Enerjinin en basit formülü!
Zweistein olarak bugün size kendi enerji formülümü vereceğim:

Enerji dolu bir gün dileklerimle..
Enerjinin en basit formülü!
Zweistein olarak bugün size kendi enerji formülümü vereceğim:

Enerji dolu bir gün dileklerimle..
Yağmurun bereketi!
Dünya ters yönde dönerken, hepimizin yaşadığı başkalaşım son sürat devam ediyor. Tipimiz, tarzımız, huyumuz, suyumuz değişti. corona sabrımızın sınırlarını test ediyor, corona testi yaptırmayanlarımızın sayısı giorno dopo giorno (günden güne) azalıyor.
Eskiden okula ayaklarını sürüyerek zorla giden öğrenciler, karnının ağrıdığını veya ateşinin olduğunu iddia edenler şimdi ateşi çıksa da çaktırmayıp okula gitmeye çalışıyor. Arkadaşlarını, öğretmenlerini ve hatta dersleri çok özlediler. Okulda yapılacağı duyurulan sınavlara çok sevinip, ardından gli esami (sınavlar) hepten iptal edilince üzüldüler.
Temmuz ayının sonunda yazdığım Anima rinascimentale başlıklı yazımda tatlı bir Rönesans ruha çaresizce bir de da questa piattaforma (bu platformdan) seslenmiş, üniversiteye hazırlanma konusundaki kararsızlığı ve kayıtsızlığı karşısında anneciğinin yataklara düştüğünü hatırlatmıştım. Ruhunu askıdan alması için Aristo’nun ethos, pathos, logos ikna tekniklerine başvurup sonra bildiğiniz yalvarmıştık elbirliğiyle.
Yazımı gülerek okuduğu konusunda duyum aldım, aslında ben endişe hormonu salgılatmak istemiştim ama o çok eğlendi.
Aradan solamente (yalnızca) birkaç ay geçti, sanki o gitti ve yerine başkası geldi. Önce ne okumak istemediğine karar verip istediği bölümleri ve yurtdışında gitmek istediği okulları belirledi, en ince ayrıntısına kadar araştırdı. Başvuru yazılarına ve dil sınavlarına geldi sıra.
Fakat o arada ben gitmiş, yerime başkası gelmişti. Bu sefer Yağmur benim ruhumu askıdan alma mücadelesine girdi. Verdiğim ödevleri bitirip ders gününe kadar dei compiti nuovi (yeni ödevler) istemeye başladı. Ben zaten, öğrenciler hep verdiğiniz ödevin yarısını yapabildim diyerek geldiği için vereceğim ödevin iki katını veririm. Eskiden öğrenciler ödev yetiştiremezken şimdi ben onlara ödev yetiştiremez oldum.
Bir de bu ödevlerin kontrolü ve hataların üzerinden geçme faslı var, yorucu olmaya başladı. Çok çalıştırıyorlar beni diye ben söyleniyorum artık!

Okullar açıldığında Yağmur bir sabah formasını giyip ben okula gidiyorum diye annesini uyandırmış. Halbuki la notte precedente (önceki gece) gitmeyeceği konusunda anlaşıp yatmışlar. Şimdi de böyle bir çile başladı anneler için. Saçmalama, giy pijamanı yat demiş arkadaşım. Yağmuru bahane etmiş, ancak Yağmur kararlı bir duruş sergilemiş çünkü yağmurlu günlerde okul servisindeki ıslak mont kokusunu çok özlemiş!
Anne kız çekişmelerinde daima anneler galip geldiği için geri yatmış kızımız ve o gün de corona endişesi yaşanmadan atlatılmış. Neyse ertesi hafta okullar kapandı da i genitori (anne babalar) rahat bir nefes aldı.
Üniversite başvuruları yapıldı, dil sınavlarına girildi. Şimdi yavaş yavaş kabulleri geliyor üniversitelerden. Kayıt olup da henüz girmediği ve ormai (artık) sonucunun önemi kalmayan bir sınavın iptal edildiğini duyunca “Hayatımın tek amacı vardı, nasıl iptal ederler” diye isyan etti. Kaderimde sınavı iptal olunca bunalıma giren öğrencileri teselli etmek de varmış demek!

Sonra una posta elettronica (bir email) ile sınavın iki hafta sonra yapılacağı duyurulmuş. Bir bayram havası yaşandı, kırmızı elbiseli dans eden kadın emojileri havada uçuştu. Bizim Kız Çiçek Açtı, Çilekeş Kızlar, Yağmur’un Bereketi, Einstein ve Zweistein Matematik Çalışıyor gibi adlar verdiğimiz zoom toplantılarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
İnanılır gibi değil ama derslerde beynim yandı duralım artık talebi benden gelir oldu!

