Cavalli, che belli

Atlar, ne güzeller!

Come il cavallo arabo (Arap atı gibi) sonradan açılmamın hikâyesinin ve bu zarif hayvanların özgürce koştuğu, bize geleceğe dair umut aşıladığı kliplerin ardından minik bir anekdot paylaşmak istedim.

Çakraları sonuna kadar açılmış bir ortaokul öğrencisiyim ve şubat tatil için Adana’dayım. Bir sabah telefon geldi, bir kuzenim ve eşi akşam bize gelmek istiyor. Çok sevindik çünkü un legame speciale (özel bir bağ) var onlarla aramızda ve ben iki haftalık tatilde onları görebileceğim için çok mutlu oldum.

Geldiler, çok keyifli oturuyoruz fakat söylemek istedikleri bir şey var gibi hissediyorum. Konu bir türlü oraya gelemiyor sanki. Derken kuzenim atlardan bahsetmeye başladı, Yarış atı olarak yetiştirmek üzere bir tay aldığını, ona babamın kızlarından birinin ismini vermeyi düşündüğünü çünkü onu ilk defa all’ippodromo (hipodroma) götürüp at sevgisi aşılayanın babam olduğunu söyledi. O dayısını çok severdi, onun da babamda yeri çok ayrıydı. Babam en küçük çocuk, o da yaşça büyük bir halamın oğlu olduğu için yaşları da yakındı, arkadaş gibiydiler.

Bursa’dan gelen tayı için hangimizin adını seçmiş bilin bakalım? O seçmiş ama sua moglie (eşi) huzursuz olup “Sen kızın adını atına vereceksin, ayıp olur, izin almamız gerek” diye ısrar etmiş. Meğer hayırlı bir iş için gelmişler. Allahın emri peygamberin kavliyle adımı istediler benden. Bu kadar asil bir hayvana adımı vermekten onur duyacağımı falan söyledim, artık o yaşta nasıl ifade ettiysem çok sevindiğimi. Benim adımı da zamanında onun babası seçmiş zaten Türk mitolojisinden.

Verdim gitti adımı, işi tatlıya bağladık, tatlımızı yedik. Artık benim de bir adaşım arkadaşım olacaktı yaşasın!

Il cavallo arabo, il più bello del mondo (Arap atı, dünyanın en güzeli)

İşin ilginci, bu dünya tatlısı çifti tanıştıran da annem ve babam. Kuzenim babamın gözde yeğeni, eşi de annemin çok sevdiği komşusunun hayran olduğu kızı olunca bizimkiler başarılı bir eşleştirme yapıp çöpleri çatmışlar.

Yani daha önce yenen bir tatlı daha var!

Not: Pelinciğim, bu harika çift, aslında senin zaten ne kadar zarif ve asil olduklarını en yakından bildiğin suoceri (kayınparents) Gülay Abla ve İsmail Abi. Sana sürpriz olsun diye isimleri sona sakladım. Dinlemediysen tanışma hikâyelerini bir anlattır derim.

In memoria di Leonard Cohen

Leonard Cohen’in anısına!

Leonard Cohen (1934-2016)

Bugün, bir sonbahar günü doğan ve 2016 yılında yine bir sonbahar günü hayatını kaybeden Kanadalı müzisyen ve şair Leonard Cohen’in Dance Me to the End of Love şarkısını paylaşacağım.

Hazır tam tango havasındayken, Martin Brest’in yönettiği ve Al Pacino’nun bir kez daha kendine hayran bıraktığı 1992 yapımı Kadın Kokusu filmini hatırlayalım dedim. Geçen yıl tekrar izleyip yine aynı derecede, hatta ancora di più (daha da fazla) etkilenmiştim.

Geçen gün Netflix’te de gözüme çarptı, hafta sonu izlemek istersiniz belki!

Bu film aslında Giovanni Arpino’nun Il buio e il miele (Karanlık ve Bal) adlı öyküsünden uyarlanan, yönetmenliğini Dino Risi’nin yaptığı Profumo di Donna (Kadın Kokusu) filminden ilham almış. Filmin yönetmeni Risi ve başrol oyuncusu Vittorio Gassman bu filmle Fransa ve İtalya’da önemli premi (ödüller) almış.

Con sottotitoli (alt yazılı) bulamadım ama izlemek, en azından bir dare un’occhiata (göz atmak) isterseniz:

https://www.youtube.com/watch?v=tjfmIFmSsOw

Al Pacino’nun oynadığı Scent of a Woman için de bağlantı vereyim:

https://tafdi.org/izle/altyazili/2281-scent-of-a-woman

Güne başlamak için doğru vitese geçelim o zaman!

La stanza rosa

Pembe oda!

Bu yazı, arada düşülen notlarla taslak olarak kalmış bir aydır gerilerde. I nostri insegnanti (öğretmenlerimiz) diye başlık atmışım. Daha önce birkaç öğretmenimi anlatmıştım. Bu yazıda da ilkokul travmamı dramatize ederek ilkokul öğretmenlerinin hayatımızdaki yerine değinmeyi düşünmüştüm.

Yeni başlayan Kırmızı Oda adlı diziye göz atarken unuttuğum bu yazı geldi aklıma hemen. Dizi, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun, Madalyonun İçi adlı kitabından uyarlanmış. Kitabın adı da Gülseren Budayıcıoğlu’nun 2005 yılında kurduğu Madalyon Psikiyatri Merkezinden geliyor. Dizideki danışanların sorunları gerçek örneklerden yola çıkılarak ele alınmış.

İlk hikâye, Mevlithan Meliha’nın yaşadıkları ise Günahın Üç Rengi adlı kitabındanmış, onu ekleyeyim.

