Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Hep biz mi İtalyanca konuşacağız, biraz da onlar konuşsun biz dinleyelim. Benim gibi Kaş tutkunu Venedikli Renzo ve Giulia’nın sohbetini dinleyerek gününüze farklı bir keyif getirmek istedim bugün.
İtalyanca altyazıları da olacak şekilde bağlantı veriyorum ama altyazılar çıkmazsa Ayarlar kısmından altyazı seçeneğini açabilirsiniz. Videonun başları da Renzo hep uzak geçmiş zaman kipi Passato Remoto kullanıyor. Bu bizim son gramer konumuz olacak, haftaya yayınlayacağım bu dersi.
Keyifli bir hafta sonu geçirmenizi diliyorum, benim de çorbada tuzum olsun!
Blog maceram için hedeflediğim bir yılın sonuna hızla yaklaşıyoruz. Bu hafta kalan birkaç gramer konusunun da üzerinden geçip rehber niteliğindeki pratik dil kitabımı su questa piattaforma (bu platforma) taşımış olacağım.
Daha önce de belirttiğim gibi, yeni bir dil öğrenirken artık sınırsız sayıda kaynağa, alıştırmaya anında erişebiliyoruz. Quello che volevo fare (benim yapmak istediğim) ise vakit kaybetmeden daha hızlı öğrenmeniz için gerekli olan her şeye en uygun sırada değinmek, klasik ders kitaplarında rastlamayıp zamanla kendi kendinize keşfedeceğiniz, belki de bir türlü keşfedip anlamayacağınız şeyleri dile getirmekti.
Araya corona girince dersleri askıya, dertleri ön plana aldım ama arada arabeske bağlasam da misyonumuzdan şaşmayıp İtalyancadan ve İtalyan kültüründen sapmamaya çalıştım. Nei titoli (başlıklarda) ve yazıların içeriğinde bol miktarda İtalyanca var. İtalyanca öğrenenler dışında okuyanlar da çok olduğu için sözcüklerin, ifadelerin ve alıntıların Türkçe anlamlarını da yazdım mutlaka.
Kalan gramer konularımız, İtalyanların bile molto spesso (çok sık) yanıldığı, en zor fiil çekimlerinin olduğu Condizionale Presente (Semplice), Congiuntivo ve genellikle günlük konuşmalarda kullanılmayan ve bu nedenle her şahıs için ayrı çekimini ezberlemenin gerekmediği, uzak geçmiş zaman kipi Passato Remoto.
Bir adasever olarak, kendimi adalarda çok daha mutlu ve özgür hissederim. Ve bu nedenle de gençlik yıllarımda şu ada senin, bu ada benim yelkovan kuşlarının peşi sıra gezer dururdum.
Midilli’ye gidişim, Assos’a dadandığım yıllara rastlar. Bir akşamüstü deniz kenarında otururken karşıdaki adanın mimarisini merak etmiş, bir kaçamakta da Ayvalık’tan oraya geçip Yunan adaları arasında island hopping yapmıştım.
Malta’ya gidişim ise bir arkadaşımın bana taktığı yüklü miktarda borcun karşılığında, yıllar sonra beni Malta’ya göndermesi ile olmuştu. Üniversiteyi bitirip işe başladığımda hiç dokunmadığım ilk üç maaşımı, arkadaşlık anlayışım gereği, gözümü kırpmadan kafe açan ve maddi sıkıntıları olan arkadaşıma vermiştim. O ise işi gücü çok yerinde olmasına, üstüne anche un’agenzia di viaggio (bir de seyahat acentesi) açmasına rağmen hiç ödememişti borcunu.
Yıllar sonra nasıl oldu da aklına geldiyse, bana Adana’dan ulaştı ve nakit ödeme yapamayacağını söyleyerek kendi turizm şirketi yoluyla Malta’ya yolladı beni. Eminim kontenjandan, sıfır maliyetle! Oysa ben çoktan bir bardak soğuk su içmiş ve hatta unutmuştum. En az otuz üç maaş daha almıştım o arada.
Ne yapayım, hazır gitmişken ada, denizaltı, deniz üstü turları almış, çok yakınındaki L’isola sorella (sister island) Gozo’ya gidip bir maaş daha harcamıştım üzerine. Ödendiği düşünülen bu borcun üstüne bir bardak da soğuk şarap içtim adanın eğlence merkezi St. Julians’da!
Ne kadar uzun anlattım, içime oturmuş belli ama durup dururken aklıma düşüp de gitmeyi düşünmeyeceğim Malta’yı çok sevdim. İyi ki gitmişim, ada adadır! Sicilya Arapçası kökenli Maltaca’ya da bayılmıştım. İtalyanca, Arapça ve İngilizce kelimelerin karışımı bu dili kesin öğrenirdim biraz daha uzun kalsam.
İtalyan arkadaşlarım bana Fata derdi. Peri anlamına gelen bu takma adımı çok severdim. İspanyolca öğrenmeye başladığımda Ada sözcüğünün peri anlamına geldiğini öğrendiğimde adeta kanatlandım. Uçuş kartlarımda Adana’nın ilk üç harfi ADA yazardı. Ada adında çok yakın bir İtalyan arkadaşım var. Ben de kızım olursa adını Ada koymaya kararlıydım. Come il suo significato (anlamı gibi) güzel bir sözcük: kısa, ferah, özgürlük çağrıştıran, tersten okunuşu aynı.
Ama tam o yıllarda Buket Uzuner Kumral Ada Mavi Tuna’yı yazdı ve sağım solum küçük Ada’larla doldu birden. Bir bardak soğuk su da bu noktada içtim!
Yanı başımdaki Kıbrıs’a ilk kez ortaokulu bitirdiğim yaz bir aylığına gitmiştim ve çok da sevmiştim. Biz o zamanlar Kıbrıs’ı yurtdışı sayardık, con il passaporto (pasaportla) gidip elimiz kolumuz yabancı marka kıyafetlerle, spor ayakkabılarıyla dolu dönmüştük. Nike ayakkabı, Fred Perry shetland kazak giymenin prestij sağladığı yıllar!
Kıbrıs ülke dışında gördüğüm ilk yerdi. Yaklaşık on yıl sonra iş için sürekli gitmeye başladım. Arada birçok ülkede birçok yer görmüş olduğum halde, çocukluğumun o yazında çok sevdiğim Girne yat limanını yine çok beğendim.
corona öncesinde dadandığım ve üç yaz üst üste gittiğim Kaş’ın karşısındaki Meis ise son gözdem! Asıl adı Castellorizo veya Kızılhisar olan, Yunanlıların Megisti dediği Meis, Kaş’a kaş-göz mesafesinde gözbebeği gibi bir ada. Meis, Gabriele Salvatores’in 1992 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını alan muhteşem Mediterraneo filminin çekildiği yer.
Hey gidi günler hey! Şimdi burnumuzun dibindeki, burnumuza koymadığımız, şehrimizin neon ışıklı Sevgi Adası’na gidip cümbür cemaat mangal yapmaya, çekirdek çintmeye, veleybol oynamaya bile çoktan razıyız!
Ama kayıt olduğum İtalyanca kursu Melbourne’de olduğu için nei prossimi due mesi (önümüzdeki iki ay) sanal olarak da olsa bir adada olacağım için heyecanlıyım.
Bir sürü ada hikâyem var ama çok sevdiğim Sri Lankalı dostlarımın adasına bir türlü gidemedim maalesef. Eski adı Seylan olan, şeklinden ve coğrafi konumundan dolayı Hindistan’ın gözyaşı olarak bilinen Sri Lanka’ya gitmek hayalim.
San Michele
Venedik’in gözyaşı ise Murano ile Venedik arasındaki mezarlık adası San Michele! Napolyon, 1804 yılında Venedik’i işgal ettiğinde, şehrin yapısını ve belirli dönemlerde yükselen suları dikkate alarak ölülerin buraya gömülmesini yasaklamış.
Bunun üzerine, Venedik’in kısaca La Fenice (anka kuşu) olarak bilinen meşhur tiyatro binası Teatro La Fenice’nin mimarlarından Gian Antonio Selva, San Michele adasındaki mezarlığı tasarlamış. 1835-1839 yılları arasında komşu San Cristoforo della Pace adasıyla birleştirilip bugünkü şeklini alan mezar adasının güncel tasarımı 1860 yılında mimar Annibale Forcellini tarafından yapılmış.
Birçok milletten, etnik kökenden ve farklı dinlerden insanların mezarlarının bulunduğu adada yer tabii ki sınırlı. Bu nedenle, 1995 yılında çıkarılan bir kararnameye göre kişiler mezarlarının konumuna göre, burada 10-20 yıl kalabiliyor. Daha sonra kalıntılar, ailenin isteğine göre başka bir mezarlığa naklediliyor veya İtalyan Katolikler arasında yaygın olduğu gibi yakılıyor.
(1885-1972)
San Michele’de yalnızca ünlülere dokunulmuyor. Bu ünlüler arasında, 1924 yılında İtalya’ya yerleşen ve Mussolini’yi destekleyerek faşist işbirlikçi olarak faaliyet gösteren Amerikalı şair Ezra Pound da var.
