Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Napoli’deki meşhur çikolata fabrikası Gay-Odin, yaklaşık 30 yıldır Paskalya için büyük bir olaydan veya bu dünyadan geçerken iz bırakmış olan bir kişiden ilham alarak yumurta şeklinde dev bir çikolata hazırlıyor. Gay-Odin’in çikolata ustaları, bu yıl ölümünün 700. yılı olan Dante Alighieri’ye ithaf ettikleri bir monumento di cioccolata (anıt çikolata) yapmış.
İki buçuk metre boyundaki yumurtada 350 kilogram çikolata var. Dev yumurtanın üzerindeki resim, Floransa Santa Maria del Fiore Katedrali’ndaki freskten. La Divina Commedia illumina Firenze (İlahi Komedya Floransa’yı Aydınlatıyor) adıyla bilinen bu fresk, Alesso Baldovinetti’nin çiziminden esinlenerek Domenico Michelino tarafından 1465 yılında yapılmış. Dante’nin 30 Mart tarihli yazımda geçen Uscimmo a riveder le stelle (yıldızları yeniden görmek için çıktık) sözü de var, sağ elinin hemen üzerinde!
Gay-Odin’in çok kötü başlayan 2020 yılı için seçtiği tema ise güç ve enerjinin simgesi l’albero della vita (hayat ağacı)!
Kurslarım birer birer sonlanıyor bu hafta ve ben her sonu yaşarken olduğu gibi duygusallaşıyorum, birbirimize veda ederken gözlerim doluyor. Bu benim değişmez gerçeğim, insan yedisinde neyse yetmişinde o diye boşuna dememişler!
İki aylık bir kursta ne kadar bağlanabilir insan arkadaşlarına ve ortamına (bir de zoom), neden hüzünlenir ayrılırken ve üstelik iki ay sonra devam etmeyi planlarken? Bu kısa süreli beraberlikten sonraki kısa süreli ayrılık öncesi sesim titriyor, gözlerim doluyorsa siz düşünün yıllarca çalıştığım işlerimden ayrılırken, organik vedalarda ne manzaralar yaşandı!
Bugün sabah ve akşam sınıfları birleşti ve okuduğumuz Come il mare in un bicchiere kitabının yazarı Chiara Gamberale ortak dersimize geldi. Karantina döneminde yazdığı ve yayınlama konusunda önceleri kararsız olduğu bu kitaptaki duyguları en iyi ben anladım.
Benden başka herkes üç beş vakanın görüldüğü, en ufak bir hediye kabul eden politikacının anında görevden alındığı mutlu insanlar adasında yaşıyordu. Yorumlarından ve sorularından ne kadar duyarlı olduklarını görsem de endişelerinin çok daha az, ruhsal durumlarının çok daha sağlam olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Gelecek dönem daha iyimser, daha az bunalımlı bir kitap istiyorlardı!
Ama karşımızda karantinaya başka duygusal yüklerle çok sıkıntılı giren, başlarda hepimiz gibi bocalayan, daha sonra kabullenip şükretmeyi öğrenen ve baş başa kaldığı minik kızı Vita ile dönüşen, hayırdemeyi öğrenen, özlediklerini daha çok özleyen ama bazılarını da hiç özlemeyip onlarsız yaşayabileceğini fark eden, iyileşip karantina öncesinde doktorunun verdiği ilaçları bırakan bir kadın vardı.
Öncelikleri kendileri olanlar, hayır demeyi zaten bilenler çok büyük değişiklik yaşamayacak belki ama çoğumuz fiziksel mesafeli yaşam sonrasında ruhsal mesafeler koymayı, herkesin duygusal yükünü üstlenmemeyi, kendimizi korumayı biraz da olsa öğrenmiş olacağız.
Umarım bizler biraz da olsa ben demeyi öğrenirken, hep ben diyenler de azıcık sen demeyi öğrenebilmiştir de ortada buluşuruz çıkınca!
Kitabı okurken aklıma hep Roberto Benigni’nin La vita è bella (Hayat Güzeldir) filmi geliyordu. Chiara da kızı Vita ile hayali oyunlar oynuyordu. Pandemiyi dünyanın ateşi var diyerek açıklamıştı örneğin, her akşam yüzlerini pencereye dayayıp dünya iyileş diye bağırıyorlar, özledikleri arkadaşlarının adlarını sayıyorlardı. Vita kreşe gidemiyor diye evi kreşe dönüştürmüşlerdi. Her sabah onu giydirip sırt çantasıyla kapının dışına çıkarıp öğretmeniymiş gibi içeri alıyordu.
Bizim sınıftan soru soracak iki kişiden biri bendim. Benim sorum hazırdı kafamda: Vita olmasa bu kadar olumlu düşüncelerle iyileşmiş olarak çıkabilir miydi bu süreçten? Ama soruları öğretmenler belirleyip bizlere iletti, kendi sorumu soramadım maalesef. Neyse benim sorum sevdiğim yerden geldi, aynen çeviriyorum: Kitabında Lars von Trier’in başyapıtı Melancholia filminden bahsediyorsun, başyapıt olduğunu düşündüğün İtalyan filmleri var mı? Neden?
Ben Danimarkalı bu yönetmenin adının telaffuzunu bile çalıştım. Filmin adı İngilizce’deki gibi Melancholy veya İtalyanca’daki gibi Malincolia değildi, ortaya karışık bir şey söylemeye karar verdim ve bu minvalde kendi ifademle bir soru oluşturup birkaç kez sesli pratik yaptım. Sanırım öğretmen sırayı karıştırdı veya zaman azaldı diye bana planlanandan daha erken söz verince, ortamın da heyecanıyla şöyle bir soru çıktı benden: Kitapta Melancholia filminden başyapıt olarak bahsediyorsun, sana göre hangi İtalyan filmleri başyapıt ve neden?
Sonra düşününce daha mantıklı buldum kendi sorumu çünkü kadına başyapıt olarak gördüğü filmin yönetmeninin adını tekrar söyleme gereği yok ve bu filmin yönetmenin başyapıtı olduğu tartışılabilir, ona göre başyapıt sonuçta. Kitabında yerine kitapta demek de daha mantıklı sanki, biliyor zaten hakkında konuştuğumuzun kendi kitabı olduğunu. Ayrıca, Melancholia’ya başyapıt diyen birinin başyapıt olduğunu düşüneceği İtalyan filmlerinin olduğunu varsaymak akıllıca bence, var mı diye sormayıp doğrudan hangileri ve neden demişim!
Kısa ve öz bir soru oldu, yüzü güldü Chiara Gamberale’nin çünkü sinema okumuş! İnsanı iyileştiren iki şey var, kitap ve film diyerek konuya girdi. Fellini’nin 8 1/2 filminden başlayarak çok uzun ve kapsamlı harika bir cevap verdi. Bir de benden önce soru soran kadının seni tanıdığım için çok memnun oldum diye söze başlamasından cesaret alıp Hikmet’in ülkesinden selamlar, ben Türkiye’den katılıyorum diye söze girdim. Uzatamadım, anlaşılmadı ve arada kaynadı sanırım. Ama o anda söylemek istedim çünkü kitabında kızı doğmadan odasının kapısına astığı, Nâzım Hikmet’in oğluna yazdığı uzun ve dokunaklı Memed’e Son Mektubumdur şiirinden birkaç dizeyi alıntılamıştı:
Kuruyan dalın sönen yıldızın sakat hayvanın duy kederini, ama hepsinden önce de insanın.
Çok doğal ve sıcak bir sohbet oldu, çok sevdim onu ve keşke baş başa sohbet etme şansım olabilseydi, Vita kutusunda çiçek resimlerinin olduğu kitabımdan hediye edebilseydim diye geçirdim içimden!
Yazarımız toplantıdan ayrıldıktan sonra iki öğretmenin veda için hazırladığı görsellere bakıp şarkılar dinledik. Ben Franco Rivolli’nin en yaralı şehir Bergamo’daki bir hastane duvarına hepinize teşekkürler ifadesini ekleyerek çizdiği şu resmi tekrar gördüğümde ve ilgili açıklamaları dinlerken kendimi zor tuttum, dolan gözlerim ne kadar göründü zoom’dan bilmem ama toplantı bittiği an fena dağıldım, zor toparlandım sonra.