Bu başkalaşım sürecinde benim de kendime istifa mektubu yazıp yeniden öğrenci olasım geldi. Derslere girip söz hakkı alarak konuşasım, ödevlerimi yetiştirmek için gece yarısı gigantico (dev) fincanlarda kahve içesim var.
İmdadıma Melbourne’deki Center of Italian Studies (CIS) yetişti. Ben yayınladığım ders notlarında bazen bu dil eğitim merkezinin videolarını ekliyorum. Tercih sebebim, çılgın bir tarzlarının olması ve animasyonlu ders anlatımları galiba. Örneğin, geçmiş zamanda bazı fiil çekimlerinin cinsiyete göre değiştiğini anlatırken mi Mi chiamo Tito diye söze başlayan öğretmen, bir anda parrucca (peruk) takarak kızıl saçlı Tita oluveriyor.
Ben de kendimi öğrenci gibi hissedebileceğim bir eğitim programı ararken bu okuldan bir mail geldi. Ocak ayında yapacakları her seviyede bir veya iki haftalık online İtalyanca kurslarını görünce aniden kendime yılbaşı hediyesi olarak bir kurs almaya ve bu tatlı öğretmen ekibiyle tanışmaya karar verdim. Öğretmenler hep İtalyan: “Soyadım Lavagna (kara tahta), öğretmen olmak benim kaderim” diyen Francesca, dünyanın en mutlu hayvanı quokkalar (kısa kuyruklu kanguru olarak geçiyor) ile tanışmak için Avustralya’ya gittiğini söyleyen Valeria, hobileri arasında yazmak olan Stefano ve diğerleri…
Yaşasın, artık benim de hayatımın bir amacı ve beklediğim bir tarih var!

Pazar haiku’su!
bu hafta da bitti yine geldi pazar
sayenizde hem şair oldum hem yazar
aman değmesin nolur keyfimize nazar

Sevginin büyüsü!
Dün parzialmente nuvoloso (parçalı bulutlu) bir ruh halinde çeviri yaparken mola verip blog yazılarımı gözden geçirmeye başladım. Bazılarını tekrar okudum, o duygu geçişlerini yeniden yaşadım. Mayıs ortalarında yazdığım Se la vita ti dà limoni başlıklı yazıma takıldım en çok.
Limonlu deyimlerle o günlerdeki hallerimizi anlatarak başlayıp limonlu kek tarifine kadar vardırmışım işi. Menteşesi kırık fırın kapağını tutup bekleyerek yaptığım kekin soğumasını beklerken balkondan fotoğrafladığım limon ağacının üzerinde kalan quattro limoni (dört limon) düşene kadar hayata tutunacağımı söylemeler, yazıyı Edip Cansever’in Uçurum şiirinden fotoğrafıma uygun bir alıntıyla bitirmeler, hey gidi güzel günler!

Hayat sana limonlar veriyorsa kendine güzel bir limonata yap sözüne bağlamışım. Şimdi o ağaç limon dolu, balkondan greyfurt ve minola toplayacak kadar yakınız diğer ağaçlara ama artık quelle emozioni (o duygular) kalmadı, hatta uçurumun kenarındayız hissi sık sık yoklar oldu.
İşte dün, balkona çıkıp minolaya uzanmayı bırakın, mutfak masasından bir mandalina alıp yiyesim yoktu. Baktım yazılarımı okudukça kendi iyimser hallerime bile sinir olacak kadar bulutluyum, öğleden sonrayı uyuyarak geçirmeye karar verdim. Yani hayattan ve kendimden biraz uzaklaşmaya.
Bir uyandım, dalından yeni koparıldığı belli mis gibi mandalinalar, limonlar ve bir portakalın olduğu bir narenciye sepeti gelmiş bana! Sotto (altta) mandalinalar, üstte limonlar ve tepede bir portakal ile özenle hazırlanmış sepetteki meyveler belli ki keyifle toplanmış bahçeden, sevgiyle yerleştirilmiş. Yanında da Zeynep Göğüş’ün Zeytin Kuşu adlı kitabı!
Meğer dün Dünya Zeytin Günü imiş, hatta UNESCO’nun ilan ettiği adıyla Dünya Zeytin Ağacı Günü! İşin tuhafı, bir gün önceki zeytinli, zeytinyağlı yazımı yazarken ne benim haberim vardı bundan, ne de tam Dünya Zeytin Ağacı Gününün sabahında Puglia’de çektiği büyüleyici dev zeytin ağaçlarının fotoğraflarını yollayan arkadaşımın!
Narenciye sepeti ve kitap da bu muhteşem fotoğrafların geldiği yürekten geldi.
Hazırlık sınıfındayken yatakhanede oynadığımız Secret Friend oyununu hatırladım birden. Yatakhanede ilk yıl sekiz arkadaş kaldık bir odada. Bu sayı, sonraki yıllarda altı ve dörde doğru azaldı. Ama ilk yıl, ya çocuğuz ve kişilikler oturup anlaşmazlıklar çıkmaya başlamıyor diye ya da ailesinden kopup gelen 11 yaşındaki yavrucuklar solitudine (yalnızlık) çekmesin diye the more the merrier ilkesiyle odalar sekizer kişilikti. İlk yıl ranzanın üst katında kalmak statü meselesiyken, ikinci yıl alt kat kapanın elinde kalırdı. Dört ranza ve sekiz çocuk bir odada, düşünün curcunayı!
Her birimizin son dönemden bir ablası vardı, sanırım Secret Friend oyununu onlardan biri öğretmişti. Sekiz arkadaş fra di noi (aramızda) kura çeker kendimize bir gizli arkadaş edinirdik ve tabii ki birinin de gizli arkadaşı olurduk.
L’amica nascosta (gizli arkadaş) fırsat kollayıp gizlice arkadaşına bir hediye bırakmaya çalışırdı. Bazen çantamızda, bazen dolabımızda ve hatta yatarken yorganı kaldırdığımızda kantinden alınmış bir gofret, bir kalem veya elma bulup sevinir, secret friend’im bana hediye bırakmış diye coşkuyla bağırırdık.
Secret friend soğukkanlılığını korur, asla açık vermezdi.
Ancak bu gizliliği korumak oldukça zordu çünkü yalnızca gizli arkadaşımıza değil, diğerlerine de yakalanmamak gerekiyordu. Ama tabii bir süre sonra birilerini bir yerlere piccoli pensieri (küçük düşünceler) bırakırken gördükçe secret friend’imizin kimler olmadığını anlayarak kim olduğunu tahmin ederdik. O zaman tekrar kura çekerdik.
Oyun hayata hazırlıktır derler ya, küçük düşüncelerin büyük mutluluklar getirdiğini öğreten Secret Friend oyununu hep oynadım ve çok şanslıyım ki çevrem bu oyunu seven dostlarla dolu!
Edip Cansever’in şiirindeki gibi bir ağaç sürüsünün üstünden, çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden, kesilmiş limon dilimleri gibi düşmüyor güneş votka bardağımın içine şu giorno invernale (kış günü) ama ben yine de benim olmayan bir sevinç duyuyorum bugün.
O zaman, sepetimdeki limonlarla kendime güzel bir limonata, kabuklarını rendeleyip biraz da suyundan ayırıp güzel bir limonlu kek yapayım bari!

