Zombie zoom allo zoo

Zoom zombisi hayvanat bahçesinde!

Zoom ile katıldığı nikahta çok eğlenen, yer yer duygulanan ve hemen ardından aile gruplarıyla toplantılar düzenleyen ben, bir haftada bir zoom zombisine dönüştüm.

Ne kadar kolay ve keyifliymiş diye düşünüp, bu sene kendimi hiç yormadan birkaç öğrenciyle haftada birkaç ders yapabileceğime kanaat getirdim.

Yalnızca bir haftada kırıldı kanatlarım, kesildi özgürlük naralarım. Ortaokuldan beri tanıdığım un mio allievo (bir öğrencim) o kanatların altında çok güvende hissettiği için kendini, tövbe kopmadı benden. Lisede bir yandan Hamlet sınavına hazırlanırken, bir yandan matematik dönem ödevi çıkarırdık. Almanca sınavına bile benimle hazırlanmak istediği için önden kitabını bırakıp sınavda çıkacak konuları söylerdi, qualche giorno (birkaç gün) beynimdeki kırıntıları döküp çalışarak onu hazırlardım. Üniversiteye gitti ama maalesef işletme okumuş olduğum için bende bir ışık görmeye devam etti. Vize ve final dönemlerinde Adana’ya geldi ve birlikte çalıştık.

Essere una brava insegnante (iyi bir öğretmen olmak), öğrenciyi en kısa sürede kendine yeter kılmak, bağımsız yapmaktır. Yani ona da kanatlar takıp kendi semalarına uçurmaktır. Ben böyle çalışırım ve herkesle bunu başardım şimdiye kadar. Ama onunla bunu yapamadık, beni çok sevip bir türlü bırakmadı!

Üniversite bitti, Adana’ya döndü ve aile işletmelerinin başında yıllardır gayet başarılı çalışırken yıllar sonra uluslararası işletme yüksek lisansı yapası tuttu. Akademik çalışmalardan çok sosyal ortam özlemiyle olduğunu anlamıştım bir konuşmada. Essendo la sua insegnante (öğretmeni olarak) onu bu sevdadan vazgeçirmeyi kendime yakıştıramadığım için başvuru sürecinde yardımcı oldum ve bu sene başladı.

Beklenen sosyal ortam şimdi zoom’da yaşanıyor, online eğitimle master yapıyor. Üniversite, işletme dalında çok iyi bir okul olduğu için program molto comprensivo e pesante (çok kapsamlı ve ağır). Ağır diyorum çünkü bizzat gördüm. Bir quiz’e hazırlanmak için zoom’da buluşmak istedi, kabul edince her biri en az on sayfalık bir sürü makale ve ders notları geldi. Derken yağmur gibi ödevler çıktı ortaya. Motivasyon günümüzde başlayıp üç gün üçer saat ders yaptım gece yarılarına kadar.

Ve ben derslere kadar ve sonrasında onca şeyi okudum veya en azından gözlerimle taradım. Saçımı taramaya vaktim olmadı çünkü aralarda diğer işlerimi yetiştirmek zorundaydım. Dersler sırasında da bir yandan yağmur gibi mail ve whatsapp mesajları gönderdi, zaten ekranda birbirimizi görüp konuşuyorken! Nereye bakacağımı şaşırdım. Ekran paylaşımı falan gibi özellikleri öğrenirken mi sono persa (kayboldum) ekranda, dönemedim toplantı odasına bir türlü. O esnada ruhumun kaybolmaya başladığını hissettim.

Bilgisayar başında geçen günler ve gecelerin ardından uyku düzenim ve kalitem bozuldu, havlu attım üç günde. Havluyla birlikte kanatlarımı da çıkarıp fırlattım çünkü bu kadar tembelliğe alışmışken bu tempoda bir yıl çalışamayacağımı çok net gördüm. Bir quiz’le kalaydı iyiydi.

Yani hayvanat bahçeme geri dönüyorum, ci vediamo!

Risate rotonde

Yuvarlak gülüşler!

Bu da nereden çıktı demeyin. Geçen gün İtalyan hat sanatıyla yazılmış hoş bir cümleye rastladım ve sizlerle de paylaşmak için yine haftanın ilk gününü, motivasyon günümüzü bekledim. Yuvarlak gülüşler veya kahkahalar anlamına gelen risate rotonde ifadesini pek sevdim, umarım yuvarlak gülüşlerle dolu bir hafta geçiririz.

“Nel tuo cuore fai entrare solo cose belle, belle persone, risate rotonde”

(Kalbine yalnızca güzel şeylerin, güzel insanların, yuvarlak gülüşlerin girmesine izin ver)

Yazıyı gördüğüm sabah ruhsuz bir tonda ütü yaparken bir öğrencim aradı, uzun uzun konuştuk. Konu bir türlü okula ve derslere gelmeyince, bir konuda yardım isteyeceğini ama da molto tempo (uzun zamandır) haberleşmediğimiz için çekindiğini düşündüm. Kapatırken ben sordum artık herhangi bir konuda yardıma ihtiyacı olup olmadığını. Yok ben sadece sizi çok özlediğim için aradım demez mi! Ben eridim bittim tabii o anda. Kapatırken de hocam hiç yakışmadı ütü yapmak size dedi, bence içinden Allah kurtarsın diye de geçirdi.

