Un bravissimo regista, attore e produttore cinematografico indiano

Assos kaçamaklarımı yazarken, koca walkman’imle uzaylıya benzer görüntümün yaptırdığı çağrışımla, başarılı Hint yönetmen, oyuncu ve sinema yapımcı Aamir Khan’ın neşeli duygusal, pek tatlı fimi Peekay’i (pk) önermek istemiştim izlemeyenlere. Hatta bu fotoğrafı da seçip atmışım sul desktop (masaüstüne).

Ben anlamsız bir şartlanma ile İtalya veya İtalyanca bağlantısı kurma, bu yönde bir araştırma yapmak üzere bu condivisione (paylaşım) fikrini ertelerken, Aamir Khan yeni filminin çekimlerinin bir kısmını Niğde ve Adana’da yapmak üzere Türkiye’ye geldi.

Daha fazla beklemenin anlamı yok, è il momento giusto (tam vakti), hemen paylaşıyorum. İtalya ile bağlantıyı da 2017 yazında ailesiyle yaptığı bir İtalya seyahatinden kareler bularak kurdum in questo momento (şu anda):

“Yaratıcı insanların sınırları yoktur. Sonuçta insanlarla bağ kurmak önemlidir. Tek bir gezegenimiz var, onu farklı ülkeler olarak görmüyorum”

Aamir Khan

Şu sahneyi ben de yeni gördüm, bu arada Adana’ya gelmiş bile!

In città gireremo così?

Şehirde böyle mi gezeceğiz?

La vita nel 2022

Probabilmente (muhtemelen) artık böyle gezeceğiz! Tam ben hüzünle Ankara’daki taksilerde sürücü ve yolcu arasına yerleşen, ortasında para alışverişi için perdeli bir delik olan şeffaf panele bakarken telefonuma Walter Molino’nun bu illüstrasyonu gelmez mi!

Walter Molino
(1915-1997)

İtalyan illüstratör ve karikatürist Walter Molino’nun 1941 yılından itibaren kapak sayfasını resimlediği La Domenica del Corriere adlı pazar ekinin 16 Aralık 1962 tarihinde yayınlanan sayısının kapağı, içinde bulunduğumuz ve artık gerçeğimiz olan gerçeküstü durumu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Ma la cosa interessante (ama ilginç olan şey), Molino bu resmi 2022 yılındaki hayatı anlatmak için çizmiş.

Dün yayınladığım ders notlarını kitabımdan buraya aktarırken, di continuo (sürekli) yıkamak fiilini kullandığımı ve yıkanmak, ellerini yıkamak, saçlarını yıkamak dönüşlü fiilleri ile örnekler yazdığımı, un’altro (başka bir) dönüşlü fiili anlatırken bile Giorgio Gaber’in Lo Shampoo şarkısından bir cümle seçtiğimi görüp şaşırdım. Hatta nostro/a (bizim) ve vostro/a (sizin) sözcüklerinden yola çıkarak bunun bir kehanet olduğunu ima edip kendimi Vostradamus adıyla sizin kâhininiz ilan ettim.

Fakat bu resmi görür görmez hemen çekilmeye karar verdim profezia (kehanet) arenasından, o kadar da hadsiz değilim.

İşte size adrenalin takviyesi yapacak birkaç Walter Molino illüstrasyonu:

Qualche illustrazione di Walter Molino

Bunlar ne ki? Google’da Walter Molino yazıp görsellere bakın bir kesinlikle. Anne ve babasıyla birlikte sigara içen minikler, gözlüklü entelektüel bir adamın çakmağıyla sigarasını yaktığı horoz ve aksiyon dolu sayısız resim. Fakat şu kadıncağızı bu kadar hiddetlendiren şeyin ne olduğunu merak etmedim değil.

Tecrübelerimden yola çıkarak söylüyorum, o kadar çok sayıda ve o güzellikte güller alınmışsa la colpa è grande (kabahat büyüktür). Çiçek buketinin boyutu ve içeriği kabahatin büyüklüğü ile doğru orantılıdır!

Buongiorno e buona settimana

Günaydın ve iyi haftalar!

“Hocam artık ders yapalım biraz, bize ne at kuyruğunuzdan!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Avete ragione (haklısınız), sanırım içime bir Ayşe Arman kaçtı, hep kendimden bahseder oldum. Ayşe’nin bir de sürekli havada uçarken eteklerini savurma hali var son zamanlarda, coşkuyla fütursuzca.

Son gördüğüm fotoğrafında bir cocomero/anguria (karpuz) etekle hayata meydan okuyordu. Herhalde coronayı kovuyor bu hareket diye ben de uçuş uçuş ayçiçekli bir elbiseyle günaydın demek istedim bugün, atkuyruğumu da açıp saçları saldım. Biraz da bunu deneyeceğim!

Scherzi a parte (şaka bir yana), kusura bakmayın ama ne yapayım, İtalyan kültürüne bu kadar dalınca ve kaçıp bir yıl orada yaşamanın hayalini kurarken İtalyanların yaşam tarzına geçtim biraz ister istemez. Zaten bir yazımda değinmiştim, dolce far niente bana hiç de uzak olmayan bir hayat anlayışı. Hiçbir şey yapmamak da çok tatlıdır!

İtalyanlar Ağustos ayında kılını bile kıpırdatmaz, tatil yapar. Bir koca ay rahatça kapatırlar iş yerlerini, dükkânlarını ve in modo spensierato (kaygısız, umursamaz bir şekilde) kaybolurlar ortalıktan. Ben bilgi işlem sektöründe çalışırken, şirketin Avrupa’daki merkezi, koskoca IBM İtalya, Ağustos boyunca kapalı olurdu ve bizim tüm işlerimiz aksardı.

Gli ordini (siparişler) askıda kalır, sorunlar giderilemez, bir Allahın kuluna ulaşmak mümkün olmazdı. Ancak, maalesef olağanüstü bir durum yaşadıkları bu yıl, ekonomiyi toparlamak için Ağustos ayında da çalışıyorlar.

Allora (tamam o zaman), ben de içine düştüğüm pigrizia all’italiana (İtalyan usulü tembellik) girdabından çıkıp, ayçiçekli elbisemle coronasavar bir dönüş yaparak dönüşlü fiilleri anlatacağım yarın.

Çalışalım bu Ağustos madem!

La collina dei girasoli a Terni
Terni’deki ayçiçekleri tepesi

Terni, İtalya’nın Umbria Bölgesinin güneyinde kurulmuş bir antik Roma kentidir. Latince eski adı Interamna Nahars olan Terni, aynı zamanda Città degli Innamorati (Aşıklar Şehri) olarak bilinir çünkü San Valentino burada doğmuş ve vescovo (piskopos) olmuştur.

Roma’dan yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaki bu şehri bir Roma seyahatine ekleyebilirsiniz, magari l’agosto prossimo (belki/keşke) gelecek Ağustos)!

Libertà, io vivrò per avere te

Özgürlük, sana kavuşmak için yaşayacağım!

O çok özlediğimiz his, en tutuklu hallerimizde bile ne kadar özgür olduğumuzu bilmediğimiz günler. Kaç gündür aklımda Al Bano ve Romina Power’ın çok sevdiğim Libertà şarkısını paylaşmak vardı ama bir türlü hangi klibi yayınlayacağıma karar veremiyordum. Hepsi birbirinden güzel ve özgürlük temasını iliklerimize kadar hissettiriyor. Derken dün öyle bir klip buldum ki tamam budur dedim.

