Şemsiye benim!
Ecco il Reis başlıklı yazım hakkında buradan, telefonla ve email ile yaptığınız güzel yorumlar için grazie mille, şemşiye ve dürtme dürtüsü bende şimdi..
Hepimiz güverciniz!

Eğitime ara verilmez, derslere devam!
Şemsiye benim!
Ecco il Reis başlıklı yazım hakkında buradan, telefonla ve email ile yaptığınız güzel yorumlar için grazie mille, şemşiye ve dürtme dürtüsü bende şimdi..
Hepimiz güverciniz!

Eğitime ara verilmez, derslere devam!
İşte Reis!
Che telepatia! Dün Reis nerede yazımda endişelerimi bildirmiştim, akşam kavuştuk. ‘Sevgiyle an, kahveyi hazırla’ gibi oldu. Keşke başka bir şey isteseymişim!
Bir anda mı karar verildi, belli miydi konuşma yapacağı bilmiyorum. Ama bildiğimi sandığım bir şey var, alla distanza sociale (sosyal mesafede) konuşmayı izliyormuş gibi duran konuk kafaları taglia e incolla (kes yapıştır). Çok belliydi!

Tam olarak kaç oda olduğunu bilemediğimiz saraydaki yalnızlık ve hüzün, bizim ise ‘hadi kahvemizi Balkon Cafe’de içelim’ veya ‘bugün Mutfak Restaurant’da klasik müzik eşliğinde açık büfe yemek varmış’ diye evcilik oynadığımız nohut oda bakla sofa evlerimizde kalabalık ve neşe, evlerimiz birer albergo a cinque stelle (beş yıldızlı otel)!
Yarın Pazar, Büyük Balkon Kafe’de brunch’a gideceğiz, gelsenize!
#turestaalpalazzo (sensarayda kal) #noirestiamoacasa (bizevdekalıyoruz)
Süper doktorlar ve süper hemşireler süper nineyi kurtardı!
Federica Boschi, on altı gün süren tedavisinin ardından taburcu edilen 64 yaşında bir emekli scuola dell’infanzia (anaokulu) öğretmeni.
Taburcu olduktan sonra evinde in isolamento (tecritte) olan Boschi, Cremona Hastanesi yönetimine teşekkür mektubunu kızı aracılığıyla La Repubblica gazetesine göndermiş. E‘ chiaro che (belli ki) minnet duygularının hastane dosyalarında kalmasını ve hatta bu kargaşada kaybolmasını istememiş, mektubunu herkesin okumasını arzu etmiş.
Sconosciuto (bilinmeyen) bir düşmana karşı verdiği mücadelede, aldığı mükemmel tıbbi desteğin yanında gördüğü olağanüstü tenerezza (yakınlık, duyarlılık) için hastane personeline teşekkür ederken hastanede tedavisi sürenlere de dualarını gönderdiğini söylüyor.
La lettera (mektup) çok kısa ama bir o kadar da commovente (etkileyici, dokunaklı). Bireyselleşmenin dayatıldığı bir sistemin içinde gerçek anlamda müthiş bir condivisione (paylaşım) yaşadığını vurguluyor Boschi.
Tutto il mondo (tüm dünya) görünmeyen bir düşmana karşı tek yürek olduk adeta, umarım derslerimizi alıp Boschi’nin un dolore universale (evrensel bir acı) olarak tanımladığı bu belanın açtığı yaraları birlikte, kısa sürede sarabiliriz!
Boschi’nin torunu Alessandro’nun Cremona Hastanesinin süper doktorları ve süper hemşireleri için hazırladığı teşekkür pankartı:

Not: La Repbubblica fotoğrafı bu şekilde yayınlamış. Alessandro’nun gözlerini bulandırmış olsalar da mutluluğu gayet net görünüyor.
Reis nerede?
Günlük hayatlarında son derece rahat, kafa dengi ve hatta birlikte şarap sofrasında keyifli bir sohbet edebileceğimize emin olduğum bu tatlı belediye başkanları bu kadar öfkelenirken, günlük hayatında son derece öfkeli olduğunu bildiğimiz, kendimizi aynı sofrada oturup birlikte milli içkimiz ayranı bile içmeye layık görmediğimiz Reisimiz nerede çok endişeliyim.
Acaba Gezi Olaylarında bile yüzde 50’yi evde zor tuttuğu için bu küresel meselede yüzde 100’ü tutabileceğine dair umudu mu yok? Aksi takdirde, kümeslerde şemsiyesi ile güvercinleri dürtüp rahat vermeyen Reis-i Cumhurumuz bırakmazdı belediye başkanlarına bu kovalama işini.
Yoksa, yoksa.. Benim de aklıma gelmiyor değil.
Rabbim hepimizi korusun, siz o sürekli yıkadığınız mis gibi ellerinizle Rabia işareti yapıp dolaşın evde, birşeycik olmaz.
Rabbia (öfke) uzağımızda, Rabia yanımızda olsun..
En kalbi duygularımla selamlıyorum, hayırlı Cumalar cümlemize!
Çocuklar ve ilkbahar!
Bu güzelim bahar havasında, şu tatsız günleri eve kapanarak yaşamak zorunda kalan çocukların gözlerindeki pırıltı bana umut veriyor.
Akşama kadar yorulup, üzülüp ve sıkılıp, aynısı olacağını bildiğimiz yeni bir güne uyanmak üzere yatağa giriyoruz. Sizi bilmem ama ben hiç dinlenemiyorum.

Bu sabah da gün sonundaki ruh halimden farklı olmayan bir tonda uyandım. Hayatımı renklendirmek için balkonda canım sukulentlerimin arasında rengarenk bir kupada kahvemi yudumlarken telefonuma sevgili Seda’dan bir fotoğraf ve mesaj geldi, “Çocuklar İtalyanca öğrenmeye karar verdiler”.

Seda Elyıldırım, kitabımın sayfa tasarımını yapıp bastıran ve en iyi arkadaşlarım listesine adını yazdıran çok tatlı bir kadın. Atölye Balkabağı olarak çok yaratıcı, harika işler çıkarıyor. Özellikle de kişiye özel hazırladığı mühürler!
İtalyanca öğrenmek nereden gelmişti Nazlı ve Demir’in aklına, şaşkındı Seda ama sanırım ben biliyorum. Biz ikimiz soktuk bu fikri onların bilinçaltına.
Biz 2018 yazını sosyal mesafeli ama birlikte geçirdik bilgisayar ve telefon başında. Seda da aynı benim gibi detaycı, titiz ve saplantılı çalışan, çok çalışkan biri. Hal böyle olup ruh ikizimi bulmuşken, abartıp kızcağızı fazla yordum.
Ama hep annelerini çok meşgul edip Nazlı ve Demir’den çaldığım saatlerin, dakikaların vicdan azabını çektim. Çalışmamızı tamamlayıp ortaya harika bir kitap çıkınca ikimizin de yorgunluğu geçti, şu günlerde arkadaşlarımızla yaptığımız gibi uzaktan ama birlikte sanal sabah kahveleri yapmaya başladık.
Seda ilk parti kitapları kargoya verirken birer tane de çocuklara ayırmasını istemiştim, hatıra olsun veya belki büyüyünce İtalyanca öğrenmek isterler diye.
Bu kadar erken başlayacaklarını nereden bilebilirdim!

Fotoğrafa bakarken bir an, ‘Demir’in Mickey’li pijama üstü ile üzerimdeki Mickey’li pijama altı ne güzel bir takım olur’ diye düşündüm.
Ama hemen toparladım kendimi, bunun absürd bir düşünce olduğunu anlayacak kadar iyiyim henüz.
Fotoğrafın içimde estirdiği bahar havasıyla hemen cevap yazdım Seda’ya!

Annem, anam ve aynı zamanda aman, amanın, aman Tanrım anlamında İtalyanların çok sık kullandığı bir ünlem!
Bu şaşkınlık, hayret, sevinç, korku, tepki belirten ünlemin ‘anne’ ile ilişkilendirilmesi oldukça manidar.
Dünkü videoda kahve içmek için dışarı çıkmakta direten babasına karşı mücadele eden kızın yakarışlarını geçen hafta da ben yaptım anneme. Biz de öyle sakin başladık ama aynı şekilde yükselttik sesimizin perdesini, sertleştirdik ses tonumuzu, devirdik gözlerimizi.

Ama bizim nesil, anneden gelen ters (yani çok sert) bir bakışla hizaya gelir hemen. Bu nedenle çok sürmedi sessizleşip boyun eğmem. Bakışa razıyız, terlik gelmesin de!
Size de aşina gelecektir mutlaka, dışarıya çıkmasınlar diye anne babaya ya da çocuklarınıza dil döküp yüreğinizi tüketmişsinizdir bu günlerde diye düşünüyorum. Ya da bu yakarışlar size yapılmıştır gençler ve her gün blogumu okuduğunuzu duyduğumda çok sevindiğim, bu günler bitince tanışmayı umduğum tatlı Deren’in tatlı anneannesi!
Annem bir haftadır çıkmıyordu evden ve zaten gayet de sever evde oturmayı. Altı üstü on dakikalık yürüme mesafesinde oturan teyzeme gitmek istiyordu ve hepi topu dört veya beş kişi olacaklardı. Ama beni paranoya sarmıştı bir kere, gitmesine mani olmaya çalıştım var gücümle.
Baktım bana kulak asmıyor, gizlice ablamı devreye soktum İstanbul’dan. “Sen ara bir annemi, çıkmıyorsun evden değil mi diye sor. O söyleyecektir bugün çıkacağını. Sen tembihle kesinlikle çıkmaması gerektiğini”. Ve rahatladım çünkü ablamın kredibilitesi yüksektir, tavrı sert ve zaten kendisi de doktor. Yaslandım arkama, yüzümde sinsi bir tebessüm.
Ana mı yaman kız mı yaman!
Maalesef bu kurnaz girişimim de başarısız oldu. Yaşınız başınız ne olursa olsun, anneler seni ben büyüttüm, benden daha mı iyi bileceksin tavrıyla pek sallamaz çocuklarını ve bizimki de susturup yerimize oturttu bizi.
Cılız bir sesle, “Madem kendinizi gözden çıkardınız, bizi yakmayın ama” diyerek son kozumu kullanmak istedim. Anneler çocuklarının kılına zarar gelsin istemez diye bilirdim ama duymadı.
Bari teyzem iptal etsin bu oturumu diye olağanüstü telekonferans yaptığım çaresiz kalmış kuzenim, “Bence de çok sakıncalı ama bir tarafım da olası bir sokağa çıkma yasağı öncesinde son bir toplaşsalar diyor, biliyorum cahilce” deyince ona hak verdim, benim de bir tarafım öyle demeye başladı.
Yine de tedbiri elden bırakmadım tabii! Maske, eldiven, kolonya ve antibakteriyel el jelinden oluşan bir hijyen kiti ile uğurladım, arkasından su döktüm. Hazır yerler suluyken biraz da deterjan döküp yerleri tekrar sildim.
Yaklaşık dört saat süren yemekli oturumdan döndüğünde sesinde nihayet sosyalleşmiş olmanın tınısı vardı. Bende ise yalnızlığın dayanılmaz ağırlığı!
Üç gün sonra sokağa çıkma yasağı kondu. İyi ki izin vermişim, pardon iyi ki bizi dinlememiş. Hep birbiriyle çelişen iki tarafımız var ya, şimdi de bir tarafım üzülüyor, bir tarafım seviniyor.
Risk grubuna yakın biz çocuklar kurtulduk risk grubundaki anne babaları sokaktan uzak tutmak için verdiğimiz, epey bir enerji gerektiren bu zorlu mücadeleden. Hayır mücadeleden yılmam da, o esnada bağışıklık sistemim zayıflayacak diye tırsıyorum!
Anneme canım feda ama canımı bu şekilde feda etmek, ona veda etmek istemiyorum!
Not: Bu yazı, annem okumadan kendini imha edecek bir süre sonra, çabuk okuyun diyeceğim ama zaten bu satıra geldiyseniz okudunuz demektir.
Anlattıklarımda mübalağa ve hiciv sanatları var tabii biraz!
Aynı anda ağlama ve gülme!
Coronavirus hakkında bile ironia (ince alay) yapılabiliyor ve yapılmalı da!
Ben demiyorum, Simone Guido diye bir İtalyan yazmış diarioroma adını verdiği blogunda. L’ansia (endişe) ve stres yaratan trajik durumlarda üzüntüyü ve sıkıntıyı biraz olsun hafifletmek için mizahın assolutamente (mutlaka) gerekli olduğunu vurguluyor.
Bugün bunu okumak rahatlattı beni. Hepiniz gibi ben de günlerdir büyük kaygılar yaşıyorum. Canım sıkkın notizie (haber) okurken telefonuma gelen bir fotoğrafa veya videoya deliler gibi gülmeye başlıyorum aniden. Çok dengesiz, iki uçta emozioni (duygular) yaşıyorum, ya gülüyor ya ağlıyorum.
Birbirini izleyen ağlama ve gülme atakları, işin korkutucu tarafı bazen de simultaneo (eşzamanlı)!
Ve da giorni (günlerdir) bundan vicdan azabı duyuyorum, nasıl bu kadar gülebiliyorum insanlar neler yaşarken diye. Ama l’umore (mizah) insanın üzerindeki o kasveti dağıtıyor kesinlikle, elden bir şey gelmeyince aklımızı yerinde, ruhumuzu ayakta tutabilmemize yardımcı oluyor.
Rabbim verdi bu belayı, ancak o alır raddesine gelmeden atlatırız umarım.
Gezi Parkı olayları başta olmak üzere özellikle sancılı dönemlerde üretilen malzemelerdeki ince espriler hep hayran bırakmıştır beni. Şimdi tüm dünya eve kapandı ama tüm dünyadan art arda gelen esprilerle görüyoruz ki creatività (yaratıcılık) sınır tanımıyor.

Bu konuda İtalyanlar da boş durmuyor.
Michalengelo’nun Vatikan’daki Sistine Şapeli’nin tavanındaki meşhur freski Adem’in Yaratılışı da payını almış bu furyadan.
Paylaştığım şu videonun orijinal adresini bulamadım ama mutlaka izleyin. Bir kız, evde sıkıldığını ve bıktığını söyleyerek kahve almak için dışarı çıkmaya hazırlanan babasını durdurmak için her yerin kapalı olduğunu söyleyerek amansız bir sforzo (mücadele) veriyor!
Ve eğer hayat sana gülümsemezse, sen yine de gülümse

yarın daha iyi olacak, iyi geceler!
Tricolore, İtalya bayrağı!
Milanolu fotoğraf sanatçısı Luca Bisceglia, Milano’daki Duomo’dan Venedik’teki San Marco Çan Kulesine, Roma’daki Kolezyum’dan Floransa’daki Giotto’nun Çan Kulesine, ülkesindeki başlıca tarihi anıtları, gökdelenleri ve hatta Ay’ı sanal olarak İtalyan Bayrağının renklerine boyayıp sosyal medya hesaplarında yayınlıyor.

Bayraklarının renklerinde boyadığı fotoğraflarını paylaşarak bu zor dönemde kendince bir katkıda bulunmak istediğini söyleyen Bisceglia, “İtalyamız acı çekiyor ama biz el ele vererek bundan çıkacağız” diyor ve fotoğraflarıyla iletiyor umut mesajlarını.
Geleceğimize dair umudunuzu tazelemek isterseniz işte o fotoğraflar:
Bisceglia:
“Non solo #iorestoacasa, ma anche #iofotografodacasa”
(yalnızca #evdekalıyorum değil, aynı zamanda #evdenfotoğraflıyorum)
Ben:

#iorestoacasa e #iocercodistarecalma
(#evdekalıyorum ve #sakinolmayaçalışıyorum)
Hayat güzeldir!
Corona tüm dünyaya savaş açtı ve herkesi dize getirdi ironicamente (ironik bir şekilde): tek başına, silahsız ve göze görünmeyerek.
“Koskoca dünyaya sığamadınız, birbirinize karışmayın, oturun oturduğunuz yerde huzurla, paylaşın, yardımlaşın, sevin birbirinizi” dercesine III. Dünya Savaşını başlattı.

Ve bunun en ağır bedelini, I. ve II. Dünya Savaşından derslerini almış, kendi ülkesine sığıp mutlu mesut yaşayan, kimseye bulaşmayan ve herkese kucak açan İtalya’ya bulaşarak İtalyan halkına ödetiyor.
Bütün gün gazetelerden, televizyonlardan, sosyal medyadan gelen haberlerle, önerilerle kafamız karışıyor, hiçbir günün sonunda net bilgilerle günü bitirdiğimizi hissetmiyoruz.
Gece yatmadan önce son bir kez İtalyan gazetelerine bakıyorum. Her günün dökümünü gerçek sayılarla bölge bazında, harita üzerinde göstererek yayınlıyorlar. Hayatını kaybeen doktorların sayısı güncelleniyor, hastalananların, iyileşenlerin ve ölenlerin sayılarındaki yüzde artış veriliyor.
Dünya haritası üzerinde her bir noktada kaç hasta ve ölüm olduğunu da görebiliyorum o gazetelerden.
Ama tabii ki onlara gelen bilgilere göre güncellenmiş sayılarla!
Bizim bildiklerimiz ise yanıltıcı. Örneğin, emekli Orgeneral Aytaç Yalman’ın koronavirüsten hayatını kaybettiği ve gizlice kısıtlı tören yapılarak defnedildiği gün Türkiye’deki ölü sayısı üç olarak verilmişti dünya haritası üzerinde. Diğer ikisi, ilk görülen vaka ve onun yakını o zaman!
Biz zaten Aytaç Yalman’ın vefat ettiğini gecikmeli olarak gazetede okuduk, hiç görmedik televizyonda.
Kaçla çarpmalıyız demeye dilim varmıyor ama kaç eklemeliyiz acaba bize verilen sayılara?
Yaşadıkları durumun surreale (gerçeküstü) olduğunu ve bunun arkasından güzel günlerin gelmesini umduklarını söyleyen, bizdeki durumu soran İtalyan arkadaşlarıma ‘daha başındayız, evdeyiz’ gibi yuvarlak laflar edip sayı veremiyorum. Bizde medyanın pek trasparente (şeffaf) olmadığını söylüyorum ama onlar biliyor zaten opaco (opak) bir ülkede yaşadığımızı.
Bu sıkıntılı dönemin ne zaman, ne sonuçlarla biteceğini bilebilsek birazcık daha rahat ve sabırlı olurduk. Belirsizlik insanı çok geriyor. Ama biz elimizden geldiğince iyi geçirmeye gayret edelim bu dönemi.
Çoğunuzun izlemiş olduğuna emin olduğum ama izlemeyenlere definitamente (kesinlikle) önereceğim bir film La vita è bella. 1997 yapımı filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Roberto Benigni, II. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarından oğlunu korumak için bu süreci bir oyuna çeviren Yahudi bir babayı canlandırıyor.
İlk ofisime gelen eski öğrencilerim ve özellikle çocukken bilgisayar dersine gelmiş olup bugün kendi çocukları ile ziyaretime gelenler hatırlayacaktır, bilgisayar masamızın hemen üzerinde dev bir La vita è bella film posteri asılıydı. Posteri sinema çıkışında rica ederek, tamam itiraf ediyorum, yalvararak almıştım görevlilerden.
Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden birini paylaşmak istedim. Annesine hediye almak için vitrininde Yahudilerin ve köpeklerin girmesi yasak yazısının asılı olduğu bir dükkana girmek isteyen oğluna açıklamalar yapıyor baba.
Bu durumu sıradanmış gibi göstermek için ilerideki ferramenta (hırdavatçı) vitrininde İspanyolların ve atların girmesinin yasak olduğunu bildiren bir ilan olduğunu, önceki gün farmacista (eczane) önüne kangurusuyla gelen arkadaşına kanguruların girmesinin yasak olduğunu söyleyip içeri almadıklarını söylüyor.
Bu filmi bir Pazar günü önermek vardı aklımda ama şimdi tam sırası, zaten bize her gün Pazar!
Internet’te zorla buldum, filmin tamamı için bağlantı: