Ci sono tre cose nella vita…

Hayatta üç şey var…

Hayatta geri alınamayan üç şey var:

sözcükler, zaman ve fırsatlar.

Hayatta seni yok edebilecek üç şey var:

yalanlar, kibir ve kıskançlık.

Hayatta hiç kaybetmemen gereken üç şey var:

sabır, umut ve dürüstlük.

Hayatta çok büyük değeri olan üç şey var:

aile, sevgi ve arkadaşlık.

Son satırı çevirirken arkadaşlarımın ailemle yemek üzere yayladan sevgiyle gönderdiği Chardonnay’ler ve cevizler geçti elime. Sözcükleri geri alamayınca resmen istemiş gibi oldum ama yalan yok, canım istemişti, kıskançlık ise tabii ki espri idi. Dürüstlüğümün meyveleri bunlar..

Nostaljik olsun, ellerim kararsın diye yeşil kabuklu geldi cevizler. Artık gözümü karartıp elleri karartacağım, nasıl olsa online derste görünmez!

Ya da bir dakika, karantinanın başında abartılı sayıda alıp hiç kullanmadığım kara gün dostu eldivenlerim ne güne duruyor?

Aromi e sapori, colori e melodie dal settembre

Eylül’den kokular ve tatlar, renkler ve ezgiler!

Çamlıyayla tefrikamızın son yazısı hazır, siz de un giro autunnale (bir sonbahar turu) yapmaya hazırsanız şu sandalyeye oturup mis gibi çiçek kokusunu içinize çekmeye başlayın. Portakal çiçeği gibi güzel kokan bu çiçeğin adını bilmiyorum. Bir sırığa dolanıp uzamış da uzamış. Sandalye daha net görünsün diye önce kırptım fotoğrafı ama çiçeği de kırpmış oldum biraz ve bu güzel panjurlara kıyamadım, bu yüzden fotoğrafı olduğu gibi ekliyorum. Arka planda Yansımalar’ın dingin müziği, kendi adlarını verdikleri albüm ve ilk parçamız Eylül Sonu.

Kahveniz nasıl olsun bu arada?

Bu yazıma Eylül çiçekleri ile başlıyorum. Latince adını bilmem, biz Eylül çiçeği derdik. Bizim yayla evimizin panjurlarının altında da bu çiçeklerden vardı. Eylül ayında, tam biz şehre dönmek üzere açarlardı ve onları geride bırakacak olmak bizi üzerdi. Döneceğimiz gün deste deste toplar, saplarını ıslak bezlere sarıp götürürdük. Üst köşede ise bir çiçek görünümüne bürünmüş dikenli bir bitki var. Zamanında anneannem bir tenis maçı izlerken, bir oyuncuya bakıp zenci ama güzel demişti. Torunlarının diline yerleşip tam uyduğu her ortamda kullandıkları efsane ifadeyle dikenli ama güzel bir bitki bu da. Şarkımız, Amedeo Minghi’nin 2000 yılında çıkan Anita albümünden Piccola Spina (küçük diken)!

Hani sofradaki tabakta tek bir zeytin, salatalık, domates veya bir dilim peynir kalır da kimse onu almaz ya, ben de bir gece dolapta kalmış ve kimsenin kendine dokunmayacağından emin olan tek inciri gizlice mideye indirip yattım. Devamı olsa üç beş tane daha yerdim kesin, öyle severim. Sabah gözümü açınca bir de ne göreyim, dalda tek başına bir incir! Fena bir coincidenza (tesadüf) oldu, hemen tedarik zincirimi devreye sokup incir tedarik ettim ve incirli bir kahvaltı yaptım. Şarkımız Jaz Clemente’den Figs idi. Bu arada bakıyorum da Chardonnay’ler olmuş, artık selelere dolsun ve üzümseverlere dağıtılsın. Şu iki salkım birbirine baka baka kararmadan elinizi çabuk tutun ama! İtalyan rap şarkıcısı Biondo’dan Chardonnay ile neşelendik üzümlerin geldiği gün.

İki hafta sonra gelen fotoğrafta incirin yerinde bu narin farfalla (kelebek) vardı artık. Sanırım biri benim gibi gizlice yuttu inciri. Kısacık ömrünü bizim sevdiğimiz incirle besleyen kelebeğin incir yaprağındaki valsini izlerken Cihat Aşkın’ın Türk Valsleri albümünden Kelebek’i dinledik. Aslolanın kısacık da olsa zarafetle, nezaketle, kimseyi incitmeden, çevreye renk, neşe ve mutluluk saçarak yaşanan bir hayat olduğunun doğadaki en güzel örneklerindendir kelebek.

