Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
1986 yılında İtalya’da başlayan Slow Food hareketi tüm dünyada hızla yayılıyor. Türkiye’de bu harekete katılan ilk yerleşim yeri, Çeşme’ye bağlı l’unico (tek) Türkmen köyü olan Germiyan. Çeşme Rotary Kulübünün çalışmaları sonucunda 2015 yılında katıldığı Slow Food hareketinin Türkiye’deki öncülüğünü yapan Germiyan, bu tarihe kadar zaten organik yöntemlerle gıda üreten bir köy iken, bu adımla la gente del villaggio (köy halkı) seferber olup bu simpatico köyde turizm hareketliliği başlatmış.
Ama kesinlikle köyün la più (en)seferber kişisi Nuran Erden. Müthiş pitture murali (duvar resimleri) ile köyünü müze haline getiren gerçek bir pittrice (kadın ressam), girişimci ruhuyla köyü gastronomi turizmine açan şahane bir kadın.
Ben ne kadar çabalasam da anlatamam, per favore (lütfen) kendinden dinleyin hikâyesini.
Ve videonun sonlarına doğru, duvardaki resimleri onun yaptığını duyup delusione (hayal kırıklığı) yaşayan kadın tiplemesini canlandırdığı sahneyi kaçırmayın. Hemen gözümün önünde belirdi o ziyaretçi profili. Magari (keşke) onlar da açabilse azıcık gözlerini ve kalplerini, indirebilseler burunlarını havadan.
Azıcık Nuranlaşabilseler yani!
Aşağıdaki videoda da Ev Bezgini adında bir seyahat blogu olan çılgın Nur Banu Molla, tüm Türkiye’yi boyayacağını söyleyen çılgın Nuran ile röportaj yapmış:
Dipingerò tutta la Turchia
Ci sono pittori che dipingono il sole come una macchia gialla, ma ce ne sono altri che, grazie alla loro arte e intelligenza, trasformano una macchia gialla nel sole.
Pablo Picasso
(Güneşi sarı bir leke gibi çizen ressamlar var ama bazıları da var ki, sanatları ve zekâları sayesinde sarı bir lekeyi güneşe dönüştürüyor)
Ege’de kalan kalbimi almaya gittiğimde köyünü güneşe dönüştüren ve tüm Türkiye’yi renklendirmek isteyen bu koca yürekli sanatçıyla tanışacağım!
Una pittura murale di Nuran Nuran’ın bir duvar resmi
Not: Germiyan’daki kırmızı slow food salyangozlarının ağzında birer zeytin dalı var
İtalya’da karnımızı (ve gözümüzü) doyurabileceğimiz çok çeşitli mekân var. Yemek adeta ayin yapmakla sinonimo (eş anlamlı) olduğu için İtalyanlar kahve gibi yemek kültürlerini de korumak amacıyla ülke olarak takdire şayan bir direniş sergiliyorlar. Starbucks zincirine un anello (bir halka) olmayı yıllarca reddeden İtalya’nın slow food akımının başladığı yer olmasına şaşırmamak gerek.
1986 yılında, a piedi (ayaküstü) yenen sağlıksız gıdalarla karın doyurmaya ve hatta gereğinden fazla tıkınmaya alıştıran fast food çılgınlığına tepki olarak Carlo Petrini tarafından başlatılan bu movimento (hareket), temiz koşullarda üretilen sağlıklı gıdaların piano piano (yavaş yavaş) tüketilmesi gerektiğini savunarak başlamıştır. Oggi (bugün) Slow Food® dünya çapında iyi, temiz ve adil gıda ilkesini benimsemiş milyonlarca insanın bir araya geldiği büyük bir ağdır.
Kalabalık ve gürültülü sofraları, hep İtalyan ailelerinin etrafında bağrış çağrış coşkuyla ama hep piano piano yemek yediği masalara benzetmiyor muyuz? Natale con i tuoi, Capodanno con chi vuoi (Noel anne ve babanla, yılbaşı istediklerinle) gibi sözlü bir kuralın geçerli olduğu İtalya’da pazar günleri mutlaka büyüklerin evinde toplanılıp insieme (birlikte) hazırlanan ve birlikte toplanan bir sofra etrafında saatlerce sohbet edilir.