Konuşurken yuvarlanmaya başlayan gülüşlerim bu kapanış cümlesini duyunca yuvarlak kahkahalara dönüştü birden ve çok denişik bulduğum bu güzel ifade anında somutlaştı yüzümde!

O keyifle hafta sonu çıkmayacağım için üşenip bıraktığım iki kot pantolonumu da güzelce ütüledim. Forse (belki) çıkarım ve hatta çıkayım diye, beni teşvik etmeleri için askıları dışarıya, dolabın kulpuna astım. Üzerine nasıl olsa elime geçen bir tişörtü giyiverebilirdim. Yeter ki çıkma isteği gelsin!

Ne bileyim aynı gün dünyanın en güzel iki tişörtünün hediye geleceğini! Verso la sera (akşama doğru), o gün hiçbir şey yapmamış olmanın ağırlığıyla kanepede bir yetmiş iki yatarken kapı çaldı, harika dostum komşum çok şık bir karton çantada bir hediye getirdi. Ben yalnızca o çanta gelse çok sevinir, günlerce yanımda yatırabilirdim.

Paketi bir açtım, iki tane muhteşem arte da indossare (giyilebilir sanat) örneği, incecik yumuşacık tişörtler üzerinde rapido kalemle çizilmiş, renkli mürekkeple boyanmış iki tablo! Hemen tişörtlerimi ütülediğim kotların üzerine astım ve çok güzel iki kombin yaptım. Canlı bir müze formatında hemen çıkmam lazım, herkes görsün tişörtlerimi!

Stirare (ütü yapmak) yakışmıyor olabilir ama bunlar çok yakıştı bana. Kolajlarımı özlediğinizi biliyorum, bu nedenle bu tabloları bir kolajda sergilemek isterim.

Görünce neden sevinçten deliye döndüğümü hemen anladınız değil mi?

Bu tabloların özenli sunumuna ait, yine bir tablo değerindeki kartta ise şunlar yazıyor:

Sevgili Ülgen,

Horoz gördüğümde aklıma sen geliyorsun. Bu markayı yeni keşfettim. Sana Çilli Horoz (Bartolomeu Dias) ve kalbi düşüncelerine yakın zürafa ile sevgilerimi yolluyorum. Umarım beğenirsin.

Merih

Sevgiyle kal..

Sevgiyle kalakaldım gerçekten, aşırı dozda bir incelik ve sevgi karşısında kal geldi adeta! Beklenmedik bir anda ruhumuza dokunan bir dost eli, ince bir düşünce sihirli bir değnek gibi nasıl da bir anda değiştiriyor dünyamızı, rotondissimo (yusyuvarlak) yapıyor gülüşlerimizi.

Nisan ayında yazdığım Una meraviglia della vita (hayatın bir harikası) başlıklı yazımda, da sedici anni (on altı yıldır) komşuluk yaptığım ama aslında hukukumuzun daha da eskilere dayandığı bu tatlı kadını tanıtıp devetabanı yaprağının doğumu sırasında paylaştığı heyecanını anlatmıştım.

Temmuz ayında zürafalarla ilgili bir yazı yazdığımda, Kenya’da çektiği zürafa fotoğraflarını ve videolarını paylaşmıştı ilginç bilgiler eşliğinde. Güzel kirpiklerinin dökülüp kornealarının bozulduğunu, bu nedenle gelişen görme kaybı yüzünden tek düşmanları aslanlara yem olduklarını öğrenince ben de çok üzülmüştüm. Bacaklarını iki yana açıp su içmeye çalıştıkları komik, sakar duruşlarına gülüp birçok ortak yönümüzün yanında gerçek birer zürafasever olduğumuzu da keşfetmiştik.

Ama komşu olduğumuz için en ortak konumuz (bazen de derdimiz) çilli horozumuz! Bu nedenle, Il mio cilli gallo (çilli horozum) yazımı çok sevdi, beni çok iyi anladı. Şehrin göbeğinde ve her saat ötebilen yeni nesil horoz tanımı tam da uydu bizim deli çilliye. Bu hafta horozlu tişörtümle bir görünüp ayar vereyim diyorum Bartolomeu’ya!

Sono sicura (eminim) kıskançlıktan yataklara düşecek, sesi kısılıp ötemez olacak, ya da iki horoz bir çöplükte ötmez diyerek pılısını pırtısını toplayıp gidecek bu diyardan.

Ama kaçsa da Merih’e sığınır korkarım çünkü o aynı zamanda gerçek bir horozsever. Bükreş’te bir restoranın duvarında bu resmi gördüğünde, o zamana kadar horozların ne kadar estetik varlıklar olduğunu görmediğine, bilmediğine, fark etmediğine hayıflandığını yazmıştı. Bunun üzerine, bir arkadaşının babasının çiftliğinde görmeye gittiği birbirinden güzel rengârenk horozların fotoğraflarını gördüğümde benim de balkona bir pollaio (kümes) kurasım gelmişti.