(1882-1971)
Mezarı su quest’isola (bu adada) olan diğer bir ünlü de Rus kökenli besteci, piyanist ve orkestra şefi Igor Stravinsky. Ezra Pound’dan üç yıl önce doğup bir yıl önce ölen Stravinsky, ABD ve Fransa vatandaşı idi. Amerika’da ölmesine ve Venedik’te hiç yaşamamış olmasına rağmen, Rake’s Progress operası dahil olmak üzere birkaç eserinin ilk kez sahne aldığı Venedik’e hayran olduğu için vasiyeti üzerine ebedi istirahatgâhı San Michele’ye getirilmiştir.
Ben de nel mio testamento (vasiyetnamemde) bir güncelleme yapıp şansımı deneyeceğim San Michele için. İtalyanca öğretmek ve İtalyan kültürünü tanıtmak için az emek vermedim sonuçta!
Halk dilindeki adıyla Il Giorno dei morti (ölüler günü) için ailesiyle San Michele’ye giden Alessandro del Monte’nin ilgilenenler için YouTube’a yüklediği çok güzel bir video:
Allah kimseyi bir yeni yetmenin diline düşürmesin, o yeni yetmeyi de eskiden dalga geçtiği her şeyi yaptırarak terbiye etmesin.
Nel passato (eskiden) yaz akşamlarında sahilde otururken annemle halamın kaç ev var diye sitedeki ışık yanan daireleri saymasına çok gülerdim. Bir önceki günle kıyaslamak için aradaki farkı hesapladıklarını duyduğum zaman ise gülmekten kumlara yatardım.
Adesso (şimdi) benim kafamda da sürekli sayılar dolaşıyor. En sevdiğim faaliyet olan uykuya kaç saatim kaldığını sayıyor, sabah uyanınca kaç saat uyuduğumu hesaplıyorum. Mutfağa geçince ilk olarak penceredeki bodur mandalina ağacımdaki mandalinaları sayıyorum, kaç tanesinin hâlâ yeşil kaldığını saptıyorum.
Sapıtıyorum herhalde diye geçiriyorum içimden, açılayım diye kahve hazırlarken kaç Nespresso kapsülümün kaldığını sayıyorum. Circa (yaklaşık) kaç gün sonra sipariş vermem gerektiğini hesaplıyorum. Bir önceki aya göre her gün bir kapsül daha fazla tükettiğimi, eskiden bir kapsül içince gece uykum kaçtığı halde şimdi günde üç veya dört kapsülün bana mısın demediğini dehşetle fark ediyorum. Sipariş sıklığımdaki ve döviz kurlarındaki artışı düşünüp bütçe hesabı yapıyorum.
Kahvemi alıp balkona çıktığımda narenciye ağaçlarında yoklama alıyorum, düşen greyfurtları ve limonları sayıyorum. Bir ağaca yuva yapan anne kuşun yavrularını bir önceki güne göre daha çok veya daha az ziyaret etmesinin nedenlerine kafa yoruyorum. Kaç gündür dışarı çıkmadığımı hesaplamam da genelde bu saatlerde oluyor. Birazdan dersler başladığında bu ossessivo (saplantılı) düşüncelerden kurtulacağıma sevinip ajandamı açıyorum ve o gün kaç ders aldığıma bakıyorum.
Dersler bitince bloga girip corona günlerinde kaç yazı yazdığıma, bozza (taslak) halinde bekleyen kaç yazım olduğuna bakıyorum. İtalyanca dil kitabımdan bloga aktarmam gereken kaç ders kaldığını sayıyor, bu iş için hedeflediğim bir yılın bitmesine kaç günümün kaldığını hesaplıyorum.
Cuma olunca hafta sonunun, pazartesi olunca da o haftanın bitmesini diliyor, sabırsızlıkla bu günlerin sonlanmasını bekliyorum. Belirsizlik çok zor, kaç günümüzün veya ayımızın kaldığını bilsek çok rahatlarız.
Neyse, şimdilik şubatın ilk haftası başlayacak kursuma odaklandım, gün sayıyorum.
Bir tek akşamları çevredeki apartmanlardaki ışık yanan daireleri saymıyorum, gerek yok, tüm dairelerde her akşam ışık var çünkü!
Durante l’anno passato (geçen yıl boyunca), burada yazdıklarım dışında kendimi kaptırmışlıkla hiçbir şey yapamadım. İlk dakikalarında sarmayan filmleri, ilk sayfalarında yakalamayan kitapları yarım bıraktım. Bir şarkı hüzünlendirdiği an kapattım, bir süre sonra haberleri de çıkardım hayatımdan. Ne iyi geliyorsa onu daha çok yapmaya, ne iyi gelmiyorsa da yapmamaya özen göstererek korumaya çalıştım kendimi.