Dışarıda yeme alışkanlığının yeni yeni yaygınlaştığı ülkede, özellikle orta yaş ve üzeri kişiler çoğunlukla qualsiasi (herhangi) bir olayı kutlama dışında pek de dışarıda yemiyor. Genelleme yapmam için yeterli değil ama bir arkadaşımın oğlunun her öğlen molasında yemek için ofisten çıkıp eve gittiğini duyunca ister istemez gençlerin de un po’ tradizionale (biraz gelenekçi) olduğunu düşündüm.
Biz halktan olmadığımıza göre, diğer ziyaretçiler gibi lezzetli İtalyan yemeklerini nerelerde tadabileceğimize bakalım.
Ristorante’ler antipasti (iştah açıcılar), primi e secondi piatti (ön yemekler ve ana yemekler), contorni (garnitürler) ve dolci (tatlılar) sunulan, uzun uzun oturup masanıza gelen lezzetlerin keyfini çıkarabileceğiniz daha lüks mekânlardır. Çoğunlukla kapısında menüsü bulunan ristorante’nin yemeklerini ve fiyatlarını daha içeri girmeden görebilirsiniz. Aldığınız hizmet ve masanıza gelen ekmek için hesabınıza eklenen bir pane e coperto ödediğiniz için ayrıca mancia (bahşiş) bırakmanıza gerek yok ama yine de siz bilirsiniz.
Gözünüze ve kulağınıza aşina geleceğine emin olduğum diğer bir lokanta türü de trattoria. Trattoria’lar çoğunlukla bir aile tarafından işletilen, diversi tipi di pasta (farklı makarna çeşitleri) ve geleneksel ev yemekleri bulabileceğiniz daha küçük, daha samimi ve più economico (daha hesaplı) ristorante’lerdir. Trattoria’lar ristorante’lerden farklı olarak genellikle ana caddeler üzerinde veya trafiğin yoğun olduğu bölgelerde değil, ara sokaklardadır. Yerel yemeklerin sunulduğu, simile (benzer) ama più piccolo ve più economico diğer bir lokanta türü de osteria’dır.
Tabii ki İtalya’ya gidip pizza yemeden dönülmez. Pizzeria’lar lezzetli pizzalar yiyebileceğiniz sade ve keyifli yerel mekânlardır. Geleneksel pizzeria’lar yalnızca akşam açıktır. Ancak artık trattoria’lar da işletmelerine birer pizza fırını ekleyip menülerinde pizzaya yer vermeye başlayınca bazı pizzeria’lar öğlen de hizmet vermeye başladı. Bunu genellikle vitrinlerine astıkları pizza anche a pranzo (öğlen yemeğinde de pizza) gibi yazılarla duyuruyorlar.
İlk pizzeria deneyimimde, önüme gelen menüdeki pizza çeşitlerini anlamayınca pizza con verdure (sebzeli pizza) seçerek güvenceye aldım kendimi. Türkiye’de sebzeli pizza malzemelerinin biber, mısır ve domates ile sınırlı oluğu bir dönemde benzer bir pizza beklerken gerçek anlamda bir pizza con verdure geldi önüme. Kabak dilimleri, patlıcan, yer yer birkaç top ıspanak, ungrande asparago (kocaman bir kuşkonmaz) ve bunların sığabildiği dev pizzayı tek başıma bitirmem mümkün değildi. Gözüm arkada kalmasın diye biraz yedikten sonra kalan sebzeleri pizzanın üzerinden seçip yedim.
Özellikle Roma’da pizza rustica adıyla daha sık rastlayacağınız pizza a taglio, envai çeşit pizza arasından seçip istediğiniz kadar alabileceğiniz küçük kafeterya tarzında yerler. İstediğiniz miktarı belirtmek için kesme aletiyle seçtiğiniz pizzayı gösteren çalışanın basta così? (böyle yeter mi) sorusuna hazırlıklı olun. Sì, grazie deyip gösterilen miktarı kabul edebilirsiniz ya da più piccolo veya più grande per favore diye arzu ettiğiniz miktarı anlattıktan sonra tarttıkları pizzanızı hemen alabilirsiniz. Oturup yiyebileceğiniz gibi, elinize alıp gezmeye devam edebilirsiniz. Kâğıda sarılıp elinize tutuşturulan bu pizza da İtalya’nın fast food’u sayılabilir!
