Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Asıl adı Iolanda Cristina Gigliotti olan İtalyan şarkıcı Dalida, Kahire Opera Orkestrası’nda birinci kemancı olarak görev yapan babasının işi nedeniyle orada doğmuş ve çocukluğunu Mısır’da geçirmiştir. Bir süre terzi olan annesinin izinde modaya yönelip mankenlik yapmış ve Miss Egypt güzellik yarışmasında birinci olduktan sonra kariyerine Paris’te attrice (oyuncu) olarak devam etmek istemiştir.
Sinemada umduğu başarıyı elde edemeyen Dalida, nella sua infanzia (çocukluğunda) tanıştığı müzik dünyasında yerini aldı ve aramızdaki yaşı yetenlerin iyi bildiği ve hatta büyük ihtimalle şu anda mırıldanmaya başladığı Fransızca Salma ya Salama dahil olmak üzere birçok güzel şarkıya imza attı ve çoğu Fransızca olan çok sayıda albüm çıkardı.
Dalida’nın Arapçasını da söylediği Salma ya Salama şarkısı yine Fikret Şeneş’in zengin immaginazione (hayal gücü) ve eşsiz sözcük benzetmeleri ile bizde de Gönlümdeki Saraya adıyla gönlümüzdeki saraya kurulduydu!
Şarkıyı kapan, tadını ve hatta cılkını çıkaran ise tahmin edeceğiniz gibi yine süper starımız Ajda:
İsteklerin varsa Böyle yaşamaktan başka Yoktan var olur her şey dilersen Sevgim az gelirse Altın gümüş paraya Eğer onlar bende yoksa Arar bulurum hemen ben Yeter ki sen iste
Saraya saraya, gönlümdeki saraya
Saray, altın gümüş paraya az gelen sevgi, her şeyi yoktan var etme, Salma ya Salama deyince aklıma nereden geldiyse a scuola elementare (ilkokulda) öğrendiğimiz bir türkü geldi, Eminem Eminem Köyümün Güzeli!
Neyse konumuz Eminem değil, dünya güzeli Dalida. Purtroppo (maalesef) Dalida’nın ihtişamlı hayatı, onca başarı ve şöhrete rağmen çok hüzünlü geçmiştir. Fırtınalı aşklar ve intiharlar silsilesi ile sarsılan Dalida, aşırı dozda uyku ilacı alarak intihar etti, bıraktığı notta ise şunlar yazılıydı:
“La vita mi è insopportabile. Perdonatemi“
(Hayat benim için katlanılmaz. Beni affedin)
Dalida’nın gerçek boyutlarında heykelinin olduğu mezarı Paris’teki açık hava müzesi veya rengârenk bir bahçe güzelliğindeki Montmartre Mezarlığında.
Sveva Alviti
2017 yılında vizyona giren Dalida adlı filmde, 55 altın plak alan ve elmas plak verilen ilk şarkıcı olan Dalida’nın müzik hayatı, özel hayatından kesitler, içsel arayışla yaptığı Hindistan seyahati ve trajik ölümü konu ediliyor. Senaryosunu Lisa Azuelos ve Dalida’nın kardeşi Orlando’nun yazdığı filmin yönetmeni Azuelos. Nel film (filmde), adeta Dalida karşımızdaymış hissini veren oyuncu ise İtalyan aktris ve model Sveva Alviti .
Dalida’nın 1959 yılında söylediği leggendario (efsane) şarkısı Love in Portofino, Leo Chiosso tarafından İtalyanca olarak yazılıp Fred Buscaglione tarafından bestelenmiştir. Ancak şarkıya daha sonra Jacques Laure’nin Fransızca sözleri de eklenmiştir.
Adı ve nakaratı İngilizce, sözleri İtalyanca ve Fransızca olan bu güzel şarkıyı önce Dalida’nın sesinden, poi (sonra) sözlerinin de olduğu klipte Jonny Dorelli’den ve son olarak da Portofino’ya gidip Andrea Bocelli’den dinlemeye ne dersiniz?