Dizide psikiyatristin anlattıklarınız bu odadan çıkmayacak dediği, önce kitaba ve sonra da çarpıcı görsellerle diziye konu olan hikâyelerini izleyen danışanlar ne hissediyor acaba?

Ben fotoğrafın solundaki Camdaki Kız’ı okumuştum. Madalyonun İçi’ni bilmiyordum, yüreğim dayanırsa diziyi izlemeyi düşünüyorum. Malum bu dönemde ruhumuz ağır şeyleri kaldıramıyor.

Benim yazım da tam bu kurgudaki gibi başlamış ve sonlanmış. Aralardaki notlarımı açarak tamamladım. Diziyi izledikten sonra kanaat getirdim, benim seansım pembe bir odada geçiyor definitamente (kesinlikle)!

Allora comincio (başlıyorum o zaman)!

Kırmızı hatmi çiçeği petallerini alnıma yapıştırıp horoz gibi öttüğüm, kayalara tırmanıp keçi gibi melediğim, evden çıkmadan elime tutuşturulan bir dilim karpuzu üstümü başımı batırarak yedikten sonra elimde kalan kabuğu rastladığım ilk ineğe verdiğim yazların bir de kışı vardı.

Kalbim kadar temiz sayfalara sevgi dolu dörtlüklerin yazıldığı hatıra defterimi ve ayakkabı kutularında beslediğim ipek böceklerini anlatıp geçiştirdiğim ilkokul günlerinin akademik boyutunu da analiz etmezsek regresyon terapimi tamamlayamayacağını, iyileşemeyeceğimi söyledi doktorum.

Arkama yaslandım ve anlatmaya başladım.

Özel ilkokul kavramının olmadığı yıllarda, ilkokulu mahalle mektebinde beş yıl okurduk. Kargalar kahvaltısını etmeden, kendimizden ağır çantalarımızı yüklenip yollara düşer, bize uzun gelen ama kısacık olan okul yolunu kat ederek Atatürk İlkokuluna giderdik. Ben şahsen okula gitmeyip hep tarlada kardeşlerimle karga kovalamayı tercih ederdim, Mustafa Kemal ve kardeşi Makbule gibi.

Neden mi?

Una mia fototessera

İlkokula başladığımda okuma yazma biliyordum, yüze kadar ve yüzden geriye birer, ikişer, dörder, beşer ve onar sayabiliyordum. Öğretmenim, okuldan yeni mezun olup babasının müdür olduğu okula atanmış gencecik bir kadındı. Ancak genç bir öğretmenden beklenecek idealistlik, sevgi ve sabır onda yoktu. Tam tersine, müthiş bir sinir ve tahammülsüzlük atmosferinde çok zor geçerdi dersler. Sınıfımız diğer bazı okullardaki gibi kalabalık değildi üstelik. Yaramaz hiç değildik ama biz öğrenemedikçe o hiddetlenirdi. Bir sürü ayrıntı hatırlıyorum o günlerden ama gülümsediği tek bir kare kalmamış aklımda!

(Yukarıdaki vesikalık fotoğrafımdaki ürkek, endişeli, gelecek kaygısı içeren ifade anlatıyor her şeyi sanki. Bize de gülmeyi unutturmuş anlaşılan, ya da ben vesikalıklarda gülümsemeye başlamamışım henüz)

Ben öğretmenin gözde öğrencisiydim, beni asistanı gibi kullanırdı. Al şunu sen çalıştır bahçede diye hışımla öğrencilerini bana emanet ederdi, birinci sınıftaki öğrencisini bir diğerine yani. Hemen arkadaşımı alır sessizce süzülürdüm sınıftan, yoksa parçalardı. Ne dayaklara, tokatlara seyirci kaldım. Hiç unutamadığım bir sahne var, tahtada bir matematik problemini çözemeyen bir kızcağızın kafasını defalarca öyle şiddetli tahtaya vurdu ki koca tahta yerinden çıkıp düştü. Yan sınıflardan öğretmenlerin gelip müdahale ettiğini, kolonya ile yatıştırdığını hatırlıyorum.

Onun öğretemediklerini ben öğretmeye çalışır, aralara çantalarımızı koyarak girdiğimiz yazılılarda gözümü karartır masadaki arkadaşlarıma (bizim kümeye) kopya verirdim. Alcuni di loro (bazıları) derslerde yaşadıkları kâbustan sonra evde de zulüm görürdü, bilirdim.

Fakat ben de evde öğrendiklerimle bir yere kadar idare edebildim, bir süre sonra tökezlemeye başladım. Yeni bir şeyler öğrenmeyi bırakın, bildiklerimi şaşırır oldum. Sınıf birincisiydim, karnelerim hep Pekiyi idi ama durum zamanla Pekvahim oldu.

Şöyle ki, annem bana ders çalıştırırken çileden çıkmaya başladı çünkü zekâmda ciddi bir gerileme baş gösterdi. Tanesi 25 kuruştan 15 yumurta alacağım, ne kadar ödeme yapmam gerek diye sorduğunda, toplarız derdim önce ve gözlerindeki ifadeye bakardım. İfadede değişiklik yoksa çıkarırız derdim. O da değil demek ki, o zaman çarparız! Annemde şimdi ben sana çarparım bakışını gördüğüm an ağlayarak odama kaçardım. Meno male (neyse ki), annem bir süre sonra ne yapalım, o da bizim yavrumuz diye vaziyeti kabullendi ve beni bağrına bastı.

Fiziksel, sözel şiddet nedir bilmem ama bakışsal şiddet gördüm evet.

