I genovesi blu

Mavi Cenevizliler!

Bu ay İtalya’da bir dil okulunun seminerine katılıyorum. Kuzeyden güneye bir İtalya yolculuğu ama şarkılar, şarkıcılar üzerinden. Her hafta üç şehir, üç şarkıcı, bu şehirlerin anlatıldığı üç şarkı, şarkıların sözleri ve sözler üzerinde gramer ve kelime çalışması. Bir ayda on iki şehri bu şekilde gezeceğiz, bir taşla quanti uccelli (kaç kuş)!

La settimana scorsa (geçen hafta) Venedik, Milano ve Torino vardı, dün ise Cenova, Bologna ve Floransa. Tatlı öğretmenimiz de Cenovalı olunca Cristoforo Colombo’nun memleketi Cenova daha bir kapsamlı ve coşkulu anlatıldı.

Anni fa (yıllar önce) Cenova’da bir tur rehberinin anlattıklarını hatırladım hayal meyal. Cenova’da panjurların neden çivit mavisi olduğunu anlatmıştı, bu renkten korkan hayvanların veya böceklerin girmesini önlemek için gibi kalmış aklımda. Akrep miydi acep? Dün bunun bahsi geçmedi ama Cenova’nın mavi panjurları meşhurdur.

Ancak, kısacık değinilen başka bir maviyi anlatmak istiyorum.

Genova’da gezinirken, üzerindeki kot pantolonun kumaşının bu şehirden çıktığını bilmez birçok turist. Nel quindicesimo secolo (on beşinci yüzyılda) Genovalı gemi yapımcıları ve tüccarlar, mallarını korumak amacıyla yelken yapımında kullanmak için kalın ve dayanıklı olan bu kumaşı kullanmışlar.

Il tessuto (kumaş) Fransa’nın Nimes şehrinde üretildiği için denim adını almış ve Hindistan’dan gelen indigo bitkisi (çivit otu) boyası ile mavi renge boyanarak iş kıyafetlerinde de kullanılmış. Fransızca bleu de Gênes (Genova mavisi) adıyla ihraç edilmeye ve dolayısıyla dünyada tanınmaya başlamış.

1800’lü yıllarda bir tüccarın Amerika’ya bleu de Gênes kumaşıyla üretilen pantolonlar göndermesiyle blue jean serüveni başlıyor. Amerika’da altın arayıcılarının taleplerine göre bol cepli olarak tasarlanan pantolonlar, 1873 yılında Levi Strauss ve Jacob Davis tarafından keşfediliyor ve patenti alınıyor.

Kovboy filmleri ile meşhur olan denim pantolonlar, II. Dünya Savaşı sonrasında gençler arasında yaygınlaşmaya başladı. İtalya’da ise iş yerlerinde yalnızca işçiler tarafından giyiliyordu, şirket yöneticilerinin ve çalışanların giymesi yasaktı. Fiat’ın kurucusu Gianni Agnelli iş ortamında denim pantolonla göründükten sonra halk arasında da yaygınlaştı.

İkinci derim olan denim kumaşı da ikinci vatanım İtalya’ya bağladım, daha ne derim ki şu arife günü!

Hayatıma una novità (bir yenilik) getirmek için saçlarımı eflatuna boyayasım geldi, resimdeki kızla aramdaki tek fark o şu an..

Bir mavi de denizde olurdu hatırladığım kadarıyla, kısmetse görürüz bu yaz!

La carne è tua e l’osso è mio

Et senin kemik benim!

Geçen hafta bir öğrencim etim sizin kemiğim benim diye kendini bana teslim edince dehşete kapıldım.

Dünya ters yönde dönmeye devam ediyor yani. Yıllardır aynı ifadeyle çocuklarını teslim eden veliler evde ve dışarda iş kovalarken, çocuklarının ve ebeveynlerinin sağlıkları, psikolojileri için mücadele verirken çocuklar ve gençler kendilerini çok güzel idare ediyor.

Online eğitim okuldaki eğitim kadar verimli olmayabilir ama onlar bu arada sorumluluk almayı, kendi hayatlarına sahip çıkıp araştırarak plan yapmayı öğrendiler. Bıkkınlıkları, yorgunlukları birkaç gün sürüyor, enerjileri ve neşeleri her daim!