Sepeti kapıp bir Paskalya tavşanı neşesiyle balkona çıktım ve limonlu yazım için fotoğraf çektiğim köşeye gittim. Mia intenzione (niyetim) yine aynı limon ağacının önünde manidar bir fotoğraf çekmekti. Bir baktım sepette greyfurta yer kalmamış, ben de greyfurt ağacının önünde fotoğrafladım narenciye sepetimi. İlginç olan, yine bir kuş havalandı o an ağacın içinden ama o fotoğrafa girmedi maalesef, Telefonumun deklanşörüne basamadım o an!
Kabuklarını rendeleyip kek yapmayı düşündüm ama kabukları zar gibi incecik limonların. Sanırım bu yöreye özgü olan tatlı limon da var aralarında, keşfedeceğim birazdan. Öyleyse eğer tadından yenir bu limonlar, keke harcanmaz!
Sevginin büyüsünü bir kez daha hatırlatan zeytin kuşu Secret Friend’ime ve tüm zeytin kuşlarına mutlu bir hafta sonu dileklerimle:
Altın damlalar!
Yeşil altın, avokado meyvesi ve hatta İtalya’da fıstık için kullanılan bir ifade olsa da benim aklıma zeytin gelir hep oro verde (yeşil altın) denince. Zeytin altından da değerli bir meyvedir benim için, yeşil altından bir kolye takacağıma zeytin tanelerinden oluşan beşi bir yerde takmayı tercih ederim doğrusu!

Zeytinyağının faydaları saymakla bitmez. In un livello alto (yüksek seviyede) antioksidan polifenoller ve oleik asit içeren bu sihirli sıvı sindirimi kolaylaştırır, kalp sağlığını korur, safra taşlarını önler, hücre duvarlarını güçlendirir, kanser riskini azaltır, efendime söyleyeyim enflamasyonu önler, kilo kaybını kolaylaştırır. Efendime niye söylediysem, o biliyordur zaten!
Bu medikal faydalarının yanında cilde ve saça iyi gelir. Bol miktarda E vitamini içerdiği için cildi raggi solari (güneş ışınları) ve rüzgâr gibi dış etkenlerden korur, son derece iyi bir nemlendiricidir. Cilt tedavisinde merhem gibi kullanabilirsiniz. Kendi kullanım alanlarımdan bir püf noktası vereyim, bu iyiliğimi unutmayın. Zeytinyağı, kesiklerde durmayan kanı anında durdurur.
Benim böyle bir sorunum var, elimi kestiğimde bir türlü durmaz kanım. Anni fa (yıllar önce) manikür sırasında parmağım kanayınca bir manikürcü kızcağızın betini benzini attırmışlığım, hakkını helal ettirmişliğim var. Daha geçen hafta bir parmağımı kesip, duracak inancıyla inat ettim ve sonunda yine zeytinyağının şifasına muhtaç kaldım.
Olio di oliva (zeytinyağı) saçları yumuşatır ve parlatır. Çok duyduğumuz bir ifadeyle, saçları kökten uca besler. Benim saçlarımın zeytinyağı ile tanışması ise ilkokulda bitlendiğimde olmuştu. İlkokulu devlet okulunda istiflenmiş halde okuyan belli yaşın üzerindeki kızlar bit de ne, ben duymadım öyle bir şey demeyin, inanmam. Anneannem dantel ipliğinden bir parça koparıp uzun bir kemik tarağa bir ters bir düz dolayarak tarağın dişlerini iyice sıkılaştırdıktan sonra zeytinyağı boca ettiği saçlarımı taramış ve iki seansta kurtarmıştı beni kafamdaki megabitlerden. Bir de gaz yağı ekolü vardı, bazı arkadaşlarım daha yaygın olan bu yöntemle temizlenmişti. Benim zeytinyağına duyduğum minnet çok eskiye dayanır yani!