Diğer kötü dersim de Hayat Bilgisi idi. Yaz meyveleri hangileri, kış meyveleri hangileri ezberlemeye çalışırdım. Yazın dalından koparıp yediğim meyvelerin yaz meyveleri olduğunu akıl edip sayamazdım. Tam bir dumur durumu yani! Okuldan alınıp bir terzinin yanına çırak verilecek, hayatım boyunca dolduracağım formların eğitim durumu hanesine ilkokul terk yazacak kıvamdaydım.

Okuldan aldılar sonunda ama başka bir okula verdiler ve Amerikalı şair Robert Frost’un Gidilmeyen Yol şiirinin son dizesinde dediği gibi bütün farkı yaratan bu oldu işte. Zihinsel tıkanıklığıma annem kadar yakından tanık olmayan ve okul öncesi becerilerime odaklanan babam, bana olan inancını ve genlerime duyduğu güveni kaybetmedi. Üçüncü sınıfın yazında yaptığı araştırmalar sonucunda ottimi riferimenti (çok iyi referanslar) aldığı bir öğretmen buldu bana.

Kurtuluş Mahallesindeki sokağın bir ucundaki okulumu bırakıp diğer ucundaki Cebesoy İlkokuluna başlayarak kişisel kurtuluş mücadelemi başlatmış oldum. Babamın okullara yaptığı ziyaretlerdeki toplantılar da Erzurum ve Sivas Kongreleriydi benim için. Evimiz de aynı mahalledeki Mücahitler Caddesi üzerindeydi, yani tam bir Kurtuluş Savaşı senaryosuydu! En büyük silah bilgidir, kalem kılıçtan keskindir ilkeleri doğrultusunda çok kısa sürede kendimi toparladım, yeni öğretmenimin de gözdesi oldum ve mücadeleden galip çıktım!

Benim yolumu açan, yolumun diğer harika öğretmenlerimle kesişmesinde büyük emeği olan, bütün öğrencileriyle can-ı gönülden ilgilenen güzel yürekli ilkokul öğretmenimin adı Gönül idi. Bırakarak paçamı ve hayatımı kurtardığım, bu yaşıma kadar tanıdığım en sert mizaçlı kişi olan öğretmenin soyadı ise Soysert!

Babam daha sonraki eğitim hayatımı göremedi ama ben hep onun gurur duyacağı şeyleri gurur duyacağı tarzda yapmaya çalıştım. Kişiliğim, tutkularım ve hayata bakışım çok benzer, belki de ben kendimi ona benzetmek için üstün bir gayret sarf etmişimdir. Adesso (şimdi) matematik ve özellikle hayat bilgisinde iddialıyım. Belki bir ceviz ağacı değilim ama hep çevremdekilerin kalp ve beyin sağlığına iyi gelen bir ceviz olabilmek için çalıştım.

Kutuda kalan son kağıt mendili çekip son gözyaşlarımı siliyor ve doğruluyorum, terapim bitti şükür. Pembe Odadan çıkarken kuşlar kadar hafifim.

Ama aramızda kalsın lütfen, dönüp dolaşıp aynı mahalleye geldiğimi ve yirmi yıldır o iki ilkokulun arasındaki sokakta oturduğumu söylemedim doktoruma. Şimdi bunda da bir arıza görüp, terapiyi uzatmaya falan kalkar, ben gayet iyiyim.

Tesadüfün böylesi deyip fazla kurcalamamak gerek bence!

Not: Merak eden varsa, hayatımda bir kez bile oturmadım psikiyatrist veya psikolog koltuğuna. Madalyonun dışında kaldım, la terapia del self (kendi kendine terapi) ile idare ettim şükür bu yaşıma kadar ama bundan sonrası için garanti veremem.

corona bardağı taşıran son travma gibime geliyor!

La noce, che dolce

Ceviz, ne tatlı!

Çamlıyayla’dan gelen fotoğrafları derleyip Eylül sonunda bir yazı daha yayınlayacağım ama geçen gün öyle bir fotoğraf geldi ki dayanamayıp hemen yazmak istedim onun hakkında.

Fotoğraf çok erken geldi, hâlâ ayılamadım diye kendimi kandırmaya çalışsam da bir türlü çıkaramadım bu meyveyi. Tüylü gibi geldi, şeftali mi acaba dedim ama yapraklarını benzetemedim. Hem de artık şeftali yiyorken bu kadar ham şeftali ne gezsin ağaçta? Yaprak avokado yaprağına benziyor ama meyvenin alâkası yok.

Bilemedim ve dört yanlış bir doğruyu götürüyor diye senza risposta (boş, cevapsız) bırakmaya karar verdim bu soruyu. Cevabın c şıkkı ceviz olduğunu duyunca çok bozuldum çünkü cevizi avucumun içi gibi bilirim, avuçlarımın içi kapkara olana kadar ayıklamışlığım var çocukluğumda.

Artık tek bir emojiyle nasıl anlattıysam bu hayal kırıklığımı, Perihan hemen anladı durumu ve suçu üzerine aldı. Fotoğrafı çok yakından çektiği için meyvelerin più grande (daha büyük) göründüğünü, ışığın fazla gelip rengin chiaro (açık) çıktığını ve bunların yanıltıcı olabileceğini söyleyerek rahatlatmaya çalıştı beni.

Però (ancak) ben bildiği yerden gelen soruyu cevaplayamayan bir öğrenci gibi yıkıldım. Oysa yıkılmam öyle kolay kolay, ben bir ceviz ağacıyım. Neyse hemen kendimi toparlayıp Nâzım Hikmet şiirinin meşhur Cem Karaca yorumunu paylaştım, Ceviz Ağacı. Ve Perihan’a sık sıkı tembihledim, “Ben bir ceviz ağacıyım balkonda, cevizi tanımadığımın ne sen farkındasın ne de ben, tamam mı?”

