Nonni e nipoti

Nineler dedeler ve torunlar!

Fırsat buldukça, en büyük tutkusunun dil öğrenmek ve kendi dilini öğrenenlere pratik olanakları sağlamak olduğunu söyleyen genç İtalyan öğretmenlerin hazırladığı keyifli podcast’leri dinliyor, videoları izliyorum. Onların da benim gibi grameri biraz daha geri planda tutup şarkıların, filmlerin önemini vurgulamasına seviniyor, dikkat çektikleri her bir ince ayrıntıya pratik dil kitabımda yer vermiş olduğumu görüp şaşırıyorum.

Bu genç öğretmenlerden biri, videolarına ve ses kayıtlarına sık sık babaannesini de konuk ediyor. Nonna nipote (nine torun), eskiden yeniden her konuda tatlı tatlı sohbet ederken, şakalaşırken aralarındaki sevgi, saygı ve hoşgörüye hayran olmamak elde değil.

Bu neşeli sohbetlerden birini dinlerken, yıllar önce tanık olduğum bir sahne belirdi gözlerimin önünde. Floransa Santa Maria Novella tren istasyonunda, arkasına un mazzo di fiori (bir çiçek buketi) saklamış heyecanlı bir genç görünce trenden sevgilisi inecek sanıp che romantico diye geçirmiştim içimden.

Bu güzel kavuşma sahnesini kaçırmamak için biraz oyalandığımı itiraf etmeliyim. Derken çocuğun yüzüne tatlı bir sorriso (gülümseme) yayıldı, gözleri parladı ve trene doğru koşmaya başladı. Ben heyecanla beklemeye devam ederken, çocuk arkasındaki çiçeği çıkarıp güçlükle trenden inen ninesini kucakladı ve filmlerdeki gibi havalara uçurdu.

Ben bu muhteşem sahneyi daha dün izlemiş gibi tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Çok etkilenmiştim. Daha sonra da benzer kavuşma anlarına tanık olmak için trenden inince istasyonlarda hep oyalandım, sevdiğim bir deyimle siftindim.

Ninelerinin ve dedelerinin arkadaşı ve sevgilisi olan, ilgi ve sevgilerini hep hissettiren, onların gözlerinde ışıltılar yaratan gençleri ayrı bir severim!

Bu yazımı, çok yakında kaybettiğimiz canım öğrencim Berke’nin anısına yayınlıyorum. Kitabımdan aldığım bu yazıda kullandığım, sadece arkasında sürpriz bir çiçek buketi saklayan genç diye açıklama yaparak sipariş ettiğim illüstrasyon elime geçtiği an onu görmüştüm. Boyu posu, inceliği, saçları, güler yüzü ve hep neşeyle anlattığı dedesine olan sevgisi, hepsi bu resimdeydi ve resim dosyasının bendeki adı Berke idi.

Berke, Tunç, Ege

Berkeciğim, hepimizin hayatına renk kattın, güzel yüreğin ve sevginle hepimizi zenginleştirdin, hep güldürdün ve sonra da fena ağlattın.

Bir 28 Mart günü, kızarak kafanı kitabından kaldırıp gayet ciddi “Off şu kedilerden de bıktım ama neyse üç günleri kaldı” dedikten sonra yeniden kitabına dönüşünü, benim kopup kendimi toparlayamayışımı ve dersin sonuna kadar hiç susmadan gülüşümüzü hiç unutmuyorum.

O günden beri her mart ayında, kedi sesi duyduğumda gözümün önüne takvime bakıp kaç günlerinin kaldığını hesaplayan telaşlı kediler geliyor!

Una frase logica dalla moschea

Camiden mantıklı bir cümle!

Vallahi camiye teşekküre gidecektim sokağa çıkma yasağı olmasaydı. Çok şaşkınım şu anda çünkü dokuz aydır bu günleri yakında inşallaaaah hep beraber atlatacağımızı müjdeleyen cami anonsu bugün itibariyle değişti. İnşallaaaah dileği son buldu, yerine hepimiz birbirimize karşı sorumluyuz ibaresi geldi.