Hızlıca ve hafif bir sıcak yemek yiyebileceğiniz tavola calda, bir tavola calda çeşidi olan ve vitrininde pişen tavuk veya etleri görebileceğiniz rosticceria, sandviç dükânı diyebileceğimiz paninoteca, pastane ve fırın ürünlerinin satıldığı pasticceria, daha çok kafe gibi olan bar, antipasti eşliğinde şarabınızı yudumlayabileceğiniz enoteca ve karnınızı doyuracak çeşitlilikte enfes dondurmalar alabileceğiniz gelateria diğer lezzet mekânlarıdır.
Bir lokantada sipariş verirken, yine her ortamda istek belirtmek için tercih etmemiz gereken kibar rica sözcükleri vorrei ve vorremmo ifadelerini kullanabiliriz. Bunlar volere fiilinin birinci tekil ve çoğul şahıs condizionale (would) çekimleridir. İngilizce karşılıkları I would like ve We would like.
Su alırken ise sodalı su olan acqua gassata veya diğer adıyla acqua frizzante istemiyorsanız non gassata per favore diye belirtmeniz gerek. Per favore (lütfen) yerine kullanabileceğiniz diğer ifadeler ise per piacere ve per cortesia.
İtalya’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ve 1989 yılında örgütleşen slow food hareketinin etkinliklerini https://www.slowfood.com web sitelerinden izleyebilirsiniz.
Chi va piano va sano e va lontano (yavaş giden sağlıklı ilerler ve uzun yol alır) atasözünü esas alan bu güzel hareketin logosué una lumaca rossa (kırmızı bir salyangozdur).
Not: Bu yazı kitabımdan, İtalya’ya gidip lezzet mekânlarını gezebildiğimiz günlerden
İşte size birriempi gli spazi (boşlukları doldurma) sorusu. Bu sorunun belli bir cevabı yok, tüm cevaplar doğru. Herkes kendi hayat görüşüne göre bir benzetme yapsın, gerçi ruh halimiz ve hayata bakışımız her gün, hatta şu dönem her an değişiyor. Benzetmelerinizi bekliyorum, iyimser cevaplara daha yüksek not vereceğim.
Az kopya çekmemiş ve kopya teknikleri konusunda da ders verebilecek kadar capace (yetkin) bir öğretmen olarak size bir kopya vereyim. Google’da la vita è come yazıp görsellere bakın.
Haydi içinde bulunduğumuz dünya, ülke, karantina gerçeklerinden biraz uzaklaşıp güzel bir benzetme örneğine bakalım ilham almak için:
La vita è come una bicicletta con dieci velocità. La maggior parte di noi ha marce che non userà mai.
Charles M. Schulz 1922-2000
Charles M. Schulz
Hayat on hızı olan bir bisiklet gibidir. Birçoğumuz hiçbir zaman kullanmayacağımız viteslere sahibiz.
Şu anda in retromarcia (geri viteste) olabiliriz ama aniden vites değiştirmeyeceğimiz ne malum? Nella vita non si sa mai (hayatta hiçbir zaman ne olacağı bilinmez) demiştik değil mi?
Hızımız nasıl olursa olsun, vitesimiz hep ileri olsun!
Hani aile içinde, arkadaşlar arasında deyimleşip dile giren ve yıllarca kullanılan ifadeler vardır ya, bugün onlardan birini anlatacağım. Beğenirseniz kullanın anche voi (siz de).
Teyzem bir gün yaptığı sini köftesini anlatıyordu anneme. Sini köftesi, çok zahmetli olan içli köftenin con gli stessi ingredienti (aynı malzemelerle) tepside yapılan kolay versiyonu. Neyse, teyzem uzun uzun anlattıktan sonra fena olmadı, içli köftesizliğimizi aldı dedi. Biz annemle göz göze gelip gülmeye başladık perché (çünkü) yalnızca susuzluğumu aldı şeklinde çok dar bir anlamda kullanırdık bu deyimi.
Aradan birkaç hafta geçti, kuzenimle ad un café (bir kafede) yemek yerken teyzem âlem, bak ne dedi diye anlatıyorum, hâlâ şaşkınım demek ki! Ona hiç komik gelmedi, meğer onlar çay demlemeye üşenip poşet çay içtiklerinde çaysızlığımızı aldı falan diye çok sık kullanırmış bu ifadeyi. Biz böyleyiz demeye getirdi yani. Ben hemen konuyu kapattım ve porcini mantarlı spagettisizliğimi alan yemeğimi bitirip tatlıya geçtim in silenzio (sessizce).
Noi siamo così
Dün Netflix’te izlediğim Biz Böyleyiz, Egesizliğimi ve Toskanasızlığımı aldı. Ve hatta filmsizliğimi de. Nei primi mesi di quest’anno (bu senenin ilk aylarında) gösterime giren filmde Hümeyra, Berrak Tüzünataç, Şebnem Bozoklu, Özge Özpirinçi ve Engin Öztürk var. Ayrı ayrı tanınan başarılı oyuncuların bir araya geldiği güzel bir ensemble cast film. Yönetmen Caner Özyurtlu, filmin senaryosunu ise Berrak Tüzünataç ve Melikşah Altuntaş yazmış.
Hümeyra’nın film hakkındaki yorumu:
Hepimize iyi geldi, hepimiz kendi içimizde yorgunduk, yaralıydık, hepimizi bir yerinden yakaladı bu film ve bize çok iyi geldi.
Secondo me (bana göre, bence) aynı şey seyirciler için de geçerli. Kesinlikle her yaş grubunun seveceği, herkese iyi gelecek bir film. Biz de hepimiz kendi içimizde yorgunuz ve yaralıyız. Urla’nın Ildır Köyü’nde harika bir evde geçen bu komik, duygusal, sıcak, sürprizli ve keyifli filmi izlemediyseniz öneririm.
Bilmem oldu mu bu yazı ama yarına kadar yazısızlığınızı alır diye düşünüyorum!
Nel blu, dipinto di blu, Domenico Modugno’nun halk arasında ve bizler tarafından Volare olarak bilinen, hiç eskimeyen şarkısıdır. Domenico ve Franco Migliacci tarafından yazılan şarkının çıkış tarihi 1958. Sekizinci Sanremo Müzik Festivalinde birinci olan şarkı, aynı yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında üçüncü olmuş.
Alla zampa di ogni uccello che vola è legato il filo dell’infinito.
Victor Hugo, I miserabili
(Uçan her kuşun ayağında sonsuzluğun ipliği bağlıdır)
Haydi ayaklarımıza birer sonsuzluk ipliği bağlayıp İtalya’nın üzerinde uçalım, o güzelim yerleri bir de kuş bakışı izleyelim:
Beni en çok o selvili yol büyüledi, balkondan üç selvi ağacına bakıp Toscana’da olma hayali kurabiliyorsam Val d’Orcia’da kuş olup uçarım kesin!
sono un uccello
l’animale più bello
volo canto ballo
(ben bir kuşum, en güzel hayvan, uçarım şarkı söylerim dans ederim)
Haiku deyip geçmeyin, üç dizecikte sırasıyla articolo indeterminativo, bir sonraki konumuz superlativove presente indicativotekrarı yaptım çaktırmadan.
l’uccello é sempre libero
sia nel cielo che su un albero
con il suo bel cuore d’oro
(kuş daima özgürdür, ister gökyüzünde ister bir ağaçta, güzel altın kalbiyle)
Son olarak da Türkçe bir haiku denemesi:
uç uç yorulunca kon
ister kuş ol ister drone
ya da bir uçan balon
Bu arada, Vincenzo’yu soranlar var aranızda, hamdolsun sta bene, soranlara saluti (selamlar) gönderiyor. Yalnız günden güne zayıflıyor, başlarda daha havalıydı.
Bana baktıkça eriyor gibime geliyor. Son günlerde biraz farklı bakmaya başladı o güzel yosun yeşili gözleriyle. Ben de balkona çıkarken üstüme başıma, pijamama çekidüzen verir, saçlarımı belime kadar açar, hatta tarar oldum. Gerçi biliyorum l’amore è cieco (aşkın gözü kördür) ama olsun.
Benden en fazla bir beyaz dizi yazarı ya da haiku şairi çıkar lo so (biliyorum)!
Dün Piccolo Principe’m Faruk işe giderken bir paket bıraktı bana. Küçük Prensimden, ilham perilerimi anlattığım Teşekkürler sayfasında (ana sayfada sol tarafta) bahsetmiştim. Siz gitmeyin, ben hemen buraya alayım o paragrafı:
Piccolo Principe
Boynuz kulağı geçecek korkusuyla uykularımı kaçıran brillante(parlak) öğrencim, cıvıltısı ve muhteşem kahkahaları ile dersleri daha da keyifli hale getiren, il cugino dei miei cugini (kuzenlerimin kuzeni) iken çok kısa sürede kardeşim olan, gittiği her yerden benim seveceğimi bildiği piccoli pensieri (küçük düşünceler) derleyip getiren, bella (güzel) eşi Muazzez ile sokaklarında dans ettiği Barcelona’da dünya evine giren, romantico ama sahilde çekilen gelin ve damat fotoğraflarına bakarken kendisiyle acımasızca dalga geçerek bir anda “Paçalarımı abdest alacakmış gibi çemirlemişim” diyebilen, kızları Mina’yı da kendisi gibi fırlama yetiştireceğine emin olduğum Piccolo Principe’m (Küçük Prens) Faruk;
Piccoli pensieri Küçük düşünceler
Böyle tatlı bir şeydir işte Farukcuğum. Minik kızı Mina ile birlikte özenle hazırlamışlar hediye paketini. Heyecanla açtım ve içinden çıkanları görünce daha da heyecanlandım. Lise arkadaşı Pelin Akan’ın 2017 yılında Delta Kültür Yayınevi’nden çıkan İtalyanca-Türkçe Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü çok güzel bir derleme olmuş. Kelime ve gramer çalışması için de kullanabileceğiniz keyifli ve değerli, çok emek verilmiş bir çalışma.
Diğer hediyem olan keten kumaşla kaplı mis kokulu kutu ve içinden çıkanlar kadar doğaldır carissimo (çok sevgili) Faruk. Yazılarımı okur, teşvik eder beni. Fakat ilginç olan, serçeli yazılarıma gelmemiş henüz. Ben artık bahçeye gelmeyen kuşlardan, bir ağaca dolanıp serçeleri korkutan Vincenzo’dan bahsetmişim, o da gidip bana üzerine serçelerin konduğu bir ağaç işlemesi olan kutuda hediye almış.
Piccoli pensieri büyük mutluluklar verir, yorgun ve bezgin başlanmış karanlık bir sabahı aydınlatır!
Se qualcuno ama un fiore, di cui esiste un solo esemplare in milioni e milioni di stelle, questo basta a farlo felice quando lo guarda.
Antoine de Saint-Exupéry
(İnsan milyonlarca ve milyonlarca yıldızda tek bir örneği olan bir çiçeği seviyorsa, ona baktığında mutlu olması için yeterlidir bu)
Çok farklı çevirileri var bu sözün, şimdi ararken gördüm. Kiminde o yıldıza bakarken demiş, kiminde farklı bir cümle yapısı var. Kulağa anlamlı gelecek şekilde tam çeviri olsun, dili anlamaya da katkısı olsun diye ben çevirdim bunu.
Hayatı boyunca kalp yetmezliği, astım ve akciğer sorunları ile boğuşan, kızıl saçlarından ve aldığı rahiplik eğitiminden dolayı il prete rosso (kızıl papaz) lakabı ile tanınan Venedikli Antonio Vivaldi, dünyada le quattro stagioni (dört mevsim) olduğu sürece yaşayacak çok değerli bir bestecidir.
Da tre stagioni (üç mevsimdir) evdeyiz. Sonbahardan da gün alır, dört mevsimi tamamlarız gibi geliyor. Ben artık yaz konçertosuna geçtim. Akşamüstü balkonda günün yorgunluğunu (dinlenmenin yorgunluğu da denilebilir) atarken Vivaldi dinlemek iyi geliyor.
İlk bölümde (allegro ma non molto) kavurucu yaz sıcağından yanan insanlar, hayvanlar ve ağaçlar anlatılıyor. Bunu hayal etmem zor değil, zira en geç bir ay sonra ben de o insanlardan biri olacağım. Karşımdaki ağaçlar bu canlılığını yitirecek ve kuşlar kuytu serin köşelere kaçacak. Zaten ben de artık gündüz balkonda oturamayıp condizionatore (klima) serinliğine kaçacağım.
Bu bölümde la orchestra daha sonra kuşları, uğuldayan rüzgarı ve yaklaşan fırtınayı seslendiriyor. Tüm şehir halkı olarak her akşam saat dokuzda balkonlara çıkıp yağmur duası yapmaya başlıyoruz.
İkinci bölümde (adagio) uykulu bir küçük çobanın sinekler ve çakan fulmini (şimşekler) yüzünden uyuyamaması canlandırılıyor. Biz de bazen uyuyamayız gece, bir tane bile olsa uyutmaz sivrisinek. Sivrisineksiz uykunun en garanti yolu klimada uyumaktır ama klimada uyumak her zaman deliksiz uykuyu garanti edemez.
Eski klimalar, gece elektrik kesilip kapanınca otomatik olarak yeniden çalışmaz. Eh, bütün şehir klimalara yüklenince de interruzione di corrente (elektrik kesintisi) kaçınılmaz olur. Uykumuzu kaçırsa da çakan şimşeklere seviniriz, yağmur dualarımız tuttu demektir.
Son bölümde (presto) fırtınanın ürkütücü sesini, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ekinleri yerlere yatırmasını duyarız. Bu camlara çarpan çılgın pioggia (yağmur) iyi gelir, bizi kendimize getirir. Yeniden balkona çıkar, yıkanan doğayı seyrederken mis gibi toprak kokusunu içimize çekeriz.
Aynı zamanda sara hastası olan ve yaz aylarında sağlık sorunları artan Vivaldi için sıkıntılı bir mevsimdir l’estate (yaz), bu nedenle yaz konçertosunu hüzünlü bir ezgi olan Minör ezgisiyle yazdığı söyleniyor.
L’Estate Yaz
Biraz hüzünlendik, hemen canlanalım. Bir Vivaldi değilim, konçerto yazamam ama ayçiçekleri üzerine çok neşeli (allegro ma molto) bir haiku denemesi yaptım:
Bu yaz, Antalya merkezli bir tatilde Kuyucak’taki Lavanta Kokulu Köy’ü günübirlik ziyaret etmek vardı planda. Arada bir hatırlayıp iç geçiriyordum. Geçen pazar günü sevgili Merih Soylu’dan harika fotoğraflar geldi. Meğer Adana’nın Karaisalı ilçesinde, yani yanı başımızda, lavanta tarlaları ve Lavanta Kokulu Kelebekler adında bir kahvaltı restoranı varmış. Yolda da muhteşem ayçiçeği tarlalarının sunduğu görsel şölen.
Il programma di quest’estate (bu yaz programı) belli oldu: Adana merkezli bir tatilde Karaisalı’daki Lavanta Kokulu Kelebekler’i günübirlik ziyaret etmek ve dönmeden Ekotepe Yaşam Çiftliği’nde güneşi batırmak (güneşi farklı yerlerde batırmak önemli)!
Un girasole
Not: Bu arada, girasole sözcüğü girare (dönmek) fiili ve sole (güneş) sözcüklerinden geliyor. Güneşedönen, yani Günebakan..
Bir serçe mi yoksa bir salyangoz muolmak isterdin?
Vorrei essere un passero piuttosto che una lumaca
(bir salyangozdansa serçe olmak isterdim)
Se potessi (If I could)
Hepimiz passero (serçe) olmayı salyangoz olmaya tercih ederiz galiba ama bir süreliğine kabuğunda güvence altında doğanın ritminde yaşayan, antenleriyle iletişimini yürüten, kendini yenileyebilen sabırlı birer lumaca (salyangoz) olduk.
Japonya’nın en önemli Haiku şairlerinden Kobayashi Issa’nın bu haiku’su bize gelsin o zaman:
1763-1827
Oh lumaca,
scala il Monte Fuji,
ma piano, piano!
(Ah salyangoz, Fuji Dağı’na çıkar, ama yavaş yavaş)
Havalar nasıl olursa olsun, moralimiz yerinde olsun!
Da qualche giorno (birkaç gündür) nerede bu kuşlar diye bakınıyordum etrafa. Artık iyice yüz göz olmuştuk, balkondaki sabah kahvelerine onlar da gelir olmuşlardı. Bir düşüncesizlik mi yaptım,bir şeye mi alındılar diye düşünürken bir de ne göreyim! O deli ventoso (rüzgârlı) günlerde bir çocuğun balonu uçmuş ve fena halde dolanmış bir ağaca.
Il mio compagno Vincenzo
Dünkü yazım için çeşitli köşelerden fotoğraf çekerken birden karşıma çıktı, önce çok korktum ama sonra arkadaş olduk. Tom Hanks’in Cast Away filmindeki voleybol topu arkadaşı Wilson gibi yoldaşım oldu. Si chiama Vincenzo, blogumun konseptine uysun diye adını Vincenzo koydum.
Anlaşılan kuşlar onu spaventapasseri (korkuluk) sandı, uğramıyorlar buralara. Adı üstünde, bu ancak serçeleri korkutabilir. Bir scarecrow değil ama kargalar dahil tüm kuşlar korktu, güvercinler de yok artık.