La noce (ceviz) ve il noce (ceviz ağacı) çok şey hatırlatır bana, birçok anım ve hatta ceviz ağacından düşmüşlüğüm var ama her şeyi anlatmam mümkün değil tabii ki burada, yerim dar.

Yine scuola elementare (ilkokul) yıllarına gittim. Eylül’de okulun başlamasına birkaç gün kala yayladan dönmeden ceviz ağaçları çırpılırdı, terminoloji buydu. Çevik bir delikanlının ağaca tırmanarak bir sırıkla vurduğu dallardan patır patır düşen cevizler kutulara doldurulur, şehirdeki eşe dosta götürülürdü. Biz çocuklar ise o vakte kadar cevize doymuş olurduk, kutulara giren cevizlere tenezzül etmezdik.

Nasıl mı yerdik? Dışındaki yeşil kabuğu hiç soymadan, çakılarımızla tepesini açıp o yumuşak noktadan bıçağın ucunu sokardık. Bıçağı, yalnızca ceviz oyma dediğimiz bu işin erbabının bileceği kadar ilerletip ani ve sert bir hamleyle çevirince ceviz ikiye bölünürdü. E poi (daha sonra da) çakıyla içini derinlemesine düzgünce çıkarır, yenilecek kısmı ayıklardık. Tabii bu arada cevizin yeşil kabuğu fena halde boyardı ellerimizi.

Al mare (denize) ancak yaz başında ve sonunda kısa sürelerle giderdik. Okul başladığında yaylacılar ve denizciler belli olurdu hemen. Denizciler kapkara yanmış, saçlarının rengi açılmış, yaylacılar ise aynı renkte ama gürbüz ve mutlu. İki resim arasındaki altı veya sekiz değil, daima yedi farkı bulmaya alışık bir neslin temsilcisi olarak, gözümün önüne gelen en çarpıcı iki farkı hemen söyleyeyim: kan fışkıran kıpkırmızı ama yaylamızın meşhur poyrazından ve soğuk suyundan çatlamış yanaklarımız, ayaları cevizden kararmış ellerimiz.

Biz yaz tatilini denizde geçiren arkadaşlarımıza ezik ezik bakarken meğer onlar da yaylacı bizlere imrenirmiş. Bizim utanıp saklamaya çalıştığımız kara ellerimiz onlara karizmatik, elektriksiz yaylalarda ilkel kabile çocukları gibi sürdüğümüz özgür yaşam ise ütopik gelirmiş. İlkokul arkadaşlarının orta yaşlarda yaptığı buluşmalarda böyle tatlı, masum confessioni (itiraflar) oluyor.

Zaten bizler de bir süre sonra yaylaya veda edip deniz kızı olduk. Yıllar içinde dünyanın birçok yerinde denizlere, hatta okyanuslara daldık ama o yayla yıllarını unutamadık!

Libertà, ancora una volta

Özgürlük, bir kez daha!

Gündeme una bomba gibi düşüyorum bugün, zımba gibiyim. Artık kaç gün sürer bu enerji, bugünü çıkarır mıyım bilemem. Carpe diem yaşıyorum!

Gramerde son işlediğimiz gelecek zaman konusunu müzikle pekiştirsek diye düşünürken aklıma yine Al Bano ve Romina Power’ın Libertà şarkısı geldi. Daha önce Libertà, io vivrò per avere te (Özgürlük, sana kavuşmak için yaşayacağım) başlıklı yazımda bu şarkıyı bir sürü klip eşliğinde vermiştim.

Kaybını tüm hücrelerimizde hissettiğimiz özgürlük duygusunu yeniden hatırlamak için dönüp dolaşıp yine Libertà’ya geldim. Bu sefer sözlerinin de olduğu bir klip seçtim çünkü şarkıda bol miktarda gelecek zaman ifadesi var. Özgürlük hep bir gelecek hayali sonuçta, bir de geçmiş zaman anısı!

Şarkının sözlerinde geçen libertà dışındaki aksanlı her sözcük gelecek zamanda çekilmiş bir fiil: si porterà, tornerà, avrà, vivrò, si alzerà, canterà, rinascerà.

Klibin başında denize yatıp sonlara doğru da sonbaharda düşmüş yaprakların üzerine düşüp eylemsiz gökyüzüne bakan kadınlar var ya, işte onlar biziz şimdiki zamanda. Gelecek zamanda ise deniz kenarında ata bineceğiz corona permettendo (coronanın izniyle)!

Renkli, hareketli, aydınlık, umut dolu bir hafta dilemek için bir klip daha seçtim:

Ve sıkı durun, kemerleri bağlayın, ma basta (ama yeter) diye bağırmayın sakın. Özgürlük duamız olan bu şarkıyı bir Lehçe lehçesiyle dinleyeceğiniz klibi mutlaka izleyin, ilk sahnede çok hoş bir sürpriz var.

Bu sefer benim hiçbir konu bağlama yapmama gerek kalmadı, yapacak durumda değilim zaten çünkü görünce şaşkınlıktan elim, kolum, dilim bağlandı!

Il Duomo di Siena

Bu klipte yok yok! Doğa, tarih, Toskana görüntüleri, San Gimignano’daki orta çağ kuleleri, Siena, güzelliği ve mimari bütünlüğü ile dünyaca ünlü Piazza del Campo. Tabii bir de mimar Giovanni di Agostino tarafından tasarlanıp 1215 ve 1263 yılları arasında yapılan ama ülkeyi kasıp kavuran, Siena nüfusunun çoğunu öldüren büyük veba salgını nedeniyle ön cephesindeki eklentileri 14. yüzyılda tamamlanan muhteşem Siena Katedrali. Şarkı da Libertà!

