I sapori marroni

Kahverengi lezzetler!

Geçen haftanın en tatlı sürprizi kadim dostum Gaye’den geldi. Gaye benim ortaokul, lise ve üniversite arkadaşım. Bu kadarla da kalmıyor, aynı zamanda yatakhane arkadaşım ve hafta sonlarımızı anneannelerimizin kanatları altında aynı apartmanda birlikte geçirdiğimiz komşum.

Hal böyle olunca birazcık tanırız birbirimizi, ne kadar iştahlı olduğumu bilir. Kitabımı okurken Nisan ayının başında corona terapi merkeziniz mutfağınızda denemenizi önerdiğim nişastalı kek tarifi sonrasında çikolata ustası Guido Castagna’nın soyadını çikolataya batırıp Divan Pastanesi’nin maron deguise lezzetini özlediğimi görünce bir sürpriz düşünmüş.

Ben kutuya ayrı içindekilere ayrı sevinirken bir kutu da krep dantel bulmaz mıyım bonus olarak! Notunda da kendi gibi güzel el yazısı ile maron deguise sevenin krep dantel de seveceğini düşündüğünü yazmış.

Her ikisini de pek severim ve özlemiştim ama en çok da anneannesinin hazırladığı şokellalı ekmekleri ve o günlerimizi özledim. Kuzenim Bekir ile habire biz Gayelere iniyoruz deyip soluğu onlarda alırdık. Anneannem de kızardı hep biz onlara gidiyoruz diye. Bir gün ben biliyorum, şokellalı ekmek için gidiyorsunuz siz diye suçlayınca şok olmuştuk hatta!

Kutunun üzerindeki pavone gibi zarif, renkli, sürprizli arkadaşım grazie mille, ti voglio tanto tanto bene!

Che bello essere ancora una volta una studentessa

Yeniden (bir kez daha) öğrenci olmak ne güzel!

İtalyanca kurslara kayıt olmak ne kadar giusto (doğru, yerinde) bir karar oldu benim için anlatamam. Bu sene de enerjiyi buradan alacağım gibi geliyor. Dokuz hafta boyunca haftada üç sabah bir buçuk saatlik dersim var. Birinde bir dizinin bölümlerini, diğerinde bir kitaptan ödev verilen sayfaları, diğerinde ise her hafta farklı konuda bir makale okuyup özenle hazırlanmış ilgili soruları tartışıyoruz, alıştırmaları yapıyoruz.

Üçü de farklı kurs olduğu için farklı sınıf arkadaşlarım var. Üç kursta da aynı olan bir ben varım bir de tatlı öğretmenimiz. Daha ikinci haftada kaynaştık ve samimi olduk. La settimana scorsa (geçen hafta) arkadaşlarımızdan birisi “Beni ekrandan böyle gördüğünüze bakmayın” diyerek kalkıp karnını gösterdi farklı açılardan. Doğumuna beş hafta kalmış, büyük ihtimalle bebeği de göreceğiz. Bebeğine isim bulamamış henüz, bize sordu. Bir süre erkek ismi aradık birlikte!

O esnada ister istemez gözüm aşağı kaydı benim de! Bende ise penguenli polar pijama altı saklıydı. Üst kısım, yani büst, molto elegante (çok şık) ve bakımlı ama altta pijama! Ancak uyum konusunda hâlâ çok dikkat ediyorum, kendime olan saygımı yitirmedim henüz. Dalmaçyalı polarımı giymişsem, siyah renkte bir üstle kombinliyorum mutlaka. O gün derste herkes kalkıp bir boy gösterse neler görecektik acaba! Ne yapayım benim sabah saatim oluyor onların akşam dersi diye savunmayacağım kendimi, öğlen de olsa akşam da olsa durum bu.