Però (ancak), diğerlerine de kıyamıyorum, bu nedenle hepsini paylaşmaya karar verdim, sonuçta defalarca dinlemek istiyor insan. Her seferinde bir klibi izleyerek dinleyebilirsiniz. İlk sıraya koymak üzere seçtiğim, başrollerini Andy Garcia ve Elsa Zylberstein’ın oynadığı, İtalyan ressam ve heykeltıraş Amadeo Clemente Modigliani’nin hayatını konu eden, Mick Davis’in 2004 yapımı filmi Modigliani’den sahneler içeren klip. Hatta tekrar bakarken, şarkının Türkçe sözlerinin de olduğu bir klip buldum, onu ekleyeceğim.

Modigliani
(1884-1920)

Modigliani, 19 yüzyılın sonlarında yaşamış Yahudi kökenli İtalyan bir ressam ve heykeltıraştır. “Kısacası hayatım umurumda bile değil” diyerek, hayatını on yaşında yakalandığı tüberküloz hastalığının gölgesinde inadına umarsıza, belki de liberamente (özgürce) demek gerek, yaşamış bir sanatçıdır. Kısacık yaşamına çok şey sığdıran, en büyük düşmanı olarak anılan Picasso’nun bir tanrı olarak nitelendirdiği bohem ressam, Picasso’nun “Neden benden bu kadar nefret ediyorsun?” sorusuna cevap olarak, “Seni seviyorum Pablo. Kendimden nefret ediyorum” demiştir.

Filmi izlersiniz diye hayatına ait ayrıntılara girmeyeceğim. Modigliani, yaşamındaki kural tanımaz, vurdumduymaz tavrını sanatına da yansıtmıştır. Generalmente (genellikle) tek figürlü olan resimlerindeki kişilerin neredeyse hepsi uzun yüzlü ve uzun boyunlu. Çoğunlukla resimlerindeki figürlerin gözlerini boş bırakan Modigliani, Paris sosyetesinin övgülerine rağmen, resimlerinin satılması pek de umurunda olmayan, kendi yaşam tarzını sergilemekten çekinmeyen cesur bir kişilikti.

Modigliani’nin, yaşamının negli ultimi due anni (son iki yılındaki) en iyi çalışmalarının birçoğunda ilham kaynağı olan Jeanne Hébuterne ile ilişkisi en bilinen ressam aşklarından biridir. Jeanne, tablolarında gözlerini neden çizmediğini sorduğunda, Modigliani şu cevabı verir:

Quando conoscerò la tua anima, dipingerò i tuoi occhi.

(Ruhunu gördüğümde/tanıdığımda gözlerini çizeceğim)

Yarışmaya katıldığı son resminde ise onu gözleriyle birlikte resmeder çünkü artık sevgilisinin güzel ruhunu tanıyordur.

Bu resimdeki kadıncağızı da şu andaki halime çok benzettiğim için eklemeden geçemeyeceğim: şekilsiz cılız at kuyruğu, kılıksız ve savunmasız renksiz duruş, ruhsuzluğu yansıtan boş gözler, eller çaresizce önde kavuşturulmuş, Jeanne bakışı ve özgürlük neydi unutulmuş!

Modigliani’yi sanata yönlendiren, onu a quattordici anni (on dört yaşında) Livorno’daki usta ressam Guglielmo Micheli’nin sanat okuluna kaydettiren annesidir. Modigliani on bir yaşındayken annesi günlüğüne şunları yazmış:

“Bu çocuğun karakteri hala o kadar şekilsiz ki ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bazen şımarık bir çocuk gibi davranıyor ancak zekâ konusunda hiçbir eksiğinin olmadığının farkındayım. Beklemeli ve bu kozanın içinden nasıl bir kelebek çıkacağını görmeliyiz. Kim bilir belki de bir sanatçı çıkar?”

Modigliani 1902 yılında Floransa’daki Güzel Sanatlar Okuluna başladı ve bir yıl sonra da Venedik Güzel Sanatlar Akademisine geçti. Eğitimini tamamladıktan sonra 1906 yılında Paris’e yerleşti.

Come ha previsto sua madre (annesinin öngördüğü gibi), Modigliani kozasından müthiş bir sanatçı olarak çıkmış ama ömrü maalesef bir kelebeğinki gibi kısa olmuştur. Yaşadığı süre boyunca hiçbir zaman eserlerini iyi bir ücrete satamamış, sanatı ise öldükten sonra daha da büyümüştür. Tabii bunda kendinin hayata karşı tavrının ve sanatından beklentilerinin rolü yadsınamaz.

Libertà şarkısını dinlemeden önce Modigliani filminden bir sahne izleyelim:

Şimdi de Al Bano ve Romina Power’dan Libertà:

Scende la sera sulle spalle di un uomo che se ne va,
Oltre la notte, nel suo cuore un segreto si porterà.
Tra case a chiese una donna sta cercando chi non c’è più
E nel tuo nome quanta gente non tornerà.

A proposito (bu arada), Modigliani’nin hayatını anlatan filmi izlemek isterseniz bağlantıyı vereyim:

https://www.filmmodu.org/modigliani-altyazili-izle

Bugünkü yazımı, tam ben yazarken, Bozcaada’dan bu fotoğrafı “Sahilde İtalyanca başkadır” notuyla gönderip una bella sorpresa (güzel bir sürpriz) yapan ve özgürlüğe dair umut veren Rönesans ruhlu sanatçı okuruma ithaf ediyorum!

Il mio Signor G

İtalyan halkının gönlünde büyük bir iz bırakmış olan şarkıcı, besteci, oyuncu, oyun yazarı Giorgio Gaber (il Signor G) hakkında yazmıştım. Bugün ise benim hayatımda grandissimo (çok büyük) iz bırakan, benim Signor G’mi yazmak istedim.

Glen Garner, ilkokulun beş yıl olduğu, hazırlığın ortaokula başlamadan önce okunduğu yıllarda benim hazırlık sınıfı İngilizce öğretmenimdi.

A scuola elementare (ilkokulda) İngilizce öğrenmediğimiz için on bir yaşına kadar What’s your name? sorusu dışında bir şey bilmezdim. Biri bana adımı sorsa, uzun cevap vererek söyleyecek düzeyde İngilizcem yoktu. Renkler ve hayvanları bırakın, ona kadar saymayı biliyor muydum bilmiyorum.

Tutta la classe (tüm sınıf) aşağı yukarı bu seviyede olduğumuz için İngilizce açısından boş sayfa, boş yazı tahtası idi beyinlerimiz. İngiliz düşünür John Locke’un meşhur Latince metaforundaki tabula rasa yani. İşletim sistemi yüklü boş birer tablettik diyelim.

Mr. Garner, 22 adet tabula rasa ile yola çıkıp in un solo anno scolastico (yalnızca bir eğitim yılında) hepimizi İngilizce konuşan ve bu dili çok seven bireylere dönüştürdü. Onda genç öğretmen idealistliği ve coşkusu, bizde ise üzerine yazılacak her şey için yeri olan tabula rasa boşluğu vardı. Daha da önemlisi, onda çocuk ruhundan anlayan harika bir kişilik, bizde de gerçek ilgi ve sevgiyi hemen ayırt edebilen çocuk ruhu vardı.

Yarışmalar, oyunlar, komik canlandırmalar ile nasıl olduğunu anlamadan çok şey öğrendik ve beş hazırlık sınıfı arasında la più brava squadra (en iyi, en başarılı ekip) biz olduk. Bugün bile aklımda çok net hatırladığım sahneler, sözler var o günlerden. Mr. Garner, bize okul dışında da çok vakit ayırdı, beyzbol oynamayı bile öğretti. Elimizde boyumuzdan büyük beyzbol sopası, topa vurmayı başarabilirsek eğer, o base senin bu base benim şaşkın şaşkın koştururduk okulun plato lakaplı dev futbol sahasında. Yani, ayıptır söylemesi, on bir yaşında beyzbol oynamışlığım var benim!

Mr. Garner okulda iki yıl kaldı ve sonra İzmir Türk Koleji’ne geçti. İkinci yılında bizden sonraki dönemin hazırlık ve ablamın seçmeli İngilizce öğretmeni oldu. Ama ilk öğrencileri olduğumuz için fra le sue tre classi (üç sınıfı arasında) bizim yerimiz ayrıydı, o da bizim için çok özeldi.

İkinci yılının Şubat tatilinde, İncirlik’te çalışan arkadaşını ziyaret etmek için Adana’ya gelirken okuldan bizim ev adresimizi almış ve bir sabah kapımızı çalmış. Annem, öğretmenimizin geldiğini söyleyerek bizi uyandırmaya çalışırken biz de anne saçmalama, ne öğretmeni burada diye ergen modunda arkamızı dönüp uyumaya devam ediyorduk. Derken annem in un modo duro (haşin bir tavırla) kaldırdı bizi yataktan, saç baş dağınık pijamalı bir halde, yağmurdan sırılsıklam olmuş öğretmenimizi karşıladık.

Bugün düşündüğümde, annemin sinirini tetikleyen şeyin saçmalama sözcüğü olduğunu tahmin ediyorum. O yaşlarda fra di noi (kendi aramızda) kızım saçmalama, saçmalama oğlum şeklinde bol bol kullandığımız ve ablamın siz diye hitap ettiğimiz anneanneme saçmalamayın şeklinde söyleyip aylarca küs kalmalarına neden olan saçmalama çok hassas bir laftır. Söyleyen kişiye ve söylendiği ortama bağlı olarak, ya konuşmanın normal seyrinde farkına bile varılmaz ya da aniden kişinin sinirini zıplatır.

Comunque (neyse) fazla saçmalamadan o güne döneyim ben. Mr. Garner’ın uzun oturduğunu, hatta öğlen eve kebap getirtip yemek yediğimizi, üçüncü çocuklarını beklediklerini söylediğini hatırlıyorum. Onu hep sırtında bir kızı, kucağında diğer kızı ile koştururken hatırlıyorum. Kızlarının Türk adları da vardı ve o adlarını kullanırlardı: Esen ve Seher. O kebap sofrasında haberini aldığımız Melis’i göremedik çünkü artık İzmir’de yaşıyorlardı.

Gittikten sonra bir yıl boyunca mektuplaştık. O bir mektup yazıp 22 fotokopi yollardı, biz de ona ayrı ayrı yazardık. Bir süre İzmir’de kalıp Amerika’ya döndüler. O üç çocuklu bir baba, biz hayatla mücadele eden ergenlerdik, koptuk.

Internetin hayatımıza girdiği yıllarda izini bulmaya çalışmıştım, adı ve yaşadığı eyalet dışında hiçbir anahtar kelimem yoktu, ulaşamadım. Derken nasıl oldu anlamadan lise mezuniyetimizin 20. yılı geldi çattı. Heyecanlı riunione (yeniden buluşma) yazışmaları sırasında, bizim o küçük ekipten bir çocuk hocalarımızı da çağırsak diye teklifte bulundu ve Mr. Garner’ı özellikle vurguladı. Onu görmeyeli 25 yıl olmuştu. Ama mezun olanlar arasında onu tanıyan yalnızca 15-20 kişiydik, biz iki arkadaş özel haberleştik ve olağanüstü bir çabayla Oregon’da onun izini sürebileceğimiz her eve telefon etmeye başladık. Çok sık rastlanan bir ad ve soyadı ile bir şehri değil, koca eyaleti tarıyorduk. Ben bir süre sonra umudumu kaybedip havlu attım, o ise bir avvocato kararlılığında bırakmadı işin peşini.

Bir gün heyecanla aradı beni arkadaşım, Oregon’da annesine ulaşıp öğrenmiş nerede olduğunu. Bilin bakalım neredeymiş? İncirlik’teki lisede matematik öğretmenliği yapıyormuş, yani tam bir gökte ararken yerde bulma durumu! Türkiye’de olması un miracolo (bir mucize) iken Adana’da yaşadığını duyunca ben deliye döndüm tabii, piyango bana çıkmıştı.

Hemen aradım, Paskalya tatili nedeniyle eşi kızların yanına gittiği halde o Adana’da kalmıştı ve okul olmadığı için bomboştu. Ertesi gün öğlen benim ofiste buluşmaya karar verdik. O bizi Orta I’den itibaren görmemişti, fotoğrafları döküp müthiş bir archivio (arşiv) hazırladım. Neyi sevip sevmediğini bilmediğim için daha garanti olduğunu düşündüğüm pizza ve şarap seçeneğine sığındım ve hazır ol vaziyetinde heyecanla beklemeye başladım.

Ve biz o gün yedi saat sohbet ettik. O da Adana’ya gelince beni sormuş birkaç yerden ama sonra burada olacağıma ihtimal vermeyip araştırmayı bırakmış. Cioè (yani) iki yıl aynı şehirde birbirimizden habersiz yaşamışız, hayıflanmayı bırakıp önümüzdeki yıllar için şükrettik artık. Fotoğraflara bakarken, herkesi soyadları ile hatırlıyor olmasına inanamadım.

Soyadı demişken, artık due adulti (iki yetişkin) olduğumuz için biraz da hocaların dedikodusunu yaptı. O hazırlık hocalarından biri, alfabetik sıraya göre düzenlenen sınıfları paylaşacakları toplantıda, soyadları alfabenin ilk harfleri ile başlayan bir grubu almak istediğini çünkü onların daha zeki olacağını söylemiş. Örnek olarak da Atatürk’ü vermiş!

Bizim idealist Mr. Garner’cık da dumura uğrayıp, hiç kimsenin el atmadığı bizim E sınıfını kapmış. Müthiş bir sempati duymuş bu soyadı alfabedeki son harflerle başlayan a noi poverini (biz zavallıcıklara). Sanırım en başarılı sınıflar biz ve D sınıfı idi o sene.

Yemeğimiz bitti, bir şişe nefis İtalyan şarabını devirdik, kahve-cheesecake aşamasında çat kapı dayım uğradı ve sohbetimize katıldı. Verso la sera (akşama doğru), bu kadar uzun oturacağımızı düşünmeyip, atıştırmalık bir şeyler hazırlamadığım için üzülürken kapı çaldı ve karşı komşudan bir koca kâse patlamış mısır geldi. Derken yine kapı çaldı, bir öğrencimin annesi “Ne olur kusura bakmayın, geçerken içim içime sığmadı, paylaşmak istedim” diyerek uğradı. Meğer kızı beraber çalıştığımız Romeo ve Jülyet sınavından 90 küsur bir not almış. Ben hemen onu da kahveye alıkoyup Mr. Garner ile tanıştırdım. Gözümün önünden hiç gitmez onun coşkuyla, “Hocaların hocasıyla tanışmak ne onur verici” diyerek adamın ellerini tutması.

Bazen tek bir an bile insana iyi ki yaşıyorum, iyi ki yaptıklarımı yapıyorum dedirtir ya, benim için o karelerden biridir bu!

Mr. Garner, o kavuşmanın keyfiyle hemen İstanbul’da yaşayan arkadaşlarımızla buluşmak üzere İstanbul’a gitti. Kaldığı otelde buluşmak üzere organizasyon yapan (onu bulan) arkadaşım yalnızca birkaç kişinin gelebileceğini söyledi. Böyle bir mucizeyi yakalamıştık ama herkesin işi gücü, çoluğu çocuğu, seyahati vardı. L’ultimo giorno (son gün), geleceklerin sayısı ikiye düştü ve toplantısı uzayan diğer arkadaşımızın da gitmediğini duyunca çok üzüldüm, daha çok da utandım.

Böylece, yalnızca biz ikimizle ayrı ayrı buluşabilmiş oldu öğretmenimiz. Türkçe konuşurken en sık kullandığı sözcüklerden biri vefa olan bu özel adama yapılmamalıydı bu.

Ama ben yıllarca tüm sınıf arkadaşlarımın yerine de bol bol görüşüp Garner ailesinden biri oldum!

Chissà quando saremo liberi

Kim bilir ne zaman özgür olacağız!

Geçmiş bayramımı ilk kutlayanı coronaya bırakmadan kendi ellerimle ben halledeceğim, korkmuyorum mapustan, talimliyim.

Geçmiş bayram geleceğimizi etkiledi

Kuzu gibi kara kara düşünüyorum şimdi

O sahillerin derelerin hali neydi

Kara çarşaflı teyzeler bile gönlünce çimdi

Ne keyif kaldı artık ne de neşe

Kapmalı yine balkonda serin bir köşe

Fark etmez gerçi bu kederle menşe

Yine de tavsiyem gara guzu ters köşe

Hem tadı güzel hem adı manidar

Yöneten ve yönetilen kafalar olunca böyle dar

Daha artar bu zaten tasarruflu verilen sayılar

Sadece ev değil ülke de gelmeye başladı dar

Yukarıdaki karamsar şiirden de anlaşılacağı gibi, ruh halim gerçekten iyi değildi birkaç gündür. Fakat dün akşamüstü bir anda evrildi, çevrildi düşüncelerim, genişledi daralan yüreğim. İtalya’da ev arayan öğrencim için ben de araştırayım biraz derken, karşıma bahçe içinde huzurlu mini bir daire çıkmaz mı!

Bir anda kendimi bir yıl oraya atmayı düşledim. Yaptığım işi oradan da yapar, kirayı denklerim diye düşündüm. Sonuçta çalışmam için gereken bir bilgisayar bir de masa, kafam zaten benimle gidecek.

Bu beyin göçü fikri ile yeniden hayal kurabilmeye başladığımı fark edip sevindim.

İki gün önce, yani bir pazar ve bayram sabahı, saat sekizde camiden gelen ve iki kez tekrarlanan uzun tedbiri elden bırakmayalım anonsu ile uykudan sıçramak hiç iyi gelmemiş, bastırdığım bütün duygularım tetiklenmişti. Elimde bir tuvalet kağıdı rulosu, yanımda cici hediyem aloe vera‘m, aynen bu resimdeki kız gibi gözyaşı dökmüştüm.

Tedbiri elden bırakmayıp yataklarında uyuyanları değil, sahillerde ve dere yataklarında istiflenen tedbirsiz insancıkları uyar, değil mi ama? Ben uyurken tedbiri elden bırakmamıştım oysa, kapı pencere kapalı, klima açık ve ne olur ne olmaz diye kulağımda silikon tıkaçlar. Anons sesinin ne kadar açık olduğunu tahmin edin diye özelime girdim!

Yani ben boş yere evden, ülkeden ve hatta dinden çıkmayı, biraz da kilise çanı sesiyle uyanıp huzurla kahvemi yudumlamanın hayalini kurmaya başlamadım dün!

Not: Ben artık bir süre Milano’daki o yeşil panjurlu minik evde yaşama hayaline tutunacağım, zaten tuvalet kağıdı rulosu da bitti gözyaşım da. Güzel bir yazı hazırlamıştım geçmişten, bir türlü sıra gelmedi ona. Yarın onu yayınlayacağım, kaldığım ruh halinden devam edeceğim.

Yazılarım hakkında yapılan en tatlı yorumlardan biri de kahvenin yanındaki tek atımlık lokum idi. Umarım yarınki yazım da geçmiş bayram lokumu kıvamında olur!

Buon agosto

İyi Ağustoslar!

Perturbazione, 1988 yılında Tommaso Cerasuolo, Rossano Antonio Lo Mele ve diğer iki okul arkadaşının kurduğu bir İtalyan pop rock müzik grubudur. İlk olarak 1990 yılında sahneye çıkan grup, Corridors/A Huge Mistake adlı ilk single’larını 1996 ve tamamen İngilizce söyledikleri Waiting to Happen albümlerini 1998 yılında çıkardı.

Tommasso Cerasuolo, Elena Diana, Rossanno Lo Mele, Cristiano Lo Mele, Gigi Giancursi’den oluşan grup bugüne kadar dokuz albüm çıkardı ve İtalya’da çok sayıda konser verdi, 2003 yılında Best Italian Tour ödülünü kazandı. 2014 yılında L’unica adlı şarkıları ile 64. Sanremo Müzik Festivaline katıldı.

È il mese più freddo dell’anno (yılın en soğuk ayı) diye başladıkları, kendi Ağustos hallerimizi bulacağımız şarkıları Agosto ile güzel bir ay diliyorum:

Agnello nero

Kara kuzu!

Akşamüstü hava hâlâ pek hoş

Artık düşünmeyi bırakıp kara kara

Açmak lazım en güzelinden bir bira

Öneririm buz gibi gara guzu mayhoş

Bugünün şarkısı Adriano Bono’dan Datemi una birra:

Alla fine di una giornata, così lunga e disperata
Trovo gran consolazione, nella fermentazione

Che sia bionda, rossa o ambrata, che sia d’orzo o luppolata
Ora con moderazione, scatta l’alcolizzazione

E allora datemi una birra, birra, birra, subito una birra
Voglio una pinta per cantar, un’altra pinta per ballar
Datemi una birra, birra, birra
Una pinta per cantar, un’altra pinta per sognar

Quando fa quel caldo che più caldo non si può
E la tua gola urla pietà
Fatti una birra, una birra ghiacciata
Ti rinfrescherà

Datemi una birra
Bana bir bira verin

Bana da hemen bir bira verin, annesiz babasız bırakılan tüm kuzular için içeceğim, Adriano Bono gibi böyle uzun ve umutsuz bir günün ardından fermentasyonda teselli bulacağım!

Buone Feste

İyi Bayramlar!

Yine vazgeçilmez aabb kafiye düzenindeki bayram şiirimle herkese ağız tadıyla keyifli günler diliyorum!

Oldu bitti kutlamam ben kurbanı

Kaldırmaz yüreğim yaşanan hiçbir anı

O yüzden ne bayram bilirim ne arife

Ne iyi ettin de geldin ziyaretime Zarife

Ruh halime henüz konamadı bir tanı

Ama bu sürpriz kaynattı içimde donmuş kanı

En iyisi içmeli bir köşede sade köpüklü gayfe

Bu sene çikolatam sanal marketten Tofife

Siamo noi le vittime

Kurban biziz!

Geçen bayramda öptürülen, çubuğa takılı şişirilmiş eldiven ve düğünlerde sosyal mesafeyi koruyan halay çubuğu görüntülerini bilinçaltımın derinliklerine itip biraz sakinleşmişken, kurban pazarındaki muhteşem Rönesans ruh buluşunu gördüm: iki ucuna cerrahi eldiven takılmış pazarlık çubuğu, vallahi adı da bu!

Alıcı ve satıcı kurban fiyatında anlaşınca sosyal mesafeli bir tokalaşma ile kutluyorlar bu mutlu sonlanan pazarlığı. Bu iki ucu eldivenli değneği de gördüm ya coronaya yakalansam gam yemem. Biz evimizde oturup dışarıdan bir pizza yiyene kadar karnımıza ağrılar giriyor, yurdum insanı ister kavurma yesin ister başka bir şey, umurumda değil artık!