Tıpkı vücudumuzdaki kemikleri ezberlemenin en keyifli yolunu bulmuş olan, Trieste’deki Caprin Okulu II A Sınıfının tatlı öğrencileri gibi:

Etimiz, kemiğimiz yerinde dursun, enerjimiz bol olsun. İyi haftalar!

Buona festa della mamma

Anneler Gününüz Kutlu Olsun!

Ayrı kalan anne ve çocukların en kısa zamanda kavuşması, fazla dip dibe kalıp zorlu bir imtihan vermekte olan anne ve çocukların da arkadaşlarına, okullarına, eski sosyal hayatlarına kavuşması (yani coronasız günlerin bir an evvel gelmesi) dileğiyle bir Napoli şarkısı Mamma’yı paylaşmak istedim bugün:

Çok mutluyum anne çünkü sana dönüyorum, şarkım sana diyor ki benim için en güzel gün bugün çok mutluyum, Anne niçin uzak yaşayalım ki? 

Anne yalnız senin için uçuyor şarkılarım, anne benimle kalacaksın artık yalnız olmayacaksın, ne çok seviyorum seni, sana yüreğimin fısıldadığı bu sevgi sözleri belki artık duyulmuyor anne ama benim en güzel şarkım sensin, sen yaşamsın, hayatta bırakmam artık seni..

Ve genç şarkıcı Anna Tatangelo’dan farklı bir yorum:

I nomi e cognomi italiani

İtalyan adları ve soyadları!

Verbi riflessivi (dönüşlü fiiller) konusunda chiamarsi (adı olmak) fiilini görmüştük.

Kendi adımızı söylerken Mi chiamo ve karşımızdakinin adını sorarken Come ti chiami? diyeceğiz. Siz diye hitap ettiğimiz birine adını Come si chiama Lei? diye sorabiliriz. Üçüncü bir şahsın adını sormak için ise Come si chiama? demeliyiz.

Üçüncü birkaç şahsın adını da fiilimizin üçüncü çoğul şahıs çekimini kullanarak Come si chiamano? sorusu ile öğrenebiliriz. Karşımızdaki kişiye kendi adını söylemek durumunda kalmayacağımız için şimdilik bu kadarı yeter bize. Ama belki min olmak için karşımızdakine Ti chiami Gianna vero? diye sormamız gerekebilir. Aklınızda bulunsun.

İtalya’da en sık rastlayacağınız kadın isimleri Giulia, Silvia, Elisa, Sara, Francesca, Laura, Federica, Anna, Marta, Claudia, Roberta, Monica, Irene, Alice, Maria, Carla, Chiara, Lucia, Gianna, Cristina, Elena, Beatrice, Giorgia, Daniela.

En çok tercih edilen erkek isimleri de Antonio, Carlo, Mario, Luigi, Marco, Davide, Stefano, Giuseppe, Francesco, Alberto, Fabio, Giorgio, Luca, Gianluca, Giovanni, Gianni, Pietro, Riccardo, Daniele, Lucio, Roberto, Simone ve a harfi ile bittiği halde erkek adı olan Gianluca, Luca ve Andrea.

Blogun Teşekkürler kısmında ilham perilerimi anlattığım bölümde adı geçen çocuk ruhlu öğrencim Adnan’ın dilimizi, tarihimizi, ülkemizi bizden daha iyi bildiği için soyadını Özgordon olarak değiştirdiği comune (ortak) arkadaşımız İngiliz John Gordon, benimle Türkçe çalışan Sri Lankalı meslektaşı Prasantha’ya benden più utile (daha faydalı) tüyolar verdi ofisimde bir lezione (ders) sonrası yaptığımız sohbet oturumunda.

John, ısrarla tabelalardan gözünü ayırmamasını ve özellikle soyadlarına dikkat etmesini önerdi. Tabelalardaki yazıları çözmeye çalışmayı ben de akıl etmiştim ma (ama) soyadlarının öğretici gücünü o gün idrak ettim. “Düşünebiliyor musun, Terliksiz diye bir cognome (soyadı) var!” dedi John gözlerini ayırarak ve İngilizce’ye çevirdi. Evet, bizim soyadlarımız keyifli birer kaynaktı Türkçe öğrenen stranieri (yabancılar) için. Hemen İtalyan soyadlarını düşündüm ve artık ben de bu konuya dikkat çekmeye karar verdim.