Yakın zamanda iş dünyasından bir yıldız daha verso la natura (doğaya doğru) kaydı, kadim dostlarımdan sevgili Esra’nın eşi Murat zeytinyağı işine girdi. DROP by DROP olarak Manisa ilinin Köprübaşı ilçesindeki, Bozburun Köyü’nde Trilye ve Edremit çeşitlerinden zeytinyağı üretiyorlar.
Ben de çoktan kaymıştım iş dünyasından ama iş dünyası benden bir türlü kaymadı. Bu hafta, işletme yüksek lisansı yapan öğrencimle tekrar buluştuk. Tabii ben öncesinde yine başta Harvard Business Review olmak üzere çeşitli kaynaklardan sayfalarca makale okumak zorunda kaldım. İçinde boğulduğum yazıların konusu W. Chan Kim ve Renée Mauborgne tarafından geliştirilen Mavi Okyanus Stratejisi, İtalyancası Strategia Oceano Blu.
Amanın bu da yeni çıkmış, neymiş acep deyip okumaya koyuldum. Ben circa quaranta (yaklaşık kırk) sayfanın içeriğini iki cümlede özetleyeyim size. Şirketlerin içinde bulunduğu okyanus, sektöre giren ve düşük maliyetlerle üretip daha ucuz fiyatlarla piyasaya eşdeğerde ürün ve hizmet sunan, sayıları gittikçe artan rakiplerle kırmızıya dönüşüyor ve şirketlerin bu okyanusta yüzmesi gittikçe zorlaşıyor. Mavi Okyanus Stratejisi, farklılaşıp değer yaratarak bu okyanustan çıkıp mavi bir okyanusa girmeyi ve burada çekişmesiz pazar alanı oluşturarak rekabeti etkisiz ve hatta anlamsız kılmayı hedefliyor. Güzel oldu bence iki cümlelik özetim!
İşte bizim Murat da kırmızı okyanustan çıkıp berrak sarı bir okyanusta zeytinyağı gibi üste çıkmış keyif yapıyor!
Bir zeytinyağı tutkunu olarak hemen denedim tabii. Çok farklı bir rayihası ve kıvamı var, bildiğimiz zeytinyağı gibi olmadığı için ezber bozdu biraz. Ağızda tatlı bir acı tat bırakıyor, belli belirsiz. Zaten acımsılık ve meyvemsilik zeytinyağında valori positivi (pozitif değerler).
Önce gerçekten goccia a goccia (damla damla), sonra birden su gibi akmaya başlıyor kâseye!

Bu bahçenin yağlarının dünyanın birçok yerinde ödüller topladığını, Türkiye’den ilk kez bir yağın kuzey kürenin en iyisi adayı olduğunu duyunca keyiflendim, minik tabaktaki zeytinyağıma biraz sarımsaklı kuru fesleğen döküp daha bir iştahla ekmek bandım. In un barattolo (bir kavanozda) da kuru domatesler ısladım bu yağa. Şişeleri çok güzel ama ben birini de zeytin kapaklı şu şişeme döktüm, pek havalı oldu!
Hayatımızdaki en küçük ayrıntıların bile aynılaştığı bu dönemde bu tat, koku ve doku farkı iyi geldi bana!
Aşağıdaki videoda, İtalyan bir zeytin tanesi, olio extra vergine di oliva (sızma zeytinyağı) nasıl elde edilir anlatıyor hoplaya zıplaya:

Öğretmenler Günü Kutlu Olsun!
Mart ayından beri kanadını çırpan kuş, ağaca dolanan balon, kahvemdeki köpük, ağaçlarda saydığım limonlar, portakallar, greyfurtlar ve zeytinler (evet), bodur mandalinamın metamorfozu, okuyamadığım için büyüterek bakmak üzere fotoğrafını çektiğim karınca duası yazılar dahil olmak üzere akla hayale gelmeyecek konularda resim ve videolarla doluydu telefonum. Diğer temizlik ritüellerinden telefonumu temizlemeye bir türlü sıra gelmemişti ama dün nihayet giriştim bu işe.
Karşıma bir anda Alaçatı’nın Kurtuluşu için düzenlenen konserde çektiğim bir video ve fotoğraflar çıktı. Bir tek Tolga Çandar’ın coşkuyla söylediği ve söylettiği İzmir Marşı görsellerini bırakmışım, Nükhet Duru’nun cilveli hallerinin ve tatlı esprilerinin videolarını silmişim maalesef.
Yalnızca bir yıl önce çektiğim müthiş İzmir Marşı videosunu paylaşmak çok isterdim ama buraya aktaramadım. Cumhuriyete ve Atatürk’e gittikçe artan bir kin ve öfkeyle yapılan saldırılar, corona ve ardından İzmir depremiyle sarsılan yüreklerimizde bir umut ışığı yakacak bu fotoğrafın adı üçü bir arada olsun. Atatürk sevgisi, mutluluklarını gözlerinden okumak zorunda kalmayıp gülüşlerinden görebildiğimiz maskesiz mesafesiz kalabalık, güzel İzmir’in güzel insanları!

Birçok ülkede, 1994 yılından beri UNESCO ve Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’nin ile kabul edilişinin yıl dönümü olan 5 Ekim’de kutlanan Öğretmenler Günü bizde 1981 yılından beri 24 Kasım’da kutlanıyor.

Neden 24 Kasım ve neden 1981? Çünkü bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1928 yılında Millet Mekteplerinin Başöğretmenliğini kabul ettiği gün ve Atatürk’ün 100. ölüm yılı…
Öğretmenler Günümüz kutlu olsun ve kıskananlar çatlasın!

#direnyüreğim
Yazmak ya da yazmamak, işte bütün mesele bu!
Bu dönemde ancak kendi yaşam serüvenimden duygular yakalayabildiğim filmler ve diziler izleyebiliyorum. Ridere (gülmek) veya en azından sorridere (gülümsemek) şart, ağır hiçbir şeye katlanamıyorum. Eskiden, başladığım kitabı veya filmi yarım bırakmak kitabımda yoktu. Sinemada film bittiği an kalkıp giden izleyicilere sinir olur, film hakkında diğer bilgilerin verildiği, emeği geçen herkesin listelendiği son jenerik bitmeden kalkmazdım. Bu kuralım değişmez gerçi ama şimdi evde televizyonda veya internet üzerinden bir film izlerken kapatıveriyorum sarmayınca. Ya da bir kitabın ortasında veya daha ilk sayfalarında vazgeçebiliyorum okumaktan. Şu anda bunu emeğe saygısızlık olarak görmüyorum, sonuçta kendi hikâyemin sonu kötü bitmesin diye uğraş vermekteyim!

L’altro giorno (geçen gün) boş bir zamanımda Netflix’te çılgınca gezinirken ve sürekli bir şeylere başlayıp ilk dakikalarında izlemeyi bırakırken, karşıma 2009 yapımı Amerikan filmi Julie & Julia çıktı. Bir türlü izleme fırsatım olmamıştı, hemen başladım. Filmin on üçüncü dakikasında Julie’nin blog yazmasına dair fikir ortaya atıldığı anda ise artık kesinlikle bırakmayacağım, sonunu getireceğim belli oldu.
Julie, işinin ve her biri ayrı telden çalan ‘çağdaş’ arkadaşlarının verdiği bıkkınlıkla ve hayatından duyduğu sıkkınlıkla, hayran olduğu Amerikalı şef ve yemek kitabı yazarı Julia Child’ın tariflerini paylaşacağı bir blog yazmaya karar verip 365 günlük emozionante (heyecanlı) bir serüvene başlıyor. İki kadının gerçek öyküsünün iç içe anlatıldığı filmin senaristi ve yönetmeni yine tatlı bir kadın, Nora Ephron.

Senaryo, 2004-2006 yıllarında yayınlanan Julia Child’ın otobiyografik kitabı My Life in Paris ve Julie Powell’ın Julie & Julia: 365 Days, 524 Recipes, 1 Tiny Apartment Kitchen adlı kitabından yola çıkarak yazılmış. Filmde ise bu iki kadının yazar olma süreçlerine tanık oluyoruz. Arada bir Meryl Streep’in canlandırdığı Julia Child’ın sesi ve konuşması karşısında fenalık gelse de keyifle izledim ve çok sevdim. Tutto considerato (sonuçta), o arada bir yoklayan fenalık benim bu sürece özel kendi sorunum, Julia ile hiç mi hiç ilgisi yok gerçekten.

Ben Julie’nin ablası olacak bir yaştayım. Cioè (yani) iş ve arkadaş konusunda tercihlerimi çoktan belirledim, benim gibi çağa ayak uyduran ama çağın dayattıklarının esiri olmayan çocuk masumiyetindeki kelaynak dostlarımla mutlu mesut yaşıyorum.