Çok komik anlar da oluyor derslerde ve ben yine herkes gülümseyip susarken gülme krizlerinde bulmaya başladım kendimi. Hocalarımızın değişmez repliği “Gülecek bir şey varsa bize de söyle biz de gülelim” geliyor hep aklıma. Gülünecek şeylere gülmezdik, söylesek de gülmezlerdi ki!

Çok güzel bir uygulama var bu okulda, dördüncü haftadan itibaren istediğimiz kadar derse ücretsiz katılabiliyoruz. Ama le mie opzioni sono limitate (benim seçeneklerim sınırlı) çünkü bu dil merkezi Melbourne’de olduğu için yalnızca onların akşam derslerinin saatleri uyuyor bana. Zaten üç gün dersim olduğu için ancak pazartesi ve salı bana uygun seviyede iki ayrı sınıf yakalayabildim ve beş sabahımı doldurmuş oldum böylece.

Pazartesi dersi maalesef pazartesi sendromu yaşatan cinsten. Bol ödev veriliyor ve insanın gözünün yaşına bakılmıyor. Benim kitabım yok diye yırtarım, dinleyici misafir öğrenci olurum sandım ama hayır, ilgili sayfalar taranıp yollanıyor bana. Ödev yapamayınca elektrikler kesikti derdik ne güzel eskiden, şimdi onu da yemezler herhalde. Geçti o devir! Ders sırasında da all’improvviso (ansızın) soru geliyor ve tabii ki en hazır olunmayan anda, bilmediğiniz yerden. Sözlü sırasında karnıma ağrılar girip zilin çalmasına kaç dakika kaldığını hesapladığım günlere döndüm resmen. Gözüm sürekli bilgisayarın saatine kayıyor vallahi!

Ama öğrenci her yerde öğrenci, yine de çok samimi bir sınıf ortamı var. Geçen gün öğrencilerden biri evlerinin yeni misafiri köpeği ile tanıştırdı. Adını sorduğumda Dante demez mi!

Salı günü ise öğretmen dahil olmak üzere son derece şamata bir ekiple beraberim. Müthiş sıcakkanlı bir tavırla aralarına aldılar beni, sanki da anni (yıllardır) tanışıyoruz. Bazı alıştırmalarda ayrı odalara alınıp ikili veya üçlü gruplar halinde çalışıyoruz. Diğer günlerde de yapılıyor bu ama ciddiye alıyor herkes. Salı grubunda ise bu mini buluşmalarda alıştırmalar dışında her şey konuşuluyor. O esnada odaları gezen öğretmen ise çoktan ele vermiş ipleri, süremiz bitmek üzereyken yirmi sorudan on ikincide olduğumuzu görünce inanamadı ve complimenti diyerek tebrik etti. Daha beşinci soruya gelememiş olanlar varmış!

“İtalyanca konuştuğunuz sürece sorun değil” dedi gayet neşeli. Onda, bazı öğrenciler karşısındaki teslimiyetimi ve rahatlığımı gördüm. Herkesin çok uyumlu ve mutlu olduğu bu sınıf gerçek bir ütopya!

Ödevler sorulduğunda biri gayet sakin, “Ben kamptaydım hafta sonu, elektrik yoktu yapamadım” dedi. Bizim nesilden biri, alışık olduğu bir gerekçeye sığındı. Haftanın iki günü oruç tutup glicemia (kan şekeri) vesaire değerlerini dengelediğini söyleyen ve bunun çok sağlıklı olduğunu savunan bu sınıf arkadaşım, Türk olduğumu duyunca heyecanla Adana kebap konuşmaya başladı.

Sadece şiş kebap veya döner dese bir derece! Doğrudan Adana kebap muhabbetine girip kuyruk yağı kullanıldığını söyleyerek lezzetinin oradan geldiği falan gibi ayrıntılara girdi. O haftanın iki günü tutulan orucun nedenini anladım sanırım. Bir fırsat bulup, uygun bir yakıştırma ile sono adanese (Adanalıyım) dediğimde ise gösterdikleri coşkuyu hiç unutamayacağım.