Benim kameram değil vallahi bu dolaşan, olsa olsa ruhumdur!

La cucina fusion

Füzyon mutfak!

Füzyon mutfağın İtalyanca tanımı şöyle verilmiş Wikipedia’da:

La cucina fusion è quel tipo di  cucina che combina, in maniera esplicita, elementi associati a differenti tradizioni culinarie per produrre menù o piatti complessi non riconducibili ad alcuna tradizione culinaria precisa.

Füzyon mutfak, farklı mutfak geleneklerinden ögeleri birleştirerek belirli bir mutfağa atfedilemeyecek özgün menüler veya tabaklar içeren bir mutfak türü olarak gittikçe yayılıyor dünyada.

Magnolia alla fragola con cicibebe

Bugün güzel bir füzyon mutfak öğünü çıkardık. Daha önce mercimekli bulgur pilavı ve cacık yanında şarap sonrasında tiramisu gibi denemelerimiz olmuştu. Bugün ise füzyon mutfakta çığır aştık: Adana kebap yanında şarap, üzerine çilekli magnolia (cicibebe ile) ve espresso.

Füzyon mutfak tanımının devamında ise bu yeni sözcüğün kültür kirliliğindeki bir tarzı ifade ettiğini belirtip artış hızının bilgi, moda ve kültür etkileşimi gibi diğer alanlardaki contaminazioni (kirlenmeler, bulaşmalar) ile doğru orantılı olduğunu söylüyor.

Ne var yani buna kontaminasyon diyecek, çok bozuldum şu an. Yerim, mide benim değil mi? Hem pizza yanında viski üzerine aşure sonrası filtre kahve mi dedim sanki? Bu İtalyanlar da çok oluyor bazen! Aman yine de kurban olayım fra di noi (aramızda) kalsın, duyulmasın bu kombinasyonum.

Sonra pizzalarını, şaraplarını, espressolarını, tiramisularını kirletiyorum, kültürlerini de kontamine ederim diye vize mize vermezler, ömrümün sonuna kadar drone görüntüleriyle idare etmek zorunda kalırım!

Un altro giorno finisce

Bir gün daha bitiyor!

Yaza yaza yaz geldi dedim, yaza yaza da bitti ama corona bitmedi. Bizim iflahımız kesildi, onun hızı kesilmedi. Güçten düştük, bağışıklığı falan boş verdik, o aşağılığın ise bize karşı bağışıklığı arttı. Çok sevdi buraları, neden sevmesin, can-ı gönülden kucak açtık, ospitalità turca (Türk misafirperverliği) nedir gösterdik. Tatillere götürdük, bayram sofralarına oturttuk, düğünlere davet ettik, aramıza alıp halay çektik, daha ne yapalım?

Birçok atasözümüzün bire bir aynısı var İtalyanca’da. Bu anlama gelen bir atasözü mutlaka vardır ama ben Türkçe’den çevirdim. Viva il serpente che non mi tocca (bana dokunmayan yılan bin yaşasın) anlayışının hakim olduğu ülkemizde, biz başka meselelerle oyalanırken, corona il il Türkiye geziyor. İller adeta birbiriyle yarışıyor ama Ankara nihayet bir başkente yaraşan bir atakla ön sıraya geçti.

Hangi ilde vaka sayısı en fazla ise sağlık bakanımız o ili Türkiye’nin Wuhan’ı ilan ediyor, corona ise wuhaha diye gülüyor bizim aklımızla dalga geçildikçe. Adana olarak biz de abbastanza (oldukça) iddialıyız Wuhan olma konusunda! Aslında en çok da bize yakışır, plakamız 01, iller listesinde hep en önde biz geliriz.

Adanalıyık Allahın adamıyık, coronanın adamı olmaya da adayık, Wuhan biz olmalıyık, birinciliği kaptırırsak hır çıkarırık!

İçimde l’autunno (sonbahar) hüznü, dilimde bir Pinhâni şarkısı, Eylül:

Sanki kayboldum her yanımda yabancılar, bütün bildiğim doğrular yanlış, çünkü sorduğum her soru büyük bir fırtına, bu yağmurda hiç kimse ıslanmazmış, üç beş ay sonra belki her şey düze çıkar, kalan sağlar birlikte kurtulurlar, ben bir yelkovan akrebimse güneşle ay, geçen her gün bir çizgiyle karşmda, ay doğar güneş doğar, ve ay yeniden doğar biter bir gün daha, uyur tüm insanlar mışıl mışıl..

Futuro Semplice

Deniz fenerlerini konu ettiğim yazının sonunda farò una foto di ogni faro che vedrò (göreceğim her deniz fenerinin fotoğrafını çekeceğim) cümlesi ile bir sonraki gramer konumuzun Gelecek Zaman olduğunu müjdelemiştim!

Gelecek zamanda kurallı olan fiillerin -are, -ere veya -ire mastar ekini attıktan sonra hangi ekleri aldığına parlare (konuşmak), prendere (almak) ve partire (bir yerden ayrılmak, yola çıkmak) fiillerini örnek vererek bakalım:

Yukarıda gördüğünüz gibi, mastar halleri –are ve –ere ile biten kurallı fiillerin gelecek zamanda aldığı ekler aynıdır.