Yaklaşık on beş yıl önceye gittim şimdi, bütün gün hasta bakıp zor ve yorucu göz ameliyatlarının ardından gelen enerjik öğrenciyle, oturduğu yerden yaptığı dört beş saat ders sonrasında yorgun düşmüş öğretmenin l’italiano çalıştığı o güzel akşam dersleri! O günlerde bir Portekiz gezisinden seramik bir horoz getirmişti bana, yanımda fotoğrafı yok ama resimdekinin aynısı çok sevimli, vakur bir horoz. O günden beri ofiste kitaplığımın başköşesinde durur.

Padri e figli

Hatta yıllar sonra yanına, yine Portekiz’den, aynı formda minik bir beyaz horoz geldi ve bu kompozisyonumun adı Babalar ve Oğullar oldu. Bu arada fotoğraflama şansı buldum, ekliyorum baba ve oğlun fotoğrafını hemen.

Horoz, Portekiz’in simgesidir ve çok da güzel bir öyküsü vardır. Ülkenin adı kendi dillerinde Portugal, İtalyanca’da ise Portogallo, yani içinde bir horoz barındırıyor: Portekizce galo ve İtalyanca gallo. Ben de canlı cansız her şeye bir ad vermeyi pek sevdiğim için sanat eseri horozlu tişörtümün adını Artegallo koydum!

Kalbinize yalnızca güzel şeylerin, güzel insanların girmesine izin verin, yuvarlak gülüşler gelir zaten!

 Buon lunedì 

Not: Lunedì (pazartesi) luna (ay) sözcüğünden geliyor. Güzel bir ay günü dilemek için seçtiğim bu resim de tişörtlerimin tasarımcısına ait.

Quante volte

Kaç kez!

(1947-1995)

Domenica Rita Adriana Bertè, İtalyan hafif müziğinin en güzel ve etkileyici seslerinden, İtalya’nın en sevilen kadın şarkıcılarındandı. Biz onu il suo nome d’arte (sahne adı) ile tanıyoruz, Mia Martini ya da popüler kısa adıyla Mimì!

Mia Martini’nin önemli başarılar ve ödüller sığdırdığı kısacık hayatı, Riccardo Donna’nın yönettiği 2019 yapımı drama filmi Io sono Mia’ya konu oldu. Bu filmde Mia Martini’nin müzik kariyeri, yaşamından kesitler, yine bir şarkıcı olan kız kardeşi Loredana’ya yer verilmiş.

Peki, biz Mia Martini’yi hangi şarkı ile tanıyoruz? Tabii ki, yaklaşık 300 şarkıyı Türk pop müziğine kazandıran Fikret Şeneş’in sözleriyle aklımıza ve ruhumuza kazınan, dilimize dolanan Ajda Pekkan şarkısı Sana Doğru ile:

“Herkes seçer kendi yolunu
Bilmez ki mutsuzluk mu sonu
Şu günlük güneşlik dünyada
Bulur en zorunu”

Quante volte (kaç kez) dinledik kim bilir bu şarkıyı ve şu günlük güneşlik dünyada kaç kez en zor yollara saptık, dik yokuşlara tırmanıp uçurumlarda bulduk kendimizi, önümüzde pusu kuran anlaşmazlıklar içinde kaybolduk.

Niyetim, Mia Martini’nin 1982 yılında çıkardığı Quante volte … ho contato le stelle (Kaç kez … yıldızları saydım) albümünden, sözlerini kendisinin yazdığı bu efsane şarkıyı güzel klipler eşliğinde farklı İtalyan şarkıcılardan dinletmekti bugün. Ancak, Quante volte adında başka şarkılar olmasına rağmen Mimì’nin şarkısını sadece kendisi seslendirmiş.

Bizde ise 1983 yılında çıkan Sana Doğru’yu benden başka herkes söylemiş, şarkı Ajda’nın tekelinde kalmamış! Ben bu şarkıyı seslendiren birkaç isim sayayım size hemen: Zuhal Olcay, Işın Karaca, Nihan Şahenk, oyuncu Gökçe Bahadır, 2003 yılında Sertab Erener’in birinci olduğu Eurovision Şarkı Yarışmasında ona eşlik eden tek Türk dansçı ve vokalist olan Özge Fışkın.

Sanırsınız şarkı bizim, Mia Martini bizden araklamış!

Ben de şarkının orijinalini bir zoom konserinde sizlere söylemek isterim, artık bilemem konser sonunda quante persone (kaç kişi) kalır dinleyen ama è il pensiero che conta, non la voce (önemli olan düşüncedir, ses değil)!

O zaman çalışmalara başlıyorum ama şimdilik Mia Martini’den Quante Volte gelsin sana doğru:

Klipte sözleri de var, qualche volta (birkaç kez) dinleyip çalışın, bana eşlik edersiniz zoom günü!

Ve başrollerini Serena Rossi, Maurizio Lastrico, Lucia Mascino ve Dajana Roncione’nin oynadığı Io sono Mia filminden:

Oggi è lunedì

Bugün Pazartesi, malum başlangıçlar günümüz. Rejim olsun, spor olsun bir şeylere başlıyoruzdur hepimiz bugün mutlaka. Kararlı ve keyifli bir inizio (başlangıç) olsun!

Bugün aynı zamanda Dünya Kır Çiçekleri günü demiştim ama falso allarme (yanlış alarm) olmuş, bu nedenle yazıyı güncelliyorum.

Olay şöyle gelişti: Sabah tam yazarken bir arkadaşım şu mesajı gönderdi. Sık sık Dünya Bir Şey Günümü kutlar. Ben de resmi büyütmeden göz ucuyla baktığım için yanlış okumuşum, meğer Dünya Kız Çocukları Günü imiş! Bir önceki gün olan tarihe de dikkat etmemişim, bence sözcüklerin benzerliği ve resim de yanıltıcı olmuş. Tamam, gözlerim de bozuldu! Olsun, kız çocukları da kır çiçekleri gibidir. Bugün de Dünya Kır Çiçekleri Günü olsun madem ve herkese kutlu olsun!

Bugün annemin doğum günü, dolayısıyla bir kız çocuğu olarak çok aktifim ve yine iş peşindeyim Bu senenin sürprizleri farklı haliyle. Kır çiçekleri è la prima sorpresa (ilk sürpriz)!

Geçen hafta zoom olayına çok geç ama hızlı bir giriş yaptım. İlk seansı yaptığım günün akşamında Amerika’daki yeğenimin nikahına katıldık. Come nei film (filmlerdeki gibi), hastalıkta ve sağlıkta birbirlerinin yanında olmaya söz verip I do dedi tatlı çift. Onlar bile evden nikah dairesine bağlandı, gerçek misafirleri yalnızca gelinimizin ablası ve herkesten daha şık olan köpekleriydi.

Bizler de Türkiye’nin ve hatta dünyanın dört bir yanından ospiti virtuali (sanal konuklar) olarak katılıp kadehlerimizi onlara kaldırdık. Nikahı kıyan genç kız çok tatlı ve neşeliydi, gayet rahat çiçekleri sulayan diğer bir kızın olduğu arka plan dahil olmak üzere hiç de resmî bir ortam olmadığı için çok doğal bir sohbet eşliğinde çok eğlendik.

Bugün de dört ayrı zoom buluşmaşı planladım annem için. Haydi bir film izleyelim deyip oturturum herhalde ekran başına. La coppia appena sposata (yeni evli çift) ve köpekleri ile de buluşacağız. Yurt dışında yaşayanlarla saat farklarını da dikkate alıp tüm katılanlara uyan saatleri belirledik ve mecburen (daha iyi aslında) yarımşar saatlik mini buluşmalar ayarladım art arda. Mumları yakar yakar üfleriz artık!

Vediamo (bakalım) nasıl geçecek..

BUGÜN yapabileceğin şeyleri asla YARIN yapma

ERTELEME zamanın HIRSIZIDIR

MSC Splendida

Interrail sırasında gemi güvertesinde, bağdaş kurup oturduğumuz sefil yer sofrasında, sırt çantalarımıza zulaladığımız konserve yemekleri plastik kaşıklarla ve hatta sarmaları ellerimizle yerken kola kutularımızı tokuşturup deliler gibi eğlenmiştik. Nefis yemeklerin meraviglioso (harika) bir sunumla geldiği ama mutsuz tur arkadaşımızın günün çorbasını ve risotto’yu burnumuzdan getirdiği şık sofrada ise o kadar keyifle kadeh tokuşturamamıştık.

MSC Splendida

Turlara katılmayıp geminin konakladığı şehirleri Interrail ruhuyla gezince una settimana indimenticabile (unutulmaz bir hafta) geçirdik MSC Splendida’da. Her yaş grubu için çok keyifli bir seyahat alternatifi, herkes kendi zevklerine ve beklentilerine göre takılabilir. En cazip tarafı ise otel odanızın da sizinle birlikte dolaşıyor olması, o kadar yer gezip de bir kere yerleşmek ve toparlanmak güzel bir şey doğrusu!

Bizim tur programımızda yine Akdeniz ülkeleri ve daha önce görmediğim Fas vardı. Orayı heyecanla bekliyordum ama Mayıs ayında incredibile (inanılmaz) bir fırtınaya yakalandık ve tam Fas’a doğru yola çıkmışken geri dönüp Palermo’da duraklayacağımız anons edildi. Bu anonsun yapıldığı akşam yemeği sırasında, scontenta (memnuniyetsiz) tur arkadaşı bu sefer de ekşi bir suratla fırtınadan yakınıyor, bir daha gemi turuna çıkarsa iki olacağını söylüyordu. Bende ise adrenalin tavan, korku sıfır, masada bardaklar bir oraya bir buraya kaydıkça tatlı bir macera hissi ve tarifi zor bir keyif vardı. Ben isterdim bir daha gemi turuna katılıp iki olmasını ama tekrar yapamadım una crociera (bir gemi seyahati).