Küçük şeylere ilgi duy, hayatı hafife alarak yaşa, başkalarına yardım et
Öğrenmeyi bırakma, işini sev, fikirlerine hayat ver
Korkularını yen, ailene ve arkadaşlarına yakın ol, seni kalbinin yönetmesine izin ver
İyi olduğun şeyleri yap, hareket et, hayatın değerli bir hediye olduğunu unutma
Ve mutlaka ama mutlaka continua a leggere i miei articoli (benim yazılarımı okumaya devam et) çünkü bu yazılar küçük şeylere ilgi duyup kalbinin kendisini yönetmesine izin veren biri tarafından, hayatın değerli bir hediye olduğunu hatırlatmak amacıyla yazıldı…
Çalan gruplar, ağırladığı yabancı cazcılar ile İstanbul’un unutulmaz caz mekânları arasında olan Naima Jazz Bar’ın kısacık hayatı tam da caza ilgi duymaya başladığımız üniversite yıllarımıza denk düştü. 1988 yazında, İstanbul Caz Festivali kapsamında Miles Davis’i dinledikten sonra artan bir tutkuyla nerede caz orada biz savrulduk. Azıcık anlamaya başladıkça sevdik, sevdikçe araştırıp daha çok dinledik.
Ertesi yıl Arnavutköy’de, Selçuk ailesine ait tarihî bir binada Timur Selçuk’un kardeşi Selim Selçuk’un işlettiği ve çaldığı Naima açılınca müdavimi olmuştuk hemen. Öğrenci bütçesiyle boyumuzdan büyük işlere kalkışıp her şeyden çıkardık anlayacağınız. Minicik bir tabakta gelen çerez yenilendikçe hesap kabardığı için her cuma gitmeden çerezciden bol miktarda çerez alıp çantamızda götürürdük. Çerez azaldıkça gizlice bir avuç daha ekler, içkilerimizi adeta yalayarak bir türlü bitirmeden kalış süremizi uzatırdık. Zaten müzikle doyar, müzikle sarhoş olurduk.
Timur Selçuk da sık sık gelir çalardı, iki kardeş adeta bir müzik şölenine dönüştürürdü geceyi. Okul bitip işe girince bu caz ayinlerimize iş arkadaşlarımızı da ekleyerek devam ettik ama maalesef Selim Selçuk yurtdışına taşınınca Naima 1992 yılında kapandı.
Naima Jazz Bar’ın adı, serbest cazın öncülerinden John Coltrane’in 1959 yılında karısı Juanita Naima Grubbs için yazdığı Naima adlı bir baladdan geliyor. Bu caz kulübü, 41 yaşında ölen John Coltrane gibi kısa ömürlü olsa da, adı artık bir caz standardı olan Naima baladı gibi kalıcı oldu İstanbul’un en iyi caz mekânları arasında.
Daha sonraki yıllarda Kuruçeşme’de tekrar açılıp bir yılı dahi bulmayan bir macerası daha oldu Naima’nın. Ama o yıllarda ben artık Adana’da yaşıyor ve cazı ancak müzik setimden dinleyebiliyordum.
Timur Selçuk, bir tatlı huzur almaya babası Münir Nurettin Selçuk’un yanına gitti. Belki de şimdi onun şair dostu Ümit Yaşar Oğuzcan ile bir İspanyol Meyhanesinde buluşmuş Yeter yeter, öleceksek ölelim, haydi vur kendini şaraba diye kadeh tokuşturuyorlardır!
Portekiz’den gelen tatlı seramik horozlarıma Turgenyev’den esinlenerek Babalar ve Oğullar adını verdiğimi söylemiştim. Babalar ve oğullarının ilişki dinamiği farklıdır. Birlikte partita di calcio (futbol maçı) yapıp baş başa keyifli bir yemek yedikleri bir pazar gününün akşamında kıyasıya bir kavgaya tutuşabilirler. Her an patlamaya hazır bir dinamit vardır bu dinamik ilişkide, horoz gibidirler gerçekten.
Aile içinde birinci dereceden tanık olmasam da dinlediklerimden, gördüklerimden, izlediğim filmlerden ve okuduğum kitaplardan bilirim. Konu ister ideolojik sebepler gibi derin, ister ergenokolojik saçmalıklar gibi yüzeysel olsun, saman alevi gibi parlayan bir kıvılcımı başlatabilir. İlk erkek arkadaşım evlerini bir müzedeymişiz gibi gezdirirken, bir kapıdaki deliği gösterip babasıyla un litigo (bir kavga) esnasında kapıya attığı yumruktan bir hatıra olduğunu söylemişti.
Ya kapı uydurukmuş, ya da yumruk çok sağlammış diye geçirmiştim içimden ve burnumu korumak adına onu hiç kızdırmamaya karar vermiştim! Şaka bir yana, bu yazıyı okuyor olma ihtimalini bildiğim için özellikle vurgulamak isterim ki fino ad oggi (bugüne kadar) tanıdığım en güzel huylu, en sakin insanlardan biridir. Sinirleri alınmış olarak tarif edilen sakin bendeniz bile bazen çok sinirlenirdim, o alttan alıp ortalığı yatıştırırdı. Bir şeye kızdığında bile ok gibi yerinden fırlar, biraz koşar, rahatlar, gayet sevecen dönerdi yanıma.
Un figlio e suo padre
Anni fa (yıllar önce) bir öğrencim derse kolunda alçıyla geldi ve okulda basketbol oynarken düştüğünü söyledi. Ders bitince laflarken, hafta sonu babasıyla şiddetli bir kavga yaşadıklarını anlattı. Konu neydi hiç hatırlamıyorum, arabayı (ç)alma olabilir ya da eve geç gelme türünden bir şey. Ben hemen bir bağlantı kurup kolundaki alçının asıl sebebinin bir kapıya atılan esaslı bir yumruk olup olmadığını sordum. Yüzündeki şaşkınlığı anlatamam, kapıya değil duvara vurduğunu söyledi göz göze gelmekten kaçınarak!
Aradan birkaç ay geçti, İtalya’daki bir arkadaşımdan bir mail aldım. Oğluyla bir ağız dalaşına girmiş, oğlu kapıya vurup kırmıştı. Müthiş bir şaşkınlıkla uzun uzun anlatmıştı olan biteni. Ben de gayet sakin her evde böyle bir kapı bulunduğunu, bunun çok normal olduğunu, ileride ona bakıp güleceklerini yazmıştım. Bu sefer de benim rahatlığıma şaşırdı ve bir hafta sonra yine bir tartışma sırasında kendisinin de çileden çıkıp sofradaki yemekleri yere savurup ağlamaya başladığında oğlunun yerinden kalkarak dolaptan yiyecek bir şeyler alıp umursamaz bir tavırda mutfaktan çıkmasına şaşırmadı. Come ogni padre e suo figlio (her baba ve oğlu gibi) onlar da hep çok yakın arkadaş oldu ve olacak, söylemeye gerek bile yok.
Ma ragazzi (aman gençler), bunu teşvik edici bir yazı olarak almayın sakın. Öfke anında da camlı kapılardan uzak durun, çok ama çok tehlikeli!
Madri e figlie
Anneler ve kızlarının çekişmesi daha sessiz, kibar ve derindendir. Anneler, kızlarını sabahlara kadar ayaklarında sallamış olmanın verdiği güç ve güvenle pek sallamaz onları. Kaç yaşına gelirse gelsinler, yıllarca mürekkep yalamış ve hatta mürekkep şişesiyle shot atmış, görüş alanları çok geniş, come i loro occhi (gözleri gibi) koku alma duyuları da çok hassas olan, kamuflaj yeteneğine sahip avcı mürekkep balıklarına dönüşmüş kızlarına banyodan sonra saçını iyi kurut diye tembih etmekten asla vazgeçmezler örneğin. Ellerinde fön, gözlerini devirir koca kızlar ancak çaresiz!
Yetişkin gibi davranırken çocuk, çocuk gibi davranırken de yetişkin muamelesi görülen bir ilişkidir anne kız ilişkisi.
Her kadın yaş aldıkça fisicamente e spiritualmente (fiziksel ve ruhsal olarak) annesine dönüşüyor, bunu da ilk kendisi fark ediyor. Annem bazı davranışları karşısında hayrete düşüp gittikçe anneme benziyorum deyip güldüğünde, ben de gülerek ay evet gereksiz alınganlıklar, küsmeler falan dedim. Ve annem alınıp küstü. Devam ettim, bak söylediklerini kanıtladın işte diye ama küslük süresini uzatmış oldum sadece. Ama göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek daha var ki ben de gittikçe kendine benziyorum. Özür dilemeler, birtakım şirinlikler işe yaramayınca kendinin anneannemi barıştırmak için kullandığı kurnaz taktiklere başvuruyorum. Ve çok geçmeden il silenzio (sessizlik) bozuluyor ve şu soru geliyor: Sütlaç yapmıştım, getireyim mi? Bebekken çok severdin!