Bu sürece anında adapte olup her dakikasını değerlendiren arkadaşlarımı gıptayla ve con grande stupore (büyük şaşkınlıkla) izledim ama ben ne sanal müze gezebildim ne konferanslara katılabildim, ne de sanal çevre turları yapabildim. Arkadaşlarımın yaptığı hatırlatmaları unutup her şeyi bir bir kaçırdım.
Ruhumu katarak büyük bir içtenlikle yalnızca yazdım, müzik dinledim, film izledim, hayretle doğanın çıldırışını takip ettim. Bir de büyük bir iştahla yedim ve bazen keyifle, bazen kederle içtim. İçilen şaraplarla Kasabanın Sırrı 2 filmi çekilebilirdi. Birikip gazetelere sarılarak tek tek çaktırmadan çöpün derinliklerinde elden çıkarılan boş şarap şişelerinden ise İtalya’ya yol olurdu herhalde.
Le bottiglie (şişeler) bu şekilde görevliye çaktırmadan sinsice elden çıkarıldığına göre, dünya düzenini değiştirmeye muktedir corona, iliklerimize işlemiş el alem ne der sorunsalı konusunda pek bir şey yapamadı anlaşılan.
Kendi iliklerim adına konuşuyorum!
Ma ora (ama şimdi), yeni yılın ilk günlerinde bakıyorum da bu zorunlu nadas iyi gelmiş bana, toparlandım ve küllerimden yeniden doğdum adeta. Keyifli dersler yapıyorum, vakitten bol neyim varken reddettiğim çevirileri en sıkışık zamanlarımda bile kabul edip gayet hızlı ve severek yapıyorum. Bir yıl dinlenen toprağıma yeni duygu ve düşünce tohumları ektim, iyi mahsul alacağım bu sene.
Bu arada, iki farklı avanzato (ileri düzey) İtalyanca kursa katılacağım merkezde bu dönem için bir program daha eklemişler!
Bu programda Per dieci minuti adlı kitabı 2013 yılında On Dakika olarak Türkçe yayınlanan giovane scrittrice (genç kadın yazar) Chiara Gamberale’nin pandemi döneminde yazdığı Come il mare in un bicchiere kitabı okunup tartışılacakmış. Ve asıl güzel olan, son derse konuşmacı olarak yazarın kendisi gelecekmiş.
Kaçıramayacağım bir fırsat olduğu için ona da kayıt oldum subito(hemen) ve böylece haftanın üç sabahını doldurdum. Şimdi de kitabı indirip okumaya başlayacağım. Üç ayrı sınıfta boy gösterip üçünde de ineklerin efendisi olma iddiasındayım. Burada kendime bir maşallah demeliyim bence, geç bir açılım oldu ama iyi oldu!
Eminim Chiara da Türk bir yazarla tanışmaktan memnuniyet duyacak. Magari (keşke) bu kitabı ben çevirsem!
Pandeminin başında yaşanılan bocalamanın, mutsuzluğun yerini tarifi zor bir huzur ve güvenin aldığını söylüyor Gamberale aşağıdaki videoda.
“Gürültü ve şiddetten, rekabetten uzaklaştık. Dışarı çıkamadıkça takıntılarımızdan, abartılı duygu ve düşüncelerimizden çıktık. Biz ve yakınlarımız hastalanmadığı için mutsuzluğumuzun yerini banal bir mutluluk aldı. Dünya üzerimize geliyor ama kimse bizi kirletemeyecek artık, insanlar ve bazı şeyler ile aramızdaki mesafeyi biz belirleyeceğiz. Gerekirse maskemizi takıp kendimizi koruyacağız, savunacağız.”
Şu sorusu çarpıcı tabii: Bizim sağlıklı düşünmemiz için dünyanın hastalanması mı gerekiyordu?
Biz zaten oldukça sağlıklı düşünüyorduk aslında, karınca kararınca iyi şeyler yapmaya çalışıyorduk. Daha da olumlu duygularla, farkındalıkla çıkıp daha güzel şeyler yapacağız kuşkusuz. Ama dünyada büyük ölçekte olanlara baktıkça pek umudum yok açıkçası küresel çapta bir iyileşme konusunda.
Chiara Gamberale, karantinanın başında tutmaya başladığı deftere, yakınlarından neleri özlediklerini yazmalarını istemiş. Babası, ailece dağ evlerine gitmeyi özlediğini yazmış. Herkes sarılmayı ve yakın olmayı özlemiş. Son sayfalarda ise yine evde olmayı, bu kendi iç seslerini dinledikleri dönemin uzamasını dileyenler olmuş. Böyle bir kitap yazma fikri, o defterdeki hislerden doğmuş yani.