Ancak ben de blog macerama aynen kendime bir yıllık bir hedef biçerek terapi amacıyla başlamıştım. Il mio obiettivo (hedefim), İtalyancasever eski ve yeni öğrencilerime, dostlarıma hediye etmek üzere hazırladığım rehber niteliğindeki butik dil kitabını bu platforma taşımaktı. Kitap içeriğini güncelleyerek, videolarla zenginleştirerek ve kültür notları içeren yazılar ekleyerek bir yıl boyunca blog yazacaktım.
Bu yıl şubat ayında başladım ve tam bir ay sonra corona geldi çöreklendi hayatımıza. Dolayısıyla ruh halim ve yazıların içeriği değişti, blog başka bir şeye evrildi ama bu girişim planladığımın çok daha ötesine gitti bence. Dersler geri planda kalmış gibi görünse de filmler, şarkılar, yazı başlıkları, yazılarda geçen sözcükler ile più cose (daha çok şey) öğrenildi kesinlikle. Başlarda kendimce yazıyor, ilgilenenlerin diğer ilgilenenlerle paylaşacağını düşünüyordum. Kimlerin okuduğunu, ne düşündüğünü, yazıların ne kadar yayıldığını merak etmiyordum. Ama kılı kırk yararak delice emek verdikçe merak da başladı, beğeniliyor mu veya faydalanan çok mu gibilerden!

Julie’nin bir yazısına yorum geldiğinde yaşadığı heyecan çok aşina geldi bu yüzden. Benim yazılarıma da telefonla çok fazla yorum, çağrıştırdıklarıyla ilgili fotoğraf geldi, hikâyeler anlatıldı. Bu çok değerli paylaşımlar, gülüşmeler bizi yaşadığımız kâbustan azıcık da olsa uzaklaştırdı, birbirimize daha da yakınlaştırdı. Scrivendo (yazarak) ruhsal dengemi korumaya çalıştım, bunu ne kadar başarabildim henüz bilemiyorum. Yazma gayretim karşısında ise zaman zaman herhalde gidiciyim, eteğimdeki taşları döküyorum, giderayak bir iz bırakma telaşındayım hissine kapıldım!
Gelen yorumların hepsi arkadaşlarımdan, yakınlarımdan, dai conoscenti (tanıdıklardan). Tanımadığım herhangi birinden tek bir yorum ya da blogun iletişim kısmından soru veya talep içeren mail gelmedi. Bu nedenle bilemiyorum kimlere ne kadar fayda sağladım, ne kadar ilgi gördüm. Blog olayının raconu bu sanırım maalesef. Ama hep yakınlarımdan aldığım şahane yorumlar, sürprizli paylaşımlar ve sevgili arkadaşımın aman yazmayı bırakma, yoksa hepimiz devriliriz çağrısıyla devam ettim, tam devrileceğim anlarda yeniden güç buldum. İlham sizden bereket Allah’tan geldi!
Filmde Julie’nin sürekli kaç günü ve paylaşacağı kaç tarifi kaldığını sayması gibi, ben de kitaptan kalan bölümlerin hesabını yapıyorum. Nel mese di febbraio (şubat ayında) tüm gramer konularını tamamlayıp kitabı online platforma taşımış ve hedefimi gerçekleştirmiş olacağım. Aynı sıklıkta ve uzunlukta olmasa da yazarım yine muhtemelen, isteyen kayıt olup yazılar biriktikçe bültenler yoluyla bildirim alabilir.
Blogun arka planında kullandığım programda yazıların kopyasını alma olanağı yok, yalnızca blogu olduğu gibi buluta yükleyebiliyormuşum ama bunu hiç yapmadım şimdiye kadar. Bir aksilik olur, yazılar uçar diye geçen hafta bir gün boyunca tüm yazıları anam babam usulü (kopyala yapıştır) yedekledim. Naturalmente (tabii ki) o esnada çoğunu tekrar okudum ve hayal kurdum, belki ben de bu dönem yazılarını derler Julie gibi bir kitapta toplarım. Kitabın adını bile buldum şimdiden ama söylemem, sürpriz olsun!
Bir de pseudonimo (takma yazar adı) buldum kendime, sizce Jale nasıl?

İmza günümü de sevgili Merve’nin butik pasta ve yemek evi Julie & Julia’da yapacağım. Fanatik bir Adanalı olduğunu söyleyen Merve, küçücük dükkânına bu ismin çok yakıştığını düşünüyor çünkü usta bir şef olana kadar Julia Child gibi zorlu bir süreç yaşamış. Marka tescilini alarak bu ismi verdiği, taze çiçekler olmazsa olmaz dediği sevimli mekânında misafirlerimizi kendi yemek masamızdaymışız gibi ağırlıyor. Ayrıca evlerdeki özel davetleri de organize edip şeflik yapıyor.
Umarım geçen yıl per un pelo (kılpayı) sarmaş dolaş, dip dibe, mutlu mesut kutladığımız doğum günümü imza gününe denk getirir, yine eski usul kutlarız, amin ve de amen!

İstanbul’da Michelin yıldızlı şeflerle çalışan Merve’nin mutfağı tam da bizim konsepte uygun, İtalyan ağırlıklı. Ancak İspanyol, Osmanlı, Hint veya Meksika mutfaklarından da esintiler de olabiliyor.
Nel nostro menu (bizim menümüzde) İtalyan esintileri olsun, üç yıl birlikte çalıştığı İtalyan şeften lezzetlerle yapalım jübileyi.
Toplantının adı da Julie & Julia & Jale olsun mu?