Tüm zamanlarda olduğu gibi, her çekilmiş fiil aynı zamanda vurguyla soru olabilir, unutmayın: Parlerai? (konuşacak mısın), prenderemo? (alacak mıyız), partiranno (yola çıkacaklar mı).

Gelecek zamanda kuralsız çekilen fiillerin sayısı çok azdır. Aynı ekleri aldıkları için yalnızca hangi fiillerin kuralsız olduğunu ve birinci tekil şahıs çekimlerini bilmeniz yeterli olacaktır.

Sık kullanacağınız fiilleri essere (olmak) ve avere (sahip olmak) yardımcı fiillerini başa alarak veriyorum:

esseresarò, sarài sarà, saremo, sarete, saranno
avereavrò, avrai, avrà, avremo, avrete, avranno
andareandrò, andrai, andrà, andremo, andrete, andranno
venireverrò, verrai, verrà, verremo, verrete, verranno
starestarò, starai, starà, staremo, starete, staranno
fare farò, farai, farà, faremo, farete, faranno
diredirò, dirai, dirà, diremo, direte, diranno
volere vorrò, vorrai, vorrà, vorremo, vorrete, vorranno
potere potrò, potrai, potrà, potremo, potrete, potranno
doveredovrò, dovrai, dovrà, dovremo, dovrete, dovranno
saperesaprò, saprai, saprà, sapremo, saprete, sapranno
vivere vivrò, vivrai, vivrà, vivremo, vivrete, vivranno
bere berrò, berrai, berrà, berremo, berrete, berranno

C’è (var, tekil) ve ci sono (var, çoğul) kalıpları gelecek zamanda ci sarà (olacak, tekil) ve ci saranno (olacak, çoğul) olarak çekilir. Yine non kullanarak non ci sarà (olmayacak, tekil) ve non ci saranno (olmayacak, çoğul) diyebiliriz.

Dönüşlü fiiller gelecek zamanda da aynı şekilde çekiliyor: mi alzerò (kalkacağım), si prepareranno (hazırlanacaklar), ci vedremo (görüşeceğiz).

Carissima (çok sevgili) arkadaşım Nilgün’ün on beş yıl sonra öğrenci olarak elime düşen haylaz yeğeni Ahmet Can, “Siz de yazlıkta habire Vincerò Perderò dinlerdiniz” deyip aynı cin bakışı fırlatınca çok şaşırdım çünkü o zamanlar beş veya altı yaşındaydı.

Ben bile unutmuştum ama o deyince hatırlayıverdim. Nilgün ile İtalyanca çalışmak için tanışıp hemen çok yakın arkadaş olmuştuk. Artık pratiğimizi deniz kenarında İtalyanca şarkılar dinleyip söyleyerek yapıyorduk. Evet, o ara fena halde Mario Frangoulis’e takmıştık ve gerçekten de sürekli Vincerò Perderò şarkısını dinler, efkârlanırdık. 

Ahmet Can da arada bir fırtına gibi yanımıza gelip laf atar, aynı hızla geri giderdi. Bir keresinde biz yine bu şarkıyı dinlerken içeri dalıp “Ne diyor burada?” diye sordu bana aniden. Ben kulak kabarttım ve tam cevap verecektim ki “Sen İtalyanca bildiğine emin misin?” deyip çıktı.

Ben de bunu hatırlattım on beş yıl sonra hâlâ kıpır kıpır olan, yerinde duramayan adama.

İnsanın yaşı ilerledikçe kazandıkları azalıp kaybettikleri artıyor ama ne mutlu ki İtalyanca bana quello che ho vinto e perso (kazanıp kaybettiklerimi), quello che vincerò e perderò (kazanıp kaybedeceklerimi) paylaştığım ve paylaşacağım una carissima amica kazandırdı!

Şimdiye kadar öğrendiğimiz zamanlar, yapılar ve sözcükler ile capirete facilmente il testo di questa canzone che inizia così (böyle başlayan bu şarkının sözlerini kolaylıkla anlayacaksınız):

Nei sogni che facevo da bambino
vivevo la mia vita come un re,
avevo giorni pieni di sole,
non c’era mai dolore.
Vincerò, perderò
la mia vita vivrò
io da solo dovrò camminare
Vincerò, perderò
La mia strada farò,
Giocherò la partita della vita.
Ho avuto brevi attimi di gioia,
Momenti interminabili di noia,
Ho avuto giorni pieni di sole,
Io so cos’è il dolore…

Yine de biraz ipucu:

Çocukken gördüğüm rüyalarda, kurduğum hayallerde kral gibi bir bir hayat yaşıyordum, hiç üzüntünün olmadığı güneşli günlerim vardı, kazanacağım kaybedeceğim, kendi hayatımı yaşayacağım, tek başına yürümek durumunda kalacağım, kendi yolumu çizeceğim, hayatın maçını oynayacağım, neşeli ve sevinçli kısa anlarım oldu, hiç bitmeyen sıkıntılı anlarım da, güneşli günlerim oldu ama şimdi üzüntünün ne olduğunu biliyorum.

Devamı da bu minvalde ilerliyor..


Essere
ve avere yardımcı fiillerini gelecek zamanda çekip yanına fiillerin geçmiş zaman halini getirdiğimizde ilerideki bir zamanda tamamlanmış olacak bir eylemi anlatabiliriz.

Yapılmış olması beklenenleri önceden bildirmemize olanak sağlayan bu zamanın adı Futuro Anteriore.

Ancak yine kullanacağımız fiilin avere ile mi yoksa essere ile mi çekildiğine dikkat etmek gerekiyor. Saremo usciti/e (çıkmış olacağız), avrò finito (bitirmiş olacağım), saranno arrivati/e (varmış olacaklar), avremo fatto (yapmış olacağız).

Bu konuyu un proverbio siciliano (bir Sicilya atasözü) ile bitirelim:

Solo i veri amici ti diranno quando il tuo viso è sporco
(Yüzün kirli olduğunda yalnızca gerçek arkadaşların söyler)

La percezione selettiva

Algıda seçicilik!

Ieri notte (dün gece) gözlerim kapanmak üzere odama girip perdeyi kapatırken dalla finestra (pencereden) ne görsem beğenirsiniz? Beğenirsiniz kesin, ben çok beğendim. Hatta kapanmak üzere olan gözlerim fal taşı gibi açıldı, bana yol gösteren bir deniz fenerim olsa keşke dediğim gün Rabbim bana onu gösterdi.

Lanternina

Lo so (biliyorum), bir deniz feneri değil ama fener sonuçta. Bu lanterna yan apartmanın otoparkında, geceleri arabalara yol gösteriyor. Adı fenercik anlamında Lanternina. Modern bir yapı, çağdaş mimari örneği olan fener Capri ve Ischia’daki deniz fenerleri gibi kırmızı. Son derece küçük ve sevimli, belki Santo Stefano Adasındaki Ventotene gibi konaklayacak odaları yok ama ona sarılıp uyuyabilirsiniz.

Ben ise uyuduğum odadan onu seyrediyorum, yani appena (henüz, yeni) farkına vardığım için bundan sonra seyredeceğim diyelim. Işığı biraz daha mütevazı, Livorno’daki Fanale gibi 36 mil değil ancak 3,6 metre öteyi aydınlatıyor ama olsun è la luce che conta (aslolan ışıktır) bence.

Dopo venti anni (yirmi yıl sonra) orada bir fener görmek algıda seçicilik ise, o kadar zamandır banyo duvarına benzetip ne kadar zevksiz dediğim beyaz fayanslı duvarı ferah bulmak, bu renk ve doku kontrastını sevmeye başlamak, Venedik’teki San Marco Çan Kulesi’ni falan hatırlamak da percezione distorta (algıda çarpıklık) olsa gerek!

I fari più belli d’Italia

İtalya’nın en güzel deniz fenerleri!

Da qualche mese (birkaç aydır) aklımda deniz fenerlerini yazmak vardı, şimdi tam sırası galiba. Günlerdir kendimi atıl, feri sönmüş bir deniz feneri gibi hissediyorum. Ne kadar uzayacağı belli olmayan bir süreç içinde debeleniyoruz öğrencilerle. Veliler endişeli, kimi bir an önce başlayalım diye ısrarcı bir tutum içinde, kimi ise çocuğu çok geziyor diye beni uyarma gereği duyuyor, karar sizin diyor. Ben ise bu ince düşünceyi, daha zaruri olacağım günlere kadar hayatta kalmam için yapılan ince bir hesapmış gibi yorumlayacak kadar sağlıksız bir ruh hali içindeyim.

Şerefsiz corona hepimizin düzenini ve psikolojisini alt üst etti!

Bir tarafım ortalık sakinleşinceye kadar bir süre ara vermek istiyor, bir tarafım bundan suçluluk duyuyor. Ve dün okullar eğitime başladı, benden cevap bekleyenlerin listesi uzun, iki ucu öpücüklü mesafe çubukları gelmedi henüz dal falegname (marangozdan)!

Scherzi a parte, (şaka bir yana), işin şekli keyfimi kaçırıyor, tahmin edilemeyecek bir boşluk yarattı bu bende. Yirmi üç yıldır çocuklara ve gençlere ışık tutmanın, onlar için doğru olan yolu birlikte keşfetmeye çalışırken oluşturduğumuz organik bağların verdiği güçmüş meğer beni ayakta tutan. Keşke bana da yol gösteren bir deniz fenerim olsa şimdi, ne yapmam gerektiğini, nerede ne kadar bekleyeceğimi, yoluma ne zaman, nasıl, hangi hızda devam edeceğimi gösterip sicurezza (güven) verse!

Her birinin ayrı hikâyesi olan deniz fenerleri hep büyülemiştir beni. Muhteşem deniz fenerleri var nel mondo (dünyada) ve artık çoğu, gemilere ışık tutup yol göstermenin dışında anche per diversi motivi (farklı amaçlar için de) kullanılıyor. Amerika, İngiltere, İskoçya’da özel deniz feneri turları yapılıyor, keşke bunu yapabilsek bir gün.

Ben yine secondo il nostro concetto (konseptimize göre) daralttım örnekleri, İtalya’dan birkaç deniz fenerinde duraklayacağız ama ilk olarak tabii ki Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine tanıklık etmiş, dünyanın göz bebeği, Galata Kulesi ile aşkı dillere destan olan Kız Kulesinden bahsetmeden geçemeyiz.

Kız Kulesi yıllar boyunca gemilere yol gösterme işlevi dışında gümrük istasyonu, gösteri platformu, savunma kalesi, sürgün istasyonu, karantina odası gibi amaçlarla kullanılmıştır. Mimarisi korunarak yapılan restorasyonun tamamlandığı 2000 yılından beri de  café e ristorante, davet ve organizasyonlar için kullanılan bir mekândır.

La Lanterna di Genova

Evet, gelelim İtalya’ya. İlk bahsetmemiz gereken faro, ülkenin en meşhur deniz feneri ve Genova’nın simgesi olan La Lanterna’dır. 76 metre uzunluğuyla dünyanın beşinci en uzun deniz feneri olan La Lanterna, üzerine inşa edildiği doğal kaya ile birlikte 117 metredir. 1128 yılında inşa edilmiş ve 1543’te bugünkü şeklini almıştır, dünyanın en eski deniz fenerlerindendir.

Faro della Vittoria a Trieste

Trieste’deki Faro della Vittoria, 1923-1927 yılları arasında İtalyan mimar Arduino Berlam tarafından yapılmıştır. Trieste Körfezini ışıklandırarak gemilere yol gösterme işlevinin yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı sırasında şehit düşen askerler için dikilmiş bir monumento (anıt) niteliğindedir. Üzerinde, parıldayıp denize düşenleri hatırlattığını ifade eden şu yazı vardır:

SPLENDI E RICORDA I CADVTI SVL MARE (MCMXV – MCMXVIII)

Faro di Strombolicchio

Faro di Strombolicchio, Sicilya’nın kuzey açıklarındaki Stromboli Adasına bağlı Strombolicchio Adacığında bulunan bir deniz feneridir. Stromboli Adasındaki aktif Stromboli Yanardağı spesso (sık sık) püskürdüğü ve çevreye ışık saçtığı için Stromboli Adası da Akdeniz’in Deniz Feneri olarak bilinir. Bu yanardağ, geçen yıl tam bu günlerde faaliyete geçip panik yaratmıştı, ancak can kaybı olmamıştı. Bir önceki yıl temmuz ayında meydana gelen patlamada ise bir dağcı yaşamını yitirmişti.

Faro dello scoglio di Mangiabarche

Sardunya’da Punta della Tonnara’daki Sant’Antioco Adasının kuzeybatı kıyısının önündeki kayalıktaki muhteşem deniz feneri İtalya’daki kaya üzerinde duran birkaç deniz fenerinden biridir. Bu çok dalgalı denizdeki Mangiabarche Kayası üzerindeki bu küçük ve yalnız deniz feneri yıllardır gemileri dai pericoli (tehlikelerden) koruyor. Bu kayanın adı neden Gemiyiyen konmuş şaşırmamak gerek!

Faro di Punta Carena

Capri Adasındaki Punta Carena da İtalya’nın hem konumu hem de kendisi güzel deniz fenerlerinden, 1867 yılından beri kullanılıyor.

Faro del porto di Ischia 

Capri’den hemen Ischia’ya geçelim. Ischia Limanının girişinde Napoli Körfezine hakim bir noktada, bir yürüyüş yolunun ucundaki bu fener de görmeye değer duruyor. Bu kırmızı deniz feneri 1856 yılının sonunda kullanıma açılmış.

Il Fanale di Livorno

Livorno Limanındaki eski deniz fenerinin adı kısaca Fanale olarak geçiyor. Genova’daki Lanterna gibi eski bir deniz feneri, 1300’lerde yapılmış. Bu fener aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş bir bina çünkü fener İkinci Dünya Savaşı sırasında bombalanmış. Bu deniz fenerinin ışığı kıyıdan 36 mil kadar uzağı aydınlatıyor, yani neredeyse 60 kilometre!

Faro di Capo d’Otranto

Puglia’daki Capo d’Otranto veya diğer adıyla Punta Palascìa deniz feneri de oldukça görkemli duruyor. Terasından güneşin doğuşunu seyretmenin mümkün olduğu bu deniz feneri, yeni yılın ilk gününü karşılamak isteyenler arasında pek popüler bir yer. Di recente (yakın bir zamanda) yenilenen bu deniz feneri, Genova’daki Lanterna ile birlikte, Akdeniz’de Avrupa Komisyonu tarafından korumaya alınan beş deniz fenerinden biriymiş.

Lanterna del Montorsoli

Lanterna del Montorsoli, Sicilya’daki Messina şehrin limanını koruyan San Ranieri yarımadasının dış kıyısında yükselen bir deniz feneridir. 1547 yılında İspanyollar tarafından inşa edilen ve üstüne fener yerleştirilmiş bir gözetleme kulesidir. Fener, uno scultore (bir heykeltıraş) olan Montorsoli’nin eseridir.

Faro di Ventotene

Stromboli gibi Tiren Denizindeki küçük adalardan biri olan Santo Stefano’daki Faro di Ventotene’de Deniz Kuvvetleri personeli ve aileler konaklayabiliyor.

Bir İtalyan arkadaşım bu hafta kuzeyden arabaya atlayıp Güney İtalya senin Sicilya benim, yelkovan kuşlarının peşi sıra tüm ülkeyi karış karış gezecek. Tam da bu yazıma denk düştü, ona farò una foto di ogni faro che vedrò (göreceğim her deniz fenerinin fotoğrafını çekeceğim) konulu bir ödev vermeyi düşünüyorum. Çok sıkıntılı bir dönemin ardından ruhunu toparlamak için yollara atıyor kendini, güzel bir proje olur diye düşünüyorum!

Bir sonraki gramer konumuz Futuro Semplice!

Ruh yerlerde ama konu bağlamalar ve kelime oyunları hâlâ formunda gördüğünüz gibi, bende ışık var kesin!

Not: Çamlıyayla yazımda mürdüm eriklerine harcadığım fazla mesainin bedelini aldım bugün, kapı çaldı ve bir koca poşet dolusu nefis mürdüm eriği geldi yayladan. Harika sürprizdi, emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Gözümün feri geldi resmen!

Peki Chardonnay’ler oldu mu, selelere doldu mu? Onlara da değinmiştim, diğer gözümün feri de öyle gelebilir yani Feride Hanım!

Not 2: Latife yapıyorum tabii ki, çok teşekkür ederim tatlış kuzenler Peroş ve Feride Hanım, benim de can dostlarım.