Yedirme tutkusu da anneannemden geçmiş tabii ki. O çöp bacaklı iştahsız küçük kızının artık son derece iştahlı, günlerce yemek yemese bile rezervleriyle yaşamını idame ettirebilecek tombul bir tavuk olduğunu kabullenemiyor. Evet artık dikkat et biraz yemene dediği günün ilerleyen saatlerinde kahvenin yanında cioccolato (çikolata) veya çayın yanında torta (pasta) ikram edebiliyor. Bu ikrama hayır demeyince de gizli bir keyif alıyor, hafif bir gülümseme beliriyor yüzünde. Bir telefon konuşması hatırlıyorum geçmişten, beni arayıp o gün rejime başladığını söyleyen ablama kurduğu komployu anlatmıştı keyifle: Seninki rejime başladım dedi, bir koca kâse ceviz koydum önüne, bir tane dahi bırakmadı hepsini yuttu.
Mia nonna
Lisedeyken yatılı arkadaşlarımı Adana yemekleri tattırmak üzere hafta sonu eve davet etmiştim. Anneannemin hazırladığı magnifico (muhteşem) sofrada yok yoktu. Biz yemekhanenin minik porsiyonlarından sonra zaten kırılmış gibi yiyorken, anneannem sürekli kızım bir dolma daha al, oğlum biraz daha pilav vereyim diye yönetiyordu sofrasını. Bir yandan da bana kaş göz işaretleriyle sürekli ekmek tedariği yaptırıyordu. Derken bir arkadaşıma kızım içli köfteden de al dedi gayet otoriter bir tonda. Kızcağız aldım teyzeciğim ellerinize sağlık dediği anda hayır almadın demez mi! Tam bir polis gibiydi, ben yerin dibine geçerken masanın altındaki copu gördüm dehşet içinde. Neyse onu çıkarmasına gerek kalmadı çünkü herkes her şeyden patlayana kadar yedi. Sevse de sevmese de!
Qualche giorno fa (birkaç gün önce) hâl hatır sormak için annemin arkadaşını aradım, kızı da benim arkadaşım. Kızını sorduğumda iyi o da, yanımdaydı biraz evvel gitti jandarma dedi! Kesin anneler de bir araya gelince bizi çekiştiriyor. Ne yapalım, onları o kadar seviyoruz ki korkudan kız erkek bütün çocuklar birer jandarma olduk şu dönemde. Polisler ve jandarmalar, asayiş berkemal şimdilik!
Secondo le mie osservazioni (gözlemlerime göre) çekişmenin en az görüldüğü ilişki kombinasyonu, hayranlık ve hoşgörünün sınırsız olduğu anneler ve oğullar ile babalar ve kızlar arasında.
Süt liman yaşayan babalar ve oğullar ile anneler ve kızlar, yaptığım bu genelleme ve attığım iftiralar için affınıza sığınaraktan…
Ulgenyev
Not: Yazılarımı ben okuyorum anneme, muhtemelen bu yazıyı okumayı unutacağım. Tehlike arz edebilir, daha yeni barıştık. Bu konuda size güvenebilirim değil mi Yıldız Teyze? Ben de jandarma konusunu kimseye söylemem, merak etmeyin!
Not 2: Anlattığım her şey gerçek, sadece esprili olsun diye annemin küsmeleri mübalağa. Annem corona döneminin başında bir kerecik küstü ve haklıydı. Çocukça bir çıkış yapmıştım ama sonunda sütlaçla tatlıya bağladık. Sonra da ağzımızın tadı bozulmadı hiç.
Benim annem bir melektir, bilen bilir. Umarım ben de gerçekten ona dönüşmeye başlamışımdır!
Dünyadan kovuluyor muyuz ne, sepet havası çalıyor sanki! Bir uçan daireye atlayıp uzaya gitsek huzur bulabilir miyiz? Sayfiyede kalalım, tekne tatili yapalım, Ege’de huzurlu bir adaya kaçalım derken deprem vurdu. Hiçbir yerde güvende olmadığımızı en çarpıcı şekilde gördük. Endişeden üzüntüden yorulduk, yüreğimizde burkulma payı kalmadı artık!