Geçen yıl karantina başlar başlamaz duruma anında uyum sağlayıp kurslara, konferanslara katılan, kitaplar deviren arkadaşlarımı dinledikçe gözlerimi deviriyordum. Ben ise Dante’nin İlahi Komedyası’nda yaptığı yolculuğu kendi cehennemim ve arafım arasında yaptım, bu bloga sarıldım ve depresyona girmeden çeşitli katmanları aşıp cennete ulaştım sonunda!
Başlarda çok coşkulu olan ama artık yorulan, sıkılan ve zaman zaman depresif tavırlar sergileyen arkadaşlarıma keyifle faaliyetlerimi anlatırken yakalıyorum sık sık kendimi. Dün bir hesapladım, elli dört saat İtalyanca ders yapmışım iki ayda. Yine sonradan açılan bir arap atı gibi hissediyorum kendimi, umarım devam eder bu motivazione çünkü aşı için yaşım arafta!
Fakat bu hafta kurslar bitiyor, dinleneceğim ve dolce far niente hayatıma döneceğim derken yeni çıkan dört İtalyanca kitap sipariş ettim ve bu yaz balkonda onları okumanın, alt çizerek çalışmanın hayalini kurmaya başladım. Kitaplardan biri tesadüfen görüp dilini ağır bulmadığım, Il Corriere della Sera gazetesi yazarlarından Aldo Cazzulo’nun Eylül 2020’de çıkan kitabı A riveder le stelle. Alt başlığı ise Dante, İtalya’yı icat eden şair.
A riveder(e) le stelle (yıldızları yeniden görmek üzere) aslında Dante’nin uscimmo a riveder le stelle (yıldızları görmek üzere çıktık) sözünden geliyor ve İtalyanca’da deyimleşmiş bir ifade.
Karantinanın ilk günlerinde paylaştığım Rinascerò rinascerai (yeniden doğacağım yeniden doğacaksın) şarkısında Roby Facchinetti de her şey bittiğinde yeniden yıldızları görmek üzere döneceklerini söylüyordu. Hatta ben de bu ruhta bir milletin yeniden doğacağına dair şüphem olmadığını belirtmiştim.
Cazzullo’nun kitabında Dante ile L’Italia di oggi (bugünün İtalya’sı) arasında hoş bağlantılar var, keyifli görünüyor. Öğretmenime de sordum, seviyesinin benim için uygun olduğunu söyledi ve hatta o da okuyacak, yazışacağız. Kurs bitti ama biz kanka olduk daha ilk haftadan çünkü birçok ortak konumuz çıktı: O da öğretmenlik ve çevirmenlik yapıyor, daha da güzeli annesi büyük olasılıkla Türk kökenliymiş. Ve zaten sonra da dokuz hafta boyunca haftada üç sabah beraberdik, şimdi iki aylık bir ayrılık girdi aramıza diye üzgünüz.
Aldo Cazzulo’nun kitabını anlattığı bir videoyu da izleyip o heyecanla, gelecek ay sonunda bir üniversitenin İtalyanca hocasının yabancılarla yapacağı ve bu kitabın tartışılacağı bir kitap kulübü toplantısına kayıt oldum. Bunların hepsi dün bir saat içinde cereyan etti, cereyanda kalıp üşüttüm galiba!
Dinleneceğim artık derken kim bilir ne zaman elime geçecek bir kitabı nisan sonuna kadar okumak ve hazırlanmak, öncesinde de İlahi Komedya’yı biraz da olsa anlamak gibi bir sorumluluk üstelendim bir anda, bir panik hissi kapladı içimi gerçekten.
Bir saat içinde önümdeki bir ayı bağlamış oldum, aynen kitabıma tırmanıp zürafaya meydan okuyan küçük cüsseli ama özgüvenli kendini bilmez kaplumbağa gibi bir duruma düştüm, ilahi ben! Ama İtalyanca’ya sarılarak ruhumu ayakta tuttuğum bu süreç için Dante’ye borcumu ödemem gerek bir şekilde.