Yazımı okuyup bana hak verdiler sanırım, başka açıklaması olamaz bunca zaman süren aynı anlamsız cümlelerin hemen ertesi gün aklı selim bir anonsa evrilmesinin.

Ya erdim ya da anons değişmedi ama ben duymak istediğim cümleyi duyuverdim!

Casa sospesa

Askıda ev!

Home sweet home tamam ama bir yere kadarmış meğer. Havalar soğuyup içeri tıkılınca biz de evlerimizden soğumaya başlamadan bir kampanya başlatıyorum. Scambiamo le case? (evleri değiştirelim mi?)

Bence è una buona idea (güzel bir fikir), butik otel tadında bir konaklama seçeneği ile tatile çıkmış gibi hissederiz!

Bu kampanyamla ilgilenenler, evlerinin kaç+1 olduğunu yazsın. Metrekarenin önemi yok, metrekareye düşen insan sayımız az nasıl olsa. Bu tebdil-i mekân hepimize iyi gelecek.

Bizim evimiz diye demiyorum, gerçekten confortevole (konforlu). 3+1, salon salomanje ama bir handikapı var, yakınında bir cami mevcut. Ben aylardır balkonda ağaç, çiçek böcek, kitap, film, müzik, yazı evreninde kendimi korurken, camiden gelen koruyucu anonslarla kafayı sıyırdım biraz: “Maske, mesafe, hijyen kurallarına uyalım. Bu günleri yakında inşallaaaah hep beraber atlatacağız.”

Ama dokuz aydır atlatamadık maalesef, corona daha dişli çıktı maaşallaaaah!

Aman kimse duymasın bu yakınmamı mazallah, normalde kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime, perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime ama işte günü gününü tutmuyor insanın.

Neyse ben kaçtım eyvallah, bugün biraz yoğun işler…

Kampanyama kulak ve el verin, daha yolumuz uzun, heyecanımız yüksek olmasa da gençliğimiz var!

Il mio dolce albero di mineole

Benim tatlı minola ağacım!

Başkalaşan yalnızca biz miyiz? Anche la natura (doğa da) çılgınca değişiyor günden güne. Daha dün akşam gördüğüm sukulentim sabah olmadık bir yerinden çıkan çiçeğiyle günaydın diyor, sonbahar yapraklarının renkleri beni benden alıyor. Balkonda hâlâ güneşle ısınırken, evde doğal gaza geçtik. Dışarıdan yemeyip evde organik beslenmeye devam, hayat doğal akışında ilerliyor yani.

Nisan ayında portakal çiçeklerinin kokusu baş döndürüyordu, adesso (şimdi) o ağaçlar mis kokulu portakal, limon, greyfurt, mandalina, portakal ve mandalina karışımı bir narenciye türü olan minola ile dolu.

Nisan’da narenciye ağaçlarının aslında hep böyle açtığını ama bizim bunun farkında olmadığımızı anladığımız halde, şimdi de “Bu ağaçlar hiç bu kadar meyve vermezdi” diyoruz aynı şaşkınlıkla!

Portakal çiçeklerinden ilham alıp Nisan ortalarında José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı‘nı karıştırmış ve Zezé e l’albero d’arance başlıklı bir yazı yazmıştım. Vasconcelos’un on iki günde yazdığını ama yirmi yıl yüreğinde sakladığını söylediği romanın adı in ogni lingua (her dilde) farklı ama yaşattığı sıcacık duygular her ülke insanı için aynı. Ben bu yazıya başlık seçerken İngilizce adından ilham aldım: My Sweet Orange Tree.

Bugün gururumdan ödün vermeden, come se (sanki) sokağa çıkma yasağı yokmuş gibi, Ferhan Şensoy’un 33 yıldır ara vermeden sürdürdüğü tek kişilik oyunu Ferhangi Şeyler’deki efsane şarkısını mırıldanıyorum: Bugün evden çıkasım yok, telefonu açasım yok! Devamındaki ca cupbap cubpap cubabu capcap nakaratını pek beceremesem de bu şarkı benim mantram oldu bugünlerde. Ferhan Şensoy her oyunda seyircilere de sorardı ne yapasınız yok bugün diye. Şimdilerde ne yapasımız vat ki!