Devo confessare (itiraf etmeliyim), kitabı değil ama Bir bardakta deniz gibi olarak çevirebileceğim adını kıskandım biraz!
Ama meğer Chiara Gamberale kitabına bu adı Vittorio Varano’nun bir şiirinden esinlenerek vermiş:
Un calice
“In me sto bene. Come il mare in un bicchiere. Ma se sono confinato in questo calice. Qualcuno mi può bere”
(Kendi içimde iyiyim. Bir bardakta deniz gibi. Ama eğer bu kadehle sınırlıysam. Biri beni içebilir)
Ben de kendi içimde iyiyim. Bir fincanda kahve gibi. Ama eğer bu fincanla sınırlıysam. Biri beni de içebilir ama buna izin vermeyeceğim!
Ne yalan söyleyeyim, geçen yıl mart ayında okulların iki hafta tatil edildiğini duyunca azıcık dinlenirim o vesileyle diye düşünmüştüm. O dinlenmeyi umduğumuz tatil iki yıla uzarken dinlenmekten yorulduk fena halde. Bu ara aklımda hep Jules Verne’in İki Yıl Okul Tatili romanı var. William Golding’in Sineklerin Tanrısı’nın babası sayabileceğimiz bu macera romanında da ıssız bir adadaki belirsiz tatil günlerinde hayatta kalma mücadelesi veren çocukların öyküsü anlatılıyor.
Karantinanın ilk günlerinde bol bol dinlenen, kitap okuyan, yeni hobiler edinen, evine Surivor parkuru kuran öğrencilerim artık yorgun ve bezgin. Hangimiz değiliz ki! Ama dikkat ettiğim bir şey var, hepimiz her yandan sevgimizi ve özlemimizi daha açık ifade ederek çevremizdekileri neşelendirmek ve mutlu etmek için olağanüstü gayret sarf ediyoruz. Herkes sessizce kendi duygusal yükünü sırtlandı, kimse kimseye olumsuz bir şey yaşatmamaya çalışıyor, anzi (hatta, aksine) birbirimizin yükünü azaltma çabasındayız.
Bu bataktan birlikte çıkacağız!
Ben de öğrencilerimdeki belirgin dibe vurma belirtilerini, zoom’da bile aşikar olan boş bakışları, sıkıntılı halleri görünce can havliyle kendime geldim. Yavrularını korumaya çalışan kuşlar gibi kendi depresyonumdan sıyrıldım hemen, açtım kanatlarımı. Toplantılarımıza mezz’ora (yarım saat) sohbet süresi ekliyorum, lavanta kokulu mumumu mutlaka yakıyorum. Mis kokusunu iletemesem de ışıltısı bile yetiyor sohbetimizi aydınlatmaya, içimizi ısıtmaya.
Onlar bana evlerini gezdiriyor, odalarını gösteriyor, evcil hayvanlarını sevdiriyor. Arka planda hep müziğimiz var, kahvemizi birlikte içiyoruz. Ben de ders malzemelerimizin daha canlı ve neşeli olmasına özen gösteriyorum.
Hatta animasyona da başladım. Zeynep’i yılbaşı hediyesi, arkasında toka ve broş donanımı olan multifunzione (çok işlevli) keçe Noel Baba’yı yakama takıp karşıladım. Yaşımdan başımdan utanıp toka yapmadım henüz ama bence o günler de yakın! Yağmur’un karşısına ise onun yılbaşı hediyesi, üzerinde Zzzzz harfleri işli kadife uyku gözlüğümle çıktım, derslerde hep siz uyumayacaksınız ya diyerek!
Bence dönüşümüz muhteşem olacak!
Dünyanın tüm insanları, köşeleri gibi rutin hayatına ara verip dinlenen, hüzünlü bir sessizliğe bürünen ama o arada yorgun ruhunu onaran, berraklaşan sularında balıkların yeniden hayat bulduğu, sessizliğinde yalnızca martıların ve su sesinin duyulduğu güzel Venedik’te yeniden insan cıvıltılarını duymak dileğiyle…
Unutmayın, hepimiz aynı gondoldayız ve karaya birlikte çıkacağız!
Öğrenci olmaya özenip İtalyanca kursa kayıt olacağımı daha önceki bir yazımda söylemiştim. Center of Italian Studies (CIS) Melbourne’de bir dil merkezi ve ben onların yayınladıkları bazı videoları blogda ve şimdi zoom derslerinde paylaşıyorum. Genç bir ekip ve eğlendirerek öğrettikleri belli.
Ben de ileri düzeyde bir kursa kayıt olup o kadroyla tanışmak, yeni bir şeyler öğrenmek, kendime bir amaç yaratmak ve en önemlisi yeniden öğrenci olmanın keyfini yaşamak istedim.
İlk olarak un corso intensivo (yoğun bir kurs) almayı düşündüm, her gün üç saat ders alacağım bir haftalık bir kurs programı cazip geldi. Fakat daha sonra bu keyfi bu kadar kısa sürede tüketmeme kararı aldım, yoğun bir kursun ne acelesi ne de gereği var. Un corso semi-intensivo (yarı yoğun bir kurs) buldum. Haftada bir gün üç saat ders alıp şubat ve mart aylarında devam edecektim.
Hemen kayıt oldum ama un piccolissimo sbaglio (küçücük bir hata) yapmışım. İtalyan bir ekibin kurup işlettiği bir merkez olunca Melbourne’de olduklarını unuttum ve saatleri İtalya’ya göre hesapladım. Sabah onda başlayan kursa kayıt oldum ve heyecanla beklemeye başladım. Sağ olsunlar, Türkiye’den kayıt olduğumu görünce uyarma gereği duydular. Seçtiğim saatler burada gece 2:00-5:00, yani piccole ore!
Benim için aynı sabah saatlerine tekabül eden akşam derslerine geçebileceğimi söyledim. O saatlerde de semi-intensivo kurs yokmuş, üç değil bir buçuk saatlik dersler varmış. Böylece bana özel, esnek bir program teklif ettiler: iki ay boyunca haftanın bir günü bir buçuk saat ders, diğer bir gün bir saat konuşma dersi ve yaptığım ödeme yine de fazla geldiği için birkaç özel ders! Bu benim için çok daha iyi bir program oldu, pek sevindim. Onlar da benim İtalyanca konusunda yaptıklarımı duyunca çok sevindiler, tanışmak için sabırsızlanıyoruz, non vediamo l’ora di incontrarci!
Bu arada, derslerde Netflix’teki bir İtalyan dizisini tartışacağımızı yazdılar. Ben hemen izlemeye başladım tabii. Tekrar bir hatırlatma olunca izlemeye başladım bile dedim. Meğer sadece orijinal dilde erişimim var mı bakayım diye söylemişler, izlememem gerekiyormuş. Öğretmen söyleyecekmiş bir sonraki ders için izlememiz gereken bölümü. Ama ben sekiz bölümü de izledim valla birkaç günde çaktırmadan! Dizinin adı Il processo (dava, mahkeme). Çok da sevdim.
Cinayet davası olduğu için izlemediğim, okumadığım iki tür birden çıkmıştı karşıma ve hazırlanmam gerektiğini hissettim. En azından biraz terminoloji çalışarak gideyim de tartışmalarda rahat olayım diye düşündüm. Hem o günlerde işlerim yoğun olur, çalışmaya ve hatta izlemeye vakit bulamayabilirim.
Öğrenciyken çalışmayı daima son güne bırakan ben, sorumluluklarının bilincinde bir öğretmen öğrenciyim artık!
Yeni yılın ilk dersinde, hazırlıklarımı öğrencim Zeynep’e anlatıyordum büyük bir coşkuyla. Dizinin tüm bölümlerini önceden izlediğimi, şimdi terminoloji çalıştığımı, geceleri uyumadan İtalyanca podcast’ler dinlediğimi, defterime notlar aldığımı falan anlatırken gayet sakin ne dedi biliyor musunuz?
Kimse düşünmüyordur kursu şimdiden, bence sınıfın en inek öğrencisi siz olacaksınız!
Siz diye hitap edecek kadar kibar, inek diyecek kadar samimi muhteşem bir yorumdu. Ne yapayım, bu yaşımda yeni ziyaretime gelmiş hırs, iki ay da olsa tadını çıkarayım bırakın.
Sınıf birincisi olup yıldızlı sertifikayı duvarıma asmazsam ne olayım!
Annemin hâlâ en iyi arkadaşı olan, okul arkadaşı Yıldız Teyzeciğimden harika bir yılbaşı hediyesi aldım dün. Yıldız Teyze yazılarımı keyifle okuyor ve beni teşvik eden, ilham veren yorumlarını iletiyor sık sık. Çok iyi bir okur olduğu için ondan aldığım iltifatlar nasıl iyi geliyor anlatamam. Tam anlamıyla şımarıyorum!