Bir commedia veya tragedia yaşanmadan, yeniden yıldızları görmek üzere çıkaydım bu işten alnımın akıyla!
Nasıl geçti anlamadan sekizinci haftayı devirdim. Haftanın beş sabahı beş ayrı sınıfta üç ayrı öğretmenle çok şey öğrendim, eğlendim ve un sacco di amici (bir sürü, bir çuval dolusu arkadaş) edindim. İki hafta sonra yeni dönem başlıyor, beni de ısrarla çağırıyorlar ama iki ay ara verip bir sonraki dönemde katılırım sanırım.
Neden mi? İki haftalık yoğun bir kurs diye yola çıkıp saatleri değiştirmek zorunda kalınca programım da değişmişti. Birden kendimi dokuz haftalık bir kursa dahil edilmiş bulup artan ödememle de yine dokuz haftalık bir konuşma grubuna katılmıştım. Derken Chiara Gamberale’nin karantinanın nei primi mesi (ilk aylarında) yazdığı kitabının okunup tartışılacağı bir kurs açılınca dayanamayıp ona da kayıt olmuştum.
Dördüncü haftadan itibaren de dilediğim kadar ücretsiz derse girme hakkım olunca iki gün de öyle eklendi ve her sabahım doldu. Sabah çok erken uyanırım, hiç sorun olmayacaktı ama benim ciddi bir sorunum var. Şöyle ki, saat kurduğum gecelerde saat başı uyanır, çok delikli uyurum. Delikli uyuyunca da uyumamış gibi hissederim. Ne olur ne olmaz diye de saat kuruyorum mecburen. Saat kurunca daha rahat uyumalı insan ama o da ters işliyor bende purtroppo (maalesef).
Hem öğrenci hem öğretmen olarak iş yükümü idare etmeye çalışırken sürekli de çeviri geldi, Murphy Kanunları ile yönetildim yani iki ay boyunca ve yoruldum haliyle ekran başında. Bir de uykusuzluk!
Sondan bir önceki haftanın her günü daha önce anlattığım gibiydi aşağı yukarı:
Pazartesi sendromu yaşatan gün, sıra en zor soruya gelince hemen su bardağıma sarılıp kendimi güvenceye aldım. Benim bildiğim su içerken serpente bile dokunmaz ama Serena dokundu, o soruyu bana yaptırdı. Bardağı apar topar indirip aldığım koca yudumu zorla yutup soruyu cevapladım, neyse bir haftam kaldı düşüncesiyle kendime dayanma gücü vermeye çalıştım.
Salı sınıfı ütopyalığını koruyor. Bu hafta sınıfın yarısı geldi, dört kişiydik. Dördüncü kişi de bir buçuk saatlik dersin son yarım saatine katıldı. İyi ki gelmiş, o yarım saatte bir mucize yaşadım. Roma tarihinden bir şeylerin anlatıldığı bir video izleyip iki grup halinde odalara ayrıldık. Ben henüz uykum açılmadığı ve anlatılan kişileri hayatımda ilk kez duyduğum için yarım yamalak notlarla bir odada buldum kendimi. Artık nasıl çaresiz baktıysam, çocuk üniversitede Roma tarihi okuduğunu söyleyerek hemen rahatlattı beni. Diğer ikili cevapları bulmak için Google’da debelenirken benim partnerim da memoria (ezberden) tarihleri, kişi ve yer adlarını doldurup soruları tamamladı ve kalan sürede o kişilere dair magazinel bilgiler verdi bana, pek gülüştük.
Bir zoom odasında on dakika da olsa şans yüzüme gülüyor bazen!
Ağzı sulanarak inanılmaz bir heyecanla Adana kebap ve rakı muhabbeti yapan arkadaşımız gelemedi o gün derse. Gönderdiği mesajda, hafta sonu Tazmanya’da dağ bisikletinden düştüğü için yaralarını sarmakla meşgul olduğu gibi komik bir ifade vardı. Düşmesinden çok gelememesine üzüldüm çünkü beni çok güldürüyor, yaralarımı sarıyordu adeta. Geçen hafta bir kumaş mendil çıkarıp dört ucuna düğümler attı ve kafasına taktı, İtalya’da yazın operai (işçiler) öyle çalışırmış. Ders boyunca öyle oturdu, ben de onu gördükçe güldüm. Şimdi Tazmanya’da dağ bisikletiyle doğa turlarına çıktığına bakmayın, kesin daha önceki hayatında pamuk tarlasında çalışan bir ırgattı o!
Pazartesi gününün ödevlerini öğrencim yaşındaki öğretmenimin korkusundan ve salı gününün ödevlerini ise hiç kimse yapmadığı için yine öğrencim yaşındaki öğretmenime hürmetimden yapıyorum.
Çarşamba ödevimiz yalnızca diziden bir bölüm izlemek! Ama beş altı saat önce isteyen yazıcıdan alsın veya baksın diye ders malzemeleri yükleniyor. Benim uykuma denk gelen bu saatlerde dört kişilik sınıftaki iki arkadaşımız her bir detayı çalışıp, diziyi tekrar izliyor ve sorulara hazırlanıyor. Ve continuamente (sürekli) konuşup her lafa atlıyorlar ve hatta biri hiç çekinmeden söz kesiyor. Biz iki zavallıcık fırsat bulursak konuşuyoruz. Zaten bildiğin ve ifade edebileceğin şeyleri söyleyebilecek durumdasın, dinlemeyi bilirsen bir şeyler öğrenirsin belki diyesim geliyor o beni çıldırtan kişiye. Bir de ekranda bize bakmıyor kesinlikle, yana dönük oturuyor.
Delleniyorum ama hırs yaptım, birkaç derstir biraz erken kalkıp ben de her detaya bakıyorum, onu konuşturmama gayretine girdim. Bu hafta, sürekli laf edip hiç sevmiyorum dediği dizi karakteri için yine hakaret niteliğinde sıfatlar kullanınca dayanamadım, ben çok seviyorum, kişiliği ve yaşam tarzıyla tam benim tipim dedim. Kendi adaşı adamı savunuyor sürekli, kız ona layık değilmiş! Bir cinayete odaklanmış gayet seviyeli bir tartışma yürütüyoruz, adamcağıza taktı kafayı. Ben de ona taktım tabii, bir günah keçisi lazım hepimize!
Yine neyse bir haftam kaldı düşüncesiyle kendimi sakinleştirdim. Kavgaya hazırım çünkü!
Perşembe grubu ile Chiara Gamberale’nin karantina döneminde yazdığı kitabını tartışıyoruz. Sekiz kişilik müthiş uyumlu, neşeli ve sevgi dolu harika bir grup. Geçen ders, benim de geçenlerde yayınladığım Periodo Ipotetico konusunu yaptık, eğer şöyle olsaydı böyle olurdu gibilerden cümleleri tamamlıyoruz. Eğer tüm silahlar ……. dönüşseydi …………. olurdu sorusuna kelebeklere diyesim geldi ama çok romantik bulup sustum. Romantik bir adam söz aldı ve silahları gökkuşağına dönüştürüp dünyayı daha güzel bir yer yaptı. Diğer bir romantik adam da silahları aşı şişelerine dönüştürüp tüm dünya insanlarını kurtardı corona illetinden. Dünyadaki bütün altın ………. dönüşseydi ……… sorusuna ben cevap verip dünyadaki bütün altını ikinci bir güneşe çevirip herkesi mutlu ettim! Come i bambini (çocuklar gibi) masum ve şendik, keşke son haftamıza giriyor olmasak!
Haftaya kitabı okuyup tartışan sabah ve akşam grubuna ortak ders yapılacak ve yazarı ağırlayacağız. Diğer gruptan dört, bizden iki gönüllü seçilecekmiş soru sormak üzere. Bizim gruptan ikinci gönüllü çıkmayınca ben volentieri (seve seve) kabul ettim bu görevi. Ben de corona döneminde kitap yazmış bir yazarım sonuçta!
Cuma grubum altın günü gibi, beş kadın öğrenci ve bir kadın öğretmen. Her hafta bir konuda makale okuyup kendi hayatlarımızla bağlantı kuran soruları tartışıyoruz: sokak sanatı, karantina günleri, formda kalma ve diyetler, orman terapisi, bu seneki San Remo polemiği, İtalya’da da yaygınlaşmaya başlayan Chief Happiness Officer (CHO) kavramı, akıllı telefon esareti, seyahat ve konaklama tercihleri, hobiler.
Konular bu minvalde olmasına rağmen, birbirine sabah kahvesine geçen komşular gibi olduk sekiz haftadır. Yaşadığımız bir teknolojik sorun sorulduğunda uzun uzun elektrikli süpürgesine giren örümceği anlatan mı dersiniz, karantina döneminde ördüklerini gösteren mi!
İki ay ekran başında daha az, doğada daha uzun zaman geçirip baharı yaşadıktan sonra bir tur daha yaparım gibi geliyor, vediamo!
Çok kullanılan ama benim bugüne kadar hiç kullanmadığım ifadeyle söyleyeyim, bugün günlerden Dante ve hatta İtalyanların verdiği adla Dantedi’!
Dante Alighieri (1265-1321) bugün ölümünün 700. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. 25 Mart Dante’nin doğum günü veya ölüm yıl dönümü değil, İlahi Komedya yolculuğunun başlangıcı olarak kabul edilen gün. İlk olarak geçen yıl kutlanan bu gün, artık Ulusal Dante Alighieri günü olacak.
Ben de okumak isteyenler için Dante ile ilgili yazımın tarihini değiştirip bugün tekrar yayınlayacağım.
Blogun ilk yazısını, modern İtalyanca’nın temelini oluşturan ve dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen İlahi Komedya’nın yazarı, asıl adı Durante yerine Dante adını kullanan Dante Alighieri hakkında yazmıştım. Yakın zamanda (26 Şubat) güncelleyip tekrar yayınlamıştım. Bugün ise Dante günü için tarihini değiştirip yeniden yayınlıyorum.
Contrariamente alle credenze popolari (genel kanının aksine), İtalyanca yalnızca İtalya’da ve İsviçre’nin güneyinde, İtalyan sınırı boyunca konuşulan bir dil değildir. İtalyanca; İsviçre, Malta, Hırvatistan, Slovenya venaturalmente(tabii ki) İtalya yarımadasında bulunan San Marino ve Vatikan’dalingua ufficiale’dir. Bu, İtalyanca’nın yaygın olarak konuşulduğu bu ülkelerde resmî bir dil olarak kabul edilmiş olması anlamına gelmektedir. İtalyanca, bu ülkelerin dışında çok sayıda İtalyan göçmenin yaşadığı, yani piccolo (küçük) İtalya’ların bulunduğu Amerika, Kanada, Avustralya, Brezilya, Venezuela, Uruguay gibi ülkelerin yanı sıra Almanya, İngiltere, Belçika ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde ve hatta Libya, Somali ve Etiyopya’da konuşulmaktadır.
İtalyanca öğrenmeye başlarken anmamız gereken ilk kişi elbette Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşan, dünya edebiyat tarihinin en önemli başyapıtlarından biriLa Divina Commedia‘yı (İlahi Komedya) yazan şair ve siyasetçi Dante Alighieri’dir.
Dante Alighieri (1265-1321)
Dante Alighieri, bugün konuşulan modern İtalyanca’nın babası olarak bilinir. Dante’nin döneminde edebi eserlerde kullanılan dil çoğunlukla Latince olmasına rağmen, Dante İlahi Komedya‘yıdialetto fiorentino(Floransa lehçesi) ile yazmıştır.
Ama her baba gibi, Dante de çocukları konusunda mükemmeliyetçi ve İtalyanların fiil çekimlerinde hâlâ hata yapıyor olmasından şikâyetçi!
Komedya’yı yazmak için 20 yılımı verdim, İtalyanlar 700 yıl sonra FİİLLERİ ÇEKERKEN hâlâhata yapıyorlar!!!
Bugün İtalya’nın farklı bölgelerinde halen birçok farklı lehçe konuşuluyor, ancak 19. yüzyıl İtalya’sında güneyde yaşayan birinin kuzeyde yaşayan birini anlaması bile mümkün değilmiş.