Gündemi kendi tarzında l’umore (mizah) yaparak değerlendirdiği bu muhteşem oyun nasıl bir evrim geçirdi acaba ben izlemeyeli?

Bu hafta sonu evden çıkasım yok, bütün gün uyuyasım var. Zezé’nin dediği gibi insan uyuyunca her şeyi unutuyor. Benim Portuga’ya acılarımızın quanti giorni (kaç gün) süreceğini sorasım yok, cevaptan korkuyorum. Zaten Portuga da acılarının biteceğini söylemiyor ki Zezé’ye en fazla kırk gün derken, kırk gün sonra alışacağını söylüyor.

Bizim kaç kırk günümüz geçti acaba, hesabı şaşırdım. Ben Portuga’ya şunu soracağım, “Acılarımız bitince eski, belki de yeni demeliyim, hayatımıza alışmamız kaç gün sürecek?”

Ben en iyisi uyuyayım tekrar, hatta çocukken ablamla gece yarısı bitmek tükenmek bilmeyen bir ağız dalaşına girdiğimizde annemin hışımla odaya dalıp artık yatıp uyumamız gerektiğini söylerken kullandığı ifadeyle zıbarıp yatayım.

Uyanınca da narenciye sepetimle balkona çıkıp birazcık sarkarak minola toplarım. Depoladığım vitaminle yarını da geçiririm. Neyse, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz yasak kalkacak.

Hafta içi yasağında sıkıntı yok zaten, ben uykuda oluyorum o saatlerde. Uyurgezerler düşünsün!

L’abbondanza della pioggia

Yağmurun bereketi!

Dünya ters yönde dönerken, hepimizin yaşadığı başkalaşım son sürat devam ediyor. Tipimiz, tarzımız, huyumuz, suyumuz değişti. corona sabrımızın sınırlarını test ediyor, corona testi yaptırmayanlarımızın sayısı giorno dopo giorno (günden güne) azalıyor.

Eskiden okula ayaklarını sürüyerek zorla giden öğrenciler, karnının ağrıdığını veya ateşinin olduğunu iddia edenler şimdi ateşi çıksa da çaktırmayıp okula gitmeye çalışıyor. Arkadaşlarını, öğretmenlerini ve hatta dersleri çok özlediler. Okulda yapılacağı duyurulan sınavlara çok sevinip, ardından gli esami (sınavlar) hepten iptal edilince üzüldüler.

Temmuz ayının sonunda yazdığım Anima rinascimentale başlıklı yazımda tatlı bir Rönesans ruha çaresizce bir de da questa piattaforma (bu platformdan) seslenmiş, üniversiteye hazırlanma konusundaki kararsızlığı ve kayıtsızlığı karşısında anneciğinin yataklara düştüğünü hatırlatmıştım. Ruhunu askıdan alması için Aristo’nun ethos, pathos, logos ikna tekniklerine başvurup sonra bildiğiniz yalvarmıştık elbirliğiyle.

Yazımı gülerek okuduğu konusunda duyum aldım, aslında ben endişe hormonu salgılatmak istemiştim ama o çok eğlendi.

Aradan solamente (yalnızca) birkaç ay geçti, sanki o gitti ve yerine başkası geldi. Önce ne okumak istemediğine karar verip istediği bölümleri ve yurtdışında gitmek istediği okulları belirledi, en ince ayrıntısına kadar araştırdı. Başvuru yazılarına ve dil sınavlarına geldi sıra.

Fakat o arada ben gitmiş, yerime başkası gelmişti. Bu sefer Yağmur benim ruhumu askıdan alma mücadelesine girdi. Verdiğim ödevleri bitirip ders gününe kadar dei compiti nuovi (yeni ödevler) istemeye başladı. Ben zaten, öğrenciler hep verdiğiniz ödevin yarısını yapabildim diyerek geldiği için vereceğim ödevin iki katını veririm. Eskiden öğrenciler ödev yetiştiremezken şimdi ben onlara ödev yetiştiremez oldum.

Bir de bu ödevlerin kontrolü ve hataların üzerinden geçme faslı var, yorucu olmaya başladı. Çok çalıştırıyorlar beni diye ben söyleniyorum artık!

Okullar açıldığında Yağmur bir sabah formasını giyip ben okula gidiyorum diye annesini uyandırmış. Halbuki la notte precedente (önceki gece) gitmeyeceği konusunda anlaşıp yatmışlar. Şimdi de böyle bir çile başladı anneler için. Saçmalama, giy pijamanı yat demiş arkadaşım. Yağmuru bahane etmiş, ancak Yağmur kararlı bir duruş sergilemiş çünkü yağmurlu günlerde okul servisindeki ıslak mont kokusunu çok özlemiş!

Anne kız çekişmelerinde daima anneler galip geldiği için geri yatmış kızımız ve o gün de corona endişesi yaşanmadan atlatılmış. Neyse ertesi hafta okullar kapandı da i genitori (anne babalar) rahat bir nefes aldı.

Üniversite başvuruları yapıldı, dil sınavlarına girildi. Şimdi yavaş yavaş kabulleri geliyor üniversitelerden. Kayıt olup da henüz girmediği ve ormai (artık) sonucunun önemi kalmayan bir sınavın iptal edildiğini duyunca “Hayatımın tek amacı vardı, nasıl iptal ederler” diye isyan etti. Kaderimde sınavı iptal olunca bunalıma giren öğrencileri teselli etmek de varmış demek!

Sonra una posta elettronica (bir email) ile sınavın iki hafta sonra yapılacağı duyurulmuş. Bir bayram havası yaşandı, kırmızı elbiseli dans eden kadın emojileri havada uçuştu. Bizim Kız Çiçek Açtı, Çilekeş Kızlar, Yağmur’un Bereketi, Einstein ve Zweistein Matematik Çalışıyor gibi adlar verdiğimiz zoom toplantılarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İnanılır gibi değil ama derslerde beynim yandı duralım artık talebi benden gelir oldu!

Bu başkalaşım sürecinde benim de kendime istifa mektubu yazıp yeniden öğrenci olasım geldi. Derslere girip söz hakkı alarak konuşasım, ödevlerimi yetiştirmek için gece yarısı gigantico (dev) fincanlarda kahve içesim var.

İmdadıma Melbourne’deki Center of Italian Studies (CIS) yetişti. Ben yayınladığım ders notlarında bazen bu dil eğitim merkezinin videolarını ekliyorum. Tercih sebebim, çılgın bir tarzlarının olması ve animasyonlu ders anlatımları galiba. Örneğin, geçmiş zamanda bazı fiil çekimlerinin cinsiyete göre değiştiğini anlatırken mi Mi chiamo Tito diye söze başlayan öğretmen, bir anda parrucca (peruk) takarak kızıl saçlı Tita oluveriyor.

Ben de kendimi öğrenci gibi hissedebileceğim bir eğitim programı ararken bu okuldan bir mail geldi. Ocak ayında yapacakları her seviyede bir veya iki haftalık online İtalyanca kurslarını görünce aniden kendime yılbaşı hediyesi olarak bir kurs almaya ve bu tatlı öğretmen ekibiyle tanışmaya karar verdim. Öğretmenler hep İtalyan: “Soyadım Lavagna (kara tahta), öğretmen olmak benim kaderim” diyen Francesca, dünyanın en mutlu hayvanı quokkalar (kısa kuyruklu kanguru olarak geçiyor) ile tanışmak için Avustralya’ya gittiğini söyleyen Valeria, hobileri arasında yazmak olan Stefano ve diğerleri…

Yaşasın, artık benim de hayatımın bir amacı ve beklediğim bir tarih var!

La magia dell’amore

Sevginin büyüsü!

Dün parzialmente nuvoloso (parçalı bulutlu) bir ruh halinde çeviri yaparken mola verip blog yazılarımı gözden geçirmeye başladım. Bazılarını tekrar okudum, o duygu geçişlerini yeniden yaşadım. Mayıs ortalarında yazdığım Se la vita ti dà limoni başlıklı yazıma takıldım en çok.