Not: Merve, ofisimin olduğu sokaktaki, muhteşem eklerleri ve pastaları ile midemi, sıcak dostlukları ile kalbimi fetheden Aslı ve Volkan çiftinin kuzeni. Zarafete ve tatlılığa dair bir fikriniz olsun diye söylüyorum!
Önümüzdeki hayat!
Aslında tam çevirisi kişinin önündeki hayat gibi bir şey olurdu ama kulağa daha iyi geldiği için böyle çevirdim. Zaten Fransız yazar Romain Gary’nin Émile Ajar takma adıyla yazdığı La vie devant soi adlı romanı Türkçe’ye Onca Yoksulluk Varken diye çevrilmiştir. In questo caso (bu durumda), benim çevirimdeki değişiklik çok mütevazı kaldığı için hoş göreceğinizi düşünüyorum.

Romain Gary’nin romanı İngilizce olarak 1986 yılında önce Momo ve daha sonra The Life Before Us adıyla yayınlandı. Romain Gary 1975 yılında bu romanıyla Goncourt Ödülü’nü kazandı. Goncourt Akademisi Ödülü aslında bir yazara bir kez veriliyor. 1956 yılında Cennetin Kökleri romanıyla bu ödülü kazanan yazar, on dokuz yıl sonra takma adla yazdığı bu romanla ödülü ikinci kez alan l’unico scrittore (tek yazar) olmuş. Bu gerçek ise 1980 yılında, intihar notunda ortaya çıkmış.

Edoardo Ponti’nin yaptığı ve annesi muhteşem kadın Sophia Loren’in oynadığı filmi bu sabah izledim ve çok beğendim. Mutlaka izleyin, hem film çok güzel hem İtalyancası çok sade ve facile da capire (kolay anlaşılır). Böylece Cassandra Geçidi ile başladığım Sophia Loren filmleri geçidini bu güzel filmle noktalamış oldum. Ama beki de noktalamamışımdır, chissà (kim bilir)! Umarım bir film daha yapar anne oğul.
Momo’yu oynayan Senegalli Ibrahima Gueye de çok iyi gerçekten. Laura Pausini’nin commuovente (etkileyici) sesinden Io sì şarkısını dinlerken ve film Puglia Bölgesinin Bari şehrinde çekildiği için Faro San Cataldo Bari olduğunu tahmin ettiğim deniz fenerine bakarken bir ışık doğdu bugün içimde!
Sözcüklerin bittiğinde ben buradayım, ben buradayım
Belki işine yalnızca bu iki sözcük yarar, ben buradayım, ben buradayım
Hayatta kalmayı öğrendiğinde ve imkânsızı kabul ettiğinde
Kimse buna inanmaz, ben inanırım
Bilmiyorum, kaderin ne senin
Ama istersen, eğer beni istersen, ben buradayım
Seni kimse duymaz
Ama ben duyarım

Ne muhteşem kadın!
İtalyanca’da sıfatlar nitelendirdiği isimden sonra gelir, cinsiyete ve ismin tekil veya çoğul olmasına göre değişir. Ancak bello, bravo, caro gibi bazı sıfatlar isimden önce kullanıır, sıfat vurgulanmak istenirse isimden sonra gelir (una brava ragazza, una ragazza brava). Sıfatları ayrıntılı olarak gramer konuları arasında Gli aggettivi başlıklı yazımda anlatmıştım. Bazı sıfatların ise konumuna göre anlamı değişir. İşte grande bu sıfatlardan biridir. Grande sıfatı isimden önce kullanıldığında muhteşem, sonra kullanıldığında ise büyük anlamına gelir. Örnek olarak, una grande piazza (muhteşem bir meydan) ve una grande piazza (büyük bir meydan) ifadelerini vermişim.

Bu yazıya verdiğim başlık Che grande donna ise küçük prensim Faruk’un MSC Splendida başlıklı yazıma yaptığı yorumda Sophia Loren için kullandığı ifade. Bu yazıda MSC Şirketinin sahibi Aponte ailesine gelin giden Ela Soyuer ve dünyanın en büyük konteyner gemisine kayınvalidesinin adını veren Diego Aponte’den bahsetmiştim. Faruk, zamanında Tekirdağlı kayınbaba ile bir iş konusunda tanışmış ve kızının hikâyesini ondan dinlemiş.
Ahmet Soyuer, çiftin İsviçre’de okulda tanıştığını falan anlattıktan sonra torunlarının fotoğrafını göstermiş. Gemide yaşlı güzel bir kadının kucağında iki bebiş gören Faruk, kadını aileden biri sanıp babaanneleri mi diye sormuş. Daha sonra iyice bakınca anlamış ki Sophia Loren. Meğer aile dostlarıymış!
Asıl adı Sofia Villani Scicolone olan Sophia Loren, insegnante di pianoforte (piyano öğretmeni) bir anne ve ingegnere (mühendis) bir babanın kızı. Bugün 86 yaşında olan Sophia Loren’i ilk kez çocukken sinemada izlediğim Cassandra Geçidi filminde görüp hayran olmuştum. Biz büyüdük ve kirlendi dünya ama Sophia Loren hâlâ güzel.