İtalyan soyadlarının birçoğu ailenin kökenine dair indizio (ipucu) veriyor. Vinci’den anlamına gelen, Vinci kasabasının Anchiano köyünde doğan Leonardo da Vinci’nin soyadı gibi. Milanese, Romano, Fiorentino, Genovese, Napolitano, Calabrese, Toscano ve Siciliano soyadları kişinin ailesinin geldiği yere dair fikir verirken, bu şehirlerden gelen kişilere veya bu şehirlere ait değerleri anlatan sıfatları da öğretiyor.

Roma’da gittiğim ve arkadaşlarım “Biz böyle yeriz” diye gösterdikten sonra önüme ne geldiyse rahatça ekmek bandığım, hatta banare diye Türkçe-İtalyanca bir fiil ürettiğimiz Pippo L’Abruzzese balık lokantasının sahiplerinin una famiglia abruzzese (Abruzzo’lu bir aile) olduğunu soyadlarından anlamak possibile.

Un’altro (diğer bir) soyadı grubu ise doğrudan bu soyadını taşıyan kişinin atalarının ismini bildiriyor. Çoğunlukla di iyelik edadı ve bazen de ile kişinin kimlerden olduğunu anlatıyor bize. Giacomo Di Giovanni ve Annalisa De Simone’nin soyadları gibi.

Ailenin geçmişte yaptığı veya halen sürdürmekte olduğu occupazione (meslek) de soyadı olarak kullanılıyor. Medici (doktorlar), Ingegneri (mühendisler), Architetto (mimar), Ragionieri (muhasebeciler), Contadino (çiftçi), Sarto (terzi), Falegname (marangoz), Pescatore (balıkçı) ve Barbieri (berberler) soyadı olarak rastlayabileceğiniz meslek adlarından yalnızca bazıları.

Animale (hayvan) adlarını da göreceksiniz soyadlarında. Gallo (horoz), Gatto (kedi), Colombo (güvercin), Leone (aslan), Cavallo (at), Stallone (aygır), Pecora (koyun), Capra (keçi), Coniglio (tavşan), Cefalo (kefal) gibi balık türleri ve tüm bunların çoğulu, envai çeşit türevine rastlamak sizi şaşırtmasın.

Bir de lingua quotidiana’da (günlük dil) kullandığımız sözcükleri ve çoğul formlarını göreceksiniz soyadları arasında. Fontana (çeşme), Monte (dağ), Costa (kıyı), Fiore (çiçek), Quattro (dört), Bicchieri (bardaklar), Guerra (savaş), Farina (un), Segreto (sır), Testa (baş), Zucca (kabak), Vero (doğru, gerçek) ve benimle Türkçe çalışan eski öğrencim Mimmo’nun (Giacomo adının çocukluğundan kalan Memo benzeri kısa ismi) soyadı Foglia (yaprak) gibi çok sayıda soyadı var kelime haznenizi zenginleştirecek.

En divertente (eğlenceli) soyadları ise ataların fiziksel özellikleri başta olmak üzere bazı ayrıntılar nedeniyle verilen takma adlardan oluşanlar. Basso (kısa), Biondi (sarışın, çoğul), Bruno (esmer), Ricci (kıvırcık , çoğul), Grasso (şişman), Mancini (solak, çoğul), Quattrocchi (dörtgöz), Barbarossa (kızıl sakal), çok yaygın olan Rossi (kızıl, çoğul) ve Senzacqua (susuz) gibi sayısız soyadı var keşfedeceğiniz ve keşfettikçe gülümseyeceğiniz.

Ama gördüğünüz gibi, yine de aile bireylerini senza pantofole (terliksiz) olarak betimleyecek kadar ileri gidilmemiş!

Gli occhi gonfi

Şiş gözler!

Bir haftalık küçük bir erteleme ile GM Diyetimizi yaptık Dilek ile, aramızdaki yedi saat farka rağmen gayet senkronize, yoğun bir paylaşım ve motivasyon atmosferinde. Rinvio (erteleme) talebi benden geldi, diyet haftamız eşi (benim de canım kuzenim) Bekir’in doğum günü ile çakışacaktı. Malum monoton günler yaşarken keyifle kutlama yapsınlar, rahatça pasta yesinler istedim. Şartmış gibi de pazartesi gününü bekledik.

Bekir diyetimizin içeriğini görünce “Anam babam usulü oruç tutaydınız bari, hayra geçerdi” demiş. Hepimiz gibi saatlerce nostaljik telefonlar konuşmaları yapan, l’infanzia (çocukluk) anılarının dibini bulan anam ve babası kardeşler pek güldü bu yoruma!

Il filosofo della famiglia (ailenin filozofu) Bekir’in her duruma göre anında yapıştırdığı, derin anlamlar içeren özlü sözleri vardır. Ortaokul ve lise yıllarında saç kestirdikten sonra hep ağlardım çok kısa oldu diye. Kökü sende, uzar nasıl olsa teselli sözcükleri avutmazdı yaralı yüreğimi. Bir gün kuaföre giderken Bekir’e sormuştum nasıl kestireyim diye. Tek derdi güzelleşmek olan bir ergen olarak bir erkek görüşü almaya ihtiyaç duymuşum demek ki. Bilmem ama şiş gözlere yakışır bir model olsun dedi Bekir anında.

Derken nasıl oldu anlamadan kırk yaşına geldim ve doğum günü yemeği öncesinde fön çektirmek üzere kuaföre gittim. Çok uzamış, ucundan azıcık al istersen dedim kuaförüme ve çok kısaltmamasını tembihledim her zamanki gibi. O kesmeye başlayınca da neşeyle anlatmaya başladım: Biliyor musun, ben eskiden her saç kestirdiğimde ağlardım!

Bir yandan gülüşüyoruz, bir yandan saçlarım kesiliyordu..

Ben o komik hallerimi anlattıkça anlattım, o da kestikçe kesti. Bir ara durup aynaya baktığımda bende ani bir stato d’animo (ruh hali) değişimi oldu ve gözlerim doldu. Kendimi telkin etmeye çalıştım sürekli koca kız oldun ağlanır mı buna, kökü sende diye. Kuaför ekibi bana sürpriz pasta almış, mumu yeni üflemişim, ne kadar ayıp olduğunu bilsem de frenleyemedim gözyaşlarımı ve pasta tabağımın yanındaki peçeteye ağzımı değil gözlerimi sildim maalesef.

Ve ben kırk yaşıma, şiş gözlere yakışmayan bir saç modeliyle bir kurbağa görüntüsünde girdim.

Nel passato (eskiden) saçını kestirdiğinde ağlayan ben, şimdi tersine dönen bu dünyada saçlarımı kestiremediğim için ağlıyorum ve bu anlamsız uzun saçlarım şiş gözlerime hiç mi hiç yakışmıyor!

Ma che freddo fa

Hava ne soğuk!

Burada artık soğuk değil ama bugün paylaşmak istediğim şarkının adı bu! Netflix’te bir İtalyan filmleri bombardmanı var ve ben bombardamento sonrası bir ev düzeninde ve kılıkta uno dopo l’altro (art arda) bu filmleri izliyorum. İyi geliyor, size de öneririm!

Dün izlediğim Fidanzato per mia moglie (Eşime Sevgili Aranıyor) adlı filmin erkek başrol oyuncusu Paolo Kessisoglu çok sempatik, bizden biri gibi. Gibisi fazla, bizden biri aslında. Cenovalı bu oyuncu, İzmir asıllı Ermeni bir aileden geliyor. Ailenin asıl soyadı Keshisian.

Bu filmde, Ferzan Özpetek filmi Karşı Pencere’den bildiğimiz ve sevdiğimiz Ma che freddo fa da çalıyor çok hoş bir sahnede ve filmin sonunda.

Karşı Pencere filminden:

1969 yılında, 15 yaşında ilk defa sahneye çıkıp üçüncü olduğu San Remo Müzik Festivali’nde söylediği Ma che freddo fa şarkısını bir de Livornolu şarkıcı Nada Malanima’nın kendinden dinleyelim ve bu haftaya da böyle başlayalım:

Beni tanıyanlar biliyor, tanımayanlar da 23 Nisan’da yayınladığım fotoğraftaki gömlek yakalarından, kravatlardan, saç modellerinden ve tabii ki fotoğrafın mütevazı renklerinden yaşımı başımı tahmin etmiştir. Nada 1969 yılında 30 Ocak-1 Şubat tarihlerinde yapılan San Remo’da bu şarkıyı söylerken ben de annemin karnında gelişimimi tamamlamış, heyecanla çıkmayı bekliyor, şarkıyı mırıldanarak dans ediyordum: Mamma mia, ma che freddo fa!

Bayram sevincimi anlattığım yazımın satır aralarında saçlarımı uzun zamandır kestirememiş olmamın hüznü gizliydi, fark etmişsinizdir. Geçen yaz Karşı Pencere modeli kestirmiştim, Giovanna Mezzogiorno gibi bir açık bir toplu kullanarak idare ediyorum kaç zamandır ama birkaç ay daha kestiremezsem Nada Malanima olacağım kesin.

Ruhumda bir kötüleşme (mal-anima) zaten var!

C’era una volta

Bir zamanlar!

Sabah 23 Nisan Kutlu Olsun mesajıyla sevgili okul arkadaşım Kenan’dan gelen bu fotoğrafı, içimde oluşan sevinci, yüzümde beliren gülümsemeyi sizlerle de paylaşmadan edemedim.

Herkes muzip muzip kameraya bakıp şu fotoğraf faslı bitse de oyuna devam etsek derken biz Derin ile uzaklara bakmışız derin derin. Ben ortada, şimdiki gibi Rapunzel saçlarımla, Derin hemen arkamda, yıllarca kullandığım ve uzun zamandır kestiremediğim için çok özlediğim kısaca, bombeli saç modelimdeki sarı saçlarıyla.

Derin, yedi yıl sonra lise mezuniyetinde İngilizce ve Türkçe derslerindeki en başarılı öğrenci ödüllerini toplamış bir arkadaşımız. Hatırlıyorum, Almancası da çok iyiydi. Daha sonra Amerika’da tarih okudu ve hatta üniversiteyi yeni bitirdiğimiz yıllarda verdiğim bir partide, büyük kadı dedemizin duvarda asılı Osmanlıca diplomasını okuyup tercüme edivermişti her zamanki gibi yüzünde sakin, dingin, tatlı bir ifadeyle. Benim dil gurusu sevgili Derin ile aynı yöne bakmış olmam bile gurur verdi şu an!

O zamandan vizyon sahibi olduğumun kanıtı olan bu fotoğraftaki endamlı duruşumun bu kadar net görünmesini, dizleri üzerinde muzipçe poz veren tatlı arkadaşım Tolga’ya borçluyum.

Bugün bana bir bayram coşkusuyla bu fotoğraf gönderildiyse ve ben çok sevinerek hemen bu yazıyı yazdıysam hâlâ çocuklar gibi şeniz, ruhumuz dimdik ayakta demektir!

Limbo è tutto pieno

Limbo tamamen dolu!

Aranızdan bana da Limbo’da yer var mıdır acaba diye çatlak sesler geliyor.

Ben neden Brugge dantelli kitap ayracımla entel dantel Dante kitapları arasında telef oldum günlerce sanıyorsunuz? Limbo’da bir yer kapabilmek, Aristo Hocamın zoom’suz derslerine katılmaktı amacım. Günah-sevap bilançomu bilmiyorum ama Limbo kriterlerine uyuyorum. Milattan sonra yaşamış olsam da (coronanın izniyle biraz daha yaşamayı düşünüyorum gerçi) vaftiz edilmedim!

Dante’nin tartışılacağı kitap kulübü toplantıları için harıl harıl hazırlık, İtalyan diline ve kültürüne yaptığım hizmetler derken Limbo’da yerim garanti sanıyordum. Fakat o da ne? Geçende bir telefon edip yerimi ayırtayım dedim. Ci dispiace (üzgünüz) tamamen doluyuz demezler mi? Kapasite dolmuş ve hatta aşırı talep olunca dini politikaya alet edip yozlaştıranlar için yeni bir bölme açmışlar. Ülkemizden de araya hatırlı kişiler sokup rezervasyon yaptıran kişiler çokmuş aldığım duyumlara göre!

Ben şimdi cehenneme hiç bulaşmamak için günah-sevap dengeme yoğunlaşacağım biraz, araştırmalara başladım.

Ramazan’ın çatır sıcaklara geldiği yıllarda, tanıdığım birkaç reisçiden birine maksat muhabbet olsun diye zor oluyordur bütün gün dışarıda güneşin altında çalışmak demiştim. Gülerek daha iyi, ne kadar sıcak o kadar sevap demesini hatırladım. Tabii yaa, ben hiç düşünmemiştim bunu! Zihniyetim yanlış kodlanmış benim, çok utanmıştım. Fabrika ayarlarımı değiştirmem gerek!

Daha iyi bir insan olup sevabı çoğaltmalıyım. Limbo dolmuş, günah-sevap dengesini göz ardı etmeyelim derim ama şu anda daha öncelikli olan il nostro equilibrio spirituale (ruhsal dengemiz).

Günah olan her şeyden vazgeçerim ama şaraptan asla, ruhsal denge için olmazsa olmazım!

Not: Bilancio İtalyanca’da bizdeki bilanço anlamı dışında analiz, değerlendirme (örneğin hayatını değerlendirme) ve bilimsel terminolojide denge anlamlarında kullanılıyor. Genel anlamıyla denge ise equilibrio.

A rivedere le stelle dal balcone

Yıldızları balkondan yeniden görmek üzere!

İlahi ben gerçekten, cehennemi kendi ülkende yaşarken Dante’nin cehenneminde ilerlemek de neyin nesi?

Gözaltına alınan emekli amirallere üzülürken cumhurbaşkanımızın ben başkomutanım nasıl böyle bir şey yapabilirler ifadesinin ardından halka patates soğan dağıtmakla övünmesine daha da üzüldüm. O reklam amaçlı sosyal medya fotoğraflarında iyilik ve merhamet değil, üreticinin ve tüketicinin, daha da acısı politikacının düştüğü durum çok net görülüyor. Akşamında da yoksul bir ailenin yerdeki iftar sofrası ve yemek sonrasında kanepede sohbet edilen küçük kızın eline kondurulan sevgi dolu buse. İyi o görüntülere kalp, gül, kelebek emojileri eklenmemiş. Ama gerek yok, o duygu geçiyor zaten!

Ülke birkaç günde kıpkırmızı oldu ama biz Libya’ya aşı gönderiyoruz büyük bir gururla. Kısmi kapatma yapıyoruz, iki hafta sonra bakacağız! Günde o kadar insan corona yüzünden can verirken, o iki haftada gidenleri ve yeni eklenecek olanları düşünen yok pek. Ama ekonomimiz tıkırında hamdolsun, halk bizi kıskanan ülkelere kaçmanın yolunu arıyor ama daha iyi aslında. Nüfus biraz öyle azalır biraz da ölümlerle, kişi başına düşen milli gelirimiz artar. Siz ekonomiye kafa yormayın, o iş ehil ellerde!

Biz gelelim İlahi Komedya’ya…

Dante bu eserin hem şairi hem de baş kahramanı. Kendi yarattığı ürkütücü cehennem katlarında kendine büyük korkular yaşatıyor. Kendinin bile sık sık bayılmasına neden olan bu kurguda ilerlemek pek iyi gelmedi bana şu aralar. Dante kitaplarımı ve hatta olayları ne kadar yumuşatarak, günümüze bağlayarak anlatsa da Aldo Cazzulo’nun kitabını kitaplığımda görünmeyecek bir yere, dantel perdenin arkasına (fotoğraf temsili) kaldırıyorum bugün. Bu hayırlı kararımı sizlerle de paylaşmak istedim.