Adanalı olduğumu söylediğim hiçbir ortamda görmediğim ilgiyi ve sevgiyi Avustralyalı arkadaşlarımdan gördüm!

Casa dolce casa

Home sweet home!

Askıda Ev kampanyama kimse kulak asmadı, herkes evim evim tatlı evim modunda. Ben ise balkonda boş boş ağaçlara bakıyor, ilham bekliyorum. Her bir ağaç, her bir çiçek için sayfalar yazıyordum ne oldu bana? Aynı ağaçlardan farklı hikâyeler çıkmayacak sanki. Sıka sıka limonların suyu kalmadı. Sabah şu yapraklara bakarken il ciclo vizioso (kısır döngü) başlıklı bir yazı yazmayı düşündüm örneğin. Döngümüz başladı, hayırlı olsun gibilerden.

Sıkkın ve bıkkın bir ruh halinde telefonumu karıştırırken, geçen pazar günü gelen en tatlı ev hali fotoğrafını gördüm ve canlandım di nuovo (yeniden). Gocce d’oro başlıklı yazımda kadim dostum Esra’nın eşi Murat’ın Drop by Drop markası ile zeytinyağı işine girdiğini anlatmıştım. Murat zeytinlerin peşine Manisa’ya gider gitmez Esra evde kendi deyimiyle tek kişilik parti başlatmış. Evin erkeği damla damla zeytinyağı getiriyor eve, kızımız keyif peşinde gördüğünüz gibi. Bayıldım bu üçü bir arada mutluluğa!

Yalnız en alt katmandaki battaniye beni benden aldı. Modelini görmek için hemen büyüttüm resmi, neyse bildiğim yerden geldi. Ben de örebilirim, zor değil. Renkleri planlamaya başlayayım en iyisi.

Bizim buralara la primavera (bahar) geldi bile ama zaten ancak gelecek kışa biter battaniyem. En iyisi baharın tadını çıkarmak şimdi.

Arkadaşım şimdiden battaniyesiyle mumyalamış kendini gelecek kış için, bana düşen de un nuovo libro (yeni bir kitap) atmak kucağına!

Dante Alighieri

Dünkü şiirimden sonra, corona biraz daha kalırsa yakında Dante’yi de Orhan Veli ve Cahit Sıtkı’yı da sollayacağımı söyleyenler oldu, estağfurullah Dante kim ben kim!

Ben şu anda yalnızca bir köşede dantel örecek bir canlı türü, yaşam formuyum.

Bu vesileyle bu büyük şairi anmak üzere ilk blog yazımı güncelleyerek bugün de paylaşmak istedim:

Contrariamente alle credenze popolari (genel kanının aksine), İtalyanca yalnızca İtalya’da ve İsviçre’nin güneyinde, İtalyan sınırı boyunca konuşulan bir dil değildir. İtalyanca; İsviçre, Malta, Hırvatistan, Slovenya ve naturalmente (tabii ki) İtalya yarımadasında bulunan San Marino ve Vatikan’da lingua ufficiale’dir. Bu, İtalyanca’nın yaygın olarak konuşulduğu bu ülkelerde resmî bir dil olarak kabul edilmiş olması anlamına gelmektedir. İtalyanca, bu ülkelerin dışında çok sayıda İtalyan göçmenin yaşadığı, yani piccolo (küçük) İtalya’ların bulunduğu Amerika, Kanada, Avustralya, Brezilya, Venezuela, Uruguay gibi ülkelerin yanı sıra Almanya, İngiltere, Belçika ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde ve hatta Libya, Somali ve Etiyopya’da konuşulmaktadır.

İtalyanca öğrenmeye başlarken anmamız gereken ilk kişi elbette Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşan, dünya edebiyat tarihinin en önemli başyapıtlarından biri La Divina Commediayı (İlahi Komedya) yazan şair ve siyasetçi Dante Alighieri’dir.