1861 yılında Unità d’Italia (İtalya Birliği) kurulduktan sonra devlet dairelerinde kullanılan, okullarda öğretilen ve günlük hayatta konuşulan tek bir resmi dilin seçilmesine karar verilince, ‘hangi bölgenin konuştuğu İtalyanca resmi dil olacak’ tartışmalarından sonra en güzel İtalyanca’nın Dante’nin kullandığı dil olduğuna karar verilmiş. E quindi (ve böylece) modern, standart İtalyanca’nın temeli Dante’nin İtalyancası olmuş.
T. S. Eliot’un yazdığı gibi “Dante ile Shakespeare dünyayı aralarında paylaşır; bu iki ada eklenebilecek üçüncü bir ad yoktur.” ama neyse ki İngilizler de aynı şekilde Shakespeare İngilizcesini standart dil yapmamış!
Aynı balkonda aynı ağaçlara bakarak ilham gelmiyor dedim, balkon dekorasyonumu değiştirdiniz.
Aynı tepside aynı fincanla kahve içerken yeni fikirler üretemem, defterim yok, kalemim tükendi dedim, masamı donattınız.
E geldi biraz ilham, safari konseptine uygun kurabiyeler yapıp zürafalı pijamamla balkon ofisime geçtim artık. Zürafalı kolyemi de taktım ama bir ricam olacak, zürafalı küpe olayına girmesek..
Uzak geçmiş zaman genellikle tarihi bir konu anlatımında, edebi eserlerde ve resmî yazışmalarda kullanılır. Konuşma dilinde kullanımı bölgeden bölgeye değişir. Toskana ve güney İtalya’da günlük konuşmalarda kullanılan bu zaman, diğer yerlerde nadiren kullanılır.
Bu nedenle, çok fazla düzensiz fiil çekimi olan Passato Remoto fiil çekimlerini öğrenmenize gerek yok, yalnızca bu zamana aşina olmanız yeterli. Zaten ezberlemek mümkün değil, onun yerine başka bir dil öğrenin derim.
Passato Remoto’da kurallı fiiller mastar ekini attıktan sonra şu ekleri alır:
Bu zamanda kuralsız çekilen bazı fiiller ise şunlar:
Kırmızı Başlıklı Kız hikâyesinden bir alıntı yaparak bu zamanın nasıl kullanıldığını görelim:
Poco dopo, Cappuccetto Rosso bussò alla porta. “Nonna, sono io. Posso entrare?” Il lupo cercò di imitare la vocina della nonna e rispose: “Ciao, mia cara! Entra!” “Nonna, che voce forte che hai!” disse la bambina sorpresa. “È per salutarti meglio, mia cara,” disse il lupo. “E che occhi grandi che hai…” “È per vederti meglio, mia cara!” “E che mani grandi che hai!” esclamò Cappuccetto Rosso, avvicinan dosi al letto. “È per abbracciarti meglio, mia cara!” disse il lupo.
Imperfetto Indicativo zamanında olduğu gibi, essere ve avere fiillerini bu zamanda çekip fiillerin geçmiş zaman halini ekleyerek miş’li ‘uzak’ geçmiş zaman cümleleri kurabiliriz. Yine fiilimizin avere ile mi yoksa essere ile mi çekildiğine dikkat etmemiz gerekiyor:
Fui andato/a (gitmiştim), avemmo visto (görmüştük), fosti uscito/a (çıkmıştın), foste rimasti/e (kalmıştınız), ebbero chiamato (aramışlardı veya çağırmışlardı).
Bu zamanın adı da Trapassato Remoto!
Fakat unutmamamız gereken bir şey var:
YALNIZCA KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ’I DİNLERSEK KURT HER ZAMAN KÖTÜ OLACAKTIR
Çocuklar için resimli kitaplar ve etkinlik kitapları hazırlayan, renkli mobilyalar ve ahşap nesneler üreten Romalı yazar ve illüstratör Agosto Traini’nin bizde Kırmızı Başlıklı Kurt adıyla yayınlanan Il Berretto Rosso (kırmızı bere) öyküsünü dinlemek isterseniz: