Ragazze giovani

Genç kızlar!

Ragazza zaten genç kız demek, giovane sıfatına gerek yok demeyin. İtalyanca’da ragazze adolescenti (ergen kızlar) ve ragazze adulte (yetişkin kızlar) ifadeleri de kullanılıyor. Hatta bir yerde ragazze a mezza età (orta yaş kızlar) ifadesi bile görmüştüm. Artık donne (kadınlar) diyebilir miyiz onlara lütfen?

Aylak ama aynı zamanda I like geçirdiğimiz ortaokul yazlarını andıktan sonra aklıma bir ayrıntı daha geldi. Ayrıntı ama bayağı allarmante (alarm verici) bir durum!

Ben o yazların birinde bir Beyaz Dizi kitabı okumuştum. Bir yandan babamın sacro (kutsal) kitaplığından klasikleri, İtalya’da Reform ve Rönesans’ı, Hitler’in Kavgam otobiyografisini okuyordum, d’altra parte (bir yandan da) nereden bulduysam bir beyaz dizi sıkıştırmıştım araya. İkinci bir tane daha okuma isteği ve heyecanı duymadan hafif küçümser bir tavırla ne var bunda, ben bile yazarım diye düşünüp kafamda kurgulamaya başlamıştım hemen.

Aramızdaki giovani (gençler) için küçük bir bilgilendirme notu düşelim. Beyaz Dizi kitapları (halk arasında, daha doğrusu genç kızlar arasında beyaz diziler) Sevgiden Kaçış, Mutluluk Yalanı, Aşk Her Yaşta Güzeldir, Sevgiliye Ağıt, Tutsak, Kaderin Çağrısı, İki Kişilikli Kadın, Gönül Avcısı, Zorla Güzellik, Mavi Anılar gibi birbirinden yaratıcı adlarla Türkçeye çevrilmiş romantizm ve erotizm dolu sottilissimo (incecik) kitaplardı.

Benim a quell’età (o yaşta) beyaz dizi yazma iddiam nereden çıkmıştı acaba? Yukarıdaki kitap adlarında geçen duygu ve durumları yaşamama henüz yıllar varken ne yazacaktım? Credo (sanırım), çocukken bizden büyük kuzenlerimizden yürütüp okuduğumuz Cep Fotoromanlardan edindiğim birikime güvenip aşkın tüm türevlerini anladım sanmışım.

Şimdi ise beni buna iten şeyin sadece o esasperante (çıldırtıcı, dellendirici) Adana sıcağının beyin hücrelerim üzerindeki oyunu olduğunu görüyorum.

Comunque (neyse), ben Kavgam’ı falan bir tarafa bırakıp kitaplığın alt gözünden babamın daktilosunu çıkardım ve salondaki yemek masasına, şu anki çalışma ortamımın bir benzerini kurdum. Kokusuyla, renkleriyle beni efsunlayan kırtasiye dolabından delle carte (kâğıtlar), kalemler çıkarıp çalışmaya başladım. Kâğıtları beyaz dizi kitaplarının boyutlarında kesip hazırladım, aralara kopya kağıdı yerleştirerek iki kopya yazmaya başladım.

Yazacaklarımın içeriği yaşıma başıma uygun olmayacağı için una furbizia (bir kurnazlık) düşündüm en baştan. Kitap bitip yayınevine götürdüğümde, yabancı bir yazardan çeviri yaptığımı söyleyecektim.

Circa venti pagine (yaklaşık yirmi sayfa) yazıp kendimden ve yazdıklarımdan sıkıldım, muhtemelen de utandım. Kitabın adı henüz yoktu, sonunda uyduracaktım gidişata göre. En kolay iş oydu zaten, qualsiasi (herhangi bir) isim veya sıfat tamlaması olurdu. Karakterlerim Amerikalı Emily ve yakışıklı esmer bir İtalyan genci Lorenzo Gabriti idi.

Kitaba dair tek hatırladığım, bu iki ana karakterin adları ve kitabın giriş cümlesi:

“Beline kadar inen ıslak saçlarıyla havuzdan çıktı güzel Emily.”

Kendimce harika bir giriş yapmıştım ama bir cümlede bu kadar mantık hatası olabilir mi? İnsan boş havuza girmediği sürece kuru saçlarla çıkabilir mi? Saçlarını havuzda bırakmayacağına göre tabii ki saçlarıyla çıkacak ve beyaz dizi karakteri olduğu için naturalmente (doğal olarak, elbette) güzel olacak. Ama bir beyaz dizide mantık aramak mantıksızlıktı.

İlk cümlem buysa gerisini düşünmek istemiyorum, meno male (neyse ki) bu sevdadan vazgeçip yırtıp atmışım yazdıklarımı. Ama benim kendimle hep bir scrivere o non scrivere (yazmak ya da yazmamak) Kavgam olmuş anlaşılan!

Bu mini teşebbüsü Mazimdeki Utanç adıyla anılar kitaplığımın arka raflarına gizledim ve hayat gailesi içinde kayboldum.

Aradan tanti anni (çok yıllar) geçti, şirketin yemekhanesinde bir grup yeni eleman, kıdemli arkadaşlarımızla yemek molasındaydık. Eskiden beyaz dizi kitapları vardı, ne okurduk diye gülüşüyordu bizden yaşça büyük olanlar. Beni de şeytan dürttü, “Ben bir tane okudum, bir tane de yazdım” dedim. Nereden bileyim yıllarca unutulmayacağını, şirket efsanesi olacağını bu lafımın.

Desteğini verdiğimiz sistem güncellendikçe bize de yeni manuali (el kitapları, kılavuzlar) gelirdi. Bölümde kitaplar dağıtılırken bana mutlaka “Al bunu oku, bir tane de sen yaz” denir, aynı coşkuyla kahkahalar atılırdı. O kıdemli kadim dostu arkadaşlarımız, monotono ve stressante iş ortamında biz çömezlerin varlığından pek memnunlardı, doğal halimizle çok eğlendirirdik onları.

Biz işe appena (yeni, henüz) başlayan ve amatör ruhunu kaybetmemişler, bir gökdelenin bir sürü katında çalışanlar arasındaki boş bölmelere serpiştirilmiştik. Bir yanımdaki pencereden a volo d’uccello (kuş bakışı) şehri seyrederken, sağ tarafımdaki bölmede çalışan Sim’e hayrandım. Benden yaşça oldukça büyüktü ve yıllardır IBM’de çalışıyordu. Sabahları çok cana yakın selamlardı beni ve gün boyunca ekran başında oturup telefonda müşterilerine destek verirdi. Benim eğitimini aldığım sistemden farklı bir sisteme bakıyordu, anlamadıklarımı sorup daha samimi olma şansım da yoktu.

Muhtemelen bende yüz göz olacak, çat kapı sabah kahvesine geçecek una vicina (bir komşu) potansiyeli görmüştü, mesafeli duruyordu, ne de olsa bir yıl boyunca yanında oturacaktım. O kadar da değil, benim de bir gururum vardı yapmazdım öyle ama Sim’in kim olduğunu bilsem gururumu ayaklar altına alır, ne yapıp edip sua madre (annesi) ile tanışırdım!

Nihal Yeğinobalı, 1950 yılında Vincent Ewing pseudonimo (takma yazar adı) ile Genç Kızlar adlı romanı yazan çevirmen ve yazar. Anneme ve arkadaşlarına, romandaki kızları aralarında paylaşıp Adana Kız Lisesinde o yatılı kız hayatını yaşıyormuş hissini yaşatan dönemin efsane romantik romanı Genç Kızlar.

Amerikalı bir yazarın romanının geçtiği sanılan yatılı kız okulu da Nihal Yeğinobalı’nın kendi okulu Arnavutköy Amerikan Kız Koleji, yani eskiden kız okulu olan, bugünkü Robert Lisesi. Tabii bu gerçek çok yıllar sonra ortaya çıktığı için lise yıllarında bilmezdik bunu, neanche il libro (hatta kitabı da). Ben çok sonra, bilerek okuyunca okulun her bir köşesini bulmuştum tasvirlerde. Bilmeden anlamak mümkün değildi ama! Kitabın bendeki kopyasında kendi adı ve fra parentesi (parantez içinde) takma adı var.

Kitabın yeni baskılarında artık yalnızca yazarının gerçek adı yazıyor. Nihal Yeğinobalı’nın kendi yaşam öyküsünü içeren Cumhuriyet Çocuğu adlı bir kitabı daha var. Sim ve adını koyduğu kardeşi Tim’in (Timur) babaları, allora (o dönem) Ankara’da ABD Elçiliğinde kültür ataşesi olarak çalışan Morton Schindel ile evliliğinin de olduğu, ülkenin bir dönemine ışık tutan sincero (samimi) bir öykü.

Nihal Yeğinobalı
1927-2020

Nihal Yeğinobalı bu yıl Mart ayında vefat etti, 16 Mart 2020 tarihinde Sözcü Gazetesinde yayınlanan ilan “Cumhuriyet Çocuğu Nihal Yeğinobalı” diye başlıyordu!

Benim beyaz dizi kitabı yazarken düşündüğüm şeyi yıllar yıllar önce yapmış olan bu tatlı kadının dilinden:

Elli yıl kadar önce ilk romanım Genç Kızlar’ı yazdığımda ben de bir genç kızdım. Romanın gerçekçi olabilmesi için katmam gereken erotizm dozunun, o günün ölçülerine göre fazla ağır kaçacağını bildiğimden, takma bir erkek adı kullandım: Vincent Ewing.

O yıllarda çeviri romanlar telif romanlardan daha gözdeydi, bu erkeğin Amerikalı olmasına karar verdim ve romanı İngilizceden çeviriyormuş gibi kaleme aldım. Yayınlandığı günlerde bir anda o zamana kadar en çok satılan, sevilen Türk romanı oluvermesi beni çok şaşırtmıştı. Oysa Genç Kızlar’ı benim yazdığımı, yakın çevremdeki birkaç kişiden başka bilen yoktu.

Bu aldatmaca, o yaşımda bana çok keyifli bir oyun gibi gelmişti. Uzun yıllar romanımın kapağında Vincent Ewing takma adını kullanmayı sürdürdüm.

Artık bu yabancı adın ardına sinmenin eski tadı da kalmadı, gereği de. Pek çok kişi bu gerçeği öğrendi. Genç Kızlar romanım, Can Yayınları’ndaki yeni baskısıyla birlikte, ilk olarak okurlarımın karşısına, takma adımın yanı sıra, gerçek adımla çıkıyor: Nihal Yeğinobalı ya da Vincent Ewing.

Hem Nihal Yeğinobalı hem Vincent Ewing.

I nomi e cognomi italiani

İtalyan adları ve soyadları!

Bu kadar çok şey öğrendik ama adımızı söylemeyi bilmiyoruz henüz, non è vero?

İleride verbi riflessivi (dönüşlü fiiller) konusunda chiamarsi (adı olmak) fiilini çekerken mantığını anlayacağız, ancak burada kalıp olarak öğrenelim.

Kendi adımızı söylerken Mi chiamo ve karşımızdakinin adını sorarken Come ti chiami? diyeceğiz. Siz diye hitap ettiğimiz birine adını Come si chiama Lei? diye sorabiliriz. Üçüncü bir şahsın adını sormak için ise Come si chiama? demeliyiz. Üçüncü birkaç şahsın adını da Come si chiamano? sorusu ile öğrenebiliriz.

Karşımızdaki kişiye kendi adını söylemek durumunda kalmayacağımız için şimdilik bu kadarı yeter bize. Ama belki emin olmak için karşımızdakine Ti chiami Gianna vero? diye sormamız gerekebilir. Aklınızda bulunsun.

İtalya’da en sık rastlayacağınız kadın isimlerinden bazıları Giulia, Chiara, Silvia, Elisa, Sara, Francesca, Laura, Federica, Anna, Marta, Claudia, Roberta, Irene, Alice, Maria, Carla, Lucia, Gianna, Cristina, Elena, Monica, Beatrice, Giorgia,
Daniela.

En çok tercih edilen erkek isimleri de Antonio, Carlo, Mario, Luigi, Marco, Davide, Stefano, Andrea, Giuseppe, Francesco, Alberto, Fabio, Giorgio, Luca, Gianluca, Giovanni, Gianni, Pietro, Riccardo, Daniele, Lucio, Roberto,
Simone.

İlham perilerimi anlattığım Teşekkürler sayfamda adı geçen çocuk ruhlu öğrencim Adnan’ın dilimizi, tarihimizi, ülkemizi bizden daha iyi bildiği için soyadını Özgordon olarak değiştirdiği comune (ortak) arkadaşımız İngiliz John Gordon, benimle Türkçe çalışan Sri Lanka’lı meslektaşı Prasantha’ya benden più utile (daha faydalı) tüyolar verdi ofisimde bir lezione (ders) sonrası yaptığımız sohbet oturumunda.

John, ısrarla tabelalardan gözünü ayırmamasını ve özellikle soyadlarına dikkat etmesini önerdi. Tabelalardaki yazıları çözmeye çalışmayı ben de akıl etmiştim ma (ama) soyadlarının öğretici gücünü o gün idrak ettim.

“Düşünebiliyor musun, Terliksiz diye bir cognome (soyadı) var!” dedi John gözlerini ayırarak ve İngilizce’ye çevirdi Without Slippers diye. Evet, bizim soyadlarımız keyifli birer kaynaktı Türkçe öğrenen stranieri (yabancılar) için. Hemen İtalyan soyadlarını düşündüm ve artık ben de bu konuya dikkat çekmeye karar verdim.

İtalyan soyadlarının birçoğu ailenin kökenine dair indizio (ipucu) veriyor. Vinci’den anlamına gelen, Vinci kasabasının Anchiano köyünde doğan Leonardo da Vinci’nin soyadı gibi. Milanese, Romano, Fiorentino, Genovese, Napolitano, Calabrese, Toscano ve Siciliano soyadları kişinin ailesinin geldiği yere dair fikir verirken, bu şehirlerden gelen kişilere veya bu şehirlere ait değerleri anlatan sıfatları da öğretiyor.

Roma’da gittiğim ve arkadaşlarım biz böyle yeriz diye gösterdikten sonra önüme ne geldiyse rahatça pane (ekmek) bandığım, hatta banare diye Türkçe-İtalyanca bir fiil ürettiğimiz Pippo L’Abruzzese balık lokantasının sahiplerinin una famiglia abruzzese (Abruzzo’lu bir aile) olduğunu soyadlarından anlamak possibile.

Un’altro (diğer bir) soyadı grubu ise doğrudan bu soyadını taşıyan kişinin atalarının ismini bildiriyor. Çoğunlukla di iyelik edadı ve bazen de ile kişinin kimlerden olduğunu anlatıyor bize. Giacomo Di Giovanni ve Annalisa De Simone’nin soyadları gibi.

Ailenin geçmişte yaptığı veya halen sürdürmekte olduğu occupazione (meslek) de soyadı olarak kullanılıyor. Medici (doktorlar), Ingegneri (mühendisler), Architetto (mimar), Ragionieri (muhasebeciler), Contadino (çiftçi), Sarto (terzi), Falegname (marangoz), Pescatore (balıkçı) ve Barbieri (berberler) soyadı olarak rastlayabileceğiniz meslek adlarından yalnızca bazıları.

La Signora Colombo
Il Signore Gatto

Animale (hayvan) adlarını da göreceksiniz soyadlarında. Gallo (horoz), Gatto (kedi), Colombo (güvercin), Leone (aslan), Cavallo (at), Stallone (aygır), Pecora (koyun), Capra (keçi), Coniglio (tavşan), Cefalo (kefal) gibi balık türleri ve tüm bunların çoğulu, envai çeşit türevine rastlamak sizi şaşırtmasın.

La Signorina Fiore

Bir de lingua quotidiana’da (günlük dil) kullandığımız sözcükleri ve çoğul formlarını göreceksiniz soyadları arasında. Fontana (çeşme), Monte (dağ), Costa (kıyı), Fiore (çiçek), Quattro (dört), Bicchieri (bardaklar), Guerra (savaş), Farina (un), Segreto (sır), Testa (baş), Zucca (kabak), Vero (doğru, gerçek) ve eski öğrencim Mimmo’nun soyadı Foglia (yaprak) gibi çok sayıda soyadı var kelime haznenizi zenginleştirecek.

Le sorelle Ricci

En divertente (eğlenceli) soyadları ise ataların fiziksel özellikleri başta olmak üzere bazı ayrıntılar nedeniyle verilen takma adlardan oluşanlar. Basso (kısa), Biondi (sarışın, çoğul), Bruno (esmer), Ricci (kıvırcık , çoğul), Grasso (şişman), Mancini (solak, çoğul), Quattrocchi (dörtgöz), Barbarossa (kızıl sakal), çok yaygın olan Rossi (kızıl, çoğul) ve Senzacqua (susuz) gibi sayısız soyadı var keşfedeceğiniz ve keşfettikçe gülümseyeceğiniz.

Ama gördüğünüz gibi, yine de aile bireylerini senza pantofole (terliksiz) olarak betimleyecek kadar ileri
gidilmemiş!

La famiglia Senzapantofole

Buona festa del papà

Credo che ciò che diventiamo dipende da quello che i nostri padri ci insegnano in momenti, quando in realtà non stanno cercando di insegnarci. Noi siamo formati da questi piccoli frammenti di saggezza».

Umberto Eco

(Ne olacağımızın, babalarımızın aslında bize bir şey öğretmeye çalışmadıkları anlarda öğrettiklerine bağlı olduğuna inanıyorum. Bizler bu küçük bilgelik parçalarından oluşuyoruz)

Babalar Gününüz Kutlu Olsun!

Dolce far niente

Hiçbir şey yapmama keyfi, hiçbir şey yapmamanın tatlılığı!

A volte (bazen) hiçbir şey yapmamak tatlıdır, hem de çok tatlıdır. Ama hiçbir şey yapmamaktan keyif almak zordur çünkü hayatı dolu dolu yaşamalıyız, vaktimizi boşa harcamamalıyız, continuamente (sürekli) öğrenmeliyiz gibi bir şartlanma ile kendimizi hırpalamaya meyilliyiz.

In realtà (aslında) kendimi muaf tutmak isterim, ben boş oturmayı çok severim ve hiç suçluluk duymam bundan. Gece başımı yastığa koyduğumda, o gün edindiklerimin muhasebesini yapmak yerine yüzümde un sorriso (bir gülümseme) kaldı mı ona bakarım.

Sono fatta così (ben buyum, böyle yaratılmışım)!

Hırsla ilgili galiba bu durum. Bende eksik olan, bu nedenle de aslında minettar olduğum bir duygudur ambizione (hırs), güdü mü demeliyim acaba? Daha ne olduğunu bilmediğim bir şey işte. Rekabetin yoğun olduğu akademik ve profesyonel ortamlarda bulundum ama mai (hiçbir zaman) birinden daha iyi olma, yükselme, kendini gösterme veya kanıtlama çabalarım olmadı. Kendimle bile rekabet yaşamadım!

A scuola (okulda) ve iş hayatında sorumluluklarımı yerine getirmek ve yaptığım şeyleri sevmek, daha doğrusu sevdiğim şeyleri yapmaktı derdim. Ve girdiğim her ortamdan, yaptığım her işten en büyük kazancım insanlar, onlarla kurduğum organik bağlar oldu.

Bu konulara nereden geldim? Dün bir arkadaşımla konuşuyordum. Aradığında aylak aylak oturuyordum balkonda. Elimde kitap, ogni tanto (arada bir) kafamı kaldırıp uzaklara daldığım bir trans halindeydim. Arkadaşımın yoğun bir hayatı var İstanbul’da, yıllardır yoga yapar, YouTube’da derin gevşeme üzerine videoları falan var. Ben de hafif temkinli dururum onunla konuşurken çünkü ben nefes teknikleri bilmem, meditasyon yapmam.

Belki de elimde kahvem, boşluğa bakarak bir nevi meditasyon yapıyorumdur, haberim yoktur, adı yoktur o yaptığımın.

Ben o arkadaşımın da bu süreci çok verimli geçirmekte olduğunu düşünerek hiçbir şeyi tam manasıyla yapamadığımı, dikkatimin dağınık olduğunu söylemedim önce. Però (fakat) o birden hiçbir şey yapamadığını, canının bir şey istemediğini, asıl tuhaf olan, bu tembel hayattan memnun olduğunu ha confessato (itiraf etti). Yoga öğretilerinin de bir bir çöktüğünü falan söyledi, bir sürü şey anlattı.

Ve o da benim gibi, yaşadıklarımıza anında uyum sağlayıp yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatan, verimlilik katsayılarını artıran arkadaşlarına biraz muhallanmış!

Muhallanmak ne demek mi? Sanırım Adana’ya mahsus, burada da herkesin bilmediği, bilen birilerini yakalayınca sürekli kullanmaya başladığımız un meraviglioso verbo (harika bir fiil). Tek bir anlamı yok, bir sürü duygu ve düşünce tek bir fiilde toplanmış: yadırgamak, ayıplamak, sinir olmak, tuhaf bulmak, tasvip etmemek, muhalif olmak. Beraberinde yapılacak hareket de gözleri devirme!

Telefondaki arkadaşım, o gün yapması gerekenleri öğlene kadar tamamlayıp öğleden sonra boş otururken, sevgiyle ve con nostalgia (özlemle) hatırladığı ortaokul yazlarını düşünmüş. Annesi çalışıyormuş ve kız kardeşi tutto il giorno (bütün gün) sokaktaymış. Kendisi de tüm zamanını koltukta oturup elinde kakaolu sütüyle kitap okuyarak geçiriyormuş. Demek ki bunu tekrar yapmak istiyormuşum ki şu an boş durmaktan mutluyum diye çıkarım yapıp sevinmiş.

Ben de tam, bütün gün bir koltukta kitap okuduğumuz ortaokul yazlarımızı yazmıştım özlemle, o çok mavi uzun öğleden sonraları. O gün bugün tam dinlenememişiz hiçbirimiz belli!

Yalnız olmadığını, belirsizlik ve kaygı ile birçok arkadaşımın ve öğrencimin aynı durumda olduğunu söyledim. Şimdiye kadar yaptıklarımızın ve okuduklarımızın bizi bir süre daha idare edeceğine, boş oturmanın yanlış bir şey olmadığına karar verip kapattık telefonu, bol gülüşmeli una sessione di terapia (bir terapi seansı) oldu.

O elimde kahvemle boşluğa bakarak yaptığım meditasyonun adını dolce far niente koydum!

Not: corona dahil olmak üzere hastalıkla uğraşıp müthiş sıkıntılı bir dönem geçiren, ev düzenlerini ve evdekileri en iyi şekilde idare eden, kronik hastalığı olan ve olmayan büyüklerini koruyan, güçlerine hayran olduğum tüm arkadaşlarım benim kahramanım oldu bu süreçte.

Onların güzelliğini kısaca anlatmam gerekirse; doğallıkla yaptıkları onca şeyi, fedakarlığı esprili satır aralarından ben okudum, gözümde canlandırıp tahmin ettim, anlatmaya vakitleri de yoktu, ihtiyaçları da!

Onlarla yaşadığım paylaşımlar, hiçbir kitaptan ve online kurstan öğrenemeyeceğim şeyler öğretti kesinlikle..

La canzone Azzuro di Adriano Celentano

Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısı!

Bütün yıl yazı bekleyen ama sonra yaz birden gelince sahile gitmek için şehirden ayrılan sevgilisi olmadan kendini işe yaramaz hisseden, öğleden sonraki saatlerin fazla mavi, fazla uzun olduğunu ve bu nedenle sevgilisine giden trene binmek üzere olan yapayalnız Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısını birlikte mırıldanmak ve biraz pratik yapmak isterseniz:

Azzuro, 1968

Şarkının sözlerinin Türkçe çevirisi şurada var:

https://lyricstranslate.com/tr/azzurro-mavi.html

Azzuro şarksının sözleri şarkıcı, besteci, pianist ve aynı zamanda avukat olan Paolo Conte ve Vito Pallavicini’ye ait.

Paolo Conte, İtalyan ve Akdeniz ezgilerini cazla harmanlayan özgün bir müzisyen. 1988 yılındaki Amsterdam konserinde Azzuro şarkısını bakın nasıl yorumlamış:

Paolo Conte ha 83 anni e Adriano Celentano ne ha 82!

Biz bütün yıl heyecanla yazı bekleyemedik, daha kış bitmeden eve kapandık. Yaza dair hayal bile kuramadık, hem belirsizlik hem de kaçan keyiflerimiz yüzünden. Yine de eldeki olanaklarla mini tatiller, kaçamaklar yapmalıyız yeniden okula, işe başlayacağız, yorulacağız umuduyla.

Aklıma ortaokul yıllarındaki yazlarımız geldi. Tutto l’anno (bütün yıl) yazı bekleyip, yaz birden gelince denize gitmek için şehirden ayrılan arkadaşlarımız olmayınca kendimizi işe yaramaz hissettiğimiz troppo azzuro, troppo lungo öğleden sonraları. Evdeki en serin yere konuşlanmak için ablamla köşe kapmaca oynadığımız, kavga ettiğimiz, bir kanepede akşama kadar kitap okuduğumuz, uzun sıcak yaz günleri.

Annem, kendimizi işe yarar hissedelim diye credo (sanırım), bazen temizlik konusunda yardım alırdı bizden. Şimdi duysa kızar, “Kırk yılın başında bir şey yapardınız, okuyan da bacak kadar çocuklara iş yaptırdım sanacak, sil çabuk onu münasebetsiz” der.

Gerçekten de hep el üstünde tutulduk ama işte bazen el altında olunca spolverare (toz almak) ve strofinare pavimenti (yerleri silmek) için yardıma çağrılırdık. Yerleri silerim ama yazdıklarımı asla, demokrasi ve basın özgürlüğü yok mu bu ülkede?

Ablam hak, hukuk, adalet ilkesinden taviz vermeyerek salon benim, odalar, koridor ve banyo senin diye adil bir iş bölümü yapardı aramızda. Ortada bir su kovası, herkes kendi alanında çalışırdı müzik eşliğinde. Ben severdim aslında bu faaliyeti, un bel esercizio (güzel bir egzersiz), gioco con l’acqua (suyla oyun) ve aiuto a mamma (anneye yardım) olurdu.

Ama iş bittiğinde neden hep più stanca (daha yorgun) olurdum hâlâ anlamış değilim, en iyisi ablama bir sorayım!

Cenerentola
Külkedisi

Il libro è ancora meglio

Kitap daha da iyi!

İtalyanca’da ancora meglio aslında daha da iyi anlamına gelir, ancak ancora sözcüğünün hâlâ anlamını düşünüp tam (ama hatalı) bir çeviri yaparsak hâlâ daha iyi anlamı çıkar.

Dün Eat Pray Love kitabını şöyle bir karıştırıp hatırlamak için elime aldım ve bırakamadım. Daha giriş yazısından öyle çekti ki beni içine, rileggere (yeniden okuma) kararı aldım. Daha önce okumamış gibi hissettim, unutmuşum. Bence her iki anlamıyla kitap ancora meglio: daha da iyi ve hâlâ daha iyi!

Film veramente (gerçekten) güzel, oyuncular başarılı ve sevdiğimiz oyuncular, görseller harika ve üç ülkeye de gidip o ruhu yaşıyoruz ama kitapta Elizabeth Gilbert samimi ve mizahi anlatımıyla bizi de çekiyor hikâyesinin içine. Doğallığına ve içtenliğine hayran olmamak elde değil. A volte (bazen) en yakınımıza açamadığımız, hatta kendimizden gizleyip yüzleşmek istemediğimiz duyguları, inanç arayışını, kendini iyileştirme çabalarını gayet açık ve net anlatıyor.

Dıştan bakan birinin hiçbir olumsuz yön bulamayacağı yaşantısında kendini içinde bulduğu çıkmazı, kaçma ve kendini kurtarma isteğini çevreyi suçlamadan, aksine çuvaldızı kendine batırarak dile getiriyor. Bence en çarpıcı sahne, alle piccole ore (gecenin geç saatlerinde) New York’ta yeni aldıkları kocaman evin banyosuna sığınıp yerde, dizlerinin üstünde ağlayarak dal Dio (Tanrıdan) yardım dilediği sahne. Ancak işi düşünce yaptığını itiraf ettiği bu yakarışı birbirini izleyen 47 gece boyunca yapmış olduğunu ve bu son yakarışı, ruhunu iyice darmadağın eden 9/11 felaketinden iki gün önce, yani 9/9 gecesi yaptığını filmde anlayamıyoruz.

Artık evli olmak istemiyorum cümlesi adeta il suo mantra (mantrası) oluyor, yaşı geldiği için çocuk yapması gerektiği fikri ise içini daraltıyor çünkü bebek istemiyor. Çalıştığı derginin onu gigantico (dev) bir mürekkep balığı hakkında araştırma yapmak için Yeni Zelanda’ya gönderdiğinde duyduğu heyecanı anlatıp, böyle bir heyecan duyana kadar bebek sahibi olmaması gerektiğine karar veriyor.

İnsanın hayattan ne istediğini ve özellikle ne istemediğini bilmesi, kendini tanıması çok önemli. Tradizioni (gelenekler), sözlü kurallar, ailenin ve çevrenin beklentileri, yaşın gerektirdikleri gibi içsel olmayan, kişinin doğasına aykırı düzenler eninde sonunda patlak veriyor. Tıpkı başarıyla yürütülen ama bir iç sesin sürekli sen buraya ait değilsin diye fısıldayıp huzur kaçırdığı bir lavoro (iş) gibi!

Liz, kitabına Hinduların ve Budistlerin ibadet sırasında kullandıkları, diğer zamanlarda boyunlarına taktıkları 108 boncuklu mantra tespihi japa mala’lardan bahsederek başlamış. Haçlıların per le guerre (savaşlar) için gittikleri Doğudan japa mala’larla ibadet fikrini Avrupa’ya getirip kendi inançlarına göre bir tespih tasarladıklarını yazmış.

Hristiyanların yaygın olarak kullandığı tespihlerde toplam 59 boncuk var. Dört tane iri boncukla ayrılan, her biri on boncuk içeren beş grup ve birleşim yerinden uzayan ipin üzerinde beş boncuk, en uçta da bir haç. Her bölümdeki on boncuk, un decennio (bir on yıl) temsil ediyor.

Liz, il migliore (en iyi) dizilimin geleneksel japa mala’lardaki 108 boncukluk dizilim olduğunu çünkü bu sayının üçün katı üç basamaklı bir sayı olup iki rakamın toplamı olan dokuzun ise üç kere üç olduğunu, üç rakamının tanrısal bir dengeyi temsil ettiğini söylüyor. Yani Allah’ın hakkı üç dediğimiz şey!

Kendisi de bu yolculuğa equilibrio spirituale (ruhsal denge) arayışında çıktığı için kitabını bir japa mala gibi tasarlamayı düşünmüş. Her biri bir japa mala boncuğunu temsil eden 108 öykü yazmış ve üç ülkeye eşit dağıtmış bu öyküleri. Her bölüm numarasının altında da bir boncuk resmi var. O kadar gezmiş, kafayı toparlamış güya ama bu içsel denge ve huzur bulma deneyimini yazarken neler düşünmüş!

Böylece her ülkeye 36 öykü ayırmış oluyor ve sıkı durun, kitabı yazarken tam 36 yaşındaymış. Ancak, bu iki rakamın ayrı ayrı üçe bölünebildiğinin ve toplamlarının üç kere üç dokuz olduğunun farkında değil, ben hemen yakaladım tabii. Ayrıca, birinci rakam üçün bir katı ve ikinci rakam da iki katı, bir ile ikiyi toplayınca kaç eder?

Ben daha aşrama gitmeden bu delirio (delirium, Türkçesi deliriyom) kıvamındayım. Hazır çakralarım bu kadar açılmışken ve yaşımın rakamlarının toplamı üçe bölünüyorken, bizim tespih düzeninde 33’er öyküden oluşan üç bölümlük bir kitap yazmaya başlayayım diyorum cosa ne dite (ne dersiniz)?

Önsöze de bir imame resmi koysam!

Not: İngilizce tespih rosary olduğu için haklı olarak İtalyancasının rosario olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama maalesef corona del rosario, insan çekinir eline almaya!

Not 2: Oynatmaya az kaldı demiştim, ciddiye almadınız değil mi? İşte geldi o an! Bu hafta ders yapalım bari de dağılan zihnimi toparlayayım biraz.

Mangia prega ama

Ye Dua Et Sev!

Amerikalı yazar Elizabeth Gilbert’ın 2006 yılında yayınlanan Ye Dua Et Sev adlı anı kitabı, 2010 yılında filme uyarlandı. Yapımcıları arasında Brad Pitt’in de olduğu filmin başrol oyuncuları Julia Roberts ve Javiar Bardem.

Javiar Bardem e Julia Roberts

Kitap ve naturalmente (tabii ki) film de İtalya (Roma ve Napoli), Hindistan (Delhi ve Pataudi) ve Endonezya’da (Bali) geçiyor. Genellikle bir kitabın filmini izlediğimde il libro era meglio (kitap daha iyiydi) diye düşünürüm ama bu filmi de kitabı kadar sevmiştim.

Tam da rutin hayatından kaçıp tohumundan çıkacak gerçeğin peşine düşen kız, şimdi Bali’de yoga eğitmenliği yapan Emily ve üç farklı şehirde geçen Üç Yönlü Ayna kitabını yazan babasının hayatlarının kesiştiği günleri anlattıktan ve Hint guru Satchidananda Saraswati’den alıntı yaptıktan sonra bu filmi önermeyi düşündüm bugün. İtalya da var, cos’altro volete (daha ne istiyorsunuz)?

Geçen sene Netflix’te tekrar izleyip çok keyif almıştım. Bugün de kitabı karıştıracağım biraz. Definitamente (kesinlikle) farklı mesajlar alırım, yıllar geçmiş okuyalı!  

Il trailer in italiano
İtalyanca fragman

Filmi izlemediyseniz veya tekrar izlemek isterseniz, mangia bevi dormi (ye iç uyu) hayatınıza bir renk katmayı düşünürseniz:

https://tafdi.org/izle/altyazili/1473-eat-pray-love

Mangiate pane e state calmi

Ekmek yiyin ve sakin olun!

Aristo’nun dolduruşuna gelip tohumumdan çıkacak gerçekliğin peşinde Assos kaçamaklarıma devam ettim. Orada ruhumu besleyen bir şey vardı. Elimde günlüğüm, belimde walkman’im köyden iskele mevkiine yürür, o zamanlar tek tük olan pansiyonların birinin bahçesinde oturup kendi çapımda qualche cosa (bir şeyler) yazardım çevremi seyrederek.

Bir gün Amerikalı bir yazarla tanıştım orada. İki küçük çocuğuyla yemek yiyordu. Nasıl başladı sohbet hiç hatırlamıyorum ama o İngilizce konuşan birini bulmanın, ben de con uno scrittore (bir yazarla) tanışmış olmanın heyecanıyla uzatmıştık muhabbeti. Orada babasının evi varmış ve yaz aylarını Türkiye’de geçiriyorlarmış. Karısı birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmişti ve Michael çocuklara bakıyordu. Ama sadece bakıyordu onlara, başka bir dünyada gibi dalgın görünüyordu.

Çocukların tatlılığını anlatamam. Anlatamayacağım için bol bol fotoğraf ekleyeceğim.

Ben bir hafta kadar kalıp vizelere girmek üzere dönecektim İstanbul’a. Arkadaşlarım harıl harıl ders çalışırken ben Assos’ta aylaklık yapıyordum, i miei allievi (öğrencilerim) duymasın kötü örnek olmak istemem. Şu anda bu satırları okuyanlar da hemen unutsun bunu, çok yanlış bir şey yapmışım. Kendime çok kızdım şimdi!

Michael Kuser

Comunque (neyse), biz o günden sonra Michael ile çok sıkı dost olduk. Uzun sohbetler ettik, balık tutmaya gidenlerin peşine takıldık, nella barca (kayıkta) çırpınan balıkların haline üzülüp sessizce anlaşarak gizlice geri denize bıraktık birkaçını. O beni çok özlediği kız kardeşi Tina’ya benzetti, ben de onu keşke benim de olsaydı diye iç geçirdiğim abim yerine koydum.

Bir gün, bir kafede saatler süren bir sohbet sırasında çocuklar yanımıza gelip acıktıklarını söyledi. Michael gayet donuk bir tavırla masada duran sepetten iki dilim ekmek alıp çocuklara uzattı, “Eat bread, be still.”

İşte fino a quel momento (o ana kadar) adamın ağzından çıkan her cümleyi zihnine kaydeden çömez yazar adayı ben, çocukların ekmekleri alıp gidişini izlerken anaç içgüdülerime yenik düştüm ve yalnızca bu cümleye odaklandım: Eat bread, be still. Zihinsel gelişimimi anında bir tarafa bırakıp çocuklara yöneldim ve anneleri gelene kadar volentieri (seve seve, gönüllü) babysitter’lık yaptım.

Çocuklar çok özgür ruhlu, kendine yeten tipler olduğu için bizim usul boğucu bir ilgi yerine göz ucuyla izliyordum onları, acıktılar mı üşüyorlar mı diye. Ormai (artık) sabahları köyden iskeleye inmeden önce bakkala uğruyor, sırt çantama un po’ (biraz) yiyecek ve süt stokluyordum.

Ama sevgimi nel nostro modo (bizim usul) göstermekten alamıyordum kendimi, aynen onların bu köpek yavrularını kucakladığı gibi kucağıma alıp şımartıyordum vallahi hiç çekinmeden.

Michael İstanbul’a geldikçe de buluşuyorduk ogni tanto (arada bir). Aklımda bana hediye birkaç kitap getirdiği Bebek Kahve’deki buluşmamız ve Sultanahmet Sarnıç’ta yediğimiz akşam yemeği kalmış. Bir de iş arkadaşlarımla Ortaköy Andon’da kutladığım doğum günü fotoğraflarında var. Bu arada baktım şimdi, Andon duruyor ancora (hâlâ) açıklama yapmama gerek kalmadı.

Ben Adana’ya döndüm, Michael da ikinci evliliğini yapıp İstanbul’da yaşadı. İngilizce-Türkçe bir gazetede yazdı. Bir süre telefonlaştık ve tek tük yazıştık, sonra koptuk. Şimdi azıcık interneti kurcalarken Google Books’ta Michel Tucker adlı bir yazarın Family Meals: Bringing Her Home kitabından qualche pagina (birkaç sayfa) çıktı karşıma. İstanbul seyahatini anlatırken buluştukları, arkadaşlarının oğlu bizim Michael’dan bahsetmiş. Yeni ikizleri olduğunu yazmış ama kitap piyasada olmadığı için yayın tarihini bulamadım ve çocukların yaşını kestiremedim, circa venticinque (yirmi beş civarı) olabilirler.

Yıllardır öğrencilerle ödev hazırlamadığımız konu, bulmadığımız kaynak kalmadı, her türlü bilgiye ulaşmak benim işim. Bir sonraki seçimde mahalle muhtarlığına adaylığımı koyacağım!

Lo specchio trilaterale
Üç taraflı ayna

Michael’ın 2010 yılında Çitlembik Yayınları tarafından yayınlanan, üç farklı şehirde geçen hikâyelerden oluşan Three-Way Mirror adında bir kitabı var.

Üç Yönlü Ayna, hikâyelerin geçtiği şehirler İstanbul, Atina ve Roma

Ben yazar olamadım ama burada amatör bir yazarlık deneyimi yaşamak çok iyi geldi. Blog yazmanın raconu sayfaya reklam alıp her tıklandığında guadagnare soldi (para kazanmak) sanırım ama bu bana göre bir şey değil. Sayfa kirleniyor parasal bir kaygı bulaşınca, okumak zorlaşıyor ve işin keyfi kaçıyor. Ben hiç sevmiyorum, per esempio (örneğin) bir kitap tanıtımı okurken sayfanın, bir gün önce baktığım ayakkabının veya benzerlerinin görselleriyle dolmasını.

Muhtaç olmadıkça bunu hiç yapmam merak etmeyin!

Blog yazarken aklıma hep Michael geldi. Ben emek emek yazdığım bir paragrafı superfluo (gereksiz, fazla) bulup silemezken, onun bir ay boyunca yazdıklarından bir anda nefret edip şömineye attığı anı anlatışını hatırladım. Benim içim yanmıştı!

“Eat bread, be still” diyerek bir parça ekmekle çevredeki dikkat dağıtan tüm hareketli ve sesli unsurları bertaraf etme güdüsünü gayet iyi anladım. Hiçbir zorunluluğum yokken, alle sei di mattina (sabahın altısında) gözümü açıp vahiy yoluyla aklıma gelenleri unutmayayım diye not eder buldum kendimi. Huzurum kaçtı ama yazmazsam daha da huzursuz olacağım kesin.

Karantina bitsin Kalamış’a bir tatlı huzur almaya gideceğim!

Michael’ın kızı Emily ise Bali’de bulmuş tatlı huzuru. Nasıl güzel, nasıl sıcak bir kız olmuş bayıldım. Acaba çocuklar hakkında bir şeyler bulur muyum diye bakayım dedim ve o tatlı gamzeli kızı dal vivo (canlı) karşımda bulup çok ama çok sevindim. Sanırım iki kardeş yine beraber orada.

Yogacılar, ilgilenirseniz Emily’nin Bali’de High Vibe Yoga adında bir eğitim merkezi varmış. Ben de bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisiyle iletişime geçeceğim, çok heyecanlıyım.

Fazla küçültmeye kıyamadığım en güzel fotoğrafını sona sakladım küçük yoginin ve güzel kardeşinin!

Non cercare la soluzione, trova l’equilibrio: esso porterà la soluzione.

Swami Satchidananda

(Çözüm arama, dengeyi bul: o çözümü getirecektir)

Swami Satchidananda
1914-2002

Ya da ekmek ye, sakin ol!

La ragazza desolata

Issız kız!

Üniversitedeyken, mecburi hizmetini Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde yapan doktor bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. Orada yalnızca un fine settimana (bir hafta sonu) geçirdiğimiz halde, bu ilçeye bağlı Behramkale (yani Assos) beni fena halde büyüledi. Aristo’nun burada filosofia (felsefe) okulu kurmuş olması fikri çok heyecan vericiydi, tepedeki ihtişamlı Athena Tapınağından uçsuz bucaksız denizi seyretmek de.

Il Tempio di Atena

Köylülerin kısaca Behram dediği Behramkale’nin pek bilinmediği, yalnızca bir avuç entelektüel İstanbullu’nun bu cenneti keşfedip, a buon mercato (ucuz fiyatlara) köylülerin ahırlarını satın alarak taş evler yaptırdığı yıllar öncesinden bahsediyorum.

Comunque (her neyse), çok mutlu bir hafta sonundan sonra İstanbul’a döndük. Assos’a di nuovo (yeniden) gideceğimden emindim, ayrılırken köyün telefon santrali olan bakkalın telefon numarasını yazdım bir yere. Yanlış hatırlamıyorsam un numero di quattro cifre (dört haneli bir numara) idi. Bu numara daha sonra ilk yardım hattım olacaktı.

Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı işlerde çalıştığım ve İstanbul’un iki yakasında miniklere ders verdiğim için ara sıra çok yorgun hisseder, alıp başımı ıssız kız modunda bir yerlere kaçardım. Şimdi alıp başımı kaçabildiğim yerin sadece yan oda olduğu karantina günlerinde, tranne uno zaino (bir sırt çantası haricinde) yükü olmayan özgür hallerimi çok özlüyorum. Unuttum sanıyordum ama bu karantina günlerinde hayat durunca ve oradan buradan delle foto (fotoğraflar) çıkınca, o günlere bir zaman yolculuğu yaptım zihnimde.

Il villaggio Behramkale
Behramkale köyü

O güzel hafta sonundan circa cinque mesi (yaklaşık beş ay) sonra aklıma Assos düştü. Ayvacık’taki arkadaşımızın mecburi hizmeti bittiği için una pensione (bir pansiyon) bulma umuduyla o dört haneli minik numarayı aradım. Santral bakkal beni köyde bir pansiyona bağladı.

Pansiyon sahibi hanım, dört odalı pansiyonunun dolu olduğunu ama eğer istersem bir yıl önce eşini kaybetmiş, iki kızıyla yaşayan köylü bir komşusunun evinde kalabileceğimi söyledi. İçine kapanmış olan komşusunun hayatına una novità (bir yenilik) getirmek ve bütçesine katkı sağlamak istiyordu. Tek endişesi, köy evinde rahat etmeyeceğimdi perché (çünkü) evin tuvaleti dışarıdaydı.

Ben tereddütsüz atladım bu teklife. Benim infanzia (çocukluk) yazlarım elektrik olmayan bir yaylada geçmişti ve evimiz tuvaleti içinde olan birkaç evden biriydi. Halalarımda çok sık kaldığım için alışıktım gece tek başıma elimde fenerle, delice esen bir poyrazda uğultular arasında savrularak evden quasi venti metri (neredeyse yirmi metre) uzaktaki tuvalete gitmeye.

Con l’autobus (otobüsle) Çanakkale’ye, minibüsle Ayvacık’a ve daha küçük bir taşıtla Behram’a vardım. Abbastanza normale (gayet normal) kotlu ve botlu bir öğrenci kılığında olmama rağmen ev sahibim uzaylı görmüş gibi karşıladı beni. Sanırım walkman’imdi bu imajı oluşturan. Gerçi o walkman’i bugün ben bile görsem, kendimi dünyalıya benzetmem.

Assos’ta pansiyon işleten o İstanbullu hanımla arkadaş oldum, onun ahbaplarıyla tanıştım. Tek seyahat etmenin en büyük avantajıdır yerel insanlarla tanışmak çünkü onların rahatlıkla sohbet başlatabileceği mesafede durursunuz. Altrimenti (aksi takdirde), zaten her zaman birlikte olduğunuz kişilerle farklı bir mekânda gli stessi argomenti (aynı konular) çerçevesinde kalırsınız, size turist gözüyle bakan yöre halkı da size yaklaşıp sohbet etme cesaretini bulamaz.

Musica sotto i girasoli
Ayçiçeklerinin altında müzik

Daha sonra Assos’a sürekli gitmeye başladım, orası benim sığınağım oldu. Bir 23 Nisan’da köy ilkokuluna libri per bambini (çocuk kitapları) götürme bahanesiyle yine yola düşerken bir arkadaşım da gitarını kapıp bana takılmıştı. Insieme (beraber) yeni yerler keşfedip yeni dostlar edindik. Bu fotoğraftaki tatlı kız, köylü ailemin küçük kızı Ümmühan. Oğlan ise gitarı görünce beni unutup sonunda kucağımdan inen, komşunun oğlu Hüseyin.

O gidişimde, Ümmühan’ın ablası Yasemin’in kocaya kaçtığını duymuştum. Aynı köyde başka bir evde olmasına rağmen ailesiyle görüşmüyordu. Kayınpederinin, nel passato (geçmişte) annesini sevip evlenemeyen bir adam olduğunu duyunca intikam kokusu aldım ve araştırmacı gazeteci kimliğimle çat kapı Yasemin’i görmeye gittim.

Bene e felice (iyi ve mutlu) olduğundan emin olmak istiyordum. Neyse la sua nuova famiglia (yeni ailesi) beni kabul etti ve ağırladı. Ben birkaç kurnaz soruyla durumu yokladım ve bu sefer de aşk kokusu aldım, büyüklerin deyimiyle yıllardır konuşuyorlarmış zaten. Döndüğümde annesinin yüreğine su serptim. Yasemin stava bene (iyiydi) ve el üstünde tutuluyordu, annesinin ve kız kardeşinin onu görmek istediğini, ne zaman isterse kapılarını çalabileceğini duyunca sevinmişti.

Assos seyahatlerime sayfalar ayırmışım nei miei diari (günlüklerimde), çok severek okuduğum Buket Uzuner’i anmışım. Bir defterin alla prima pagina (ilk sayfasında) şu cümle var örneğin, “Buket Uzuner olmasa hayatımda, böyle sevimli bir özgürlüğün hayalini bile kuramazdım.” Bu cümlemi Buket Uzuner’e de ilettim çok sonra, birkaç mektup alışverişimiz olmuştu. “Çevrenize ışık saçmaya devam edin lütfen” gibi yüreklendirici çok güzel şeyler yazardı ama ben yazar bir kadına musallat olan okur durumuna düşme korkusuyla dopo qualche lettera (birkaç mektuptan sonra) yazmamıştım. İletişimi kesmeyecek kadar kibardı, bu iş bana düşüyordu.

Benim de tek hayalim yazar olmaktı. Mezun olmak üzereydik, i miei amici (arkadaşlarım) heyecanla sektörlerden sektör beğenirken, ben artık emekli olmayı düşlemekteydim. Emeklilik planım belliydi: Behramkale’ye yakın Paşaköy’de bir ev kiralayıp orada scrivere libri (kitap yazmak). O yaşta hangi yaşanmışlıkla ne yazacaksam artık!

Aristoteles
a.C. (avanti Cristo) 384-322

Günah keçim, antik Assos kentinde yalnızca üç yıl yaşamış ama düşüncelerini gökyüzünde asılı bırakmış olan tabiat bilgini Aristo. O dememiş miydi hem “Her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır.”

Behramkale o kadar sakinken daha da ıssız bir köye yerleşmek, yazları da Assos’ta bir hediyelik eşya dükkânı işleterek geçinmekten ibaret bir gelecek hedefim vardı. İstanbul’da una vita crudele (acımasız bir hayat) yaşamış, artık şehri bırakıp köyünde tarlasını sürmek isteyen yorgun ve yaşlı bir kadınmışım gibi!

Meno male (neyse ki) bu harika gelecek planımı çok normalmiş gibi rahatlıkla aile büyüklerime anlatıp, “Yoruldum, bir süre çalışmayacağım” demiştim con grande determinazione (büyük bir kararlılıkla).

Sonra işte, beni ikna edip apar topar baş göz ettiler ve kurumsal bir şirkete gelin gittim. Yani ben Yasemin gibi bohçamı alıp kaçamadım!

Not: Yarın kaldığımız yerden devam, çok sıcak bir öykü geliyor. Suvla şaraplarının Migros’a düştüğü, Behramlı ve Kabatepe’nin iyi olduğu yönünde bir duyum aldım. Siz de duyun istedim.

Markete yolunuz düşecekse Suvla Behramlı şarabı alın, yarın Behramlı ıssız kızın yeni bir Behram yazısına eşlik etsin!

Dire addio ad un amico

Bir arkadaşa veda etmek!

IBM’de Sistem Uzmanı olarak görev yaptığım yıllarda un mio cliente (bir müşterim) de Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde Ceyhan Nehri üzerindeki Berke Barajı’nın inşaatını üstlenen, o zaman adı Italstrade olan società italiana Fintecna idi. Şirket, ödemelerini tahsil edemediği halde uzun bir süre ilkelerinden ödün vermeyip projeyi tamamlamak için dirense de kendileri için bir ilk olduğunu bildirerek due anni dopo (iki yıl sonra) sözleşmeyi feshettti.

Bu iki yıllık sürede ben de nelle mie memorie (anılarımda) olan tatlı bir çift tanıdım, orada tanışıp evlenen Hatay’lı Semira ve Napoli’li Giuseppe Albano. Bilgisayar sisteminin çok önemli olduğu ama la loro localizzazione geografica (coğrafi konumları) nedeniyle spesso (sık sık) sorun yaşayan şirketteki aksamalar la mia fortuna (benim şansım) oldu. Her fırsatta soluğu orada alıyor, nedense soyadını adı olarak kullandığımız Albano ile İtalyanca pratik yapıyordum.

La piccola casa della coppia Albano
Albano çiftinin küçük evi

Dopo il lavoro (işten sonra) Albano çiftinin sevimli kulübe evinde espresso içiyor, Semira’nın dumanı tüten kek ve börekleri etrafında harika sohbetler yapıyorduk. Kulübede yer yatağı için ufak bir yer olsa yatıya kalacak kadar uzatıyordum müşteri ziyaretlerini.

Albano çiftinin, adını Anna Nastra koydukları bir kızları oldu. Nastra, Semira’nın annesinin adıydı ve iki ismi böyle birleştirdiklerini gururla söylemişti Albano. Bana çok anlamlı gelmişti çünkü Nastra bir yandan da İtalyanca nostro/nostra sözcüğüne benziyor, Anna ile birlikte ‘Bizim Annamız’ gibi geliyordu kulağa.

Sonra purtroppo (maalesef) Italstrade ziyaretlerim bitti ve sanırım onlar Hatay’da yaşamaya devam etti. İletişimin pek kolay olmadığı bir dönem olduğu için kolay koptuk.

Prima di un volo a Roma (bir Roma uçuşu öncesinde), o dönemin klasik 5:50 aktarma uçağına binmek için beklerken Semira ve yanında Anna Nastra’yı gördüm. Onun da bana baktığını sandığım bir anda el salladım ama o bir tepki vermedi. Telaşlı bir şekilde görevliler ile konuşuyor, bir yandan da ortalıkta gezinen Anna Nastra’ya sahip olmaya çalışıyordu. Yanına gittim ama o yine şaşkın bir ifadeyle bakıyordu bana. Konuşması bitince selamladı beni. Albano’yu sorduğumda ”Il tuo amico è con noi” (arkadaşın bizimle) dedi ve gözleri doldu.

Bu sefer Albano’yu görmek için şaşkın şaşkın etrafa bakan bendim.

Meğer Albano bir gece önce arkadaşları ile yedikleri bir yemekten sonra vefat etmiş ve Semira kızıyla birlikte Napoli’ye götürüyormuş onu. Evet, Albano bizimleydi o uçakta, yol boyu sarılıp ağladığımız o uçuş sırasında.

Anna Nastra şimdi İngilizce öğretmeni olarak çalıştığı Hatay’da yaşıyor.