Her gün farklı bir renk sloganıyla başlayan hafta, ilk fotoğraftaki beyaz çiçeklerle başlayıp artık köylü pazarında satılmaya başlanan armut ve erikle devam etti. In una grande ciotola (koca bir kâseye) doldurulmuş bunlar, reçel ve marmelat yapımına başlanmış anlaşılan. Güneş ışığında parıldayan meyvelerin altına sarı ve kırmızı diyebilir miyiz yazmış Perihan. Demesek dedim, biz ezelden Fenerbahçeliyiz ve bu iki rengin birlikte telaffuz edilmesine tahammül edemeyiz. Sarı kanarya moduna geçip derhal sarı lacivertli bir fotoğraf beklediğimi söyledim. Cevap, ver bakalım gazı!

Köşedeki elma fotoğrafı Pembe Oda yazımdan sonra pembe odaya gelsin notuyla düştü telefonuma. Yalnız ucuz atlatmışım, iyi ki o üç elmadan biri o zaman düşmüş başıma! Bu üçüncü ve son elma bir azman olmuş görmeyeli. Kimin başına düşecekse Eureka diye bağırır bence, oracıkta bayılmazsa tabii. Ben elmadan kaçıyorum, elma pembe odaya gelsinmiş. Yalnız bu düşerse başıma kırmızı odalık olurum kesin!

Bu taş gibi kocaman elma için Mustafa Taş’ten bir türkü seçtim, Elmanın İrisine. Girişi Erik Dalı’nı çağrıştıran ve devamında benzer ezgiler olan bu türkü için Uruguaylı damat ve flamenko hocası nasıl koreografi yapardı diye merak ettik.

Narlar sözcüklerin bereketli olsun notuyla geldi, kim kime gaz veriyor anlamadım. O sabah Ye Vagabonds’dan Pomegranate’i dinledik. Şarkılarında di solito (genellikle) büyüdükleri kasabadan esintiler olan İrlandalı kardeşlerin şarkısı bu fotoğrafa çok uydu. Ayvaların fotoğrafı geldiğinde İrlanda kırsalından Karadeniz’e gittik ve horon tepmeye başladık. İsmail Türüt “Yaylalarda gün görmemiş kar mısın, meyvelerden ayva mısın nar mısın?” diye sorduğunda kafam çok karıştı, bayağı bir düşünmek zorunda kaldım, hepsinden birazım çünkü. Şöyle bir cevap verdim sonunda: Ayvayı yemiş, gün görmemiş bir nar! Evet, ben tam olarak buyum.

Bir evin bahçesinden sabah çekilen bu fotoğrafın çok benzeri de bende var. Bunlar herhalde bahçede yapılan bir kutlama sonrasında akşamdan kalma balonlar. Balonların bağlı olduğu sandalyeler ve benim perdem arasındaki paralelliğe attenzione per favore (dikkat lütfen), bence bir kolaj harikası oldu bu!

Benim balonlarım ise üç yıl önce, üç tatlı delikanlının Sevgililer Gününde derse gelirken getirdiği sevgi sürprizleri. Bizde akşam yeni başlıyor. Bu kolajı o zaman yapmıştım. Şimdi üniversitede bu ragazzi romantici (romantik gençler), nasıl özlüyorum o balonlu, güllü, kurabiyeli sevgi ayinlerimizi anlatamam!

O zaman İbo’nun Benim Balonlarım Vardı şarkısını dinlemenin tam zamanı! Anch’io avevo dei palloncini (benim de balonlarım vardı), onları kimler aldı?

Gitti mi yoksa yine gelir mi o günler, nerede kaldı masallar sevgiler ümitler?

Bir sabah aynanın karşısında, neredeyse kendimi tanımayarak sefil bir bakışla oh papatya, yüzümün haline bak diye mırıldanırken papatya fotoğrafı geldi. Le margherite (papatyalar) kurumuş aslında, bunlar direnen son birkaçıymış. Bu mağrur papatyalara imrendim doğrusu, o ne özgüven ve güç, o ne güzel direnme azmi. Biz Böyleyiz filminin müziklerine imzasını atan Nilipek’ten bir şarkı paylaştım hemen, Papatya. Ben de yedi kat yerin altından örgütlenip saçlara takılan bir papatya olsam keşke! Ya da kafamda sadece seviyor sevmiyor’dan ibaret iki sorunun olduğu, cevabı papatya falından öğrenip davranışlarımı ona göre ayarladığım bahar akıllı günlerime dönsem!

Ertesi gün, yıllara meydan okuyan ve hâlâ dimdik ayakta olan Kocaçam’ın fotoğrafları geldi. Durağa adını veren bu heybetli çamın dalları muhteşem, kökünü hayal bile edemiyorum. Dalların formunu, Uzak Doğu’da evlerin çatısındaki ejderha figürlerine benzetmiş Perihan. Balkona veya çatıya birer tane ejderha figürü koyup biz de mi korusak evlerimizi acaba!

Söz konusu böyle kim bilir kimlerden yadigâr ulu bir çam olunca, tek bir şarkıyla geçemedik. Önce alternatif rock grubu The Ringo Jets’den, Yadigâr Ejderha’yı dinleyip saygı duruşunda bulunduk. İkinci şarkımız ise Türk-Alman rock grubu Ünlü’nün Rumi albümünden Ejderha idi. Şarkıda yedi kafalı ejderha diye bahsi geçen yedi başlı ejderha, tasavvufta yedi nefs mertebesinin simgesi olarak geçiyor. Aynı zamanda 12 hayvanlı Türk takvimindeki simgelerden biri olan quest’animale (bu hayvan), değişimin yaşanacağı bir yılın habercisi. Ejderha Yılı 2024, biz Fare yılını tamamlayıp uzun bir kış yaşayacağımız Öküz Yılına gireceğiz. Al bir yılı vur ötekine!

Yalnız bir hayal kırıklığımı dile getirmek isterim yeri gelmişken. İki aydır gelmeyen meyve fotoğrafı kalmadı ama hani ejder, liçi ve starex meyveleri? Sarayda 2018 yılında verilen 30 Ağustos resepsiyonun bir benzerini bu yıl ben de 29 Ekim’de tek odalı sarayım olan ofisimde yapacağım. Ben de menüye ejder meyveli smoothie (chia tohumu eşliğinde), efuli (liçi meyvesi eşliğinde), aloe vera (starex meyvesi eşliğinde) gibi yerli ve millî yiyecekler koymuştum ama tedarik etmekte zorlanıyorum. İlkokul günlerimizin yerli malı haftası menülerine döneğim galiba: nar, ceviz, kuru incir, fındık. Nelle decorazioni (süslemelerde) şatafat yok, sadece balonlar ve bayraklar, bekliyorum!

Fotoğraf dersinde kontrast renklerden ilk kırmızı ve yeşilin anlatıldığını söyleyip işte gerçek örneği doğada demiş Perihan. Hatırladım vallahi hemen, ben de Adana’ya döndüğüm yıl gidilmedik kurs bırakmamıştım şehirde. En uzun soluklusu fotoğraf kursuydu, çok değerli hocalarımız vardı. Yalnız şimdi şu biberlere bakınca salça yapmayı bilmediğime yandım desem. Ama salça yapımı kursu vardı da ben mi gitmedim? Questa foto (bu fotoğraf) bana kıyamadığım poşetler çekmecemdeki Aromi & Sapori poşetimi hatırlattı, hani şu Roma’ya gidene toz fesleğen ve baharat ısmarlayacağım kokular ve tatlar dükkânı. Bu sabah, İranlı müzik grubu Bomrani’nin güzel pop caz şarkısı Pepperoni’yi dinledik.

Doğa yine yaptı yapacağını! Ben farklı ve birbirinden tatlı kolajlar yaparken doğanın kolajı notuyla gelen bu fotoğraf şevkimi kırdı ne yalan söyleyeyim. Bundan sonraki fotoğraflarda kolaj molaj yok artık, doğa yapsın kolajlarınızı madem! Fakat bu fotoğraf benim hakkımı avucuma verse de ben onun hakkını vereyim, adalya çiçekleri ile çıtlıkların yarattığı renk kontrastı biberlerden hiç de geri kalmamış. La nostra canzone (şarkımız) zenci ama güzel üç kadından oluşan, eskilerden bir müzik grubu The Three Degrees’den Collage.

Bu fotoğraf öncü, devrimci yaprak notuyla geldi. Ben daha yazın şöyle yapacağım, böyle yapacağım derken bu fotoğraf yazın bittiğini hatırlatarak beni kendime getirdi. Sonra da sürekli Eric Clapton dinlediğimiz, kendi kişisel devrimlerimizi yaptığımız üniversite yıllarına götürdü. Parçayı Eric Clapton’ın 2010 yılında çıkan Clapton albümünden seçtim, Autumn Leaves.

Yayladaki o devrimci yaprak kızaran ilk yaprak olma mücadelesi verirken, benim bodur mandalina da çiçek açan son narenciye olma iddiasındaydı. Baharları şaşırdı galiba poverino (zavallıcık)! Ama ben daha zavallı bir durumda olmalıyım ki bu duruma birkaç gün şaşırmayıp ne güzel çiçek açtı, mutfağı mis gibi kokuttu falan dedim, alık alık seyrettim onu.

Edepsiz minnoş mandalinalar olsun, ben de sana reçel yapacağım teyzesi, kurban olurum ben onlara! Ne diyorum ben yaa, ağzımdan çıkanı kulağım duymaz, elimden çıkanı gözüm görmez oldu. Evde fazla oturdukça domestiklik kat sayım hızla artıyor. Kış için salça yaptığımı, turşu kurduğumu veya kahve falı bakmaya başladığımı söylersem beni sarsın ve kendime getirin lütfen!

Peroşum, sana bir yol görünüyor. Kıvrım kıvrım virajlı, fra i pini (çam ağaçları arasında) bir yol bu. Nasıl desem, sanki yüksek bir yerden iniyor gibisin, yüreciğin kabarmış biraz ama tez vakte kadar düze çıkıyorsun.

Gideceğin yerde de yolunu bekleyen una gattina (bir dişi kedicik) var. Ama bu kedi oradaki gibi sakin durmuyor. Böyle nasıl desem, sanki fazla evcillikten vahşileşmiş tuhaf bir hayvan. Bir bakıyorsun son derece uysal, patisine vur sütünü al, sonra birden kendi bile sebebini anlamadan tüylerini kabartıp pençelerini gösteriyor. Hayra alamet değil gidişatı.

Gel de ona bir pati at bacım, bu kadar doğa yeter, her şeyin fazlası zarar. Güneşin doğuşu, öğle vakti, gün batımı derken, muhteşem renkleri yakalamak uğruna kaybolacaksın in quel bosco (o ormanda), benden söylemesi!

Fincanın tabağına baktım da şimdi, corona gidecek, üç vakte kadar hanemize ay doğacak. Artık üç ay mı olur üç yıl mı bilemem. Üç gün olmadığı kesin ama!

Olsun biraz daha bekleriz, yine bir Nilipek şarkısı gelsin o zaman hepimiz için, Biz Bize Yeteriz.

Bu yazıdaki doğanın kolajı karşısında yaşanan kıskançlık krizi dışında her şey aynen yaşandı. Yayla evimizin panjurlarının altındaki Eylül çiçekleri ve dolapta kalan son inciri yediğim gecenin sabahında gelen yalnız incir fotoğrafı gibi tüm ayrıntılar gerçek. Hatta gerçeklerin fazlası var, eksiği yok. Ad esempio (örneğin) oh papatya, yüzümün haline bak diye yalnızca bir sabah iç geçirmedim, aynaya baktığım her an Teoman’ın kulaklarını çınlatıyorum.

Doğanın kolajı geldiğinde yazım bitmişti aslında ama mutlaka onu da dahil etmek istedim. Paragraflar arasında bağlantılı geçişler yaptığım için ancak o araya uygun oldu. Tesadüfen sonraki fotoğraflar senza collage (kolajsız) olduğu için de o espriyi yaptım.

Yoksa kolajsız bırakır mıyım ben sizi hiç, kıyamam!

Eylülün kalan günlerinin çok keyifli geçmesi dileğiyle..

Not: Bu fotoğraf da ceviz konulu yazımın ardından başka bir yayladan geldi ama ceviz aynı ceviz. Görüyorum ki cevizler olmuş ve yenmeye başlanmış Faruk, afiyet olsun gözüm yok.

Şimdi telefondan fotoğrafı alırken gördüm, cevap olarak sadece yapmaaa yazmışım çocuğa, teşekkür veya herhangi bir emoji yok mesajımda. Ama sonuna kadar arkasındayım cevabımın, fotoğraf yerine ceviz gönderir insan, inşallah elleri kararmıştır!

Sorridi attraverso le lacrime

Gözyaşlarına gülümse!

Kendime yeni bir çıkış yolu buldum, sağlığımızı korurken ruh sağlığımızdan olmamak için gözyaşlarımıza gülümsemeyi öğrenmeliyiz.

Ama ben artık Piedra Irmağı’nın Kıyısında oturup ağlamak istiyorum!


“Bir gün her şey anlam kazanacak. Bu yüzden şimdilik kafa karışıklığından bunalma, gözyaşlarına gülümse ve olan her şeyin bir nedeni olduğunu anlamaya çalış”

Oh mio Dio, salvaci per favore

Aman Tanrım, kurtar bizi lütfen!

Cadono i capelli, cadiamo anche noi (saçlar dökülüyor, biz de dökülüyoruz). Allahım lütfen beni affet ve tez vakitte ıslah et. Ya da sen coronayı hallet, ben fabrika ayarlarıma kendim dönerim. Dilimin kemiği hızla erirken kalbimde de bir kötülenme başladı.

Geçen gün bir arkadaşım saçlarının fena halde döküldüğünü söyleyince fena halde sevinirken yakaladım kendimi. Hatta kimin saçı daha çok ve spaventoso (korkutucu) şekilde dökülüyor diye yarışırken utanmadan ayy çok sevindim diye sevincimi belli ettim.

Mi ricordo (hatırlıyorum), eskiden arkadaşlarımın başarılarına, mutlu olaylarına sevinirdim ve başlarına gelen olumsuz şeylere üzülürdüm.

Diğer bir arkadaşımla ise rüyalarımızdaki tuhaflıkları yarıştırıyoruz. Ben geçenlerde rüyamda scusate (afedersiniz) kaka temizledim ve hemen internette rüya tabirlerine baktım. İnanamadım, her duruma göre yüzlerce yorum var. Demek ki herkes görüyor bu tarz rüyalar diye çok rahatladım.

Dinlediğim bir yoruma göre hayat daha rahat bir hale gelecek, ruhumun iyileşmesi sayesinde bedenim şifa bulacaktı. Tabii hemen bu rüyamı paylaşıp güzel günlerin yaklaştığını müjdeledim arkadaşıma. Non ci credo (inanmıyorum), geçen gün ben de gördüm demez mi! Ben inandım hemen, tek sıyıran ben olamam herhalde koca yerküre üzerinde. Güzel günler yakın diye sevindik, şeye sardığımız ihtimalini düşünmedik bile.

Onun son rüyasında ise eski kocası bir sineğe dinleme cihazı takıp gizlice evine göndermişti. Sence sıyırmam hangi fazda diye sordu. Sıyırmasının pik yapmasına sevindim ve kendimi çok iyi hissettim, ben iyiyim henüz demek ki!

Giovanna Mezzogiorno

Bu hafta mi sono fatta tagliare i capelli (saçlarımı kestirdim), la finestra di fronte (karşı pencere) modeli. Gayet iyi oldu, artık aynalarla barıştım. Daha da önemlisi, dökülme de bariz şekilde azaldı şimdiden. Zaten bir süredir aloe vera jeli ile besliyorum saçlarımı. Her gün balkondan bir yaprak koparıp ekmeğe tereyağı sürer gibi kolayca ikiye kesip çıkan bol miktarda jeli saçıma ve cildime sürüyorum. Il mio parrucchiere (kuaförüm) dökülmüş ama yenileri de çıkıyor dedi, yaşasın!

In realtà (aslında) yıllar önce internetten bulduğum bir şampuan formülü var çok etkili ama ben eczane çalışanlarını bununla meşgul etmemek ve şimdi de üşendiğim için yaptırmadım. Zaten şampuanın içine enjekte edilen B ve E vitaminleri ve fazladan bir sürü element var aloe vera jelinde.

Ama aramızda kalsın per favore, saçları dökülen arkadaşıma şampuandan ve aloe vera çözümümden bahsetmedim, herkes kendi saçının çaresine baksın bana ne! Saçımı kestirmenin iyi geldiğini bile söylemeyeceğim.

Karşı penceredeki adam o dururken bana bakmaz çünkü!

Mangia solo quando hai fame

Yalnızca acıktığında ye!

Emir Kipini tekrarlayalım mı biraz?

EĞER ACIKTIYSAN YE. Üzgünsen ağla, mutluysan gül, endişeliysen rahatla, kızgınsan bağır, sıkıldıysan dışarı çık, kendini yalnız hissediyorsan şarkı söyle ve yorgunsan dinlen!

Bunu görmem iyi oldu çünkü ben de bunları yapıyordum zaten ama hepsini yaparken bir şeyler atıştırıyordum. Çok doğru, artık yemeyeceğim ama bevi (iç) yazıp çizmemiş üstünü. Yukarıdaki tüm duygu durumlarına eşlik edebilen içecekle devam etmemde bir sakınca yok anladığım kadarıyla.

Allora, aggiorno subito la mia visione (o zaman hemen güncelliyorum vizyonumu)!

Sergio Cammariere’den Il pane il vino e la visione:

Affrontare ogni giorno con un sorrriso è la nostra missione

(Her günü bir gülümseme ile karşılamak misyonumuz)

È un giorno nuovo

Yeni bir gün!

O all’eternità (sonsuza kadar) uzayacağını sandığım aylaklık günleri bitti sanırım ve de korkarım. Birden aşırı bir iş yüküyle karşılaştım, çeviri ve ders desteği. Zaten bilirsiniz her şey birden yığılır insanın üstüne. Boşluğa alışmışım, zor geldi tabii biraz ama bu yoğunlukta çalışmayı da özlemişim doğrusu. Yeni bilgisayarımın başından kalkamadım, çabuk kaynaştık.

Dün akşamüstü son basamakta mutlu mutlu sırıtırken un calcio (bir tekme) yedim ve yeniden en alt basamağa yuvarlandım. Görmediğim bir mailde iki acil dosya daha gönderilmiş çevrilmek üzere, ben geç gördüğüm için daha da acilleşmiş oldu tabii. E quindi (dolayısıyla) ara basamaklarda durup düşünmeye bile vaktim kalmadı. Bugün alt basamağın dibine kıvrılıp dormirò (uyuyacağım). Bir İtalyanca ders dışında non farò niente (hiçbir şey yapmayacağım). Almeno (en azından) niyetim o!

Bugün size Luciano Pavarotti’nin sesinden buongiorno demek istedim. 6 Eylül’de ölümünün 13. yılında da onu anacaktım, Pavarotti paylaşımlarını o nedenle ertelemiştim ma purtroppo (ama maalesef) geç kaldım.

Meglio tardi che mai diyelim o zaman, geç olması hiç olmamasından iyidir. Luciano Pavarotti’den Michele Centonze’nin şarkısı Buongiornoa te!

Buongiorno a te

Buongiorno a questo giorno che si sveglia oggi con me,
Buongiorno al latte ed al caffè,
Buongiorno a chi non c’è…
… e al mio amore buongiorno per dirle
Che è lei,
Che per prima al mattino veder’io vorrei
È un giorno nuovo e spero che sia buono
Anche per te. Buongiorno voce, vita mia, buongiorno Fantasia,
Buongiorno Musica che sei l’oblio dei giorni miei…
… e a coloro che aiutan chi non ce la fa,
Per donar loro un giorno che migliorerà…
È un giorno nuovo, e poi chissà, se il mondo
Cambierà e ballerà. Come un walzer, la vita danzarla dovrai,
è un vestito da sera che tu indosserai,
è una festa con mille invitati, un po’ belli
E un po’ odiati, con cui ballerai.
Ma è danzando la vita che tu imparerai
Che ogni grande proposito è un passo che fai!
È un giorno nuovo anche per te,
Festeggialo
Con me! Buongiorno cari figli mei, buongiorno a tutti voi!
Pensate al giorno che verrà come una novità,
Ed un dono inatteso che vi arricchirà,
Di una nuova esperienza che si può ballar.
E un passo nuovo e un altro ancor, e il
Mondo cambierà e ballerà. Come un walzer, la vita danzarla dovrai,
è un vestito da sera che tu indosserai,
è una festa con mille invitati, un po’ belli
E un po’ odiati, con cui ballerai.
Ma è danzando la vita che tu imparerai
Che ogni grande proposito è un passo che fai!
È un giorno nuovo anche per te,
Festeggialo
Con me!Ma è danzando la vita che tu imparerai
Che ogni grande proposito è un passo che fai,
È un giorno nuovo e prego che sia tutto
Da ballar con te

(1935-2007)

Chissà, se il mondo cambierà e ballerà diyor Pavarotti, kim bilir belki de dünya değişip dans etmeye başlar bugün.

Öyle bir şey olursa uyandırın beni olur mu?

A quale scalino sei arrivato/a oggi?

Bugün hangi basamağa geldin?

Yapmayacağım, yapamam, yapmak istiyorum, nasıl yaparım?

Yapmayı deniyorum, yapabiliyorum, yapıyorum, Evet yaptım!

Ben daha yerde, ilk basamağa arkam dönük oturuyorum. Birazdan kahvemi alıp hayatta yetiştremem bugün dediğim çeviriye başlayacağım.

Akşamüstü sull’ultimo scalino (son basamakta) buluşalım, va bene?

La fedeltà alla marca

Marka sadakati!

Sizin de fedele (sadık) olduğunuz belirli cihaz markaları var mı? Benim bağımlılık derecesinde sadakat gösterdiğim markalarım var. Yalnız bağımlılık sözcüğünü kullanmayalım, pembe odadan yeni çıktım, kendimi yeniden ele vermek istemem. Bir pazarlama terimi olan marka sadakati (brand loyalty) ifadesini kullanırsam dikkat çekmem, hatta kocaman bir aferin alırım doktorumdan.

Che strano (ne tuhaf) değil mi? İki farklı ifade ile aynı davranış paterni iki farklı muamele görebiliyor. Ya analiz edilmek üzere bir koltuğa oturuyorsunuz, ya da tutarlı, sadık kişiliğinizden dolayı övgüler alıyorsunuz. Bağımlılık dışlanacak ve kışlanacak, sadakat ise alkışlanacak bir tutum.

İlk sırayı vereceğim markam Philips, çocukluğumda sağda solda duyup içimden çok güldüğüm daha sevimli diğer adıyla Pilipis. Bu efsane telaffuzu duydukça hep pilli radyomuzun içinde kirli piller olduğunu hayal ederdim. Olabilecek her cihazım Philips. Yani eğer Philips o cihazdan üretiyorsa la mia preferenza (tercihim) o olur. Hâl böyle olunca, müzik seti ve saç kurutma makinesinden, şarjlı el süpürgesi ve çorba makinesine, ev telefonundan bilgisayar ekranına kadar sağım solum Philips, saklanmayan ebe.

Tövbe tövbe, ben niye hep çocukluk yıllarına gider oldum?

La mia macchina caffè

Yıllar önce Tchibo’dan aldığım Saeco marka kapsül kahve makinesini zaten çok severken, Saeco’nun aslında Philips’in alt kuruluşu olan bir İtalyan şirketi olduğunu keşfettiğimde çok sevinmiştim. İkisi bir arada kahveden kapsül kahve yapan ikisi bir arada makineye geçişim de è un punto di svolta (bir dönüm noktasıdır) hayatımda.