L’altro ieri (önceki gün) büyük bir çeviri işi aldım, birkaç gün yazamayabilirim veya içerik zayıf olabilir. Çalışmayı üç dört güne sıkıştırıp kurtulmaya çalışacağım. Gün içinde dikkatim çok dağılıyor diye ieri notte (dün gece) küçük saatlere kadar balkonda çalıştım. Vincenzo sağ olsun, gözünü kırpmadan yanımda eşlik etti bana.
Ya kırpsaydı gözünü veya bana bir göz kırpsaydı gecenin o karanlığında ve sessizliğnde, işte o an teslim olurdum!
Negli ultimi giorni (son günlerde) corona bitince diye söze başlayanlara o bitmeyecek ki, biz biteceğiz demeye başladım sürekli.
Geldiği gibi gideceğini, sabırlı olmamız gerektiğini söyleyen, neleri atlattık bunu mu atlatamayacağız diyen arkadaşlarımın ve öğrencilerimin avutma çabalarında kendi ifadelerimi duymaya başladım. Ora tocca a loro (şimdi sıra onlarda), artık onlar bana el attı!
Ieri (dün) bir arkadaşın teslim olmuş gördüm seni deyince silkinip kendime geldim. Teslim olmak kitabımda yok benim, ne badireler atlattım, coronaya mı teslim olacağım? O kim be, görünmesin gözüme!
Karantinanın başlarında Balkon Cafe, Mutfak Restoran fantezileri iyi gelmişti. Bence yine kendimi kandırdığım bir gioco (oyun) atmosferinde çıkarım depresyondan, daha yeni girdim zaten. Madem tatil yapamıyorum ve yeni anı üretemiyorum, bari eskileri temcit pilavı gibi ısıtıp balkonda ve pencerelerin önünde vacanze d’estate (yaz tatili) yapayım diye düşündüm.
Bir önceki günden kalan pilavı ısıtıp yemek bizim işimiz!
Biraz fotoğraf karıştırıp hafızamı tazelerim, biraz da hayal gücüme sığınırım. Allah izin verirse oldu bu iş, sırt çantamı hazırlayayım subito (hemen). Bu sefer koca walkman yok, telefonumu ve kulaklığımı alsam yeter!
Nasperver e Cem al caffè apéro
Geçen yaz kalbim Ege’de kaldı, oradan başlayayım diyorum. Aklım ve midem de eski öğrencim tatlı Nasperver ve Cem’in Alaçatı’daki şirin mekânı apéro’da kaldı. L’estate scorsa (geçen yaz) yaptığımız gibi sürpriz yapacağım ve mutfağa geçip Ülgen Ablasına kendi elleriyle yaptığı nefis fesleğen soslu sandviçinden isteyeceğim. Stasera (bu akşam) güneşi orada batırırız artık. Yine Bramasole’de kalırım, o güzel ev yapımı reçelli, simitli kahvaltılarını özledim.
Ad Alaçatı
-Mutfakta bir kafe dekorasyonu ve pencereden izlenen begonviller, müzik Sezen Aksu, ilk şarkım Kalbim Ege’de Kaldı-
Bir sonraki durağım Samos. Tanti anni fa (çok yıllar önce) arkadaşlarımla Bodrum’da buluşmadan önce tek başına gezdiğim birkaç Yunan Adasından la mia preferita (en sevdiğim). Kalacak yer bulamamıştım bir türlü, her yer otel ve pansiyondu ama hepsinin tüm odaları doluydu. Beni yorgun ve çaresiz görüp kendi misafirleri için ayırdığı nefis manzaralı yedek odayı hazırlayıp, sulla terazza (terasta) bekletirken elinde koca bir tepside börek, portakal suyu ve pasta ile gelen Atinalı mimar arkadaşım Popi’ye sürpriz yapacağım. Arkadaşım diyorum, o gün tanıştık ama zamanımın çoğunu onunla ve minik oğlu Dimitri ile geçirmiştim. Ayrılırken benden pagamento (ödeme) almamak için fena direnmişti sarılıp.
Nell’isola di Samos
-Balkonda karşıdaki zeytin ağacının karşısına mezelerle donatılmış bir taverna masası, müzik Yorgos Kazantsis, ilk parçam Sorocos-
Mio nipote maggiore (büyük yeğenim) minicikken, ablamı ziyarete gittiğimiz San Diego da yeniden gitmek istediğim yerler arasında. İstifa edip gittiğim için iki ay kalabilmiştim ve hayatta verdiğim en uzun molaydı bu, fino a quest’estate (bu yaza kadar). Şubat ayında, okyanus kenarında güneşi batırırken, göğü delen palmiyelerin altında martılarla sohbet ettim ve onlarla birlikte planladım dönünce yapacağım işi. Da lontano (uzaktan) bakınca daha özgür düşünebiliyor insan, eğitim ve iş deneyiminin devamı olmak zorunda olmayan, ama onlardan edindiklerimi de ekleyip severek, ruhumu katarak yapabileceğim bu işi orada tasarladım. Gidip o martılara teşekkür etmem gerek.
A San Diego
-Balkonda hep karşısında oturduğum palmiyelere bakan bir sofrada Meksika yemekleri, müzik Eagles, ilk şarkım Hotel California-
Oralara kadar gitmişken hemen sınırdaki Tijuana şehrine geçip Meksika’ya gideceğim. Yıllar önce San Diego’ya giderken bunu kafama koymuştum, hatta Meksika gümüşü takılar almayı bile hayal etmiştim ama Amerika’daki mesafeleri dikkate almamışım, öyle come nell’Europa (Avrupa’daki gibi) trene atlayıp çat oraya çat buraya gidilmiyor. Ne yapalım, kısmette bu yaz gitmek varmış!
In Messico
–Yine balkonda, başka bir noktada görünen yuka ağacının karşısında, kafamda bir hasır şapka, omzumda rengârenk şalım, gümüş takılarım, tekila ve dip sosa batırıp doritos ve panço keyfi, müzik Narcos dizisinin müzikleri, ilk şarkım Dos Gardenias-
Emily’i birkaç hafta önceki yazımdan hatırlayacaksınız. Nasıl ısrarla Bali’ye çağırdı anlatamam. Kıramadım, onun High Vibe Yoga Merkezinde l’ospite (misafir) olacağım bir hafta. Yorucu olacak Meksika’dan oraya uçmak ama değer, orada dinlenirim nasıl olsa.
Balasana a Bali
A Bali
-Fotoğraf, balkondan karşı apartmanın bahçesi, Bali’de kalacağımı hayal ettiğim kulübe aslında apartmandaki çocukların salıncağından bir görsel, Balasana pozisyonunda (çocuk duruşu) güneşi batırıyoruz derin gevşeme müzikleri eşliğinde-
Palmiyelerin arkasındaki selvi ağaçlarına odaklanıp bir Toskana tatili var sırada. Bu sefer Cortona’ya da gideceğim, Casa Bramasole’yi görmek istiyorum. coronaya Amerika’da yakalanan Frances ve Ed gelmiştir artık Cortona’daki evlerine. Senza preavviso (haber vermeden) gitmem zaten.
-Selvilere bakarak elimde bir kadeh Chianti şarabı ile Toskana Güneşi Altında, müzik Jeff Steinberg, Romance in Tuscany albümü-
Son durağım Floransa. Buradan dönüyorum Türkiye’ye, uçağım erken, non ho molto tempo (çok vaktim yok) ama Santa Maria del Fiore Katedralini ziyaret etmek ve Ponte Vecchio’da güneşi batırmak istiyorum.
A Firenze
-Odamın penceresinden görünen cami kubbesine bakarak, iki üç saatte bir yapılan “rehavete kapılmayalım, maskemizi takalım, bu süreci de inşallaaah hep birlikte aşacağız” anonslarını duymazdan gelip bir ayindeymişim gibi huşu içindeyim, katedralden çıkınca o çınarın gölgesindeki bankta dinleneceğim biraz, müzik kilise müziği-
Yarın da şu dut ağacından delle foglie (biraz yaprak) toplayayım ipek böceklerime, kalmamış kutuda. Biz eskiden ayakkabı kutularında ipek böceği beslerdik, eskidendi çok eskiden.
İlkokuldan daha geriye gider miyim bilmem ama bu regresyon terapisi ve tatil iyi gelecek bana, corona bitince travma neyin bir şeyciğim kalmayacak.
Aaa fark ettiniz mi, corona bitince dedim, o bitecek biz bitmeyeceğiz!
Not: İnsanın evi gibisi yok inanın. Tatilim çok güzel geçti ama balkonda şöyle ayaklarımı uzatıp bir kebap sofrasında Müslüm Gürses’ten Tanrı İstemezse eşliğinde Çukurova güneşini batırmayı çok özledim.