Evde deprem kaygısı, sokakta corona! En iyisi, hazır kılıklarımız da uygunken homeless kılığında sokakta yaşamak galiba. Hem kimse yardım edeyim diye merhamet gösterip yaklaşmaz, mesafeyi koruruz. Çok iyi çözüm bence. Ama kış geliyor, o hayalim de yağan yağmurun oluşturduğu su birikintisine düştü şu an!
Şimdi de Yarkovsky etkisinden dolayı hızlandığını duyduğumuz Apophis (God of Chaos) göktaşının 2068 yılında Dünya’ya çarpabileceğini duyduk, bir o haber eksikti. Madem kırk sekiz yıl sonraki bir olasılık, şu sıra duyurmanın ne âlemi var münasebetsiz bilim adamları? Neyse, Apophis düştüğünde ben çoktan huzura kavuşmuş olacağım, o kaygıdan muafım. Hayatta kalacak olanlar düşünsün!
Göktaşının adı Joseph Conrad’ın Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği) adlı romanından uyarlanan Apocalypse Now (Kıyamet) filmini çağrıştırdı. Etkinin adı Yarkovsky ise Mühürlenmiş Zaman, Zaman Zaman İçinde kitaplarının yazarı ve Kurban, Nostalji, Katiller filmlerinin yönetmeni Andrey Tarkovsky’i düşündürdü. Tüm kitap ve film adları manidar.
Uçan daire sözcüğünü kullanınca aklıma geldi, sizi bilmem ama ben çember daraldı ifadesini duymaktan fena halde daraldım. Durumumuzu anlatmak için daha yaratıcı ifadeler önermek istiyorum: Yarıçapımız gittikçe küçülüyor, merkeze yaklaşıyoruz, corona ve deprem teğet geçti, çember yayı gibi gerginim, çapsız kaldık, kiriş küçüldü, kirişi kıramadık, çember çember içinde…
Yine de en iyi çözüm homeless kılıklarımızda uçamayan dairelerimizde kalmak ve alıştığımız küçük çaplı yaşamlarımızı sürdürmek sanırım!
Yağmurlar başladı, D Vitaminimiz de gitti elden. Bugün Grup Vitamin’in Sepet Havası şarkısından bir alıntı yaparak bitiriyorum yazımı:
Ha bu pok yiyenun şehrinde kaldım Ne gelebileyrum ne gidebileyrum İnanın ne yapacağımı ben de bilemiyerum Her yerde çay var E kalbim senin bu gece E atun beni denize, bütün kara parçaları size kalsın Ama nolur bana çay vermeyin, çok sıkıldım İyi günler dileyrum
“Eskisinden daha da parıltılı olarak yeniden doğ.“
Dün balkonda otururken, bir apartmanda çamaşır ipine mandallarla ters olarak asılmış, son derece kötü kaliteli bayrağı görünce çok moralim bozuldu. Üstelik yanında da bayraktan daha büyük lacivert bir çamaşır asılıydı.
Bu sabah ise şu manzaraya uyandım:
İki apartman arasına gerilen bir ipte dalgalanan bayrağımız, arkada cami ve önde dev bir çınar ağacı!
Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağız.
Cumhuriyetimiz bir avuç kankaya yem olmayacak bir anka. Kimin küllerinden yeniden doğma gücü var gösterecek zaman!
Bu da Atatürk’ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı zafer konuşması:
“Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek heyetinize teklif edilen kanun tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı. Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz. Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce heyetinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.”
“Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.”
“Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.”
“Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.”
“Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”
Haziran ayında yazdığım La ragazza desolata başlıklı yazımda, ıssız kız modunda sırt çantamla Assos’a kaçışlarımın, Aristo’nun üç yıl yaşadığı ve una scuola di filosofia (bir felsefe okulu) kurup hocalık yaptığı bu antik liman kentine fena halde dadanışımın öyküsünü anlatmıştım. Okul bitince bir süre çalışmayıp oraya yerleşerek kitap yazma cüretimin, günah keçisi olarak tabiat bilgini Aristo’yu gösterip, onun her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır sözünden ilham aldığımı ima etmiştim.
Yani Athena Tapınağı’ndan uçsuz bucaksız denizin ve göğün mavisine dalıp Aristo Hocamın bıraktığı havayı içime çekerken hayat felsefemde bir titreşim olmuş. Sonra titreşimi devre dışı bırak düğmeme basıldı o ayrı konu!
Aristo Hocam derken, sakın Socrates, Platon, Aristoteles üçlemesinin devamıyım sanmayın çünkü onlar avanti Cristo (milattan önce) yaşadı, mümkün değil yani! Şaka bir yana, Aristo ile aynı havayı solumuş olmak bile şeref benim için. Araştırılmadık konu, yazılmadık kitap bırakmayan Aristo’nun babası da Büyük İskender’in dedesi Makedonya Kralının özel doktoru!
Aristo, Platon öldükten sonra Akademi ile uzlaşamayıp bir süre Atina’dan kaçıyor. İşte bu kısa dönem (M.Ö. 347-344) Assos’ta yaşadığı ve botanikle ilgilendiği yıllar! Hatta bir üniversitenin yayınladığı bir makalede okuyup şaşırmıştım, bu üç yıl içinde evlenip çocuk sahibi olmuş ve lo stato ideale (ideal devlet) anlayışı üzerine yazdığı ünlü eseri Politika’nın çalışmalarına başladığı yermiş burası aynı zamanda.
Assos’tan ayrılışının sebebi ise İskender’e hocalık yapmak üzere Makedonya Kralından gelen davet!
Aristo bir haftadır yine gündemimde benim. Bu sene Amerika’da üniversiteye başlayan ama şu anda çalışmalarını evinden online yürüten öğrencime bir ödevinde yardımcı oldum. Ödevin konusu, bir veya iki metin üzerinden analisi retorica (retorik analiz) yapmak ve özellikle Aristo’nun retorik üçgenindeki ikna etme yöntemleri ethos, pathos ve logos üzerinden yürümek!
Ethos kısaca konuşmacının dürüst, güvenilir, iyi niyetli, ahlaklı ve otoriter bir kişi olduğunu belli ederek dinleyicinin duyduklarına inanmasını ve ikna olmasını sağlamak için kullanılan bir yöntemdir. Pathos duygulara ve logos da mantığa hitap etmek, anlatılanlar üzerinden dinleyiciyi arzu edilen çıkarımları yapmaya davet etmek için kullanılır. Tutti e tre metodi (üç yöntem de) dinleyiciyi etkilemede son derece etkilidir.
Asıl etkileyici olan ise Aristo’nun sanatsal kanıtlar olarak adlandırdığı bu retorik yöntemlerin günümüzde politikadan reklamlara, akademik çevrelerden iş dünyasına, gittikçe yaygınlaşarak kullanılmaya devam ediyor olmasıdır.
Liseli öğrencilerime en az on yıldır öğretiliyor, yaratıcı ödevler veriliyor bu kavramlar üzerine. Ama bizim haylazlar, bu üçlemeye bir de cheetos ekleyip hocalarının verdiği ödevlere çerez muamelesi yapıyor bazen. Ama ben masaya bir kâse cheetos koyup hoca camide diyen ekolün hocaları gibi sert ve ısrarcı bir tutumla cheetos masada diye yakalarına yapışıp öğretiyorum. Ve hatta hızımı alamayıp Türkçe’ye dal francese (Fransızca’dan) geçen lise sözcüğünün Aristo’nun kurduğu Lykeion adındaki okulundan geldiğini söylüyorum. Aristo’nun öğrencisi hoca burada!
Comunque (neyse), bu üç yöntem en çarpıcı örneklerle politik konuşmalarda görüldüğü için biz reklam analizine falan girmeden, Obama ve W. Bush’un seçimleri kazandıktan sonra yaptıkları zafer konuşmalarını inceledik. Baba H. W. Bush’tan itibaren başkanlığın pinpon topu gibi bir Cumhuriyetçilere bir Demokratlara geçtiğini söyleyerek başladık.
Obama’nın oratorio (hitabet) gücü gayet belirgin, ancak iki başkan da oldukça kısa olan konuşmasında bu üç yöntemi bol bol kullanmış. Geleceğe odaklanmakla beraber, her ikisi de ülkenin tarihinden de alıntılar yapıyor. Obama, gururla bahsettiği 106 yaşındaki zenci seçmen kadının hayatı üzerinden ülkenin tarihinde zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bush ise ülkenin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ı anlatıyor ve konuşmasının sonlarında Jefferson’ın ilkelerini benimseyeceğini vurguluyor.
Ben daha sonra merak edip Trump’ın zafer konuşmasını da okudum. Birazcık yapacaklarına değinmiş, gerisi hep seçim kampanyasında destek olanlara teşekkür. Başka içerik yok, dil sokak jargonu. Ne ülkenin tarihine dair bir referans, ne bir söz sanatı, ne de bir ikna tekniği! Logos beklemiyoruz zaten, halkın rasyonel olmasına gerek yok, anzi(hatta aksine) olmasa daha iyi! Tüm akıl ve mantık o güzel saçların altındaki güzel kafada toplanmış. Halkı yerine her şeyi kendisi üstlenen, hiç kimseyi yormayan ince düşünceli başkanlara bayılıyorum!
Ülkenin kurucu babalarına, tarihindeki kazanımlara hiç değinilmeyen bu konuşma tanıdık geldi bir yerden ama çıkaramadım bir türlü. Forse (belki) bir filmde görmüşümdür!
Logos yönteminin de kullanıldığı, ihtişamlı bir balkondan tepeden bakarak değil de dinleyicilerle eşit seviyede modesto (mütevazı) bir köşeden yapılacak bir zafer konuşması dinlemek umuduyla…
Obama konuşmasını Chicago’da Gran Park’ta yaptı örneğin, bizde de Gezi Parkı’nda bir zafer konuşması ne güzel olur. Pathos yapmasına gerek yok konuşmacının, duygular bizden!
Güzel sesiyle çalışırken güç, yazarken ilham veren çilli horozumuz Bartolomeu’ya güvenip yoğun çalışmak için ofise kaçtım geçen hafta yine. Fakat o da ne, yine eski sessizliğine bürünmüş sokak! Da due giorni (iki gündür) sesinin çıkmadığını duyunca küçük bir parmak hesabı yaptım ve ortadan kayboluşunun horozlu tişörtümle ona görünüp kıskandırmaya niyetlendiğim güne denk geldiğini dehşetle fark ettim.
Bir de utanmadan, ya yataklara düşüp ötemez olacak ya da pılısını pırtısını toplayıp gidecek bu diyardan diye yazmışım. Herhalde benim gibi çirkef bir horozla aynı çöplükte ötmek istemediği için terk etti bizi! Vakur çillim ne olur dön, chiedo scusa (özür dilerim), büyüklük sende kalsın, sensiz ben neylerim?
Sessizliğe tahammül edemeyip birkaç gün sonra pılımı pırtını toplayıp eve döndüm.
Mi dispiace davvero tanto (çok üzgünüm gerçekten) ve kendimden utanıyorum. Ama bir yazımda söylemiştim dilimin kemiği hızla erirken kalbimde de bir kötülenme başladığını, arkadaşlarımın da saçlarının döküldüğünü veya benimkilerden daha absürt rüyalar gördüklerini duyunca sevindiğimi. Allah’a sığınıp ondan şefaat istemiştim.
O zaman tekrarlıyorum bu isteği çünkü ıslah olmadım henüz, sanırım coronanın aldığı canlardan dolayı fazla mesaide!
Allahım lütfen beni affet ve tez vakitte ıslah et. Ya da sen coronayı hallet, ben fabrika ayarlarıma kendim dönerim.
Sciomsözcüğü de cilli gibi benim uydurmam tabii ki, okunuşu doğru bir tek. Zaten belli çünkü İtalyanca’da tüm sözcükler sesli harfle bitiyor. Bu nedenle İtalyanlar, dillerine girmiş olanfilm, stress, autobus gibi sözcükleri söylerken zorlanır, hızını alamayıp bir sesli harfle uzatır. Yarın İtalyan bir arkadaşımla zoom’da görüşeceğim. Okutayım bakalım bu sözcüğü, bence kesinşommafalan gibi bir şey çıkacak.
Umarım en kısa zamanda kendi pilavımıza ara verip İtalya’dsa risotto yeme şansımız olur. Bu yazıyı iki yıl önce yazmıştım ama hafta sonu bir sanal turla nostalji yapalım, ilerideki günler için hayal kuralım istedim.
Qualsiasi (herhangi) bir nedenle İtalya’da bulunuyorsak, gezip nuovi sapori (yeni tatlar) peşine düşebileceğimiz şahane yerleri de görmeliyiz.
Ülke çok büyük olmadığı ve tren son derece rahat bir ulaşım aracı olduğu için çok şey sığdırılabilir bir İtalya seyahatine. Però (ancak) süreniz kısıtlıysa, bulunduğunuz şehre yakın görmeye değer cennet köşelerde dolce far niente (hiç birşey yapmama keyfi) kaçamakları yapmalısınız mutlaka.
Milano’nun da içinde bulunduğu Lombardia bölgesinde elbette Garda, Como, Maggiore ve Iseo göllerini sarmalayan eşsiz doğada zaman geçirilmeli. Ziyaretiniz yaza denk geldiyse Lago Como’nun batı kıyısındaki Villa Oleandra civarında oyalanırsanız George Clooney’i görme şansınız artabilir.
Cinque Terre
Cenova ve hatta Milano veya Torino’daysanız, UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan Cinque Terre’yi görmden dönmeyin. Cenova’dan La Spezia’ya doğru sırasıyla Monterosso, Vernezza, Corniglia, Manarola, Riomaggiore adlı cinque piccolissimi villaggi (beş minik köy), gözlerinize nefis bir renk ziyafeti sunmaya hazır.
Orda beş köy var uzakta, gidemesek de göremesek de, bizim olmasa da çok ama çok güzeller!
Floransa’ya gittiyseniz mutlaka Torre di Pisa’yı ziyaret edip kuleyi doğrultuyormuş gibi göründüğünüz bir fotoğraf çektirmişsinizdir. Se non l’avete vista (eğer görmediyseniz), aynı mesafedeki, evlerinin balkonlarından sardunyalar taşan güzel Siena çok hoşunuza gidecek. Arabaların girmediği, Arnavut kaldırımlı daracık, kıvrımlı Siena sokakları merkezdeki Piazza del Campo’ya çıkıyor. Bu meydanda her yıl 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde yapılan geleneksel Palio corse dei cavalli (at yarışları) çok ihtişamlı.
Palio at yarışlarını 16 Ağustos’taki yazımda videolar ekleyerek anlatmıştım.
Verdi’den sonra İtalyan operasının en büyük bestecisi kabul edilen, Madam Butterfly ve Nessun Dorma operalarının bestecisi Giacomo Puccini’nin doğduğu ve yaşadığı şehir Lucca, San Gimignano ve Borgo San Lorenzo da Toscana bölgesinde posti da visitare (ziyaret edilecek yerler).
Roma’da gezerken yorulup mola verdiğinizde, bir çeşme başında eğilip su içerken bile bir insan veya hayvan figürü ile göz göze gelmekten fenalık gelebiliyor bazen. Bu tarihi dokudan kaçmak için Ne mi yapabilirsiniz? Elbette iki adım ötedeki çilek köyü Nemi’ye gidip havadaki fragola (çilek) kokusunu içinize çekerek güzel doğasının keyfini çıkarabilirsiniz. Vaktiniz daha bolsa, Roma’dan feribotla Sardegna Adası’na geçip lezzet noktalarını keşfetmek de possibile.
Napoli veya yakın bir yerdeyseniz per forza (kesinlikle) Costiera Amalfitana (Amalfi Kıyı Şeridi) üzerindeki kasabaları gezip yamaçlardaki eşsiz manzaraları yakalamanız gerek. Bir adasever olarak, oralara kadar gitmişken Capri ve Ischia’yı da görmenizi öneririm.
Yine Napoli veya topuktaki Bari ve Brindisi liman şehirlerinden birindeyseniz, çizmenin burnunu içine alan Calabria ve hemen karşısındaki Sicilia da sono posti che valgono la pena di essere visti (görülmeye değer yerlerdir).
Bu arada, İtalyanca’da salute diyerek sağlığa kadeh kaldırmak fare un brindisi!
Giuseppe Tornatore’nin doğduğu yer olan Sicilya’daki Bagheria’da ve şirin balıkçı kasabası Cefalù’da çekilen Cinema Paradiso filmini izlediyseniz, buralarda gezerken filmden kareler gelecektir gözlerinizin önüne. Bari’ye bağlı Alberobello Köyü’ndeki, yine UNESCO Dünya Miras Listesinde olan trulli (konik çatılı taş evler) ise delle belle sorprese della regione (bölgenin güzel sürprizlerinden)!