Pil alırken tercihimin ne olduğunu belirtmeme gerek var mı? Philips pil alırım, en temizi odur!

ll mio primo cellulare

Il cellulare (cep telefonu) benim hayatıma çok geç girdi. Almamakta direndim uzun süre, ancak işi bırakıp daha esnek saatlerde çalışmaya başlayınca ulaşılamaz olmaya başladım. Aslında çok severdim kaybolup ulaşılamaz olmayı ama bir gün İstanbul’dan eski bir arkadaşım “Kızım artık aramızda para toplayıp sana bir cep telefonu alacağız” deyince bunu gurur meselesi yaptım ve aynı gün, parası neyse verip, bir cep telefonu aldım kendime.

Cebime değil, çantama zor sığan antenli kocaman bir Philips fizz cep telefonu. Koca mağazada elim ona gitmiş nedense!

Ben memnundum telefonumdan, dalga geçenlere de aldırmıyordum. Bir Graham Bell edasıyla sesimizi taşıyor ya ne fark eder diye savunuyordum telefonumu. Adetim olduğu üzere, bir cihazım bozulmadan yenisini veya üst modelini almam. Dopo qualche anno (birkaç yıl sonra) amansız bir hastalığa yakalandı telefonum ve ben kendimi zor affederek Nokia’ya geçtim. Geçiş o geçiş, bu sefer Nokia’cı oldum. Bir Ericsson’um olmadı mesela. Her evde bir Ölü Telefonlar Çekmecesi vardır eminim. Benimkinde envai çeşit Nokia telefon var.

Il mio bellissimo Nokia

Cihazların da adeti olduğu üzere, yenisi alındığında bir gayret toparlanırlar ya, Nokia’larım da üzerine kuma geleceğini anlayınca kendi arızalarını kendileri giderirdi. Hele gelen kuma şu fotoğraftaki incecik bronz telefonum olunca Ölü Telefonlar Çekmecesinde bir canlanma oldu. Zili bozulan telefonlar çalmaya başladı, kararan schermi (ekranlar) aydınlandı, tükenen bataryalar dirildi.

Akıllı telefonlar çıktığında herkes iPhone’a geçerken ben inatla Nokia’nın akıllı telefonunu aldım, Lumia mıydı neydi hatırlamıyorum. Aklımı yitirdim anlayana kadar, kullanamayacağıma karar verip başkasına verdim ve o noktada Nokia’dan ayrıldım Apple’cı oldum.

Artık akıllandım. Cihazların bu psikolojisini bildiğim için hep yenisini almadan önce onlara başlarına gelecekleri duyuruyorum. Aylarca arıza yapan, artık elden çıkarılması gereken bir su ısıtıcı, onun duyacağı şekilde “Neyse artık, bunun miadı doldu, yeni ve daha güzel bir tane alayım” dediğim gün fokur fokur su kaynattı, inanılır gibi değil. Bu yalnızca benim başıma gelmiyordur eminim, spero (umarım) bir sanrı değildir!

Gelelim bilgisayarlara. Yaptığım işlerden dolayı, bilgisayar en vazgeçilmez cihazdır benim hayatımda. IBM’den ayrılıp bu işe başladığım için yıllarca dizüstü ve masaüstü bilgisayarda bu markayı tercih ettim. Hem bırakmaktan suçluluk duydum, hem de elimin alışık olduğu klavyeyi kullanmak ve gözümün alışık olduğu ekranda çalışıp aynı logoyu görmek istedim.


Coltellino svizzero

Derken Onur ile tanıştım. Önce öğrenci-hoca olduk, on beş yıldır da abla-kardeşiz. Onun için bir benzetme yapmam gerekirse, bir İsviçre çakısı derdim. Elinden gelmeyen bir şey yoktur. Sayısız konuda sınırsız yardımı oldu bana, her zor anımda anında yetişti. Profondo (derin) bilgisi ve sınırsız desteği ile bilgisayarlarımın ömrünü ve hangi birini sayacağımı bilemediğim iyilikler ve güzel sürprizler ile benim ömrümü uzattı.

Il mio Dell da notte

Yeni bir dizüstü bilgisayar alacağım zaman Dell önerdiğinde bende hafif bir dellenme olunca anladı durumu. Ama olaya bir psikiyatrist tavrıyla yaklaşıp direncimi kırdı ve bu fobimin üzerine giderek Dell’endirdi beni. Çok sevdim bu markayı, bilgisayarımı ev ve ofis arasında taşımamak için bir süre sonra ikinci Dell’imi aldım. Come vedrete nella foto (fotoğrafta göreceğiniz gibi) biraz abiye, o benim gece bilgisayarım oldu.

Dile gelse de anlatsa ne kadar fazla mesai yaptığını, sabaha karşı çevirim bittiğinde onu kucağımdan hoyratça yere bırakıp anında sızdığımı. Ama hem döverim hem severim, az yer görmedi sayemde. çok gezdirdim onu. Bu iki bilgisayarım benden çok çekse de Onur’un üstün çabaları, mucizevi donanım ve yazılım müdahaleleri sayesinde yıllara meydan okudular.

Il mio computer Lenovo

Hafif ve küçük yeni bir bilgisayar daha almaya karar verdiğimde Lenovo dedi Onur. Ona hemen boyun eğdim çünkü Lenovo demek IBM demekti artık, IBM’in kişisel bilgisayar bölümünü satın almıştı bu şirket. Lenovo’m da yıllarca az kahrımı çekmedi, en son iki hafta önce minik bir düşme sonucu şarj soketi darbe aldı ve şarj etmek çok ama çok zorlaştı.

Sarà riparato (onarılacak) ama ben bu dönemde ortaya çıkan arızalarımı onarmak, kendimi ödüllendirmek, motive etmek için yeni bir bilgisayar almak istedim. Rahat film izleyebileceğim, online ders yapabileceğim büyük ekranlı hızlı bir bilgisayarı hak ettim çoktan.

Ben güvenli sularda yüzmeye devam etmek arzusuyla Dell mi Lenovo mu olsun diye düşünürken Onur çok beğendiği bir HP bilgisayar alacağını söylemez mi! Teknik özelliklerini sormak aklıma bile gelmedi, ilk ve tek sorum şuydu, “Ama kullanabilir miyim ki?”

Siparişi verdikten bir saat sonra, Lenovo’yu şarj edebilmek için temas yakalayıp yapıştırmak üzere elimde koli bandıyla debelenirken mahsus “Neyse yeni, çok iyi bir şey aldım, bunu atarım artık” dedim ve şarj soketi sorunsuz çalışmaya başladı o andan itibaren!

Il mio nuovo computer

Bu yazı yeni, şahane bilgisayarımda yaptığım il primo lavoro (ilk çalışma) oldu. Klavyeye elim değdiği an tuşların çevresi aydınlanıyor, kullanımı inanılmaz rahat, ekranı ve sesi harika, adı üstünde Elitebook. Ona layık olmaya çalışacağım!

Uzun süredir Adelmo Fornaciari’den (sahne adı Zucchero) bir şarkı seçmek istiyordum yazdığım bir konuyla bağlantı kurup.

Troppa fedeltà olabilir gibi geldi marka sadakatime değindiğim bu yazıda, bence fazla sadakat göz çıkarmaz!

Şeker anlamındaki Zucchero adı aslında ilkokul öğretmeninin ona verdiği soprannome (takma ad) imiş, ne şeker değil mi?

Not: Yazarak veya arayarak Pembe Oda yazım hakkında yorum yapan, ilkokul günlerine giden, ilkokulda aşı olmam diye ağlayıp bugün sabırsızlıkla aşı olmayı bekleyen herkese sevgilerimle..

Benim şahsen aşıda belli bir tercihim yok, hangi ülkeden gelirse kabulüm!

Una matita rotta

Kırık bir kurşun kalem!

Hayatta bazen her şey pürüzsüzdür, bazen ise öngörülmeyen beklenmedik şeyler olur. Önemli olan, sorunları fırsata çevirmek için nasıl tepki vermek gerektiğini bilmektir.

İtiraf ediyorum: İlkokulda kaleminin iki ucunu da açan arkadaşlarıma sinir olur, iki uçtan da açılmış kalem görüntüsüne dayanamazdım. Benim başıma yukarıdaki durum gelse, her iki parçayı da atıp yeni bir kalem kullanırdım.

Sihirli bir Salı dileklerimle..

Le stelle sulla terra

Yerdeki yıldızlar!

Ben bu filmi nasıl kaçırmışım inanamadım. Bence 2007 yapımı bu film, Aamir Khan’ın bundan sonra yapacağı filmler de dahil olmak üzere en iyi filmi! Başrol oyuncusu küçük Darsheel Safary (Ishaan) muhteşem! Bir numaralı aktörüm artık. Çok ama çok beğendim. Çok uzun, dolu dolu rengârenk bir film. Her görüntü, her söz çok derin mesaj içeriyor. Müzik, şarkı sözleri harika. Boş yere Hindistan’ın Oscar’ı olan Filmfare ödüllerini silip süpürmemiş, gli altri premi (diğer ödüller) de saymakla bitmez!

Specialmente (özellikle) ilkokul günlerine değindiğim yazıdan iki gün sonra tesadüfen rastlayıp izleyince, benzer sahneler gözümün önündeyken çok etkilendim. Orada kendimi, arkadaşlarımı, öğretmenlerimi, öğrencilerimi gördüm, zihnimde biriktirdiğim çocuk öykülerini izledim, Ölü Ozanlar Derneği filmini özledim.

Aamir Khan’ın filme girmesiyle yaşanan neşe, hareket, yaratıcılık, ottimismo (iyimserlik), güzellik görmeye değer. Fazla ipucu vermeyeceğim ama izlemeyenlerin MUTLAKA izlemesini öneririm!

Not: Netflix’te de var, ben film biter bitmez yazıyorum, araya günlük sıradan bir şeyler girmeden beğenimi dile getirmek istedim.