Dante Alighieri, bugün konuşulan modern İtalyanca’nın babası olarak bilinir. Dante’nin döneminde edebi eserlerde kullanılan dil çoğunlukla Latince olmasına rağmen, Dante İlahi Komedya‘yı dialetto fiorentino (Floransa lehçesi) ile yazmıştır.

Ama her baba gibi, Dante de çocukları konusunda mükemmeliyetçi ve İtalyanların fiil çekimlerinde hâlâ hata yapıyor olmasından şikâyetçi!

Komedya’yı yazmak için 20 yılımı verdim, İtalyanlar 700 yıl sonra FİİLLERİ ÇEKERKEN  hâlâ hata yapıyorlar!!!

Bugün İtalya’nın farklı bölgelerinde halen birçok farklı lehçe konuşuluyor, ancak 19. yüzyıl İtalya’sında güneyde yaşayan birinin kuzeyde yaşayan birini anlaması bile mümkün değilmiş.

1861 yılında Unità d’Italia (İtalya Birliği) kurulduktan sonra devlet dairelerinde kullanılan, okullarda öğretilen ve günlük hayatta konuşulan tek bir resmi dilin seçilmesine karar verilince, ‘hangi bölgenin konuştuğu İtalyanca resmi dil olacak’ tartışmalarından sonra en güzel İtalyanca’nın Dante’nin kullandığı dil olduğuna karar verilmiş. E quindi (ve böylece) modern, standart İtalyanca’nın temeli Dante’nin İtalyancası olmuş.

T. S. Eliot’un yazdığı gibi “Dante ile Shakespeare dünyayı aralarında paylaşır; bu iki ada eklenebilecek üçüncü bir ad yoktur.” ama neyse ki İngilizler de aynı şekilde Shakespeare İngilizcesini standart dil yapmamış!

Poesie sull’età

Yaş üzerine şiirler!

İlahî Komedya‘ya nasıl başlamış Dante:

Dante Alighieri
(1265-1321)

Nel mezzo del cammin di nostra vita

mi ritrovai per una selva oscura

ché la diritta via era smarrita.

(Hayat yolumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum çünkü doğru yol kaybolmuştu)

Ne demiş Cahit Sıtkı Tarancı ise 35 Yaş Şiiri‘nde:

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder

Dante gibi ortasındayız ömrün

Ve ne diyor Ülgen:

İlahi Dante sen koskoca Komedya’yı yazmışsın gencecik yaşında

Sürgün yıllarında doğru yolu kaybedip kendini bulduğun ormanda

Biz de şimdi yolu kaybettik tüm dünya olarak çoluk çocuk sürgündeyiz

Daha ne kadar yolumuz var neresindeyiz ömrün bilmemekteyiz

Cahit Sıtkı bilesin ki artık sıyrıldı sıtkımız coronanın dayattığı düzenden

Gözümüzün yaşına bakmadan delikanlılık çağında giden cevherlerden

Yıllar yılı dost bildiğimiz aynalar artık bize de düşman

Hangi resme baksak biz değiliz kalmadı bizde de şevk ve heyecan

İçimizdeki Orhan Veli’yi hızla Cahit Sıtkı’ya çevirmekte olan corona, artık git de hayatımızın kalanını huzur içinde yaşayalım!

I sogni sono la mia realtà

Rüyalar/hayaller benim gerçeğim!

Bu haftayı Fransız Vladimir Cosma’nın yazıp bestelediği, İngiliz şarkıcı Richard Sanderson’ın seslendirdiği Reality şarkısı ile kapatmak istedim. Kitap vesilesiyle yeniden kavuştuğum, zaten görüşüyorken iletişimi daha da sıklaştırıp yoğunlaştırdığımız ortaokul ve lise arkadaşlarıma, 80’li yıllarda La Boum filminin bu şarkısında ‘slow dansa kalkan’ herkese gelsin.

Filmin Türkçe adı Patlarsam Yanarsın idi!