Buon Natale

İyi Noeller!

Öğrencilerimden duyuyorum, bu yılbaşında çocuklar ve gençler heyecanla ağaçlarını süslemeyi beklerken anneler yorgun ve bezgin bir halde onları caydırmaya çalışıyor, ağacı kurmamakta direniyor. Ben gizlice anneleri arayıp rica ediyorum çocukların hevesini kırmasınlar diye. Bir parıltı her eve, herkese enerji verecek bu dönemde. Hazırlama aşaması bir faaliyet olacak, o renkler ve ışıklar günlerce keyif saçacak.

Diyen ben, kızının bir dizideki güçlü kadın figüründen etkilenip kendine onunki gibi kırmızı bir palto aldığını söyleyen arkadaşıma gülerek, “Ne yapacak paltoyu, evde mi giyecek” dedim ve şu an bu aklıma gelince utandım ne yalan söyleyeyim! Alsın ne güzel işte, o hevesi ve heyecanı yaşıyor olması ne hoş değil mi?

Amerika’daki evini uzaktan boşaltmak zorunda kalan, Dünya Bankasındaki işini çok uzun bir süredir Adana’da evinin bir odasından yürüten bu tatlı kızın kıpırtısı ne kadar umut verici oysa. Bu kış giyemezse seneye Washington’da giyer!

Oya eski öğrencim ve annesi Zeynep de çok yakın arkadaşım. Zeynep’in zaten yıllardır kırmızı paltosu var! Acaba ben en son altı yaşında anneannemin ördüğü tek tığ, metal düğmeli kırmızı paltoyu giymiş olduğum için kıskandım mı?

Bu kırmızı paltolu tatlı anne kız mutfakta harikalar yaratır ve bu lezzetlerden beni de mahrum bırakmazlar. Apartmanlarımız aynı sokakta ve çapraz karşılıklı olduğu için apartman görevlilerimizle sürekli bir şeyler yollarız birbirimize.

Oya ve Zeynep hiçbir Noel’de panettonesiz bırakmaz beni! Panettone, İtalyanların meşhur yılbaşı keki, Milano kökenli ama tüm Avrupa, Amerika, Kanada ve Avustralya’da yaygın bir tatlı ekmek ama bildiğimiz kek. Aslında bilmediğimiz bir kek, uzun ve farklı mayalanma sürecinden dolayı çok farklı bir rayihası var ve içinde yok yok. Nasıl yapıldığına dair ahkam kesmeyeceğim, sadece nasıl yendiğini biliyorum!

Panettonemin ne kadar kabarmış olduğunu görünce dehşete kapıldım ve üzerindeki notu okuyunca da pek mahcup oldum. Üçüncü denemede başardık bu sefer yazmış Oya, halbuki ben ilk denemeyi de yerdim bayıla bayıla.

Keşke ilk iki denemenin kırıntılarını da bir poşete doldurup gönderselerdi, kaşıklardım kahvemin yanında! Umut fakirin, bana umut veren ve adında pane (ekmek), kokusunda davet olan panettone de benim ekmeğim bu günlerde.

Ben fotoğrafını çekmeyi akıl etmeden hemen kestiğim için benzer bir sunumun olduğu bu fotoğrafı temsilen ekliyorum. Benim panettonemin fiyonguna küçük bir buğday başağı demeti iliştirilmişti!

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler anlayışının Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’den çok daha önce, Orta Çağ’da somutlaştığı diğer bir güzellik de pandoro. Onun da adında ekmek var, bir de altın anlamına gelen oro sözcüğü. Altın ekmek pandoro, soyluların yediği bir tatlı ekmekmiş o dönemde.

Pandoro, yukarıya doğru genişleyen yıldız şeklinde kalıpta pişen bir kek. Yatay olarak ince dilimler halinde kesilip dilimler kaydırılarak yerleştirildiğinde ise ortaya bir yılbaşı ağacı çıkıyor. Keyfinize göre süslerseniz de muhteşem bir görüntüsü oluyor.

Ben evdeki tüm ekmekleri, biraz daha kalsın diye ruhumdaki kuşa verdiğim için panettone ile besleniyorum artık. Bu arada, pandoro ekolünden de bir arkadaş arıyorum, buradan duyurmuş olayım!

Bu da Noel şiirimiz, fırından yeni çıktı:

Avete cotto dei deliziozi dolci

Che farannno tutti molto felici

Un panettone soffice come cotone

Oppure un pandoro che splende come oro

Avete preparato i vostri alberi

Con le decorazioni di diversi colori

Ditemi sono già stati cotti

Delle torte e vari biscotti

Al zenezero cannella burro e miele

Tanti Auguri per un Felice Natale

(Herkesi mutlu eden lezzetli tatlılar pişirdiniz mi? Pamuk gibi yumuşak bir panettone ya da altın gibi parıldayan bir pandoro? Farklı renklerde süslerle ağaçlarınızı hazırladınız mı? Söyleyin bana zencefilli, tarçınlı, tereyağlı ve ballı çeşitli pastalar ve kurabiyeler pişti mi?)

Ağız tadıyla Mutlu Noeller efendim!

Yeni yıl için dileklerimiz her zamankinden çok ve zaruri, bence Noel’den başlayalım biz ama önce Andrea Bocelli ve kızı Virginia’dan Leonard Cohen’in Hallelujah şarkısı:

Il fondo della nostalgia

Nostaljinin dibi!

Yok hayır, daha dibe vurmadım henüz korkmayın. Hafta bitti, hafta sonu bitti, bu ay ve bu yıl da bitiyor ama bitmeyen ve bitmeyecek olan tek şey var elimizde, yüreğimizde, o da umut!

Amerikalı şair Emily Dickinson’un (1830-1886) Umut şiirinde söylediği gibi umut ruhumuzda tüneyen kuştur:

“Umut” o tüylü yaratıktır – Ruhta tüneyen – Ve sözsüz bir ezgiyi – Dilinden – hiç düşürmeyen – Ve en güzeli – dinlemek – borada – Ama şiddetliyse fırtına – O minik kuş afallar O ki birçok insanı ısıtmıştır – En soğuk diyarlarda dinledim – En tuhaf denizlerde sesini – Ama en zor durumlarda bile, Benden – tek bir kırıntı istemedi.

Yirmili yaşlarda evde kendini inzivaya çeken Dickinson, dış dünya ile iletişimini keserek aile bireyleri dışında nerdeyse hiç kimse ile sosyal bağını sürdürmemiştir. Her yaştan her birimizin içinde bulunduğu durum yani! L’unica differenza (tek fark), onun inzivası muhtemelen bir kalp kırıklığı nedeniyle yaşadığı psikolojik sıkıntıların da etkisiyle gönüllü, bizimki ise corona yüzünden zorunlu ve sonrasında yaşadığımız psikolojik sıkıntıların etkisiyle zaman zaman dayanılmaz!

Yaşarken yalnızca bir mektubu ve on şiiri yayınlanan şairin, öldükten sonra bulunan yaklaşık 1800 şiiri ailesinin izniyle yayınlanmış ve tanındıktan sonra en büyük Amerikalı şairlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Dickinson, yayınlatmayı düşünmediği şiirlerini adlandırmayıp numaralandırmıştır. Şiirleri generalmente (genellikle) bir numara ve daha çok ilk mısraları ile bilinse de 254 numaralı bu en popüler şiirinin adı Umut olarak geçiyor.

Due anni fa (iki yıl önce) bu kısacık şiirden, şairin hayatıyla da bağlantı kurarak, kaynakça hariç altı sayfalık dönem ödevi çıkarabilen ben, ruhumda tünemiş olan tüylü şeyin yardımıyla hafta sonunu sözlü ve sözsüz ezgilerle, kimseden tek bir kırıntı istemeden geçirdim.

Nasıl mı? Babamın mirası müzik evreninde kendime terapi yaparak! Zamanında özel olarak yaptırdığı bir mobilyaya entegre ettirerek kendi yarattığı müzik setimizde cumartesi adagio ma non troppo ve pazar günü kürdîli hicazkâr makamında onun plaklarını dinledim, dinlendim.

Bu müzik setinin bir de mobilyalar arasında çok şık duran hazeranlı hoparlörleri var. Ve sanırım Philips markasına duyulan fedeltà (sadakat) genetik bizde. Pikap ve teyp Philips, radyo ise Grundig, Senderwahl.

İlk elime aldığım plak, kılıfıyla beni en çok cezbeden, Rossini’nin (1792-1868) Sevil Berberi operası oldu.

Ruhumda bu besteciyle aynı dönemde yaşamış Amerikalı şairin saldığı kuş, kulağımda büyük İtalyan bestecinin yazdığı opera ve aklımda çocukluğumun pazar sabahlarındaki klasik müzik ayinleri, akşamlarındaki Klasik Türk Müziği dinletileri ile hafta sonu nasıl geçti anlamadım bile.

Dickinson’a göre umut, ruhun üstünde tüneyen tüylü bir şey, bana göre ise artık kahve fincanıma tüneyen bir kuş bile umut, yani un uccello che si posa sulla mia tazzina!

Emily Dickinson’ın şiiri hakkında yaptığımız ödevi bulup bir göz attım şimdi. Kuşun ona içimizde bir yer verdiğimiz sürece, karşılık beklemeden kalacağını ve şarkı söyleyerek fırtınaları ve dalgalı denizleri atlatıp hayatta kalmamıza yardımcı olacağını açıklarken, bir iyilik karşısında beklenen veya istenen bir şeyin sembolü olarak gördüğümüz kırıntıyı bile atlamamışız şiiri analiz ederken:

In the last line ‘crumb’ is the symbol of something which is asked in return for a favor. Birds eat bread crumbs that people give them. Normally, a bird would not refuse crumbs that are given to it. However, this bird has never asked for a crumb from Dickinson. Here in the last line, Dickinson emphasizes the selfless character of hope. Hope does not need or ask for anything in order to be present. It just needs a place in our souls and if we let this bird stay and sit in our souls, it will always sing and help us to survive bad storms, cold lands and rough seas, which are metaphors for the worst situations and conditions in our lives.

Tabii yazdıklarımızı uzatmak ve ödevin gereği olan en az kelime sayısına ulaşmak için elimizden geleni yapmışız, şiirin her bir kırıntısı hakkında aklımıza ne gelirse yazmışız ama yine de coşkulu bir çalışma olmuş! Şu andaki kafa ve ruh sağlığımla bu şiir üzerine altı olmasa da birkaç sayfa yazabilirim hâlâ.

Cioè (yani) kuş henüz havalanmadı tünediği yerden ama fırsat kolluyor gibime geliyor. Ben en iyisi biraz ekmek kırıntısı, hatta daha büyük bir rüşvet vereyim ona da biraz daha kalsın, umut fakirin ekmeği!

Il Signor F

Adı ve soyadı aynı harfle başlayanlarda ayrı bir parıltı oluyor canım! İtalyan halkının çok sevdiği, Il Signor G lakabı ile tanınan Giorgio Gaber’den sonra benim hayatımda derin bir iz bırakan sevgili öğretmenim Glen Garner’ı anlatmıştım.

1920-1993

Bugün ise doğumunun 100. yılı pandemi nedeniyle gündemde kalamayan, dört kez En İyi Yabancı Film Oscar’ını alan büyük yönetmen Federico Fellini’nin ödüllü filmlerinden kısa alıntılarla onu analım istedim.

Rimini doğumlu Fellini, gençlik yıllarında bir mizah dergisi ve daha sonra bir resimli roman dergisinde çalıştı. 1939 yılında Roma’ya gidip bir süre come un caricaturista (karikatürist olarak) çalıştıktan sonra radyo oyunları ve filmler için espriler yazdı. 1944 yılında Roberto Rossellini ile Roma, Città Aperta (Roma Açık Şehir) filminin senaryosu üzerinde çalıştı ve 1943 yılında oyuncu Giulietta Masina ile evlendi.

Fellini, film çevrelerinde tüm zamanların en iyi yönetmeni olarak değerlendiriliyor. Ben de vücudun organlarını içeren İtalyanca deyimleri anlattığım yazılarda, gamba (bacak) sözcüğünü içeren essere in gamba (çok yetenekli, iyi ve başarılı olmak) deyiminde örnek olarak hep Fellini è un regista molto in gamba cümlesini yazmışım.

Fellini 1993 yılında, 50. evlilik yıldönümünden bir gün sonra 73 yaşında hayata veda etti, birkaç hafta önce kalp krizi geçirmişti. Cinecittà’da yapılan veda törenine yaklaşık 70.000 kişi katıldı. Fellini ve kendi ölümünden beş ay sonra akciğer kanserinden ölen karısı Masina, on bir günlükken kaybettikleri oğulları Pierfederico ile birlikte Rimini Anıt Mezarlığında yatıyor. Bir gemi pruvası (la prua di una nave) şeklinde tasarlanan ve mezarlığın hemen girişinde bulunan mezardaki dev bronz anıt Arnaldo Pomodoro’nun eseri.

Geçen sene büyük yeğenimin doğum gününü kutladığımda bana teyzelerin goat’u yazdı cevap olarak. Bir türlü anlam veremedim, inatçı falan da değilim. Hele ondan iltifata hiç alışık değilim, yine ne laf vuruyor acaba diye düşündüm. Sorunca da açıklamadı, kolaya kaçmamamı ve araştırmamı söyledi. Meğer genellikle sporcular için greatest of all times anlamında bir kısaltmaymış. İster yönetmen ister teyze, tüm zamanların en iyisi olarak değerlendirilmek iyi bir şey doğrusu!

Mart ayında Fontana di Trevi başlıklı yazımda, La Dolce Vita filminde Aşk Çeşmesi’nin olduğu meşhur sahnenin videosunu eklemiştim. Marcello Mastroianni ve Anita Ekberg’in başrollerini oynadığı Altın Palmiye Ödüllü bu filmden daha uzun bir alıntıyla başlayalım o zaman.

Keyifli bir hafta sonu dileklerimle…

La Signora Ü

1954 yapımı, başrolde Anthony Quinn’in oynadığı Oscar Ödüllü La Strada:

1957 yapımı, En İyi Yabancı Film dalında Oscar alan Le notti di Cabiria:

En İyi Yabancı Film ve En İyi Kostüm dalında Oscar alan, başrollerini Marcello Mastroianni ve Claudia Cardinale’nin oynadığı 1963 yapımı 8 1/2:

Otto e mezzo (8 1/2) filmindeki meşhur dans sahnesi:

En İyi Yabancı Film Oscar’ı alan 1973 yapımı Amarcord:

Nonni e nipoti

Nineler dedeler ve torunlar!

Fırsat buldukça, en büyük tutkusunun dil öğrenmek ve kendi dilini öğrenenlere pratik olanakları sağlamak olduğunu söyleyen genç İtalyan öğretmenlerin hazırladığı keyifli podcast’leri dinliyor, videoları izliyorum. Onların da benim gibi grameri biraz daha geri planda tutup şarkıların, filmlerin önemini vurgulamasına seviniyor, dikkat çektikleri her bir ince ayrıntıya pratik dil kitabımda yer vermiş olduğumu görüp şaşırıyorum.

Bu genç öğretmenlerden biri, videolarına ve ses kayıtlarına sık sık babaannesini de konuk ediyor. Nonna nipote (nine torun), eskiden yeniden her konuda tatlı tatlı sohbet ederken, şakalaşırken aralarındaki sevgi, saygı ve hoşgörüye hayran olmamak elde değil.

Bu neşeli sohbetlerden birini dinlerken, yıllar önce tanık olduğum bir sahne belirdi gözlerimin önünde. Floransa Santa Maria Novella tren istasyonunda, arkasına un mazzo di fiori (bir çiçek buketi) saklamış heyecanlı bir genç görünce trenden sevgilisi inecek sanıp che romantico diye geçirmiştim içimden.

Bu güzel kavuşma sahnesini kaçırmamak için biraz oyalandığımı itiraf etmeliyim. Derken çocuğun yüzüne tatlı bir sorriso (gülümseme) yayıldı, gözleri parladı ve trene doğru koşmaya başladı. Ben heyecanla beklemeye devam ederken, çocuk arkasındaki çiçeği çıkarıp güçlükle trenden inen ninesini kucakladı ve filmlerdeki gibi havalara uçurdu.

Ben bu muhteşem sahneyi daha dün izlemiş gibi tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Çok etkilenmiştim. Daha sonra da benzer kavuşma anlarına tanık olmak için trenden inince istasyonlarda hep oyalandım, sevdiğim bir deyimle siftindim.

Ninelerinin ve dedelerinin arkadaşı ve sevgilisi olan, ilgi ve sevgilerini hep hissettiren, onların gözlerinde ışıltılar yaratan gençleri ayrı bir severim!

Bu yazımı, çok yakında kaybettiğimiz canım öğrencim Berke’nin anısına yayınlıyorum. Kitabımdan aldığım bu yazıda kullandığım, sadece arkasında sürpriz bir çiçek buketi saklayan genç diye açıklama yaparak sipariş ettiğim illüstrasyon elime geçtiği an onu görmüştüm. Boyu posu, inceliği, saçları, güler yüzü ve hep neşeyle anlattığı dedesine olan sevgisi, hepsi bu resimdeydi ve resim dosyasının bendeki adı Berke idi.

Berke, Tunç, Ege

Berkeciğim, hepimizin hayatına renk kattın, güzel yüreğin ve sevginle hepimizi zenginleştirdin, hep güldürdün ve sonra da fena ağlattın.

Bir 28 Mart günü, kızarak kafanı kitabından kaldırıp gayet ciddi “Off şu kedilerden de bıktım ama neyse üç günleri kaldı” dedikten sonra yeniden kitabına dönüşünü, benim kopup kendimi toparlayamayışımı ve dersin sonuna kadar hiç susmadan gülüşümüzü hiç unutmuyorum.

O günden beri her mart ayında, kedi sesi duyduğumda gözümün önüne takvime bakıp kaç günlerinin kaldığını hesaplayan telaşlı kediler geliyor!

Una frase logica dalla moschea

Camiden mantıklı bir cümle!

Vallahi camiye teşekküre gidecektim sokağa çıkma yasağı olmasaydı. Çok şaşkınım şu anda çünkü dokuz aydır bu günleri yakında inşallaaaah hep beraber atlatacağımızı müjdeleyen cami anonsu bugün itibariyle değişti. İnşallaaaah dileği son buldu, yerine hepimiz birbirimize karşı sorumluyuz ibaresi geldi.

Yazımı okuyup bana hak verdiler sanırım, başka açıklaması olamaz bunca zaman süren aynı anlamsız cümlelerin hemen ertesi gün aklı selim bir anonsa evrilmesinin.

Ya erdim ya da anons değişmedi ama ben duymak istediğim cümleyi duyuverdim!

Casa sospesa

Askıda ev!

Home sweet home tamam ama bir yere kadarmış meğer. Havalar soğuyup içeri tıkılınca biz de evlerimizden soğumaya başlamadan bir kampanya başlatıyorum. Scambiamo le case? (evleri değiştirelim mi?)

Bence è una buona idea (güzel bir fikir), butik otel tadında bir konaklama seçeneği ile tatile çıkmış gibi hissederiz!

Bu kampanyamla ilgilenenler, evlerinin kaç+1 olduğunu yazsın. Metrekarenin önemi yok, metrekareye düşen insan sayımız az nasıl olsa. Bu tebdil-i mekân hepimize iyi gelecek.

Bizim evimiz diye demiyorum, gerçekten confortevole (konforlu). 3+1, salon salomanje ama bir handikapı var, yakınında bir cami mevcut. Ben aylardır balkonda ağaç, çiçek böcek, kitap, film, müzik, yazı evreninde kendimi korurken, camiden gelen koruyucu anonslarla kafayı sıyırdım biraz: “Maske, mesafe, hijyen kurallarına uyalım. Bu günleri yakında inşallaaaah hep beraber atlatacağız.”

Ama dokuz aydır atlatamadık maalesef, corona daha dişli çıktı maaşallaaaah!

Aman kimse duymasın bu yakınmamı mazallah, normalde kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime, perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime ama işte günü gününü tutmuyor insanın.

Neyse ben kaçtım eyvallah, bugün biraz yoğun işler…

Kampanyama kulak ve el verin, daha yolumuz uzun, heyecanımız yüksek olmasa da gençliğimiz var!

Una domenica pavarottese

Pavarottili bir pazar!

İyi oldu bu yasak, az da olsa olumlu bir etkisi olacak. Gerekirse demeyeceğim, kesinlikle iki hafta tam kapanmamız gerektiğini biliyoruz.

Ama bu karar verilmeyecek çünkü nüfusumuz azaldıkça kişi başına düşen milli hasıla artıyor ve ekonomimiz hızla büyüyor. Dünyanın ilk on ekonomisi arasına gireceğiz derken bu kadar mütevazı durduklarına bakmayın, bence ilk beşe gireriz yakında.

Valla biz elimizden geleni yapmaya hazırız, yeter ki gün eksilmesin penceremizden!

Pazar, kışlıkları ve yazlıkları çıkarıp kaldırma günümdür. Hazır evdeyken, kaç zamandır ertelediğim bu işi yapayım dedim ama buna gerek var mı artık? Birkaç kılıkla ilkbahar, yaz, sonbahar geçti. Pek dışarı çıkılmayacağına göre kış haydi haydi geçer.

O zaman koca pazar bana kaldı!

Tamam o zaman, biz de bu pazar evden çıkmaz Pavarotti & Friends şöleni yaparız:

Il mio dolce albero di mineole

Benim tatlı minola ağacım!

Başkalaşan yalnızca biz miyiz? Anche la natura (doğa da) çılgınca değişiyor günden güne. Daha dün akşam gördüğüm sukulentim sabah olmadık bir yerinden çıkan çiçeğiyle günaydın diyor, sonbahar yapraklarının renkleri beni benden alıyor. Balkonda hâlâ güneşle ısınırken, evde doğal gaza geçtik. Dışarıdan yemeyip evde organik beslenmeye devam, hayat doğal akışında ilerliyor yani.

Nisan ayında portakal çiçeklerinin kokusu baş döndürüyordu, adesso (şimdi) o ağaçlar mis kokulu portakal, limon, greyfurt, mandalina, portakal ve mandalina karışımı bir narenciye türü olan minola ile dolu.

Nisan’da narenciye ağaçlarının aslında hep böyle açtığını ama bizim bunun farkında olmadığımızı anladığımız halde, şimdi de “Bu ağaçlar hiç bu kadar meyve vermezdi” diyoruz aynı şaşkınlıkla!

Portakal çiçeklerinden ilham alıp Nisan ortalarında José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı‘nı karıştırmış ve Zezé e l’albero d’arance başlıklı bir yazı yazmıştım. Vasconcelos’un on iki günde yazdığını ama yirmi yıl yüreğinde sakladığını söylediği romanın adı in ogni lingua (her dilde) farklı ama yaşattığı sıcacık duygular her ülke insanı için aynı. Ben bu yazıya başlık seçerken İngilizce adından ilham aldım: My Sweet Orange Tree.

Bugün gururumdan ödün vermeden, come se (sanki) sokağa çıkma yasağı yokmuş gibi, Ferhan Şensoy’un 33 yıldır ara vermeden sürdürdüğü tek kişilik oyunu Ferhangi Şeyler’deki efsane şarkısını mırıldanıyorum: Bugün evden çıkasım yok, telefonu açasım yok! Devamındaki ca cupbap cubpap cubabu capcap nakaratını pek beceremesem de bu şarkı benim mantram oldu bugünlerde. Ferhan Şensoy her oyunda seyircilere de sorardı ne yapasınız yok bugün diye. Şimdilerde ne yapasımız vat ki!

Gündemi kendi tarzında l’umore (mizah) yaparak değerlendirdiği bu muhteşem oyun nasıl bir evrim geçirdi acaba ben izlemeyeli?

Bu hafta sonu evden çıkasım yok, bütün gün uyuyasım var. Zezé’nin dediği gibi insan uyuyunca her şeyi unutuyor. Benim Portuga’ya acılarımızın quanti giorni (kaç gün) süreceğini sorasım yok, cevaptan korkuyorum. Zaten Portuga da acılarının biteceğini söylemiyor ki Zezé’ye en fazla kırk gün derken, kırk gün sonra alışacağını söylüyor.

Bizim kaç kırk günümüz geçti acaba, hesabı şaşırdım. Ben Portuga’ya şunu soracağım, “Acılarımız bitince eski, belki de yeni demeliyim, hayatımıza alışmamız kaç gün sürecek?”

Ben en iyisi uyuyayım tekrar, hatta çocukken ablamla gece yarısı bitmek tükenmek bilmeyen bir ağız dalaşına girdiğimizde annemin hışımla odaya dalıp artık yatıp uyumamız gerektiğini söylerken kullandığı ifadeyle zıbarıp yatayım.

Uyanınca da narenciye sepetimle balkona çıkıp birazcık sarkarak minola toplarım. Depoladığım vitaminle yarını da geçiririm. Neyse, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yasak kalkacak.

Hafta içi yasağında sıkıntı yok zaten, ben uykuda oluyorum o saatlerde. Uyurgezerler düşünsün!