Yıldız Teyze ve eski İtalyanca öğrencim, yıllardır görmediğim sevgili Canan’ın gizlice yürüttüğü işbirliği sonucunda bu tatlı mı tatlı biblo çıkmış ortaya. Bu vesileyle Canan’la yirmi yıl sonra yeniden konuştum, Kara Lama Design adıyla kişiye özel ahşap biblolar ve birbirinden güzel çalışmalar yaptığı güzel işinden haberdar oldum.
Bu günler bitince buluşup kaldığımız yerden devam etmek dileğiyle kapattık telefonu. Ne kadar severdim onu, hayat gailesi ile kopmuşuz ama bu biblo bizi bir araya getirecek yeniden!
Eteğindeki taşları dökmüş, küllerinden yeniden doğup doğrulmuş, etek uçları sukulentler ve arkası gelinciklerle bezeli, koltuğunun altına bir sukulent kıstırmış, takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, sağlıklı beslenip bol uyumaktan yanaklarından kan fışkıran gürbüz, topuz yapmasına ramak kalmış, ruhunda ekmek kırıntılarıyla beslediği kuş, havada kuşun dilinden hiç düşürmediği sözsüz ezgi, kucağında Kolezyum, İtalya’da istikametlerden istikamet beğenen, yüreğinin götürdüğü yere gitmek için balkonda üzerindeki fanusun kalkmasını bekleyen, umudunu her daim taze tutan bu taze bendenizim..
Yukarıdaki lavantanın kokusu içeri gelmeye başladığına göre fanusun kalkması yakın bence!
Amigurumi, Japonca ami (örülmüş) ve nuigurumi (içi doldurulmuş oyuncak bebek) sözcüklerinden gelen ve kökeni eskiye dayanan bir Japon sanatıdır. Tek tığ veya çift şiş ile örülüp doldurulduktan sonra bir araya getirilen parçalardan yapılamayan oyuncak çeşidi yok.
Amigurumi oyuncaklar, 2003 yılından beri tüm dünyada çılgınca yayıldı. Genellikle uyku arkadaşı olarak satılan bu oyuncaklardan Türkiye’de de yapan çok sayıda kişi var ama herkesinki sevimli ve zevkli olmuyor. Ben geçen yıl Bitmeyecek Örgüler’den Buse Tüfekçioğlu’nun çalışmalarını görünce bayıldım ve hemen yılbaşı hediyesi olarak birkaç geyik sipariş ettim, bir tane de kendime tabii ki! Tatlı geyikler geldi, bir süre birlikte dinlendiler benim ofiste. Sonra çok sevileceklerine emin olduğum yeni yuvalarına gittiler.
Sürüden ilk ayrılan geyiğin adı İrmikli kondu yeni sahipleri kızlar tarafından. Birkaç gün sonra yüzüne baktığı an adını Pakize koyan küçük sahibine gitti diğeri. Onu çok sevip, almaya talip olan akraba çocuklara ve hatta kardeşine kaptırmayan diğer sahip ise geyiğine isim vermedi ama aldığım duyuma göre yılbaşı tatilinden dönerken Milano’ya götürmeye niyetlendi onu. Gitti mi sonuçta adsız geyik bilmiyorum, soramadım.
Sona kalan dona kaldı ve benim geyiğim yılbaşını Kapadokya’da karlar altında geçirdi.
Çok tatlı ve boynuzları üç katlı olduğu için ben de Trileçe adını verdim geyiğime, karlar kraliçesi Trileçe! Bir sandalyeye kurulup odanın terasından keyifle çevreyi seyrettiği gün ben onu dışarıda unuttum ve bembeyaz bir sabaha uyandığımda geceyi dışarıda geçirdiği için biraz kırgınlığı vardı Trileçe’nin. Biz o gün çevre turu yaparken otelde kaldı ve dinlendi.
Trileçe bu yıl coronadan dolayı evde pijama terlik televizyon tombala geçirecek yılbaşını!
Benim masum Noel yazım nasıl oldu da kırmızı paltoların havada uçuştuğu bir meydan muharebesine dönüştü anlamadım! Benden başka kırmızı paltosu olmayan bir kadın yok mu aramızda? Ve neden erkeklerden benim de kırmızı paltom, montum, yağmurluğum var diye bir meydan okuma gelmedi, sorarım size?
Daha yazımın mürekkebi kurumadan Zeynep ve Oya çıkıp NetWork’te birer kırmızı palto daha denemiş, bir de üstüne kırmızı oje almışlar. Bu davranışlarına gerekçe olarak da benim gazıma gelmiş olduklarını söylediler. Oysa ben pandoro kek konusunda bir meydan okuma başlatıp rekabet yarattım sanıyordum. Benimle paylaştıkları bir mesajda ise babadan gelen bir öneri vardı, yazıyı çok iyi sentezlemiş doğrusu: Instagram’da Kırmızı Paltolu Kızlar adıyla bir sayfa açıp evde yaptıklarınızı satışa sunabilirsiniz bence!