Limonlu deyimlerle o günlerdeki hallerimizi anlatarak başlayıp limonlu kek tarifine kadar vardırmışım işi. Menteşesi kırık fırın kapağını tutup bekleyerek yaptığım kekin soğumasını beklerken balkondan fotoğrafladığım limon ağacının üzerinde kalan quattro limoni (dört limon) düşene kadar hayata tutunacağımı söylemeler, yazıyı Edip Cansever’in Uçurum şiirinden fotoğrafıma uygun bir alıntıyla bitirmeler, hey gidi güzel günler!

Hayat sana limonlar veriyorsa kendine güzel bir limonata yap sözüne bağlamışım. Şimdi o ağaç limon dolu, balkondan greyfurt ve minola toplayacak kadar yakınız diğer ağaçlara ama artık quelle emozioni (o duygular) kalmadı, hatta uçurumun kenarındayız hissi sık sık yoklar oldu.

İşte dün, balkona çıkıp minolaya uzanmayı bırakın, mutfak masasından bir mandalina alıp yiyesim yoktu. Baktım yazılarımı okudukça kendi iyimser hallerime bile sinir olacak kadar bulutluyum, öğleden sonrayı uyuyarak geçirmeye karar verdim. Yani hayattan ve kendimden biraz uzaklaşmaya.

Bir uyandım, dalından yeni koparıldığı belli mis gibi mandalinalar, limonlar ve bir portakalın olduğu bir narenciye sepeti gelmiş bana! Sotto (altta) mandalinalar, üstte limonlar ve tepede bir portakal ile özenle hazırlanmış sepetteki meyveler belli ki keyifle toplanmış bahçeden, sevgiyle yerleştirilmiş. Yanında da Zeynep Göğüş’ün Zeytin Kuşu adlı kitabı!

Meğer dün Dünya Zeytin Günü imiş, hatta UNESCO’nun ilan ettiği adıyla  Dünya Zeytin Ağacı Günü! İşin tuhafı, bir gün önceki zeytinli, zeytinyağlı yazımı yazarken ne benim haberim vardı bundan, ne de tam Dünya Zeytin Ağacı Gününün sabahında Puglia’de çektiği büyüleyici dev zeytin ağaçlarının fotoğraflarını yollayan arkadaşımın!

Narenciye sepeti ve kitap da bu muhteşem fotoğrafların geldiği yürekten geldi.

Hazırlık sınıfındayken yatakhanede oynadığımız Secret Friend oyununu hatırladım birden. Yatakhanede ilk yıl sekiz arkadaş kaldık bir odada. Bu sayı, sonraki yıllarda altı ve dörde doğru azaldı. Ama ilk yıl, ya çocuğuz ve kişilikler oturup anlaşmazlıklar çıkmaya başlamıyor diye ya da ailesinden kopup gelen 11 yaşındaki yavrucuklar solitudine (yalnızlık) çekmesin diye the more the merrier ilkesiyle odalar sekizer kişilikti. İlk yıl ranzanın üst katında kalmak statü meselesiyken, ikinci yıl alt kat kapanın elinde kalırdı. Dört ranza ve sekiz çocuk bir odada, düşünün curcunayı!

Her birimizin son dönemden bir ablası vardı, sanırım Secret Friend oyununu onlardan biri öğretmişti. Sekiz arkadaş fra di noi (aramızda) kura çeker kendimize bir gizli arkadaş edinirdik ve tabii ki birinin de gizli arkadaşı olurduk.

L’amica nascosta (gizli arkadaş) fırsat kollayıp gizlice arkadaşına bir hediye bırakmaya çalışırdı. Bazen çantamızda, bazen dolabımızda ve hatta yatarken yorganı kaldırdığımızda kantinden alınmış bir gofret, bir kalem veya elma bulup sevinir, secret friend’im bana hediye bırakmış diye coşkuyla bağırırdık.

Secret friend soğukkanlılığını korur, asla açık vermezdi.