Sophia Loren, 1950 yılında 16 yaşındayken tanıştığı regista (yönetmen) Carlo Ponti ile 1957 yılında ilk evliliğini yaptı, ancak Carlo Ponti ayrı yaşadığı karısından henüz boşanmamış olduğu için bu evlilik iki avukatın vekilliğinde kağıt üzerinde bir anlaşma ile yapılmış. Daha sonra 1966 yılında resmî olarak evlenen Loren ve Ponti 2007 yılında Carlo Ponti’nin ölümüne kadar evli kaldı. Sophia Loren’in iki oğlu ve dört torunu var.
Radio Times için yaptığı yeni bir söyleşide şunları söylemiş Sophia Loren:
“Hayatta hiç pişmanlıklarınız olmadığını söylemek zor. Yaşadıkça çok çeşitli deneyimler elde ediyorsunuz. Ama ben her zaman pişmanlıklarım olmaması için uğraştım.”
“Huzurlu bir yaşamım oldu. İstediğim her şeye sahip oldum. Harika bir aile, güzel çocuklar ve güzel torunlar. Pişman olduğum tek şey beyaz gelinlik giyerek evlenmemiş olmak. Bu benim hayatımın hayaliydi, hâlâ da içimde.”
Carlo Ponti ile evlenirken gelinlik yerine açık renkli sade bir elbise tercih etmiş. Vallahi ne diyelim, insanın 86 yaşına gelip de hayattaki tek pişmanlığı olarak yalnızca bunu söylemesi ne güzel!
İlginç bir bilgi daha vereyim. Sophia Loren’in kız kardeşi Maria, 1962 yılında Benito Mussolini’nin dört oğlundan en küçüğü Romano Mussolini ile evlenmiş ve on yıl süren evliliklerinde iki kızları olmuş. 2006 yılında ölen Romano Mussolini caz piyanisti, pittore (ressam) ve film yapımcısıymış!
Bu kadar magazin haberi yeter diyorum ve Sophia Loren’in filmlerinden kesitler içeren güzel bir video paylaşıyorum:
Mambo Italiano şarkısı aslında 1954 yılında Bob Merrill tarafından Amerikalı şarkıcı Rosemary Clooney için yazılmış olsa da akla Sophia Loren’i ve Vittorio De Sica ile dans ettiği meşhur Pane, amore e … filmini getirir.
Annemi hep eski yıllara götürür ve enerji verir bu şarkı, kalkıp mambo yapar.
Aklıma güzel bir fikir geldi şu an, çıkması için yalvarıp sürekli veto edildiğim şu günlerde son çare olarak bir de yüksek desibelde Mambo Italiano çalayım en iyisi!

Not: Yazıyı dün gece yazdım ve bu sabah karşıma Netflix’te, oğlu Edoardo Ponti’nin yönettiği Onca Yoksulluk Varken filminde çıktı. Çok şaşırdım, erdim mi acaba derken bir de baktım 13 Kasım’da Netflix’te yayınlanacağı gazetede yazmış ama ben artık gündem takibini bırakıp günleri geldiği gibi yaşadığım için hiç haberim olmamıştı.
Portofino’da bir gece daha!
Portofino’dan dönmeden önce un’altra canzone (bir şarkı daha) dinletmek istedim. C. Carson Parks’ın yazıp 1966 yılında karısı Gaile Foot ile söylediği meşhur şarkı Somethin’ Stupid, daha sonra Frank Sinatra ve kızı Nancy Sinatra, Robbie Williams ve Nicole Kidman başta olmak üzere birçok kişi tarafından seslendirildi.
Bir liste buldum, inanamadım. Çıktığı tarihten fino ad oggi (bugüne kadar) Fince’den Japonca’ya çevrilmediği dil ve söylemeyen şarkıcı kalmamış ama nasıl olduysa Fikret Şeneş ve Ajda bu şarkıyı atlamış, buna da inanamadım. Ekol farkı herhalde!
Andrea Bocelli, Portofino’da şarkının Giorgio Calabrese tarafından yazılan İtalyanca versiyonu Qualche Stupido’yu karısı Veronica Berti ile söylüyor:
Difficile trovare la maniera di passare la serata con te
Supponi, per esempio, ce ne andassiamo a ballare, lo sai bene com’è
Insieme finiremmo per cercare un posto quieto per nasconderci
E inevitabilmente finirei con qualche stupido “ti amo”
Lo so già, finiresti col reagire perlomeno risentendoti
Pensando non sia altro che una frase fra le tante che si dicono
Rimurgino parole estremamente intelligenti come piacciono a me
E aspetto che la sera mi procuri l’atmosfera per offrirle a te
Ma vuoi che sia la luna o il tuo profumo che io sento vicinissimo
E inevitabilmente m’impappino in qualche stupido “ti amo”
Ma vuoi che sia la luna o il tuo profumo che io sento vicinissimo
E inevitabilmente m’impappino in qualche stupido “ti amo”
Ti amo
Ti amo
Ti amo