Gianluigi Aponte’nin 1970 yılında tek bir yolcu gemisi alarak kurduğu MSC’nin (Mediterranean Shipping Company) şimdi farklı güzergahlarda yolculuk yapan numerose navi passeggeri (çok sayıda yolcu gemisi) var. Gemilerin adları birbirinden güzel, ya dişi bir sözcük ya da bir sıfatın dişi hali: Magnifica, Orchestra, Poesia, Divina, Musica, Sinfonia, Opera, Virtuosa, Fantasia, Preziosa, Seaside, Seaview, Meraviglia, Lirica, Bellissima, Grandiosa, Armonia.

MSC Gülsün

Aslında şirketin tarihçesi, ailenin Napoli limanından deniz taşımacılığı yapmaya başladığı 1675 yılına kadar uzanıyor. Dünyanın en büyük ikinci konteyner operatörü MSC bugün tam 23 bin konteyner taşıyabilen, dünyanın en büyük nakliye gemisine sahip. Şimdi sıkı durun, 400 metre uzunluğu ve 60 metreden fazla genişliği olan, mühendislik eseri bu gigantico (devasa) konteyner gemisinin adı MSC Gülsün!

Gemiyi Güney Kore’de yaptırıp 2019 yılında denize indiren şirketin başkanı Diego Aponte, Tekirdağlı bir iş adamının kızı Ela Soyuer ile sposato (evli). Çiftin çocuklarının adları Maya, Asya ve Oscar. 2015 yılında inşa edilen konteyner gemilerinin adları da MSC Maya ve MSC Oscar. Şirketin Tekirdağ’da yaptığı, Türkiye’nin en büyük ve Avrupa’nın üçüncü büyük limanı Asyaport ise yıllık 2 milyon 500 bin konteyner yükleme kapasitesine sahip. Tabii ki söylemeye gerek bile yok, MSC Ela adında da bir konteyner gemisi var!

Bilin bakalım Gülsün kim? Evet, Diego’nun kayınvalidesi! Allah herkese uluslararası arenada çalışan bu gemiye, adındaki ü’lerin yaratacağı bürokratik zorlukları önemsemeyip, kayınvalidesinin adını veren Diego gibi damat nasip etsin!

Gerçi ben şahsen adımı bir konteyner gemisine değil, tatlı bir taya vermiş olduğum için son derece memnunum, ne sono contentissima.

Davvero (gerçekten)!

Not: MSC de coronadan fena aldı payını, Ağustos ayından itibaren birer ikişer yeniden sefer yapmaya başladı bazı yolcu gemileri

Avventura o comodità?

Macera mı yoksa konfor mu?

La stazione Sirkeci

Üniversitede ablam, onun bir arkadaşı ve ben Interrail ile birkaç Avrupa ülkesini gezmek için ailelerimizden yalvar yakar izin ve para koparıp Sirkeci Garı’ndan düştük yollara. O yıllarda Interrail programı bu kadar kapsamlı değildi, biletler çeşitlenmemişti henüz. Bir aylık tren bileti alıp Avrupa’da sınırsızca gezebiliyordunuz. 26 yaşına kadar gençler ve 60 yaş sonrası yetişkinler için ekonomik ve esnek bir program. O yıllarda yalnızca di seconda classe (ikinci sınıf) kompartmanlarda yolculuk ediliyordu ama tabii ki hiç dert değildi, daha lüks nedir bilmiyorduk ki!

Biz programı biraz daraltıp Akdeniz ülkelerini gezmeye karar verdik, bir yandan da denizin ve güneşin tadını çıkaracaktık. Vizelerimizi aldık, uygun fiyatlarda öğrenci yurtlarında konaklamak için gerekli işlemleri yaptık ve hatta Intership bileti de alarak Yunanistan’dan İtalya’ya con la nave (gemi ile) geçmeyi planladık.

Patras ve Bari arasında gemi güvertesinde seyahat derken, tre ragazze turche (üç Türk kızı) olarak, pratiklikten uzak, kıyafetlerle doldurduğumuz sırt çantalarımız abbastanza pesante (oldukça ağır) olduğu ve bu nedenle yanımıza uyku tulumu almadığımız için güvertede mışıl mışıl uyuyan hemcinslerimize bakıp daha da bir üşüdük. Azıcık ısınmak için arada bir dönüşümlü olarak gemiye inip piyano eşliğinde içkilerini yudumlayan yolculara bakarken iç geçirdiğimi ve nel futuro (ileride) bu lüksü yaşayacağıma dair kendime söz verdiğimi hatırlıyorum.

Tam çeyrek asır sonra, bu hayali gerçekleştirirken ise artık o maceracı ruhu ve salaşlığı, o çok geride kalan, her şeyi dert ettiğimiz ama aslında en dertsiz olduğumuz gioventù (gençlik) yıllarını özlüyordum. O güvertedeki libertà (özgürlük) hissi, art arda yapılan espriler, sebepsiz gülmeler gitmiş, yerini elegante (şık) giyinmenin şart olduğu, her akşam aynı saatte aynı kişilerle aynı masada (biz yedi kişinin de şartlanmış bir şekilde hep aynı yere oturduğumuz) yenilen akşam yemekleri, sürekli zamanla yarışılan lüks crociera (gemi yolculuğu) almıştı.

Ama tabii ki mutluydum yine, bir hayalimi gerçekleştirmiştim. Ben mutluydum ama bir kişinin memnuniyetsizliği ortamın havasını değiştirmeye yetiyordu her zaman olduğu gibi.

Risotto o pilav?

O masada her akşam, biz iştahla zuppa del giornoyu (günün çorbası) içerken “Ayy, çorba gibi değil” diye yüzünü buruşturup tabağını bir kenara iten (ve böylece biz büyük bir beğeni ile kaşıklarken suçluluk duymamıza neden olan) veya risotto yemek üzere heyecanla çatalımıza davranmışken “Ben pilavı böyle yapmam” diyerek ‘kulaklarımı yuvalarından fırlatan’ scontenta (memnuniyetsiz) tur arkadaşımıza baktıkça iç huzuruma şükrettim ve farklı yerler görmek, farklı insanlar tanımak ve farklı yemekler tatmak istemeyen kişilerin niye seyahat ettiğini merak edip durdum.

Benim bildiğim, kendi pilavını ancak kendi evinde yiyebilir insan!

Hangi yoldan gideceğini seçen sensin!

Not: Interrail ile gerçekten de kabaca gideceğiniz ülkeleri ve şehirleri belirleyip gerisini rüzgâra bırakıyorsunuz. Biz dört ülkede on altı şehir gezmiştik, ekonomik olsun diye bazı geceleri trende geçirip çok yorulduğumuz zamanlarda ise hostellerde bile kalmak istemeyerek güzel otellerde kalmıştık.

Pronomi Combinati

Pronomi Combinati ise bu iki zamir türünün birlikte olduğu cümlelerde kullanılır (bana onu, bize onları, sana onları, size onu). Pronomi Combinati yalnızca lo, la, li, le (erkek/dişi onu ve erkek dişi çoğul onları) zamirleri ile kullanılır.

‘Bize sizi, bana seni, sana sizi’ gibi bir ifade için iki pronomi birlikte kullanılamaz.

Zamirleri birleştirirken pronomi indiretti önce gelir ve mi, ti, ci, vi zamirleri me, te, ce, ve olur (me lo, te la, ce li, ve le). Üçüncü tekil ve çoğul şahıs pronomi indiretti olan gli (ona, onlara) ise pronomi diretti ile bitişik yazılır (glielo, gliela, glieli, gliele).

Pronomi combinati de fiilden önce gelir ama mastar halinde, emir kipinde çekilmiş (üçüncü tekil ve çoğul şahıs hariç), gerundio formundaki fiiller ile bitişik kullanılabilir.

Mi potresti prestare la tua macchina oggi?
(Bugün bana arabanı ödünç verebilir misin)
No, putroppo non te la posso prestare/non posso prestartela
Ritornerai i libri che hai preso da lui?

(Ondan aldığın kitapları geri verecek misin)
Certo che glieli ritornerò (Tabii ki ona onları geri vereceğim)
Mi ha portato dei bellissimi fiori, me li ha portati per il mio compleanno.

Meliha beni andı!

Particella olarak ne sözcüğünü daha önce görmüştük. Bir bütünden bir miktar veya birkaç tanesine sahip olduğumu ne ile (ne ho un po’ veya ne ho qualche/due/cinque), bir şey(ler)in bende olduğunu ci ile söyleyebilirim (quel libro, ce l’ho veya quei libri, ce li ho).

Ci bahsedilen bir yeri tekrarlamamak için onun yerine de kullanılır. Milano’ya gideceğimi söyledikten sonra oraya arabayla gideceğim anlamında Ci vado in macchina veya oraya birlikte gideceğiz anlamında ci andiamo insieme ya da andiamoci insieme diyebilirim.

Ci aynı zamanda pensare (düşünmek) fiili ile sık kullanılır. Non ti preoccupare, ci penso io (sen endişelenme, o bende) diye bahsedilen işi ben üstlenebilirim.

Pronomi diretti, indiretti, combinati ve ne, ci sözcükleri andare, dare, dire, fare, stare fiillerinin ikinci şahıs (sen) emir kipi çekimleri (va’, da’, di’, fa’, sta’) ile birleşecek ise baş harfleri tekrarlanır (vacci in treno, dammi una penna, fallo subito, dammelo, dammene, dimmi la verità, stammi, bene, fammi un favore, dicci la tua opinione).

Ne demişken, non…né…né kalıbından bahsetmeden geçmeyelim. Türkçe’deki ile aynı şekilde kullanılan (ne yardan geçerim ne serden) bu kalıbı çok seveceksiniz.

Non abbiamo trovato né le chiavi né il portafoglio (ne anahtarları bulduk ne cüzdanı).

Ci demişken de ‘sürer/gerekir/ister’ anlamına gelen ci vuole (tekil) ve ci vogliono (çoğul) kalıpları için sırayla örnekler verelim:

Ci vuole un’ora per andare in centro con l’autobus.
Ci vogliono due ore per andare in montagna con la macchina.

(Otobüsle merkeze gitmek bir, arabayla dağa gitmek iki saat sürer)

Ci vuole un bel dizionario per imparare le nuove parole.
Ci vogliono alcuni buoni libri di grammatica per imparare bene la lingua.

(Yeni sözcükleri öğrenmek için güzel bir sözlük, dili iyi öğrenmek için birkaç iyi gramer kitabı gerekir)

Ci vuole tempo per imparare una lingua straniera.
Ci vogliono calma e pazienza per imparare tutto quello che ti serve.
(Bir yabancı dil öğrenmek zaman, işine yarayan her şeyi öğrenmek sakinlik ve sabır ister)

Son olarak, çok duyacağınız ve kullanacağınız ecco (işte) sözcüğüne bakalım. Herhangi bir şeyi gösterip dikkat çekmek dışında, bir şey verirken veya iletirken de kullanılır (here it is, here they are, here you are).

Arkadaşımın ödünç verdiği kitapları iade ederken Ecco i libri che mi avevi prestato diyebilirim. Eğer o anda kitapları geri vereceğimi biliyor ve elimde görüyorsa Eccoli demem yeterli. Verilecek şeyler dişi çoğulsa (le riviste) Eccole, tek bir şey verilecekse cinsiyetine göre Eccolo veya Eccola demeliyiz.

Ecco sözcüğünü eccoti (işte sana), eccovi (işte size) şeklinde dolaylı nesne zamirleri ile kullanabileceğimiz gibi, bugün öğrendiğimiz pronomi combinati ve particella’lar ile de birleştirebiliriz (eccotelo, eccoteli, eccotene, eccovela, eccovele vb).

Eccovi il mio augurio di buongiorno! (işte size günaydın dileğim)


Bir sarılma, öpücük veya günaydın mesajınız yoksa, bugün size onu ben gönderiyorum!

La voce serena di Amedeo Minghi

Amedeo Minghi’nin dingin sesi!

Çamlıyayla tefrikamın son yazısında, dikenli ama güzel bitkinin fotoğrafı geldiğinde Amedeo Minghi’nin Piccola spina (küçük diken) şarkısını dinlediğimizi söylemiştim. Romalı bir şarkıcı, besteci ve yapımcı olan Amedeo Minghi, film ve dizi müziklerinin yanı sıra Andrea Bocelli, Mietta, Mia Martini ve Gianni Morandi gibi isimler için de şarkılar yazmıştır. Nisan ayında, corona İtalya’yı kasıp kavururken, başka rahatsızlıklarından dolayı hastanede kalmak durumunda kalan şarkıcı 73 yaşında ve şimdi sağlık durumu gayet iyi.

Bu hafta sonuna yine müzikle, Amedeo Minghi’nin dingin sesiyle girelim diye düşündüm. Minghi ve dingin sözcüğü arasındaki benzerliğin ise şu an farkına vardım!

Aşina olduğumuz bir şarkısı olan Cantare è d’amore:

 Mont Saint-Michel üzerine yazdığı güzel bir şarkı:

 Vatikan’da Cappella Sistina’yı gezerken La vita mia:

Deniz fenerleri görselleri eşliğinde Un solo amore al mondo:

Çok sevilen düşman anlamına gelen şarkısı Mio nemico amatissimo:

Ve son olarak, düşüncelerinin küçük dikeninden bahsettiği Piccola spina:

Il mio cilli gallo

Çilli horozum!

coronanın küresel çapta nelere capace (muktedir) olduğunu hep beraber izliyoruz ama çok şükür ki bunu birçok insana göre çok daha küçük ölçekte yaşıyoruz. Dün ofiste çevremden gelen sesleri gülümseyerek dinlerken, kendi küçük çapımdaki değişikliklere değineyim biraz diye düşündüm.

Ofisim sıfır desibel bir sessizlikte huzurlu bir köşedeki bir apartmanın zemin katında. Sokağa değil, apartmanın otoparkına bakıyor, ders masamızdan yalnızca ağaçlar ve birkaç araba görüyoruz. Dikkat dağıtan hiçbir şey olmadığı için ideal bir konum yani.

Ancak prima della quarantena (karantinadan önce) yakınlarda asi bir horoz peyda olmuştu, horozların ötmesi gereken sabahın erken saatleri dışında sürekli ama sürekli öten ve beni hafif geren bu horozun sesi hayatımın bir parçasıydı artık. Nereden çıktı ya bu, şehrin ortasında horoz ne geziyor diye sık sık geçiriyordum içimden. Hatta itiraf edeyim, onu kaçır(t)ma fantezim bile vardı. Arada bir deli deli Çilli Horozum şarkısını mırıldanıyordum: Horozumu kaçırdılar, damdan dama uçurdular, suyuna da pilav pişirdiler, bili gah bili gah bili bili gah gah!

Evde geçen üç aydan sonra ilk defa geldiğimde ise horoz ötüverince nasıl sevindim anlatamam. Hayatta ve hâlâ buralarda olduğu için çok mutlu oldum. Continuamente (devamlı) ötüyordu yine ama bende de sonsuz bir hoşgörü peyda olmuştu! Her öttüğünde tatlı tatlı gülümserken buldum kendimi ve eski kendimden korkmaya başladım. Bu sefer, ötmediği aralıklarda bir endişe ve gerginlik başladı, niye sustu, yoksa başına bir şey mi geldi?

Motor montaj adaptörü, hidrolik pompa sökücü, basınç sensörü uzatma kablosu kiti gibi insana hiç fenalık vermeyen, birbirinden tatlı konularda teknik kılavuz çevirileri aldığım için qualche giorno (birkaç gün) ofise kaçtım. Ben görev aşkıyla yanıp tutuşurken horoz görevini asla yapmıyor ve ben mecburen saat kuruyorum sabah erken uyanmak için. Belli bir saatten sonra ise çıkıp benim onu uyandırasım geliyor, o ötmeden çalışamaz oldum artık!

Horoz ötmeye başlayana kadar, lavare i piatti e spolverare (bulaşık yıkama ve toz alma) gibi dikkat gerektiren diğer işlerimi tamamlayıp o tatlı sesi duyar duymaz işimin başına oturdum. Derken evlerden çocuk sesleri gelmeye başladı. Bir evdeki küçük kız, öğretmenim ses gelmiyoo, hayır hâlâ gelmiyo diye bağırıyordu. Zavallı öğretmen çok çabaladı belli ama ses bir türlü gelmedi ki kızcağız yarım saat bu şekilde bağırarak direndi. Diğer bir evdeki oğlan çok çalışkan herhalde, sürekli yaptım öğretmenim işte diye (nasıl gösteriyorsa artık) ekrandan öğretmenin gözüne girme çabasındaydı.

Bu süreçte beni en çok şaşırtan ve hayran bırakan grup olan çocuklardaki bu iştaha hayran oldum. Il mio appetito (benim iştahım) ise öğrenme yerine tamamen yemeye yönelik. Motor montaj adaptörü kılavuzu bitti, kahve yanında kek mi yoksa kurabiye ile mi ödüllendirsem kendimi diye kararsız kalmalar, pompa sökücü kılavuzu bitince tatlı ekşi soslu tavuk ve noodle getirtme hayali kurmalar! Hatta bir ara çocuklara yaa boşverin ne dersi, gelin hamburger kola patates kızartması parti yapıp kopalım diye çağrı yapmayı bile düşündüm. Ama ders dururken gelmeyecek gibi bir duruşları vardı. Bir çocuk olgunluğuna erişebilmek isterdim gerçekten.

Verso la sera (akşama doğru) apartmandaki çocuklar otoparkta futbol maçı yaptı. Stadyum ayağıma geldi, hemen bilgisayarı bırakıp onları seyre koyuldum ve iki tarafa da eşit derecede tezahürat yaptım. Çok eğlendik, maç bitip evlerine dağıldıklarında onların enerjisi bana geçmişti sanki. Kısacık bir sürede kalan işlerimi tamamlayıp bir kadeh şarap eşliğinde Çin yemeği yedim. Gerçi yaşadıklarımızdan sonra Çin yemeği demek gelmiyor artık içimden, başka bir ad mı bulsak ne!

Bana yaşama dair ümit veren çilli horozuma Ümit Burnu’nu keşfeden Portekizli kâşifin adını verdim, Bartolomeu Dias. Bartolomeu, Madrid’den gelip İtalya’da yaşamaya başlayan Bartolito’nun kuzeni!

Bartolito era un gallo che veniva da Madrid

Not: Başlıktaki cilli sözcüğü benim uydurmam.

Not 2: Tatlı ekşi soslu tavuk yediğimi Bartolomeu duymasın aman, tatlıya bağladık ekşimesin aramız!

Oggi amati un po’ di più

Bugün kendini biraz daha fazla sev!

Son öğrendiğimiz iki gramer konusunu özetleyen bir motivasyon cümlesi buldum. Tüm zamanlarda kurallı olan amare fiilinin Emir Kipinde ikinci tekil şahıs çekimi ama (sev).

Dün öğrendiğimiz nesne zamirlerinden ti (seni) ile birlikte kendini sev anlamına geliyor. Emir kipinde (üçüncü tekil ve çoğul çekimler hariç) fiil ile zamiri birleştirebileceğimizi söylemiştim.

Amati sempre (kendini her zaman sev) ama bugün un po’ di più (biraz daha fazla). Claudio Baglioni bizim için söylüyor, Un po’ di più:

Kendimize en sevdiğimiz fincanımızda güzel bir kahve hazırlayarak ve Claudio Baglioni’nin dediği gibi (e tu canticchiavi facendo il caffè) kahvemizi hazırlarken bir şarkı mırıldanarak başlayabiliriz güne bence!