Ancak bu gizliliği korumak oldukça zordu çünkü yalnızca gizli arkadaşımıza değil, diğerlerine de yakalanmamak gerekiyordu. Ama tabii bir süre sonra birilerini bir yerlere piccoli pensieri (küçük düşünceler) bırakırken gördükçe secret friend’imizin kimler olmadığını anlayarak kim olduğunu tahmin ederdik. O zaman tekrar kura çekerdik.

Oyun hayata hazırlıktır derler ya, küçük düşüncelerin büyük mutluluklar getirdiğini öğreten Secret Friend oyununu hep oynadım ve çok şanslıyım ki çevrem bu oyunu seven dostlarla dolu!

Edip Cansever’in şiirindeki gibi bir ağaç sürüsünün üstünden, çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden, kesilmiş limon dilimleri gibi düşmüyor güneş votka bardağımın içine şu giorno invernale (kış günü) ama ben yine de benim olmayan bir sevinç duyuyorum bugün.

O zaman, sepetimdeki limonlarla kendime güzel bir limonata, kabuklarını rendeleyip biraz da suyundan ayırıp güzel bir limonlu kek yapayım bari!

Sepeti kapıp bir Paskalya tavşanı neşesiyle balkona çıktım ve limonlu yazım için fotoğraf çektiğim köşeye gittim. Mia intenzione (niyetim) yine aynı limon ağacının önünde manidar bir fotoğraf çekmekti. Bir baktım sepette greyfurta yer kalmamış, ben de greyfurt ağacının önünde fotoğrafladım narenciye sepetimi. İlginç olan, yine bir kuş havalandı o an ağacın içinden ama o fotoğrafa girmedi maalesef, Telefonumun deklanşörüne basamadım o an!

Kabuklarını rendeleyip kek yapmayı düşündüm ama kabukları zar gibi incecik limonların. Sanırım bu yöreye özgü olan tatlı limon da var aralarında, keşfedeceğim birazdan. Öyleyse eğer tadından yenir bu limonlar, keke harcanmaz!

Sevginin büyüsünü bir kez daha hatırlatan zeytin kuşu Secret Friend’ime ve tüm zeytin kuşlarına mutlu bir hafta sonu dileklerimle:

Gocce d’oro

Altın damlalar!

Yeşil altın, avokado meyvesi ve hatta İtalya’da fıstık için kullanılan bir ifade olsa da benim aklıma zeytin gelir hep oro verde (yeşil altın) denince. Zeytin altından da değerli bir meyvedir benim için, yeşil altından bir kolye takacağıma zeytin tanelerinden oluşan beşi bir yerde takmayı tercih ederim doğrusu!

Zeytinyağının faydaları saymakla bitmez. In un livello alto (yüksek seviyede) antioksidan polifenoller ve oleik asit içeren bu sihirli sıvı sindirimi kolaylaştırır, kalp sağlığını korur, safra taşlarını önler, hücre duvarlarını güçlendirir, kanser riskini azaltır, efendime söyleyeyim enflamasyonu önler, kilo kaybını kolaylaştırır. Efendime niye söylediysem, o biliyordur zaten!

Bu medikal faydalarının yanında cilde ve saça iyi gelir. Bol miktarda E vitamini içerdiği için cildi raggi solari (güneş ışınları) ve rüzgâr gibi dış etkenlerden korur, son derece iyi bir nemlendiricidir. Cilt tedavisinde merhem gibi kullanabilirsiniz. Kendi kullanım alanlarımdan bir püf noktası vereyim, bu iyiliğimi unutmayın. Zeytinyağı, kesiklerde durmayan kanı anında durdurur.

Benim böyle bir sorunum var, elimi kestiğimde bir türlü durmaz kanım. Anni fa (yıllar önce) manikür sırasında parmağım kanayınca bir manikürcü kızcağızın betini benzini attırmışlığım, hakkını helal ettirmişliğim var. Daha geçen hafta bir parmağımı kesip, duracak inancıyla inat ettim ve sonunda yine zeytinyağının şifasına muhtaç kaldım.

