğunu anlatmıştı, bu renkten korkan hayvanların veya böceklerin girmesini önlemek için gibi kalmış aklımda. Akrep miydi acep? Dün bunun bahsi geçmedi ama Cenova’nın mavi panjurları meşhurdur.

Ancak, kısacık değinilen başka bir maviyi anlatmak istiyorum.

Genova’da gezinirken, üzerindeki kot pantolonun kumaşının bu şehirden çıktığını bilmez birçok turist. Nel quindicesimo secolo (on beşinci yüzyılda) Genovalı gemi yapımcıları ve tüccarlar, mallarını korumak amacıyla yelken yapımında kullanmak için kalın ve dayanıklı olan bu kumaşı kullanmışlar.

Il tessuto (kumaş) Fransa’nın Nimes şehrinde üretildiği için denim adını almış ve Hindistan’dan gelen indigo bitkisi (çivit otu) boyası ile mavi renge boyanarak iş kıyafetlerinde de kullanılmış. Fransızca bleu de Gênes (Genova mavisi) adıyla ihraç edilmeye ve dolayısıyla dünyada tanınmaya başlamış.

1800’lü yıllarda bir tüccarın Amerika’ya bleu de Gênes kumaşıyla üretilen pantolonlar göndermesiyle blue jean serüveni başlıyor. Amerika’da altın arayıcılarının taleplerine göre bol cepli olarak tasarlanan pantolonlar, 1873 yılında Levi Strauss ve Jacob Davis tarafından keşfediliyor ve patenti alınıyor.

Kovboy filmleri ile meşhur olan denim pantolonlar, II. Dünya Savaşı sonrasında gençler arasında yaygınlaşmaya başladı. İtalya’da ise iş yerlerinde yalnızca işçiler tarafından giyiliyordu, şirket yöneticilerinin ve çalışanların giymesi yasaktı. Fiat’ın kurucusu Gianni Agnelli iş ortamında denim pantolonla göründükten sonra halk arasında da yaygınlaştı.

İkinci derim olan denim kumaşı da ikinci vatanım İtalya’ya bağladım, daha ne derim ki şu arife günü!

Hayatıma una novità (bir yenilik) getirmek için saçlarımı eflatuna boyayasım geldi, resimdeki kızla aramdaki tek fark o şu an..

Bir mavi de denizde olurdu hatırladığım kadarıyla, kısmetse görürüz bu yaz!

Buona festa della mamma

Anneler Gününüz Kutlu Olsun!

Ayrı kalan anne ve çocukların en kısa zamanda kavuşması, fazla dip dibe kalıp zorlu bir imtihan vermekte olan anne ve çocukların da arkadaşlarına, okullarına, eski sosyal hayatlarına kavuşması (yani coronasız günlerin bir an evvel gelmesi) dileğiyle bir Napoli şarkısı Mamma’yı paylaşmak istedim bugün:

Çok mutluyum anne çünkü sana dönüyorum, şarkım sana diyor ki benim için en güzel gün bugün çok mutluyum, Anne niçin uzak yaşayalım ki? 

Anne yalnız senin için uçuyor şarkılarım, anne benimle kalacaksın artık yalnız olmayacaksın, ne çok seviyorum seni, sana yüreğimin fısıldadığı bu sevgi sözleri belki artık duyulmuyor anne ama benim en güzel şarkım sensin, sen yaşamsın, hayatta bırakmam artık seni..

Ve genç şarkıcı Anna Tatangelo’dan farklı bir yorum:

A rivedere le stelle dal balcone

Yıldızları balkondan yeniden görmek üzere!

İlahi ben gerçekten, cehennemi kendi ülkende yaşarken Dante’nin cehenneminde ilerlemek de neyin nesi?

Gözaltına alınan emekli amirallere üzülürken cumhurbaşkanımızın ben başkomutanım nasıl böyle bir şey yapabilirler ifadesinin ardından halka patates soğan dağıtmakla övünmesine daha da üzüldüm. O reklam amaçlı sosyal medya fotoğraflarında iyilik ve merhamet değil, üreticinin ve tüketicinin, daha da acısı politikacının düştüğü durum çok net görülüyor. Akşamında da yoksul bir ailenin yerdeki iftar sofrası ve yemek sonrasında kanepede sohbet edilen küçük kızın eline kondurulan sevgi dolu buse. İyi o görüntülere kalp, gül, kelebek emojileri eklenmemiş. Ama gerek yok, o duygu geçiyor zaten!

Ülke birkaç günde kıpkırmızı oldu ama biz Libya’ya aşı gönderiyoruz büyük bir gururla. Kısmi kapatma yapıyoruz, iki hafta sonra bakacağız! Günde o kadar insan corona yüzünden can verirken, o iki haftada gidenleri ve yeni eklenecek olanları düşünen yok pek. Ama ekonomimiz tıkırında hamdolsun, halk bizi kıskanan ülkelere kaçmanın yolunu arıyor ama daha iyi aslında. Nüfus biraz öyle azalır biraz da ölümlerle, kişi başına düşen milli gelirimiz artar. Siz ekonomiye kafa yormayın, o iş ehil ellerde!

Biz gelelim İlahi Komedya’ya…

Dante bu eserin hem şairi hem de baş kahramanı. Kendi yarattığı ürkütücü cehennem katlarında kendine büyük korkular yaşatıyor. Kendinin bile sık sık bayılmasına neden olan bu kurguda ilerlemek pek iyi gelmedi bana şu aralar. Dante kitaplarımı ve hatta olayları ne kadar yumuşatarak, günümüze bağlayarak anlatsa da Aldo Cazzulo’nun kitabını kitaplığımda görünmeyecek bir yere, dantel perdenin arkasına (fotoğraf temsili) kaldırıyorum bugün. Bu hayırlı kararımı sizlerle de paylaşmak istedim.

Başlarda iyiydi. Karanlık bir ormanda doğru yolu kaybeden bir şair, arkasında güneşin doğduğu bir tepeye tırmanarak kaçmak isterken üç hayvanın saldırısına uğruyor. Sırasıyla lussuria (ahlaksızlık ve şehvet düşkünlüğü), superbia (kibir) ve avarizia (açgözlülük) zaaflarını simgeleyen leopar, aslan ve dişi kurttan hayran olduğu şair Virgil tarafından kurtarılan Dante onunla birlikte bir yolculuğa çıkıyor. Ama bu sadece kurguda olan bir şey sanırım, zira gerçek hayatta bu günahları işleyenler kendilerini karanlık bir ormanda bulup hayvanların saldırısına uğramıyor. Azıcık diş gösterebilenler ise zamanla dostu olabiliyor günahkârın!

İlahi Komedya’da Dante önce cehennemin, sonra da araf ve cennetin katlarından geçip yeniden yıldızları görecekti ne güzel! Cehennemin ilk katı Limbo sakin başladı, limbus Latince’de kenar, sınır anlamına geliyor ve günümüzde tıp terminolojisinde kullanılıyor. Limbo, Dante’nin cehenneminde ilk ve en geniş katman. Burada vaftiz edilmemiş olanlar, paganlar, inançsızlar ve dini sorgulayanlar, sevapları günahlarını karşılamayanlar ve Hıristiyanlık öncesinde doğanlar var. Sokrates ve Aristo gibi düşünürler, Virgil gibi şairler burada, kendilerine ait bir bölmede felsefe ve edebiyat tartışıyorlar. Bu katmanda ceza yok, hatta sosyal bir buluşma havası aldım ben!

Çok yakın bir arkadaşımın coronaya yakalanıp hastanede sıkıntılar içinde olduğu haberini almamla başlayan ve benim için artık ömrümün sonuna kadar sıkıntılı geçecek olan bu ayı, cezaların gitgide ağırlaştığı cehennem katlarında ilerleyerek değil, tek katmanlı balkonumda temiz hava alarak ve portakal çiçeklerinin mis kokusunu soluyarak geçirmeye karar verdim.

Ve… aklımızla dalga geçilen, resmen alay edilen bu günlerde Olten Filarmoni Orkestrası’ndan bir paylaşım düşündüm: Damat Halayı.

İtalyanca’da y harfi olmadığı için yazılışı halai ve h harfi telaffuz edilmediği için okunuşu alay!

Halaysızlığınızı biraz da olsa alır bence, keyifli bir hafta sonu ve hayırlı ramazanlar dileklerimle..

A rivedere le stelle

Yıldızları yeniden görmek üzere!

Kitaplarım geldi bugün, pek sevindim. Biri geçen hafta kursta tanıştığımız Chiara Gamberale’nin Per dieci minuti (bizdeki adı On Dakika) adlı kitabı, bir diğeri Il Corriere della Sera yazarlarından Massimo Gramelli’nin bir çocuğun gözünden karantina günlerini anlattığı bir kitap C’era una volta adesso (Bir Zamanlar Şimdi).

Kesişim kümesindeki kitabım ise bu iki yazarın ortak yazdığı bir kitap. Diğer iki kitaba bakarken karşıma çıktı, kapağı pek tatlı olduğu için ve nasıl olsa iki yazarın da diline ve tarzına alışmış olacağım, elbet bir gün okurum diye onu da atmıştım sepete.

Ve en baba kitabım, Aldo Cazzullo’nun İtalyanca’nın babası olarak bilinen Dante’yi anlattığı ve Dante’nin İlahi Komedya’da kullandığı, yıldızları yeniden görmek anlamına gelen ifade ile adlandırdığı A riveder le stelle. Rivedere le stelle (yıldızları yeniden görmek) aslında İlahi Komedya’nın teması.

Hayat yolunun ortasında kendini karanlık bir ormanda bulan Dante, her biri farklı bir günahı simgeleyen üç hayvanın saldırısına uğrar (leopar, aslan, dişi kurt). Onu şair Virgilio (Publius Vergilius Maro) kurtarır ve önce cehenemin, daha sonra da arafın katlarında yaptığı yolculukta ona eşlik eder.

Cennete ulaştığında ise hayatının aşkı Beatrice’ye kavuşur, cennetin en son katına ulaştığında ise yıldızları yeniden görür ve Tanrıya ulaşır.

L’inferno (cehennem), il purgatorio (araf) ve il paradiso (cennet) katlarının her birinde de bildiğimiz ve bilmediğimiz kişilerle karşılaşıyor. Örneğin ters bir kesik konik şeklinde olup gittikçe daralan dokuz katmandan oluşan, günah temalarının ve cezaların indikçe ağırlaştığı cehennemin ilk katı Limbo’da Virgilio dahil olmak üzere şairler, düşünürler ve yazarlar var. Dante burada Aristo Hocam ile de karşılaşıyor.

La Divina Commedia çok ağır ve Cazzullo’nun kitabı oldukça kapsamlı olduğu için benim kitap kulübü buluşmasının iki toplantı halinde yapılmasına karar verildi. Böylece New York saatine uymak için ekran başında oturmam gereken gece sayısı ikiye, daha da fenası rezil olma olasılığım iki katına çıkmış oldu.

İlahi Komedya kafama düşse yıldızları çabucak görürüm yeniden kesin! Şimdilik Türkçe bir manga kitap ve İtalyanca terimlere aşinalık kazanmak üzere çocuklar için İlahi Komedya videoları buldum. Bir de son dakika öğrencilerini okumadıkları kitaplardan sınava hazırlamak için sığındığım, SparkNotes’un özet ve analizlerinden medet umuyorum. Yani bu iki ay biraz entel, dantel takılacağım.

Bindim bir alamete gidiyorum kıyamete!