Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Gianni Morandi, 76 yaşında İtalyan şarkıcı, söz yazarı, besteci, aktör, televizyon programcısı ve 2010 yılından beri Bologna Futbol Kulübünün onursal başkanıdır. Bu saydığım alanlarda yaptığı çalışmaları ve elde ettiği başarıları buraya sığdırmam mümkün değil, yazının sonunda bağlantısını vereceğim resmî internet sitesine bir göz atmanızı suggerisco (öneririm).
Gianni e Renato Morandi
İnsanda efsane “Amca size baba diyebilir miyim” Türk filmi repliğini söyleme isteği uyandıran sıcacık sempatik bir adam. Çocukluğunda, İtalyan Komünist Partisinde aktif çalışan babası Renato Morandi’ye yardım etmek için parti gazetesi satmaktan ayakkabı boyacılığı ve daha sonra tamirciliğine kadar numerosi lavori (çok sayıda iş) yapmış. Yaşadıkları Monghidoro köyünün tek sinemasında şeker satarken, ileride on dört filmde ve dizilerde oynayacağını, televizyon programları yapacağını hayal bile edememiştir sanırım.
Il debutto di Gianni Morandi (sahneye ilk çıkışı) 1962 yılında idi ve 1969’da katıldığı Canzonissima Festivali dahil olmak üzere birçok şarkı festivalinde derece aldı. 1970 yılında Occhi di ragazza adlı şarkısıyla Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkesini temsil etti. 1987 yılında Enrico Ruggeri ve Umberto Tozzi ile birlikte Sanremo Müzik Festivalinde birinci oldu. Daha sonra 1995 yılında ve 2000 yılında yine katıldığı festivalde ikinci ve üçüncü oldu.
Allora (haydi o zaman), vakit kaybetmeden onu dinlemeye başlayalım. İlk şarkımız, hazır Rönesans ruhuna girmişken, yeniden doğuş anlamına gelen Rinascimento. Daha sonra sahne performanslarını göreceğimiz için bu şarkının çok beğendiğim klibini veriyorum:
Gianni Morandi, televizyon programına konuk ettiği Al Bano’yu sesiyle aşmak için her şeyi yaptığını ama bunu başaramadığını söylüyor ve güneşin Al Bano’nun, İtalya’nın ve neşenin sembolü olduğunu ifade ederek birlikte O Sole Mio ziyafeti sunuyor:
Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısını kendinden, caz uyarlamasını şarkının söz yazarı Paolo Conte’den dinlemiştik. Öğleden sonralarımız hâlâ çok mavi ve uzunken bu şarkıyı bir de Gianni Morandi ve Al Bano’dan dinleyelim:
O zaman Adriano Celentano ile de Scende la pioggia şarkısını birlikte seslendirirken dinleyelim:
Yine Adriano Celentano ve Gianni Morandi, Ti penso e cambia il mondo (seni düşünüyorum ve dünya değişiyor):
Lucio Dalla’nın 1986 yılında İtalyan tenor Enrico Caruso’nun anısına yazdığı Caruso adlı şarkısını daha önce kendi sesinden dinlemiştik. Bir de Gianni Morandi’den dinlemek isterseniz:
1964 yılında oynadığı In ginocchio da te (senin önünde dizlerimin üstünde) filminde söylediği aynı adlı şarkısını Gianna Nannini ile söylerken:
Gianni Traimonti rolünde oynadığı, siyah beyaz bir Türk filminde eski İstanbul’u görür gibi olduğumuz In ginocchio da te fiminden:
Gianni Morandi, aşağıdaki videoda Toskana–Emilia Apeninler Bölgesinde ottocentoquarantuno metri sul livello del mare (deniz seviyesinden 841 metre yüksekte) bulunan memleketi Monghidoro’yu tanıtıyor. Monghidoro’nun eski adı, tepeye gelindiğinde eşekler dinlensin diye yükleri boşaltıldığı için Scaricalasino imiş. Scaricare (yük boşaltmak) ve l’asino (eşek) sözcüklerinden geliyor.
Gianni Morandi ile bir Monghidoro turu yapmak, çocukluğunda koşuşturduğu avluyu gösterirken yüzündeki tebessümü görmek isterseniz benvenuti (hoşgeldiniz)!
“Paese mio che stai sulla collina” Tepenin üzerinde duran memleketim
Rönesans ruhunu az çok biliriz de Rönesans ruh nedir bir bakalım bugün. Fra di noi (aramızda) çok sayıda Rönesans ruh olduğunu bildiğim için bugün Margaret Lobenstine’in The Renaissance Soul kitabından yola çıkarak ruhumuzda bir viaggio (yolculuk) yapalım istedim.
2015 yılında hayata veda eden Amerikalı yaşam koçu, yazar, öğretmen, aktivist Margaret Lobenstine’ın Rönesans ruhlu insan tanımı yüreğime su serpti. Ben arada bir düşünür ve üzülürüm, çıkıp saatlerce konuşabilecek düzeyde bilgi birikimim, uzmanlığım yok belirli bir konuda diye. Ama dakikalarca konuşabileceğim tanti argomenti (birçok konu) var.
Bir alanı bırakıp diğerine geçme hevesi ve cesareti olan, brevissimo (kısacık) hayat dilimine ilgili veya ilgisiz farklı birçok şey sığdırıp yeni keşifler yapmayı seven ve bu şekilde zenginleşen insanları Rönesans ruhlu olarak tanımlıyor Lobenstine.
Mappa mentale Zihin haritası
Yalnızca bir konuda uzmanlaşıp hayatı boyunca bu uzmanlığı derinleştirerek hem güvende hem daha başarılı olmak da bir opzione e scelta (seçenek ve seçim), farklı tutkuların peşinden gidip konfor alanından çıkarak aklında ve gönlünde yatanları yaşamına entegre etmek ve hatta oradan bir iş yaratmak da.
İş dünyasında genellikle lineerlik aranır. Örneğin, bir şirket muhasebeci arıyorsa, konusunda uzman ve deneyimli kişiye şans verir. İyi muhasebe bilen ama aynı zamanda bir müzik grubunda bas gitar çalan bir şairin özgeçmişi uygun görülmez. Nello stesso settore (aynı sektörde) benzer işi senelerce yapmış olan kişinin karşısında sürekli sektör ve pozisyon değiştirmiş olanın şansı azdır. Rönesans ruha iş dünyasında burun kıvrılır, özgeçmişindeki boşluklara veya tutarsızlıklara tolleranza (hoşgörü) gösterilmez.
Ama yeni arayışlar ve denemeler güzeldir. L’anima rinascimentale spor, müzik, dil ve diğer alanlarda da gösterir kendini. Din için geçerli midir bilmem, geçerliyse eğer Reform ruh deriz ona o zaman. Naturalmente (tabii ki) maymun iştahından bahsetmiyoruz, yaşam karşısında iştahlı olup birçok şeyi iyi düzeyde yapıp mutlu olmak ve fayda üreterek çevresindekileri mutlu etmek söylemek istediğim şey.
Rönesans ruh, aşağıdaki kupanın üzerinde yazdığı gibi, gözlerini eski sonlara kapayıp kalbini yeni başlangıçlara açabilen insanların ruhunu tanımlıyor.
Kendime Rönesans ruh nişanını şöyle verdim: Ben çocukluğumda öğretmen olmayı hayal ederdim, o yönde bir eğitim almadım ama gün geldi kendimi öğretmen olarak kendi işime tayin ettim. Öğretmenlik eğitimi almadım ama tecrübeliydim: ilkokulda ad una classe immaginaria (hayali bir sınıfa) ders anlatır gibi ders çalışırdım, ortaokul ve lisede sınav öncesi yatakhanede fen derslerini anlatan arkadaşlarımın öğrencisiydim ama ben de matematik öğretmeniydim, üniversite boyunca İngilizce ve matematik dersi verdim. Alaylı öğretmenim yani, alay etmeyin.
Elime sürekli çevirmem için yazılar tutuşturuldu, derken onu da işe çevirdim. Yazar olmayı hayal ettim ama olamadım, olmuş gibi hissettirecek şeyler yaptım, yapıyorum. Tutkuyla öğrendiğim bir dili con grande gioia (büyük keyifle) öğretmeye çalışmak veya bugün oturup bu yazıyı hazırlamak bile Rönesans ruhun özelliği oluyor okuduklarıma göre. Tutkularım işim oldu, işim tutkum, hayaller de bir şekilde girdi işin içine, daha ne!
Comunque (neyse), kısaca Margaret Lobenstine’in kitabı bayağı bir özgüven aşıladı bana, iyi geldi kıyısından köşesinden Rönesans ruhlu insan kategorisine girmek. Margaret’im ruhuma su serpti, ben de onun ruhuna fatiha okudum!
(1404-1472)
Leonardo da Vinci 1452-1519
Perché(neden) rönesans ruh olarak adlandırmış Margaret Lobenstine bu ruh durumunu? Perché (çünkü) Rinascimento (Rönesans, yeniden doğuş) bu birden fazla şey yapma güdüsünün dikkat dağınıklığı, delilik, çılgınlık, maymun iştahlılık olarak değil, bir erdem olarak görüldüğü bir dönem. Çok sayıda çok yönlü sanatçı ve bilim adamının ortaya çıktığı bu dönemde, insanın potansiyelini ön plana çıkaran anlayışın öncüsü, insan istediğinde her şeyi yapar diyen Leon Battista Alberti’dir. Ressam, mimar, bilim adamı, şair, matematikçi ve sporcu olan Alberti’nin kendisi de bu sözün örneğidir. Michelangelo ressam, heykeltıraş, mimar ve şairdir. Isabella d’Este, Sir Thomas More ve daha birçok ismin yanında bir de Leonarda da Vinci örneği var tabii: heykeltıraş, ressam, anatomist, yazar, hezârfen, astronom, mimar, mühendis, mucit, matematikçi, müzisyen, botanist, jeolog, kartograf.
Var mı arttıran?
Benjamin Franklin 1706-1790
Rönesans dönemi dışında örnek vermek gerekirse siyasetçi, diplomat, yazar, mucit, bilim adamı, filozof Benjamin Franklin geliyor hemen akla. Thomas Jefferson (1743-1826), George Washington Carver (1864-1943) ve Winston Churchill (1875-1965) de yakın tarihin Rönesans ruhlarından.
Atatürk’ü düşünmeyi size bırakıyorum!
La signora con la lampada (1820-1910)
E finalmente (ve son olarak), Floransa’da doğduğu için ailesinin Florence adını verdiği istatistikçi, sosyal reformcu ve tabii kendini halk sağlığına adamış dünya çapında bir hemşire olan Florence Nightingale, nam-ı diğer Lambalı Kadın. Bu yıl 12 Mayıs’ta balkonlara çıkıp alkışlayarak kutladığımız Dünya Hemşireler Günü onun doğum günü.
Çok eskilere gidecek olursak da hekim, mimar, mucit, mühendis, heykeltıraş, astronom, yazar ve firavun Zoser’in veziri olan İmhotep ve mantık, psikoloji, astronomi, metafizik, doğa, siyaset, ekonomi, dilbilim, retorik gibi disiplinlerde eserleri olan Aristo’yu anmadan geçmemeliyiz.
Rönesans ruhlu olmanın diğer adı da multipotenziale (çok potansiyelli) olmak ama Rönesans ruh metaforunu sevdim ben, naçizane kendi ruhum adına konuşayım, daha havalı ve kesinlikle çok daha iyi hissettiriyor. Yukarıda adı geçen dâhi Rönesans ruhlar ile başka hangi çatı altında bir araya gelebiliriz, hangi ortak ifadeyle anılabiliriz ki!
Hayatı boyunca tek bir tutkunun peşinde gidip onu yaşamak (Mozart gibi) ve çok sayıda ilgi alanı ve tutkuyu bir yaşama sığdırmak (Da Vinci gibi) arasındaki skalada kalan herkes Rönesans ruhlu olarak tanımlanıyor nel libro (kitapta). Bir konuda derinlemesine uzmanlaşıp mesleğini en başarılı şekilde icra ederken tutkularından vazgeçmemek, başarılı kariyerini tutkularının verdiği keyifle beslemek yukarılarda bir mertebe tabii!
Bu yazıyı okuduğunu bildiğim ve ayrıca tanıdığım muhteşem Rönesans ruhlar var, solamente (yalnızca) bazılarını ikişer rolleri ile yazıyorum: profesör doktor doğa bilimci, profesör doktor yazar, ressam şair, kadın çiftçi kafe sahibi, mimar müzisyen, eğitimci şair, sanatçı futbolcu, uzman yönetici dernek başkanı, uzman şef işletmeci, sigortacı şarkıcı, yoga eğitmeni kafe sahibi, yazılım mühendisi motokrosçu. Çoğunluğun ek olarak annelik ve babalık gibi tam zamanlı bir yan uğraşı da var. Zaten yeni bir dil öğrenme isteği, hele de bu dil keyif için keyifle öğrenilen İtalyanca ise, Rönesans ruhun bir özelliği.
Bir Leonardo değiliz belki ama bence corona aşısını bulan bizim Rönesans ruhlu gruptan çıkacak!
Funda e Ülgen
Benim Rönesans ruhlu kadim dostum Funda çok başarılı bir diş hekimidir. Mesleğini adeta bir sosyal sorumluluk projesi gibi, Florence Nightingale edasıyla passione (tutku) ve spirito di sacrificio (özveri) ile yaptı. Arkadaşı ve komşuyu bıraktım, arkadaşın komşusu ve komşunun arkadaşından bile ücret almaya varmadı eli ve yüreği. Kahkaha attırarak açtırdı hastalarına ağzını ve güldürmeye devam ederken tedavi etti. Yoğun işinin yanında aktif dernek üyesiydi ve sürekli fayda üretti. O arada da, çok iyi eğitim alan ve almaya devam eden üç harika çocuk yetiştiriverdi.
Muayenehanesini kapatınca dinlenecek sandım, al contrario (aksine) meslek lisesinde iki yıllık sanat tasarımı eğitimi aldı. Neyse artık dinlenir derken üniversite sınavına girdi ve iç mimarlık bölümünün alt dalı olan iç mekân tasarımı meslek yüksekokulunu kazandı. corona döneminde gayet disiplinli bir şekilde uzaktan eğitimine devam etti. Biz onu izlerken yorulduk, o yorulmadı. Bundan sonra, kahve tutkusunu iç mekan tasarımı becerisi ile sentezleyeceği bir kafe açmasını bekliyorum.
Çok tatlı bir Rönesans ruh daha tanıyorum, başarılı bir sporcu ve harika bir piyanist. Derslerindeki başarısından bahsetmiyorum bile. Multipotenziale, zeki, harika bir kız. Fakat ruhunu askıya almış bir hali var uzun süredir. Bu sene 12. sınıf olacak ve üniversite için hazırlanması gerekiyor. Henüz nerede ne okumak istediğine, neredeyse okumak isteyip istemediğine dair bir fikir duyamadık. Ters tepmesin, terslenmeyelim diye esprili bir şekilde sorunca, o daha da esprili bir şekilde ustaca geçiştiriyor konuyu ama artık yavaş yavaş kıpırdanmamız, biraz fikir üretmemiz gerek.
Beni okuyorsa bir de buradan sesleneyim, “Tatlım bak anneciğin yataklara düştü, ben kendimi sadece sana adayacağım seneye, sen gelmezsen kilit vuracağım ofise, yapma etme, gençsin güzelsin, coronanın sillesini hepimiz yedik, gel küllerimizden yeniden doğalım, yeniden şekillenelim, rönesansımız reformumuz başlasın.
Ruhumuz askıda kalırsa Askıda Ruh kampanyası başladı sanıp kaparlar ruhumuzu ona göre, hele senin güzel ruhunu bırakmazlar öyle askıda, benden söylemesi!
Köşe yazarları gibi haber veremeden çekildim köşeme, kusura bakmayın. Başlayıp tamamlayamadığım yazılar var, içime sinmeden yayınlayamadım.
Mecburi bir diş hekimi seansım oldu ve ablam geldi İstanbul’dan. Dışarıda yemeler falan derken hafif bir açılım oldu. Ofisime gidebildim şükür, şimdi kahve içiyorum bir köşede. Haber vereyim dedim, korkmayın.
Sofralarımıza ve gönlüme taht kuran bu baharatın adı sıra! Bilenler biliyordur ama bilmeyenler için yazayım dedim çünkü herkesin mutfağına girsin isterim. Sıra aslında daha çok Adana ve Mersin bölgesinde yetişiyor. Yaygın kullanılan bir baharat değil, bu bölgede bazı yerel yemeklerde kullanılıyor ve herkes de bilmiyor. Kimyona çok benzeyen daha büyük taneleri var. Tatlımsı anasona benzeyen bir baharat, kimyonun yakıştığı yemekler dahil olmak üzere birçok yemekte, çorbalarda kullanılabilir.
Mangia la minestra o salta dalla finestra
(Çorbanı ye/iç ya da pencereden atla)
Bizim ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin atasözümüzle aynı anlamda bir atasözüdür bu. Elimizdekiyle yetinmeyi, aksi takdirde daha da kötü duruma düşebileceğimizi hatırlatır. Yetindik, yetiniyoruz, yetineceğiz ama corona gitmek bilmiyor bir türlü. Gideceğimiz başka diyar yok zaten, güdüyoruz deveyi ama bak pencereden atlamak hiç de zor bir şey değil. Neyse ben en iyisi çorba yapıp içeyim!
Macchina per zuppa
Karantina günlerinde en iyi dostlarımızdan biri de zuppa/minestra (çorba) makinemizdi. Aman çorba yapmakta ne var demeyin, Philips Soupmaker bir harika. Beş programı var ve yaratıcılığınızla doğru orantılı olarak beşin katlarında yemek ve içecek çıkarabilirsiniz: süzme çorba, taneli çorba, komposto adı altında sıcak meyve püresi (patates püresi için kullanılabilir o program), smoothie ve beşinci olarak da manuel blender programını kullanarak yapmak istediğiniz her şeyi kısacık bir sürede zahmetsiz hazırlayıp, bulaşıksız sofraya getirmenize yardımcı bir şef.
Minestra di zucca Balkabağı çorbası
Erişte, makarna veya şehriye ile taneli çorbalar da çok güzel oluyor. Yazın smoothie denemeleri başlayacak, gazpacho ve benzer soğuk çorbalar denenecek. Ağırlıklı olarak süzme çorba için kullanıyoruz, o kadar nefis şeyler çıkıyor ki elimiz hep birinci düğmeye gidiyor. Bir standart tutturduktan sonra istediğiniz sebze ve baharatlarla envai çeşit çorba çıkıyor. Domates, mercimek, tarhana, kabak, balkabağı, borokoli, pancar, mısır, karnabahar, lahana veya karışık sebze çorbaları beş yıldır denediğimiz çeşitlerden. Evde ne varsa, dolapta ne kaldıysa makineye atıp yirmi dakika beklemek yeterli. Sebzeler tüm de atılabiliyor ama makineye ayıp olur gibi geldiğinden (ve daha iyi yerleşsin diye) doğruyor insan biraz.
O bahsettiğim standart şu bizde: bir soğan, kıvam için bir patates, bir kaşık zeytinyağı, bir bardak süt, yarım tablet tavuk suyu, tuz ve istediğiniz baharat. Bunun üzerine aşırı miktarda olmayacak şekilde ister sebze, ister mercimek ya da domates ile gayet lezzetli bir kremalı çorba çıkıyor.
Dört kişilik çorbanız dört saat kadar sıcak kalıyor içinde, sofraya getirip doğrudan makineden kâselere döküyorsunuz. Çok kalabalık olmayan aileler, tek yaşayan çorbaseverler için mutlaka öneririm, bebekli anneler ve öğrenci evleri için ideal. Tek kuralı var, malzemeler konduktan sonra ekleyeceğiniz su min-max aralığına gelmeli. Bir de maalesef kendi kendini yıkamıyor!
Reklam almış gibi oldu ama paylaşayım dedim. Çorba makinesi sıra vermedi asıl mevzumuz olan sıra baharatına.
Il negozio Aromi e Sapori
Balkabağı çorbasına zencefil, diğerlerine de muskat, kakule, kuru fesleğen iyi gidiyordu. Kuru fesleğeni Roma’da tesadüfen keşfettiğim Aromi e Sapori adında bir dükkândan almıştım. Adı üstünde, Kokular ve Tatlar ile insanı kendinden geçirten küçük ama dopdolu bir dükkân. Ben de burnumda mis kokularla sarhoş, kulağımda dingin Tracy Chapman şarkıları ile bir hoş olup ne gördüysem almışım: sade, biberli, sarımsaklı kuru fesleğen, taşıyamayacağım kadar makarna, mozzarella. Bu bahsettiğim, altı veya yedi yıl önceki bir heyecan.
Vari tipi di pasta Çeşitli makarna türleri
Hani bir yere giderken bir istediğin var mı diye sorulur ya formaliteden, yok sağ ol denir cevaben. Bana soran kişi Roma’ya gidiyorsa yandı demektir. O zaman bir istediğim olur, kuru fesleğen ve birkaç baharat. Fakat soran kişi bir lezzet diyarına yönlendirileceği için kesinlikle pişman olmaz sorduğuna, hem de dükkân Aşk Çeşmesinin hemen sol çaprazındaki ara sokakta. Oraya mutlaka gideceğine göre zahmet yaratan bir sipariş olarak görmem bunu. Eğer benim için gidecekse de iki fayda birden sağlamış olurum, muhteşem Fontana di Trevi‘yi görmeden dönmemiş olur ve eve döndüğünde mutfağı aromi e sapori dolar.
Oradan gelen aromalar bitmesin diye neredeyse koklayarak kullanıyoruz. Karantinada bir gün, sebze çorbasında farklı bir tat arayışına girince, mutfak dolabının bir köşesine terk edilmiş sırayı keşfettik ve o gün bugün sıra en ön sıraya geçti.
İsteyen olursa temin edebilirim bu güzel baharattan. Yalnız talep artarsa sıraalmak için önce sıra almanız gerekebilir. Bakarsınız, bir Baharat Yolu kurar ve yeni bir yol tutar, mis kokular içinde geçiririm ömrümün kalan kısmını. corona geçit verirse tabii, her şey ona bağlı!
Not: Şimdi baktım da çorba makinesi de almış payını döviz artışlarından, fiyatlar uçmuş. Ama sizin de benim gibi corona sonrası için adaklarınız varsa veya kendinizi ödüllendirmek isterseniz aklınızda olsun. Benim ödülüm meyve sebze kurutma makinesi olacak!
Müzik kariyerine altı yaşında keman çalarak başlayan Greta Panettieri, çok yönlü bir müzisyendir. On yıl keman eğitimi aldığı Perugia Francesco Morlacchi Konservatuvarında aynı anda piyano ve vokal eğitimi de almıştır. Boston’daki ünlü müzik okulu Berklee College of Music’ten burslu kabul almasına rağmen, New York’ta kalarak kulüplerde caz ağırlıklı olmak üzere çok farklı tarzlarda müzik yapmıştır.
İtalya’da ve modern caz dünyasında en iyi seslerden biri kabul edilen Greta Panettieri’nin müziğinden ve farklı dillerde yorumladığı şarkılardan keyifli bir compilazione (derleme) hazırladım size, umarım beğenirsiniz. İlk şarkı With Love albümünden Vivere!
Dün güneş yağımı sürüp balkonda güneşlenirken önce dalgasına Spotify’dan kıyıya vuran dalga sesleri bulup ad occhi chiusi (gözlerim kapalı) dinledim biraz. Nedir bu zavallı hal, kendine gel diye kendime acırken bir de baktım rahatlatıcı oldu, kapatmadım. Daha sonra da ne zamandır dinlemediğim şarkıcılardan sevdiğim Türkçe pop şarkıları dinlemeye karar verdim.
İlk aklıma gelen Zeynep Casalini ve 2004 yılında çıkan Nihayet albümü oldu. Çok popüler olan Sezen Aksu şarkısı Duvar’ı çok dinlerdim. Duvarlara çarpa çarpa nasır tutmuş, ağlaya ağlaya yosun tutmuş gibi hissedermişim demek o dönem! Bakalım sedici anni dopo (on altı yıl sonra) ne diyecek bu şarkı bana dedim ve ne dedi biliyor musunuz?
Derin bir nefes alır gibi batıyoruz, yükümüz ağır, yeni bir söz söylemek için ölmek mi gerekir?
Ağırlaştığımı hissettim birden. Karamsarlığa gerek yok, più allegro (daha neşeli) şarkılara, başka bir şarkıcıya geçeyim derken Bu Yaz diye bir şarkısı çalmaya başladı. Tam yaratmaya çalıştığım ortama uydu aslında. Hani elinizde bir cocktail, sahilde güneşi batırırken mayışmış bir halde rüzgârın kulağınıza taşıdığı şarkıları mırıldanmaya başlarsınız ya, öyle bir dejavu oldu.
Sözü, müziği ve düzenlemesi Barış Orhun’a ait Bu Yaz şarkısı geçen yaz çıkmış ama sfortunatamente (maalesef) pek ilgi çekip popüler olmamış. Dünden beri Zeynep Casalini’nin ben bıraktıktan sonra çıkardığı albümünü ve single’larını dinliyorum.
Zeynep Casalini, ikinci evliliğini Atıf Yılmaz ile yapan Deniz Türkali’nin İtalyan şarkıcı Ernesto Casalini ile ilk evliliğinden olan kızıdır. Dolayısıyla, asıl adı Abdülkadir Pirhasan olan Vedat Türkali’nin torunu ve Barış Pirhasan’ın yeğenidir.
Edebiyatı, filmi ve müziği genlerinde taşıyan ve sanat ortamında büyüyen, bir dönem tiyatro ile de ilgilenen Zeynep Casalini’den farklı bir yetenek bekleyemezdik değil mi?
Zeynep Casalini bir röportajında, babasını beş kere falan gördüğünü söylemiş ama 2013 yılında Facebook’tan, babasının daha sonraki evliliğinden olan kardeşi Enzio ile tanışıp onu Türkiye’ye davet etmiş. Kavuşma anına kadar müthiş heyecan yaşayan due fratelli (iki kardeş) dakikalarca sarılmış birbirine. Aralarındaki benzerliği görmeniz için fotoğraf ekliyorum.
Da dieci anni (on yıldır) Bodrum’da yaşayan Zeynep Casalini müziğin yanı sıra, 2018 yılında açtığı Vegalini vegan restoran kafeyi işletiyor kızlarıyla.
Biraz hafiflemek, bir yaz esintisi hissetmek isterseniz Bu Yaz şarkısının video klibini aşağıda veriyorum.
Beni şu dörtlük yakaladı derinden:
Ne güzel olurdu Mavi sulara dalıp çıksam Yıldıza aya bakıp yatsam Evde bırakıp her şeyimi tatile çıksam
Nisan ayında sosyal medya hesabında çocukluk fotoğrafını paylaşıp şunları demiş:
“Bir zamanlar Bodrum’daydım. Anneannem Merih Pirhasan, dedem Vedat Türkali ve hep özlediğim annem Deniz Türkali hayatımın insanlarıydı. Ne güzel bi çocukluk geçirdim onlar sayesinde. Ne şanslıyım. Şimdi ‘umarım’ diyorum benim sesim de birilerine iyi geliyordur. Umut her zaman yaşama bağlar”
Bu da babası Ernesto Casalini’nin sesinden zamansız bir Napoliten şarkı, Reginella:
Canzoni intramontabili Zamana meydan okuyan şarkılar
Bu Yaz’ı nerede geçirirseniz geçirin, hayal gücünüze kulak verin ve müziksiz kalmayın, yoksa yosun tutarız!
Not: Bu yazıdaki konu bağlamaları, sevgili okurlarım Müeyyet ve Faruk’a ithaf edilmiştir. Vallahi hiçbir özel çaba göstermiyorum, yazarken kendiliğinden bağlanıveriyor, doğal bir yetenek olsa gerek.
Ağlaya ağlaya yosun tuttum, bağlaya bağlaya bir yol tuttum gidiyorum hayırlısı!
Sabrın tükenmeye, herkesin birbirine ikinci faz posta koymaya başladığı sıcak bir yaz gününde sıcak ve sevgi dolu bir posta göndermek istedim size. Günler başladığı gibi bitmiyor çoğu zaman, bazen keyif hüzne dönüşüyor, bazen de tam tersi.
Çarşambanız çok keyifli başlayıp öyle devam etsin.
Sanırım melekler şehri Los Angeles’da, turistik bir mağazada bir tezgâhtar Hi, how is your Thursday going? diye karşılamıştı beni. Çok tuhaf gelmişti, yapay ve turistik bulmuştum, neredeyse sana ne benim perşembemden diyeçemkirecektim zavallıya, yirmili yaşların asiliğiyle.
İfade şeklinden, mimiklerden ve vücut hareketlerinden belliydi gelenlerin perşembesiyle değil, tüketici kimlikleriyle ilgilendikleri. Sadece gülümseyerek selamlaşmamız sarebbe stato più sincero (daha samimi olurdu) bana göre.
Çok acımasızım ve unutmadığıma göre çok kinciyim değil mi?
Bugün, con tanta sincerità (çok içtenlikle) güzel duygularla dolu bu çarşamba postasını gönderirken aklıma geliverdi. Beyin boşaldı ya, kıvrımlardan eskilere dair bir şeyler çıkıyor her gün. Ama diğer bir kıvrımdan gelen sinyalle o gün neden tepkili bir ruh halinde olduğumu da hatırladım.
O perşembeden önceki pazar günü, dışarıda yaptığımız kahvaltıdan eve dönerken, caddenin başından itibaren üzerinde open door yazan levhalar gördük. Yazının altındaki oklar bizim kaldığımız sitede bir daireye götürdü bizi. Sonuna kadar açıktı o evin kapısı, hemen uğradık ve ev sahibi yaşlı beyi selamlayıp verso la sera (akşama doğru) uğrayacağımızı söyledik.
Çok güzel karşılandık ve ağırlandık. Komşumuz bizim Türk olduğumuzu duyunca, eski bir Türkiye seyahatine dair siyah beyaz fotoğraflar çıkardı bir kutudan. Eski İstanbul’u dinledik bir Amerikalıdan, ellilerde değil de birkaç yıl önce çekmiş gibi entusiasmo (coşku) ile gösterdiği fotoğraflara bakarak. Sohbet uzadı da uzadı, ne bizim kalkasımız geldi ne de onun bizi bırakası.
Meğer bu open door uygulaması tek yaşayan yaşlılar arasında yaygınmış orada. Quattro chiacchiere (iki çift laf) ederek yalnızlıklarını gidermek beklentisiyle, bir gün boyunca tanıdık tanımadık herkese kapılarını açıyorlarmış. Bahsettiğim yer Amerika’nın Akdeniz’i diyebileceğimiz Kaliforniya’da bir şehir olmasına rağmen, sosyalleşmek için böyle bir yola başvuruluyor olması içimi burkmuştu. Daha da iç burkucu olan, o gün bizden önce ve biz otururken kimsenin uğramamış olmasıydı. Akşamı bilmiyorum ama başka gelen olduğunu sanmam.
Credo (sanırım) tanık olduğum yalnızlıktan birkaç gün sonra gördüğüm yapmacık karşılama ile birden pazarımı düşünüp bireyselleşmeye ve perşembemle ilgileniyormuş havasındaki tezgâhtarın temsil ettiği tüketim toplumuna tepki duydum.
Çarşambanız, perşembeniz ve haftanızın her günü mutlu ve huzurlu geçsin, şimdilik gelen olmasa da kapılarınız daima herkese açık olsun!
Picasso’nun dediği gibi zürafa, fil ve kediyi icat eden Tanrı aslında gerçek bir tarzı olmayan ve farklı şeyler deneyen bir sanatçıdır.
Dio in realtà non è che un altro artista. Egli ha inventato la giraffa, l’elefante e il gatto. Non ha un vero stile: non fa altro che provare cose diverse.
Evcil hayvan olarak üçünden birini seçecek olsam tercihim kesinlikle zürafa olurdu. La giraffa Tanrının en güzel eserlerindendir. Öğrencilerim ve arkadaşlarım bilir, ofisime girer girmez karşı duvarda kafasını bir pencereden içeri sokmuş meraklı bir zürafa resmi vardır. Yok, öğrencilerime meraklı olun, sorgulayın gibi subliminal mesajlar göndermek için asmadım onu oraya, tamamen benim zürafa sevgimle ilgili.
I miei studenti
Bendeki resmi fotoğraflayamadığım için bunu temsili olarak koydum, çok benziyor ama benim resmimde tek zürafa var. Buradakiler öğrencilerim olsun o zaman!
Neden bu kadar seviyorum zürafaları? Belki de çok büyük ve güçlü kalpleri olduğu için. Zürafanın kalbi ve beyni arasında iki metre kadar mesafe olduğu için beynine müthiş bir basınçla kan gönderen kalbi son derece güçlüdür ve èpiù grande della sua testa (başından daha büyüktür). Dış tasarımları kadar iç tasarımları da özgün olan bu tatlı yaratıklar için tek bir sıfat seçmem gerekirse zarif derdim.
Nitekim zürafanın adı da Arapça zarafet anlamına gelen zarafa sözcüğünden geliyor. Batı dillerindeki isimlerinin kökeni de bu sözcük.
Zarafa, 1826 yılında Mısır Valisi Muhammed Ali Paşa’nın Fransa Kralına hediye olarak gönderdiği yavru zürafanın da adı aynı zamanda. Come un gesto diplomatico (diplomatik bir jest olarak) zürafa göndermek fikri nereden çıkmış derseniz, X. Charles’ın Paris’teki Jardin des Plantes’de sergilediği egzotik hayvanlara zürafa da eklemek üzere verdiği ilan maalesef.
Una giraffa francese
Etiyopya’daki avcılarla iletişime geçen Muhammed Ali Paşa, henüz iki haftalık yavru zürafayı develere yükleterek kaçırmış. Develer üzerinde, yelkenliler ve gemilerle, en son da yürüyerek durissimo (çok meşakkatli) bir yolculuktan sonra kralın sarayına ulaşan zavallı yorgun hayvan, ömrünü Jardin des Plantes’de geçirmiş. Burada on yedi sene itinayla bakılan ve büyük sevgi toplayan Zarafa, halk arasında ikon olmuş, modaya ve hatta saç şekillerine yön vermiş.
Zarafa’nın yolculuğunu yazan naturalista (doğa bilimci) Étienne Geoffroy Saint-Hilaire (1772-1844) bu zarif hayvanı ilk gördüğü anda büyülenmiş ve kurduğu her cümlede onun fantastik bir güzelliğe sahip, göz alıcı, muhteşem bir hayvan olduğuna değinmiş.
1845 yılına kadar yaşayan Zarafa şimdi La Rochelle Müzesinde.
Zarafa’nın yolculuğunu Michael Allin’in Zarafa adlı kitabından okuyabilir, 2012 yapımı animasyon filminden izleyebilirsiniz:
İtalyan hiciv yazarı, gazeteci ve şair Stefano Benni de zürafaların kalpleri ve beyinleri arasındaki lunga distanza (uzun mesafe) üzerinden tek bir cümleyle felsefe yapmış:
(Zürafanın kalbi düşüncelerinden uzaktır. Dün aşık oldu ama henüz bilmiyor)
Stefano Benni’nin Tatlı Hayat, Tanrı’nın Grameri, Deniz Dibindeki Bar, Prendiluna ve Cyrano De Bergerac/Hepsi Sana Miras adlı Türkçe’ye çevrilmiş kitapları var eğer ilgilenirseniz.
Yolculuğunuz ne kadar meşakkatli olursa olsun, düşünceleriniz kalbinize yakın olsun!
İtalya’da nerede ne yenir, slow food, organiklik, yavaşlık ne güzel, farkındalık ne de hoş falan derken dünkü yazımı nasıl oldu da fast food’a bağladım anlamadım. Birden hamburger özlediğimin farkına vardım, böyle bir farkındalık oldu bende!
Sonra şuurumu kaybettim, gözlerim karardı ve kendime geldiğimde Yemek Sepeti’ndeki restoranlarda geziniyordum.
Zaten da un mese (bir aydır) yaklaşma-kaçınma çatışması yaşıyor, yemek sepetimi doldurup tam sipariş verecekken neyse yaa, zeytinyağlı fasulye var dünden veya mis gibi mercimekli bulgur pilavı ve cacık dururken diyerek durup uygulamadan çıkıyordum.
Dışarıdan yemek yemeyeli quattro mesi (dört ay) olmuştu, dile bile kolay değil! Ne olacaksa olsun artık diye gözümü karartıp pizza siparişi vermeye karar verdim. Slow food yazılarından sonra hamburger ve kızarmış patates olayını yakıştıramadım kendime. Tercihimi, İzmir’li iki genç girişimcinin pizza zincirine dönüşen restoranı Pizza Locale’den yana kullandım. Adında bir yerellik tınısı olduğu için suçluluk katsayım yarıya düştü. Pizza geldi, balkonda azıcık havalandı ve qualche minuto (birkaç dakika) fırına girip coronadan iyice arındıktan sonra sofrada yerini aldı.
Dalla finestra della cucina Mutfağın penceresinden
Beş duyuma da hitap eden nefis pizzanın yanına bir Senfoni şarabı açıldı, öküzgözü ve shiraz. Sulla bottiglia (şişede) bir ağaca konmuş serçeler görünce sevinildi. Beethoven senfonileri eşliğinde Senfoni içerken, bodur mandalina ağacındaki sararması heyecanla beklenen bücür mandalinalar seyredildi.
Pizzasızlık adagio ma non troppo bir tempoda giderildi.
Bu keyfin öznesi ben değilim diye edilgen kipte yazdım sanırım. Bu ortam bana Allah tarafından bahşedildi diye şükrettim.
Tamam, şarap benden!
Da mesi (aylardır) hafif yollu her şikayetin ardından şükretme seansları yaşıyoruz. Hepimizin bu durumda olduğunu ise tatlı arkadaşım Aslı’nın anneannelerimize benzemeye başladığımızı, çok şükür diye sürekli halimize şükrettiğimizi söyleyerek yaptığı yalın ve gerçekçi metaforla en çarpıcı şekilde fark ettim.
Ben şaraptan çok pizzanın etkisiyle çakırkeyif bir haldeyken arkadaşım aradı. Süha benim çocukluk arkadaşım ama bu yaşımıza kadar hiç bu kadar infantile (çocuksu) bir sohbetimiz olmamıştı. Ben laf arasında, o gün ilk defa dışarıdan yediğimi söyledim ve hemen bunu çok aptalca bulup sustum. İkimizin de aynı günlerde açılım başlattığına çok şaşırdı, o da ilk defa un giorno fa (bir gün önce) hamburger yemiş. Sanki ilk defa hamburger yiyormuş gibi sosunu eline yüzüne bulaştırdığını anlatırken ben koptum gülmekten ve benim pizza yerken yaşadığım bocalamayı, döküp saçmalarımı anlatamadım.
Al telefono (telefonda) değil de karşılıklı olsak, bu muhabbetin devamı kesin ketçap mayonez savaşıydı!
Amici come te…
Onun canı pizza, benimki de hamburger isterken bu konuşma çok incoraggiante (yüreklendirici) oldu. Gelecek ay o pizza yiyecek, ben de hamburger. Bu ay bu kadar adrenalin yeter!
Böyle ayrıntıları bu kadar rahat ve keyifle paylaştığım, aynı dili konuşup aynı şeylere güldüğüm meraviglioso (harika) arkadaşlarım olduğu için şükrediyorum!
İtalya’da Yavaş Hareketinin parçası olarak 1999 yılında kurulan Cittaslow ise Slow Food hareketini kentsel bir boyuta taşımıştır. Greve in Chianti Belediye Başkanı Paolo Saturnuni’nin önderliğinde dört belediyenin katılımı ile kurulan birlik, 28 ülkede 182 üyesi olan geniş bir ağdır. Birlik kurulduğunda yavaş şehir,insomma (yani, başka bir deyişle) sakin şehir, olmak için 59 kriter belirlenmişken 2013 yılında criterio (kriter) sayısı 70 olmuştur.
Cittaslow olabilmenin ilk koşulu, başvuru yapan yerleşim merkezinin nüfusunun 50.000 altında olması. Bir cittaslow, Slow Food ilkelerini benimsemeli, yani fast food zincirlerine hayır demeli ve geleneksel yöntemlerle üretilen yöresel tatları sunmalı. Diğer kriterler şu başlıklar altında toplanabilir: altyapı, çevre ve tarım politikaları, kentsel kalite, sosyal uyum, turizm ve misafirperverlik, consapevolezza (farkındalık).
Una strada a Seferhisar Seferhisar’da bir sokak
Türkiye’nin ilk yavaş şehri, bu harekete 2009 yılında katılan Seferhisar. Başlıca geçim kaynağı tarım olan Seferhisar, aynı zamanda turistik bir yerleşim merkezi. Ancak Çeşme, Şirince ve Urla gibi turistik yerlere abbastanza vicino (oldukça yakın) olmasına rağmen, konaklama tesislerindeki yatak kapasitesi bile sınırlı olmak durumunda çünkü cittaslow olmanın bir koşulu da bu. Türkiye’deki diğer sakin şehirlerden bazıları Gökçeada, Eğridir, Akyaka, Mudurnu, Perşembe, Şavşat, Vize ve Halfeti.
Il vero motivo (gerçek, asıl amacı) şehirlerin kendi kimliklerine sahip çıkmasını ve özgün kalmasını sağlamak, yavaşlayarak sakinleşmek, yaşam kalitesini yükseltmek ve hızlı yaşam tarzından, trafikten, gürültüden bunalan misafirlere kucak açan doğal ve huzurlu köşeler yaratmak olanCittaslowhareketinin felsefesi, kısaca vivere rallentando la quotidianità (günlük hayatı yavaşlatarak yaşamak).
Città lente hareketinin yirmi yılda 28 ülkede hızla yayıldığı düşünülürken, aslında bununsalyangoz hızında lentissimo (çok yavaş) bir ilerleme olduğunu gördük. corona tüm dünya şehirlerini iki ay gibi kısa bir sürede yavaş şehre çevirdi, herhangi bir kriter getirmeden.
Günlük hayatlarımız uzun süredir yavaş. Evlerimiz geleneksel ve yerel organik gıdalarla Slow Food merkezlerine döndü, gürültü ve trafik yok artık hayatlarımızda, farkındalığımız arttı ama huzurumuz kaçtı. Evlerimizde più sicuro(daha güvenli) vepiù sano(daha sağlıklı) bir ortamda yaşıyor olmamıza rağmen, sürekli bir sağlık tehdidiyle meno tranquillo (daha az sakin) olduk. Organik beslensek de organik buluşmalar, sarılmalar, kavuşmalar olmayınca eksiğiz.
C’é un legame segreto fra lentezza e memoria, fra velocità e oblio.
Milan Kundera, Lentezza
Milan Kundera Yavaşlık romanında, Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır diyor. Yavaşlığın derecesinin anının yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunun, hızın derecesinin de unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunu söylüyor.
Evet, yavaşlık hızlı günlük yaşamda hızla unutulan eskiyi en ince ayrıntılarla anımsattı ama yavaş yaşam da günlük hayatta endişe verici düzeyde bir unutkanlık başlattı bende.