Başlarda iyiydi. Karanlık bir ormanda doğru yolu kaybeden bir şair, arkasında güneşin doğduğu bir tepeye tırmanarak kaçmak isterken üç hayvanın saldırısına uğruyor. Sırasıyla lussuria (ahlaksızlık ve şehvet düşkünlüğü), superbia (kibir) ve avarizia (açgözlülük) zaaflarını simgeleyen leopar, aslan ve dişi kurttan hayran olduğu şair Virgil tarafından kurtarılan Dante onunla birlikte bir yolculuğa çıkıyor. Ama bu sadece kurguda olan bir şey sanırım, zira gerçek hayatta bu günahları işleyenler kendilerini karanlık bir ormanda bulup hayvanların saldırısına uğramıyor. Azıcık diş gösterebilenler ise zamanla dostu olabiliyor günahkârın!

İlahi Komedya’da Dante önce cehennemin, sonra da araf ve cennetin katlarından geçip yeniden yıldızları görecekti ne güzel! Cehennemin ilk katı Limbo sakin başladı, limbus Latince’de kenar, sınır anlamına geliyor ve günümüzde tıp terminolojisinde kullanılıyor. Limbo, Dante’nin cehenneminde ilk ve en geniş katman. Burada vaftiz edilmemiş olanlar, paganlar, inançsızlar ve dini sorgulayanlar, sevapları günahlarını karşılamayanlar ve Hıristiyanlık öncesinde doğanlar var. Sokrates ve Aristo gibi düşünürler, Virgil gibi şairler burada, kendilerine ait bir bölmede felsefe ve edebiyat tartışıyorlar. Bu katmanda ceza yok, hatta sosyal bir buluşma havası aldım ben!

Çok yakın bir arkadaşımın coronaya yakalanıp hastanede sıkıntılar içinde olduğu haberini almamla başlayan ve benim için artık ömrümün sonuna kadar sıkıntılı geçecek olan bu ayı, cezaların gitgide ağırlaştığı cehennem katlarında ilerleyerek değil, tek katmanlı balkonumda temiz hava alarak ve portakal çiçeklerinin mis kokusunu soluyarak geçirmeye karar verdim.

Ve… aklımızla dalga geçilen, resmen alay edilen bu günlerde Olten Filarmoni Orkestrası’ndan bir paylaşım düşündüm: Damat Halayı.

İtalyanca’da y harfi olmadığı için yazılışı halai ve h harfi telaffuz edilmediği için okunuşu alay!

Halaysızlığınızı biraz da olsa alır bence, keyifli bir hafta sonu ve hayırlı ramazanlar dileklerimle..

Il tappeto di fragole

Çilekli halı!

Pazartesi günü ayrı zaman dilimlerinde yaşadığımız arkadaşım Dilek Kız ile eşzamanlı olarak GM diyetine başlayacağız. Haftaya kadar psikolojik, fizyolojik ve lojistik hazırlık yapalım derken bu sabah Çilek Kız Müeyyet’ten kendi üretimleri bu muazzam çilekler gelmez mi? İlk günüm meyve günü, bu enfes çileklerle çok güzel geçecek kesin! Hemen teşekkür fotoğrafı çekmek istedim tabii..

Hem çilekler hem de kasa çıksın ama çevredeki hiçbir şey görünmesin derken en son denemede sandığı yerdeki halının üzerine koyup tepeden çektiğim fotoğrafı seçtim. Sonra da uygun bir İtalyanca şarkı bulmak istedim. Konumuz çilek olunca çocuk şarkısı bulacağımı düşünüyordum. Karşıma ilk çıkan şarkı Modà diye bir müzik grubundan Il tappeto di fragole! Halının üzerine koyup fotoğrafladığım çilekler için sözlerinde çilek geçen bir şarkı ararken adı Çilekli Halı olan bir şarkı bulunca çok şaşırdım haliyle.

Klibi izlerken kanepedeki motifli örgü battaniyeyi görünce bir şaşkınlık daha yaşadım, örgü modeli ve tasarım neredeyse aynı bizimkiyle! Asıl ilginç olan, benim de kulaklığımı takıp konuşlandığım kanepenin kenarında duran bu battaniyenin çok yıllar önce İtalyan nakış ve örgü dergisi Rakam’dan model alınarak örülmüş kazaklarımızın sökülmesiyle elde edilen yünlerle örülen bir battaniye olması..

Bir kasa çileği nasıl İtalyanca ve İtalyan külltürüne bağladım ama!

Strawberry vuole bene a tutte le sue amiche