Ben kafamda bu konuyu analiz edip anlamaya çalışırken, Yağmur’la üniversite derslerine şimdiden hazırlanmak için serbest formatta ders yapmaya başlayacağımız ilk zoom buluşmamızı yaptık. Biz yine aynı kılıktayız diye birbirimizden özür dileyip açıklama yapmaya çalışırken birden çalışma odasının kapısı açıldı ve içeri kırmızı paltosuyla uçuşarak annesi Müeyyet girdi. Kırmızı ruj sürmüş, bana nispet ellerini paltosunun cebine sokmuş neşeyle dönüyor!
İşte o an, üçümüzü de gördüğüm ekranda, kırmızının verdiği enerjiye şahit oldum. Fakat ben bu konuda Müeyyet’e güveniyordum, kırmızı paltosu olacak son kişiydi nazarımda. Alt üst oldum, Noel yazımda bahsettiğim gibi, ben en son altı yaşındayken anneannemin ördüğü kırmızı paltoyu, daha doğrusu mantoyu giymiştim. O manto belirdi gözlerimin önünde ve o yıllardan bir bilmece geldi aklıma: Mantosu yeşil entarisi kırmızı, bil bakalım bu kimin kızı?
O esnada siyah düğmeli kırmızı paltosuyla narin bir karpuz dilimi gibi ilişti kızının yanına Müeyyet ve sohbete başladık.
Çocukluğumda kırmızı giymeye doyduğum için kırmızı ve hatta içinde kırmızı olan şeyler giyemediğimi söyler dururum. Yağmur da çocukken kırmızılar içinde kendini kesilmemiş bir suşi rulosu gibi şişko hissettiğini, artık hiç kırmızı giyemediğini söyleyince rahatladım, yalnız değildim.
Derken Müeyyet odadan dışarı süzülüp diğer kırmızı paltosu ile geri gelmez mi! Bu sefer de o kırmızı paltoyla enerji saçarken dolapta asılı kırmızı montunu anlattı uzun uzun. Hanımefendi bizlere Mickey’li pijamalar alıyor yılbaşında, kendisine bir Kırmızı Palto Cumhuriyeti kurmuş gardırobunda haberimiz yok!
Akşamüstü azıcık boş vakit buldum, Netflix’te bakınırken 2006 yapımı The Lake House filmine rastladım. Sandra Bullock ve Keanu Reeves’i severim. Filmi izlememiştim, tam yılbaşı filmi gibi göründü, başladım. Fakat o da ne! Sandra’nın üzerinde kırmızı bir palto var, gözlerime inanamadım. Keanu da polarda kırmızıya gitmiş. Neden herkes üzerime geliyor ki! Filmin sonunda Sandra Bullock’un ikinci kırmızı paltosunu da görünce tam anlamıyla allock bullock oldum.
Yarın yazmazsam sakın merak etmeyin, kırmızı palto almaya çıkmışımdır!
Gelelim benim kırmızıyla imtihanıma. Annemin diğer en yakın okul arkadaşı Sibel Teyze, birkaç yıl önce torunu sevgili öğrencim Emre ile çok güzel bir pijama takımı gönderdi bana yılbaşı hediyesi olarak. Tiril tiril, pijama demeye bin şahit ister. Yılbaşı temalı, geyikler ve kar tanelerinin olduğu kırmızı bir pijama.
Üç gün sonra da okul çıkışında benim ofiste Emre ve dönem arkadaşlarıyla bir yılbaşı partimiz olacaktı. Yemekler, tatlılar, şaraplar, sofra düzeni, süslemeler her şeyi organize edip üzerime ne giyeceğimi düşünmemişim. Birden pijamamdaki geyiklerle göz göze geldim ve o pijama üstünden daha uygun bir kıyafetim olmadığını düşünerek onu giymeye karar verdim. O akşam, beni görünce Emre’nin yüzünde beliren ifadeyi hiç unutamıyorum! İkimizden başka kimse bilmiyordu bu pijama gerçeğini şu ana kadar ama dayanamadım anlatıverdim şimdi işte. Bence en şık bendim o gece, bu fotoğraf uzaktan çekildiği için net değil ama yılbaşı kıyafetime dair bir fikir versin diye ekliyorum.
Kızlar, paltoları giyip meydan okumak kolay. Varsa cesaretiniz, verdiğiniz bir yılbaşı partisinde pijama veya gecelik giyerek gelin karşıma, hodri meydan!