Olio di oliva (zeytinyağı) saçları yumuşatır ve parlatır. Çok duyduğumuz bir ifadeyle, saçları kökten uca besler. Benim saçlarımın zeytinyağı ile tanışması ise ilkokulda bitlendiğimde olmuştu. İlkokulu devlet okulunda istiflenmiş halde okuyan belli yaşın üzerindeki kızlar bit de ne, ben duymadım öyle bir şey demeyin, inanmam. Anneannem dantel ipliğinden bir parça koparıp uzun bir kemik tarağa bir ters bir düz dolayarak tarağın dişlerini iyice sıkılaştırdıktan sonra zeytinyağı boca ettiği saçlarımı taramış ve iki seansta kurtarmıştı beni kafamdaki megabitlerden. Bir de gaz yağı ekolü vardı, bazı arkadaşlarım daha yaygın olan bu yöntemle temizlenmişti. Benim zeytinyağına duyduğum minnet çok eskiye dayanır yani!

Yakın zamanda iş dünyasından bir yıldız daha verso la natura (doğaya doğru) kaydı, kadim dostlarımdan sevgili Esra’nın eşi Murat zeytinyağı işine girdi. DROP by DROP olarak Manisa ilinin Köprübaşı ilçesindeki, Bozburun Köyü’nde Trilye ve Edremit çeşitlerinden zeytinyağı üretiyorlar.

Ben de çoktan kaymıştım iş dünyasından ama iş dünyası benden bir türlü kaymadı. Bu hafta, işletme yüksek lisansı yapan öğrencimle tekrar buluştuk. Tabii ben öncesinde yine başta Harvard Business Review olmak üzere çeşitli kaynaklardan sayfalarca makale okumak zorunda kaldım. İçinde boğulduğum yazıların konusu W. Chan Kim ve Renée Mauborgne tarafından geliştirilen Mavi Okyanus Stratejisi, İtalyancası Strategia Oceano Blu.

Amanın bu da yeni çıkmış, neymiş acep deyip okumaya koyuldum. Ben circa quaranta (yaklaşık kırk) sayfanın içeriğini iki cümlede özetleyeyim size. Şirketlerin içinde bulunduğu okyanus, sektöre giren ve düşük maliyetlerle üretip daha ucuz fiyatlarla piyasaya eşdeğerde ürün ve hizmet sunan, sayıları gittikçe artan rakiplerle kırmızıya dönüşüyor ve şirketlerin bu okyanusta yüzmesi gittikçe zorlaşıyor. Mavi Okyanus Stratejisi, farklılaşıp değer yaratarak bu okyanustan çıkıp mavi bir okyanusa girmeyi ve burada çekişmesiz pazar alanı oluşturarak rekabeti etkisiz ve hatta anlamsız kılmayı hedefliyor. Güzel oldu bence iki cümlelik özetim!

İşte bizim Murat da kırmızı okyanustan çıkıp berrak sarı bir okyanusta zeytinyağı gibi üste çıkmış keyif yapıyor!

Bir zeytinyağı tutkunu olarak hemen denedim tabii. Çok farklı bir rayihası ve kıvamı var, bildiğimiz zeytinyağı gibi olmadığı için ezber bozdu biraz. Ağızda tatlı bir acı tat bırakıyor, belli belirsiz. Zaten acımsılık ve meyvemsilik zeytinyağında valori positivi (pozitif değerler).

Önce gerçekten goccia a goccia (damla damla), sonra birden su gibi akmaya başlıyor kâseye!

Bu bahçenin yağlarının dünyanın birçok yerinde ödüller topladığını, Türkiye’den ilk kez bir yağın kuzey kürenin en iyisi adayı olduğunu duyunca keyiflendim, minik tabaktaki zeytinyağıma biraz sarımsaklı kuru fesleğen döküp daha bir iştahla ekmek bandım. In un barattolo (bir kavanozda) da kuru domatesler ısladım bu yağa. Şişeleri çok güzel ama ben birini de zeytin kapaklı şu şişeme döktüm, pek havalı oldu!

Hayatımızdaki en küçük ayrıntıların bile aynılaştığı bu dönemde bu tat, koku ve doku farkı iyi geldi bana!

Aşağıdaki videoda, İtalyan bir zeytin tanesi, olio extra vergine di oliva (sızma zeytinyağı) nasıl elde edilir anlatıyor hoplaya zıplaya: