Continuare a contare e calcolare

Saymaya ve hesaplamaya devam etmek!

Allah kimseyi bir yeni yetmenin diline düşürmesin, o yeni yetmeyi de eskiden dalga geçtiği her şeyi yaptırarak terbiye etmesin.

Nel passato (eskiden) yaz akşamlarında sahilde otururken annemle halamın kaç ev var diye sitedeki ışık yanan daireleri saymasına çok gülerdim. Bir önceki günle kıyaslamak için aradaki farkı hesapladıklarını duyduğum zaman ise gülmekten kumlara yatardım.

Adesso (şimdi) benim kafamda da sürekli sayılar dolaşıyor. En sevdiğim faaliyet olan uykuya kaç saatim kaldığını sayıyor, sabah uyanınca kaç saat uyuduğumu hesaplıyorum. Mutfağa geçince ilk olarak penceredeki bodur mandalina ağacımdaki mandalinaları sayıyorum, kaç tanesinin hâlâ yeşil kaldığını saptıyorum.

Sapıtıyorum herhalde diye geçiriyorum içimden, açılayım diye kahve hazırlarken kaç Nespresso kapsülümün kaldığını sayıyorum. Circa (yaklaşık) kaç gün sonra sipariş vermem gerektiğini hesaplıyorum. Bir önceki aya göre her gün bir kapsül daha fazla tükettiğimi, eskiden bir kapsül içince gece uykum kaçtığı halde şimdi günde üç veya dört kapsülün bana mısın demediğini dehşetle fark ediyorum. Sipariş sıklığımdaki ve döviz kurlarındaki artışı düşünüp bütçe hesabı yapıyorum.

Kahvemi alıp balkona çıktığımda narenciye ağaçlarında yoklama alıyorum, düşen greyfurtları ve limonları sayıyorum. Bir ağaca yuva yapan anne kuşun yavrularını bir önceki güne göre daha çok veya daha az ziyaret etmesinin nedenlerine kafa yoruyorum. Kaç gündür dışarı çıkmadığımı hesaplamam da genelde bu saatlerde oluyor. Birazdan dersler başladığında bu ossessivo (saplantılı) düşüncelerden kurtulacağıma sevinip ajandamı açıyorum ve o gün kaç ders aldığıma bakıyorum.

Dersler bitince bloga girip corona günlerinde kaç yazı yazdığıma, bozza (taslak) halinde bekleyen kaç yazım olduğuna bakıyorum. İtalyanca dil kitabımdan bloga aktarmam gereken kaç ders kaldığını sayıyor, bu iş için hedeflediğim bir yılın bitmesine kaç günümün kaldığını hesaplıyorum.

Cuma olunca hafta sonunun, pazartesi olunca da o haftanın bitmesini diliyor, sabırsızlıkla bu günlerin sonlanmasını bekliyorum. Belirsizlik çok zor, kaç günümüzün veya ayımızın kaldığını bilsek çok rahatlarız.

Neyse, şimdilik şubatın ilk haftası başlayacak kursuma odaklandım, gün sayıyorum.

Bir tek akşamları çevredeki apartmanlardaki ışık yanan daireleri saymıyorum, gerek yok, tüm dairelerde her akşam ışık var çünkü!

Come il mare in un bicchiere

Bir bardakta deniz gibi!

Durante l’anno passato (geçen yıl boyunca), burada yazdıklarım dışında kendimi kaptırmışlıkla hiçbir şey yapamadım. İlk dakikalarında sarmayan filmleri, ilk sayfalarında yakalamayan kitapları yarım bıraktım. Bir şarkı hüzünlendirdiği an kapattım, bir süre sonra haberleri de çıkardım hayatımdan. Ne iyi geliyorsa onu daha çok yapmaya, ne iyi gelmiyorsa da yapmamaya özen göstererek korumaya çalıştım kendimi.

Bu sürece anında adapte olup her dakikasını değerlendiren arkadaşlarımı gıptayla ve con grande stupore (büyük şaşkınlıkla) izledim ama ben ne sanal müze gezebildim ne konferanslara katılabildim, ne de sanal çevre turları yapabildim. Arkadaşlarımın yaptığı hatırlatmaları unutup her şeyi bir bir kaçırdım.

Ruhumu katarak büyük bir içtenlikle yalnızca yazdım, müzik dinledim, film izledim, hayretle doğanın çıldırışını takip ettim. Bir de büyük bir iştahla yedim ve bazen keyifle, bazen kederle içtim. İçilen şaraplarla Kasabanın Sırrı 2 filmi çekilebilirdi. Birikip gazetelere sarılarak tek tek çaktırmadan çöpün derinliklerinde elden çıkarılan boş şarap şişelerinden ise İtalya’ya yol olurdu herhalde.

Le bottiglie (şişeler) bu şekilde görevliye çaktırmadan sinsice elden çıkarıldığına göre, dünya düzenini değiştirmeye muktedir corona, iliklerimize işlemiş el alem ne der sorunsalı konusunda pek bir şey yapamadı anlaşılan.

Kendi iliklerim adına konuşuyorum!

Ma ora (ama şimdi), yeni yılın ilk günlerinde bakıyorum da bu zorunlu nadas iyi gelmiş bana, toparlandım ve küllerimden yeniden doğdum adeta. Keyifli dersler yapıyorum, vakitten bol neyim varken reddettiğim çevirileri en sıkışık zamanlarımda bile kabul edip gayet hızlı ve severek yapıyorum. Bir yıl dinlenen toprağıma yeni duygu ve düşünce tohumları ektim, iyi mahsul alacağım bu sene.

Bu arada, iki farklı avanzato (ileri düzey) İtalyanca kursa katılacağım merkezde bu dönem için bir program daha eklemişler!

Bu programda Per dieci minuti adlı kitabı 2013 yılında On Dakika olarak Türkçe yayınlanan giovane scrittrice (genç kadın yazar) Chiara Gamberale’nin pandemi döneminde yazdığı Come il mare in un bicchiere kitabı okunup tartışılacakmış. Ve asıl güzel olan, son derse konuşmacı olarak yazarın kendisi gelecekmiş.

Kaçıramayacağım bir fırsat olduğu için ona da kayıt oldum subito (hemen) ve böylece haftanın üç sabahını doldurdum. Şimdi de kitabı indirip okumaya başlayacağım. Üç ayrı sınıfta boy gösterip üçünde de ineklerin efendisi olma iddiasındayım. Burada kendime bir maşallah demeliyim bence, geç bir açılım oldu ama iyi oldu!

Eminim Chiara da Türk bir yazarla tanışmaktan memnuniyet duyacak. Magari (keşke) bu kitabı ben çevirsem!

Pandeminin başında yaşanılan bocalamanın, mutsuzluğun yerini tarifi zor bir huzur ve güvenin aldığını söylüyor Gamberale aşağıdaki videoda.

“Gürültü ve şiddetten, rekabetten uzaklaştık. Dışarı çıkamadıkça takıntılarımızdan, abartılı duygu ve düşüncelerimizden çıktık. Biz ve yakınlarımız hastalanmadığı için mutsuzluğumuzun yerini banal bir mutluluk aldı. Dünya üzerimize geliyor ama kimse bizi kirletemeyecek artık, insanlar ve bazı şeyler ile aramızdaki mesafeyi biz belirleyeceğiz. Gerekirse maskemizi takıp kendimizi koruyacağız, savunacağız.”

Şu sorusu çarpıcı tabii: Bizim sağlıklı düşünmemiz için dünyanın hastalanması mı gerekiyordu?

Biz zaten oldukça sağlıklı düşünüyorduk aslında, karınca kararınca iyi şeyler yapmaya çalışıyorduk. Daha da olumlu duygularla, farkındalıkla çıkıp daha güzel şeyler yapacağız kuşkusuz. Ama dünyada büyük ölçekte olanlara baktıkça pek umudum yok açıkçası küresel çapta bir iyileşme konusunda.

Chiara Gamberale, karantinanın başında tutmaya başladığı deftere, yakınlarından neleri özlediklerini yazmalarını istemiş. Babası, ailece dağ evlerine gitmeyi özlediğini yazmış. Herkes sarılmayı ve yakın olmayı özlemiş. Son sayfalarda ise yine evde olmayı, bu kendi iç seslerini dinledikleri dönemin uzamasını dileyenler olmuş. Böyle bir kitap yazma fikri, o defterdeki hislerden doğmuş yani.

Devo confessare (itiraf etmeliyim), kitabı değil ama Bir bardakta deniz gibi olarak çevirebileceğim adını kıskandım biraz!

Ama meğer Chiara Gamberale kitabına bu adı Vittorio Varano’nun bir şiirinden esinlenerek vermiş:

Un calice

 “In me sto bene. Come il mare in un bicchiere. Ma se sono confinato in questo calice. Qualcuno mi può bere”

(Kendi içimde iyiyim. Bir bardakta deniz gibi. Ama eğer bu kadehle sınırlıysam. Biri beni içebilir)

Ben de kendi içimde iyiyim. Bir fincanda kahve gibi. Ama eğer bu fincanla sınırlıysam. Biri beni de içebilir ama buna izin vermeyeceğim!

Anche Venezia si è riposata

Venedik de dinlendi!

Due anni di vacanza (1888)

Ne yalan söyleyeyim, geçen yıl mart ayında okulların iki hafta tatil edildiğini duyunca azıcık dinlenirim o vesileyle diye düşünmüştüm. O dinlenmeyi umduğumuz tatil iki yıla uzarken dinlenmekten yorulduk fena halde. Bu ara aklımda hep Jules Verne’in İki Yıl Okul Tatili romanı var. William Golding’in Sineklerin Tanrısı’nın babası sayabileceğimiz bu macera romanında da ıssız bir adadaki belirsiz tatil günlerinde hayatta kalma mücadelesi veren çocukların öyküsü anlatılıyor.

Karantinanın ilk günlerinde bol bol dinlenen, kitap okuyan, yeni hobiler edinen, evine Surivor parkuru kuran öğrencilerim artık yorgun ve bezgin. Hangimiz değiliz ki! Ama dikkat ettiğim bir şey var, hepimiz her yandan sevgimizi ve özlemimizi daha açık ifade ederek çevremizdekileri neşelendirmek ve mutlu etmek için olağanüstü gayret sarf ediyoruz. Herkes sessizce kendi duygusal yükünü sırtlandı, kimse kimseye olumsuz bir şey yaşatmamaya çalışıyor, anzi (hatta, aksine) birbirimizin yükünü azaltma çabasındayız.

Bu bataktan birlikte çıkacağız!

Ben de öğrencilerimdeki belirgin dibe vurma belirtilerini, zoom’da bile aşikar olan boş bakışları, sıkıntılı halleri görünce can havliyle kendime geldim. Yavrularını korumaya çalışan kuşlar gibi kendi depresyonumdan sıyrıldım hemen, açtım kanatlarımı. Toplantılarımıza mezz’ora (yarım saat) sohbet süresi ekliyorum, lavanta kokulu mumumu mutlaka yakıyorum. Mis kokusunu iletemesem de ışıltısı bile yetiyor sohbetimizi aydınlatmaya, içimizi ısıtmaya.

Onlar bana evlerini gezdiriyor, odalarını gösteriyor, evcil hayvanlarını sevdiriyor. Arka planda hep müziğimiz var, kahvemizi birlikte içiyoruz. Ben de ders malzemelerimizin daha canlı ve neşeli olmasına özen gösteriyorum.

Hatta animasyona da başladım. Zeynep’i yılbaşı hediyesi, arkasında toka ve broş donanımı olan multifunzione (çok işlevli) keçe Noel Baba’yı yakama takıp karşıladım. Yaşımdan başımdan utanıp toka yapmadım henüz ama bence o günler de yakın! Yağmur’un karşısına ise onun yılbaşı hediyesi, üzerinde Zzzzz harfleri işli kadife uyku gözlüğümle çıktım, derslerde hep siz uyumayacaksınız ya diyerek!

Bence dönüşümüz muhteşem olacak!

Dünyanın tüm insanları, köşeleri gibi rutin hayatına ara verip dinlenen, hüzünlü bir sessizliğe bürünen ama o arada yorgun ruhunu onaran, berraklaşan sularında balıkların yeniden hayat bulduğu, sessizliğinde yalnızca martıların ve su sesinin duyulduğu güzel Venedik’te yeniden insan cıvıltılarını duymak dileğiyle…

Unutmayın, hepimiz aynı gondoldayız ve karaya birlikte çıkacağız!

La più mucca della classe

Sınıfın en ineği!

Öğrenci olmaya özenip İtalyanca kursa kayıt olacağımı daha önceki bir yazımda söylemiştim. Center of Italian Studies (CIS) Melbourne’de bir dil merkezi ve ben onların yayınladıkları bazı videoları blogda ve şimdi zoom derslerinde paylaşıyorum. Genç bir ekip ve eğlendirerek öğrettikleri belli.

Ben de ileri düzeyde bir kursa kayıt olup o kadroyla tanışmak, yeni bir şeyler öğrenmek, kendime bir amaç yaratmak ve en önemlisi yeniden öğrenci olmanın keyfini yaşamak istedim.

İlk olarak un corso intensivo (yoğun bir kurs) almayı düşündüm, her gün üç saat ders alacağım bir haftalık bir kurs programı cazip geldi. Fakat daha sonra bu keyfi bu kadar kısa sürede tüketmeme kararı aldım, yoğun bir kursun ne acelesi ne de gereği var. Un corso semi-intensivo (yarı yoğun bir kurs) buldum. Haftada bir gün üç saat ders alıp şubat ve mart aylarında devam edecektim.

Hemen kayıt oldum ama un piccolissimo sbaglio (küçücük bir hata) yapmışım. İtalyan bir ekibin kurup işlettiği bir merkez olunca Melbourne’de olduklarını unuttum ve saatleri İtalya’ya göre hesapladım. Sabah onda başlayan kursa kayıt oldum ve heyecanla beklemeye başladım. Sağ olsunlar, Türkiye’den kayıt olduğumu görünce uyarma gereği duydular. Seçtiğim saatler burada gece 2:00-5:00, yani piccole ore!

Benim için aynı sabah saatlerine tekabül eden akşam derslerine geçebileceğimi söyledim. O saatlerde de semi-intensivo kurs yokmuş, üç değil bir buçuk saatlik dersler varmış. Böylece bana özel, esnek bir program teklif ettiler: iki ay boyunca haftanın bir günü bir buçuk saat ders, diğer bir gün bir saat konuşma dersi ve yaptığım ödeme yine de fazla geldiği için birkaç özel ders! Bu benim için çok daha iyi bir program oldu, pek sevindim. Onlar da benim İtalyanca konusunda yaptıklarımı duyunca çok sevindiler, tanışmak için sabırsızlanıyoruz, non vediamo l’ora di incontrarci!

Bu arada, derslerde Netflix’teki bir İtalyan dizisini tartışacağımızı yazdılar. Ben hemen izlemeye başladım tabii. Tekrar bir hatırlatma olunca izlemeye başladım bile dedim. Meğer sadece orijinal dilde erişimim var mı bakayım diye söylemişler, izlememem gerekiyormuş. Öğretmen söyleyecekmiş bir sonraki ders için izlememiz gereken bölümü. Ama ben sekiz bölümü de izledim valla birkaç günde çaktırmadan! Dizinin adı Il processo (dava, mahkeme). Çok da sevdim.

Cinayet davası olduğu için izlemediğim, okumadığım iki tür birden çıkmıştı karşıma ve hazırlanmam gerektiğini hissettim. En azından biraz terminoloji çalışarak gideyim de tartışmalarda rahat olayım diye düşündüm. Hem o günlerde işlerim yoğun olur, çalışmaya ve hatta izlemeye vakit bulamayabilirim.

Öğrenciyken çalışmayı daima son güne bırakan ben, sorumluluklarının bilincinde bir öğretmen öğrenciyim artık!

Yeni yılın ilk dersinde, hazırlıklarımı öğrencim Zeynep’e anlatıyordum büyük bir coşkuyla. Dizinin tüm bölümlerini önceden izlediğimi, şimdi terminoloji çalıştığımı, geceleri uyumadan İtalyanca podcast’ler dinlediğimi, defterime notlar aldığımı falan anlatırken gayet sakin ne dedi biliyor musunuz?

Kimse düşünmüyordur kursu şimdiden, bence sınıfın en inek öğrencisi siz olacaksınız!

Siz diye hitap edecek kadar kibar, inek diyecek kadar samimi muhteşem bir yorumdu. Ne yapayım, bu yaşımda yeni ziyaretime gelmiş hırs, iki ay da olsa tadını çıkarayım bırakın.

Sınıf birincisi olup yıldızlı sertifikayı duvarıma asmazsam ne olayım!

Sono pronta per andare dove mi porta il cuore

Yüreğimin götürdüğü yere gitmeye hazırım!

Annemin hâlâ en iyi arkadaşı olan, okul arkadaşı Yıldız Teyzeciğimden harika bir yılbaşı hediyesi aldım dün. Yıldız Teyze yazılarımı keyifle okuyor ve beni teşvik eden, ilham veren yorumlarını iletiyor sık sık. Çok iyi bir okur olduğu için ondan aldığım iltifatlar nasıl iyi geliyor anlatamam. Tam anlamıyla şımarıyorum!

Yıldız Teyze ve eski İtalyanca öğrencim, yıllardır görmediğim sevgili Canan’ın gizlice yürüttüğü işbirliği sonucunda bu tatlı mı tatlı biblo çıkmış ortaya. Bu vesileyle Canan’la yirmi yıl sonra yeniden konuştum, Kara Lama Design adıyla kişiye özel ahşap biblolar ve birbirinden güzel çalışmalar yaptığı güzel işinden haberdar oldum.

Bu günler bitince buluşup kaldığımız yerden devam etmek dileğiyle kapattık telefonu. Ne kadar severdim onu, hayat gailesi ile kopmuşuz ama bu biblo bizi bir araya getirecek yeniden!

Eteğindeki taşları dökmüş, küllerinden yeniden doğup doğrulmuş, etek uçları sukulentler ve arkası gelinciklerle bezeli, koltuğunun altına bir sukulent kıstırmış, takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, sağlıklı beslenip bol uyumaktan yanaklarından kan fışkıran gürbüz, topuz yapmasına ramak kalmış, ruhunda ekmek kırıntılarıyla beslediği kuş, havada kuşun dilinden hiç düşürmediği sözsüz ezgi, kucağında Kolezyum, İtalya’da istikametlerden istikamet beğenen, yüreğinin götürdüğü yere gitmek için balkonda üzerindeki fanusun kalkmasını bekleyen, umudunu her daim taze tutan bu taze bendenizim..

Yukarıdaki lavantanın kokusu içeri gelmeye başladığına göre fanusun kalkması yakın bence!

Auguri di buon anno dal mio cervo amigurumi

Amigurumi geyiğimden yeni yıl için iyi dilekler!

Amigurumi, Japonca ami (örülmüş) ve nuigurumi (içi doldurulmuş oyuncak bebek) sözcüklerinden gelen ve kökeni eskiye dayanan bir Japon sanatıdır. Tek tığ veya çift şiş ile örülüp doldurulduktan sonra bir araya getirilen parçalardan yapılamayan oyuncak çeşidi yok.

Amigurumi oyuncaklar, 2003 yılından beri tüm dünyada çılgınca yayıldı. Genellikle uyku arkadaşı olarak satılan bu oyuncaklardan Türkiye’de de yapan çok sayıda kişi var ama herkesinki sevimli ve zevkli olmuyor. Ben geçen yıl Bitmeyecek Örgüler’den Buse Tüfekçioğlu’nun çalışmalarını görünce bayıldım ve hemen yılbaşı hediyesi olarak birkaç geyik sipariş ettim, bir tane de kendime tabii ki! Tatlı geyikler geldi, bir süre birlikte dinlendiler benim ofiste. Sonra çok sevileceklerine emin olduğum yeni yuvalarına gittiler.

Sürüden ilk ayrılan geyiğin adı İrmikli kondu yeni sahipleri kızlar tarafından. Birkaç gün sonra yüzüne baktığı an adını Pakize koyan küçük sahibine gitti diğeri. Onu çok sevip, almaya talip olan akraba çocuklara ve hatta kardeşine kaptırmayan diğer sahip ise geyiğine isim vermedi ama aldığım duyuma göre yılbaşı tatilinden dönerken Milano’ya götürmeye niyetlendi onu. Gitti mi sonuçta adsız geyik bilmiyorum, soramadım.

Sona kalan dona kaldı ve benim geyiğim yılbaşını Kapadokya’da karlar altında geçirdi.

Çok tatlı ve boynuzları üç katlı olduğu için ben de Trileçe adını verdim geyiğime, karlar kraliçesi Trileçe! Bir sandalyeye kurulup odanın terasından keyifle çevreyi seyrettiği gün ben onu dışarıda unuttum ve bembeyaz bir sabaha uyandığımda geceyi dışarıda geçirdiği için biraz kırgınlığı vardı Trileçe’nin. Biz o gün çevre turu yaparken otelde kaldı ve dinlendi.

Trileçe bu yıl coronadan dolayı evde pijama terlik televizyon tombala geçirecek yılbaşını!

Le donne e i loro cappotti rossi

Kadınlar ve kırmızı paltoları!

Benim masum Noel yazım nasıl oldu da kırmızı paltoların havada uçuştuğu bir meydan muharebesine dönüştü anlamadım! Benden başka kırmızı paltosu olmayan bir kadın yok mu aramızda? Ve neden erkeklerden benim de kırmızı paltom, montum, yağmurluğum var diye bir meydan okuma gelmedi, sorarım size?

Daha yazımın mürekkebi kurumadan Zeynep ve Oya çıkıp NetWork’te birer kırmızı palto daha denemiş, bir de üstüne kırmızı oje almışlar. Bu davranışlarına gerekçe olarak da benim gazıma gelmiş olduklarını söylediler. Oysa ben pandoro kek konusunda bir meydan okuma başlatıp rekabet yarattım sanıyordum. Benimle paylaştıkları bir mesajda ise babadan gelen bir öneri vardı, yazıyı çok iyi sentezlemiş doğrusu: Instagram’da Kırmızı Paltolu Kızlar adıyla bir sayfa açıp evde yaptıklarınızı satışa sunabilirsiniz bence!

Ben kafamda bu konuyu analiz edip anlamaya çalışırken, Yağmur’la üniversite derslerine şimdiden hazırlanmak için serbest formatta ders yapmaya başlayacağımız ilk zoom buluşmamızı yaptık. Biz yine aynı kılıktayız diye birbirimizden özür dileyip açıklama yapmaya çalışırken birden çalışma odasının kapısı açıldı ve içeri kırmızı paltosuyla uçuşarak annesi Müeyyet girdi. Kırmızı ruj sürmüş, bana nispet ellerini paltosunun cebine sokmuş neşeyle dönüyor!

İşte o an, üçümüzü de gördüğüm ekranda, kırmızının verdiği enerjiye şahit oldum. Fakat ben bu konuda Müeyyet’e güveniyordum, kırmızı paltosu olacak son kişiydi nazarımda. Alt üst oldum, Noel yazımda bahsettiğim gibi, ben en son altı yaşındayken anneannemin ördüğü kırmızı paltoyu, daha doğrusu mantoyu giymiştim. O manto belirdi gözlerimin önünde ve o yıllardan bir bilmece geldi aklıma: Mantosu yeşil entarisi kırmızı, bil bakalım bu kimin kızı?

O esnada siyah düğmeli kırmızı paltosuyla narin bir karpuz dilimi gibi ilişti kızının yanına Müeyyet ve sohbete başladık.

Çocukluğumda kırmızı giymeye doyduğum için kırmızı ve hatta içinde kırmızı olan şeyler giyemediğimi söyler dururum. Yağmur da çocukken kırmızılar içinde kendini kesilmemiş bir suşi rulosu gibi şişko hissettiğini, artık hiç kırmızı giyemediğini söyleyince rahatladım, yalnız değildim.

Derken Müeyyet odadan dışarı süzülüp diğer kırmızı paltosu ile geri gelmez mi! Bu sefer de o kırmızı paltoyla enerji saçarken dolapta asılı kırmızı montunu anlattı uzun uzun. Hanımefendi bizlere Mickey’li pijamalar alıyor yılbaşında, kendisine bir Kırmızı Palto Cumhuriyeti kurmuş gardırobunda haberimiz yok!

Akşamüstü azıcık boş vakit buldum, Netflix’te bakınırken 2006 yapımı The Lake House filmine rastladım. Sandra Bullock ve Keanu Reeves’i severim. Filmi izlememiştim, tam yılbaşı filmi gibi göründü, başladım. Fakat o da ne! Sandra’nın üzerinde kırmızı bir palto var, gözlerime inanamadım. Keanu da polarda kırmızıya gitmiş. Neden herkes üzerime geliyor ki! Filmin sonunda Sandra Bullock’un ikinci kırmızı paltosunu da görünce tam anlamıyla allock bullock oldum.

Yarın yazmazsam sakın merak etmeyin, kırmızı palto almaya çıkmışımdır!

Gelelim benim kırmızıyla imtihanıma. Annemin diğer en yakın okul arkadaşı Sibel Teyze, birkaç yıl önce torunu sevgili öğrencim Emre ile çok güzel bir pijama takımı gönderdi bana yılbaşı hediyesi olarak. Tiril tiril, pijama demeye bin şahit ister. Yılbaşı temalı, geyikler ve kar tanelerinin olduğu kırmızı bir pijama.

Üç gün sonra da okul çıkışında benim ofiste Emre ve dönem arkadaşlarıyla bir yılbaşı partimiz olacaktı. Yemekler, tatlılar, şaraplar, sofra düzeni, süslemeler her şeyi organize edip üzerime ne giyeceğimi düşünmemişim. Birden pijamamdaki geyiklerle göz göze geldim ve o pijama üstünden daha uygun bir kıyafetim olmadığını düşünerek onu giymeye karar verdim. O akşam, beni görünce Emre’nin yüzünde beliren ifadeyi hiç unutamıyorum! İkimizden başka kimse bilmiyordu bu pijama gerçeğini şu ana kadar ama dayanamadım anlatıverdim şimdi işte. Bence en şık bendim o gece, bu fotoğraf uzaktan çekildiği için net değil ama yılbaşı kıyafetime dair bir fikir versin diye ekliyorum.

Kızlar, paltoları giyip meydan okumak kolay. Varsa cesaretiniz, verdiğiniz bir yılbaşı partisinde pijama veya gecelik giyerek gelin karşıma, hodri meydan!

Buon Natale

İyi Noeller!

Öğrencilerimden duyuyorum, bu yılbaşında çocuklar ve gençler heyecanla ağaçlarını süslemeyi beklerken anneler yorgun ve bezgin bir halde onları caydırmaya çalışıyor, ağacı kurmamakta direniyor. Ben gizlice anneleri arayıp rica ediyorum çocukların hevesini kırmasınlar diye. Bir parıltı her eve, herkese enerji verecek bu dönemde. Hazırlama aşaması bir faaliyet olacak, o renkler ve ışıklar günlerce keyif saçacak.

Diyen ben, kızının bir dizideki güçlü kadın figüründen etkilenip kendine onunki gibi kırmızı bir palto aldığını söyleyen arkadaşıma gülerek, “Ne yapacak paltoyu, evde mi giyecek” dedim ve şu an bu aklıma gelince utandım ne yalan söyleyeyim! Alsın ne güzel işte, o hevesi ve heyecanı yaşıyor olması ne hoş değil mi?

Amerika’daki evini uzaktan boşaltmak zorunda kalan, Dünya Bankasındaki işini çok uzun bir süredir Adana’da evinin bir odasından yürüten bu tatlı kızın kıpırtısı ne kadar umut verici oysa. Bu kış giyemezse seneye Washington’da giyer!

Oya eski öğrencim ve annesi Zeynep de çok yakın arkadaşım. Zeynep’in zaten yıllardır kırmızı paltosu var! Acaba ben en son altı yaşında anneannemin ördüğü tek tığ, metal düğmeli kırmızı paltoyu giymiş olduğum için kıskandım mı?

Bu kırmızı paltolu tatlı anne kız mutfakta harikalar yaratır ve bu lezzetlerden beni de mahrum bırakmazlar. Apartmanlarımız aynı sokakta ve çapraz karşılıklı olduğu için apartman görevlilerimizle sürekli bir şeyler yollarız birbirimize.

Oya ve Zeynep hiçbir Noel’de panettonesiz bırakmaz beni! Panettone, İtalyanların meşhur yılbaşı keki, Milano kökenli ama tüm Avrupa, Amerika, Kanada ve Avustralya’da yaygın bir tatlı ekmek ama bildiğimiz kek. Aslında bilmediğimiz bir kek, uzun ve farklı mayalanma sürecinden dolayı çok farklı bir rayihası var ve içinde yok yok. Nasıl yapıldığına dair ahkam kesmeyeceğim, sadece nasıl yendiğini biliyorum!

Panettonemin ne kadar kabarmış olduğunu görünce dehşete kapıldım ve üzerindeki notu okuyunca da pek mahcup oldum. Üçüncü denemede başardık bu sefer yazmış Oya, halbuki ben ilk denemeyi de yerdim bayıla bayıla.

Keşke ilk iki denemenin kırıntılarını da bir poşete doldurup gönderselerdi, kaşıklardım kahvemin yanında! Umut fakirin, bana umut veren ve adında pane (ekmek), kokusunda davet olan panettone de benim ekmeğim bu günlerde.

Ben fotoğrafını çekmeyi akıl etmeden hemen kestiğim için benzer bir sunumun olduğu bu fotoğrafı temsilen ekliyorum. Benim panettonemin fiyonguna küçük bir buğday başağı demeti iliştirilmişti!

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler anlayışının Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’den çok daha önce, Orta Çağ’da somutlaştığı diğer bir güzellik de pandoro. Onun da adında ekmek var, bir de altın anlamına gelen oro sözcüğü. Altın ekmek pandoro, soyluların yediği bir tatlı ekmekmiş o dönemde.

Pandoro, yukarıya doğru genişleyen yıldız şeklinde kalıpta pişen bir kek. Yatay olarak ince dilimler halinde kesilip dilimler kaydırılarak yerleştirildiğinde ise ortaya bir yılbaşı ağacı çıkıyor. Keyfinize göre süslerseniz de muhteşem bir görüntüsü oluyor.

Ben evdeki tüm ekmekleri, biraz daha kalsın diye ruhumdaki kuşa verdiğim için panettone ile besleniyorum artık. Bu arada, pandoro ekolünden de bir arkadaş arıyorum, buradan duyurmuş olayım!

Bu da Noel şiirimiz, fırından yeni çıktı:

Avete cotto dei deliziozi dolci

Che farannno tutti molto felici

Un panettone soffice come cotone

Oppure un pandoro che splende come oro

Avete preparato i vostri alberi

Con le decorazioni di diversi colori

Ditemi sono già stati cotti

Delle torte e vari biscotti

Al zenezero cannella burro e miele

Tanti Auguri per un Felice Natale

(Herkesi mutlu eden lezzetli tatlılar pişirdiniz mi? Pamuk gibi yumuşak bir panettone ya da altın gibi parıldayan bir pandoro? Farklı renklerde süslerle ağaçlarınızı hazırladınız mı? Söyleyin bana zencefilli, tarçınlı, tereyağlı ve ballı çeşitli pastalar ve kurabiyeler pişti mi?)

Ağız tadıyla Mutlu Noeller efendim!

Yeni yıl için dileklerimiz her zamankinden çok ve zaruri, bence Noel’den başlayalım biz ama önce Andrea Bocelli ve kızı Virginia’dan Leonard Cohen’in Hallelujah şarkısı:

Il fondo della nostalgia

Nostaljinin dibi!

Yok hayır, daha dibe vurmadım henüz korkmayın. Hafta bitti, hafta sonu bitti, bu ay ve bu yıl da bitiyor ama bitmeyen ve bitmeyecek olan tek şey var elimizde, yüreğimizde, o da umut!

Amerikalı şair Emily Dickinson’un (1830-1886) Umut şiirinde söylediği gibi umut ruhumuzda tüneyen kuştur:

“Umut” o tüylü yaratıktır – Ruhta tüneyen – Ve sözsüz bir ezgiyi – Dilinden – hiç düşürmeyen – Ve en güzeli – dinlemek – borada – Ama şiddetliyse fırtına – O minik kuş afallar O ki birçok insanı ısıtmıştır – En soğuk diyarlarda dinledim – En tuhaf denizlerde sesini – Ama en zor durumlarda bile, Benden – tek bir kırıntı istemedi.

Yirmili yaşlarda evde kendini inzivaya çeken Dickinson, dış dünya ile iletişimini keserek aile bireyleri dışında nerdeyse hiç kimse ile sosyal bağını sürdürmemiştir. Her yaştan her birimizin içinde bulunduğu durum yani! L’unica differenza (tek fark), onun inzivası muhtemelen bir kalp kırıklığı nedeniyle yaşadığı psikolojik sıkıntıların da etkisiyle gönüllü, bizimki ise corona yüzünden zorunlu ve sonrasında yaşadığımız psikolojik sıkıntıların etkisiyle zaman zaman dayanılmaz!

Yaşarken yalnızca bir mektubu ve on şiiri yayınlanan şairin, öldükten sonra bulunan yaklaşık 1800 şiiri ailesinin izniyle yayınlanmış ve tanındıktan sonra en büyük Amerikalı şairlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Dickinson, yayınlatmayı düşünmediği şiirlerini adlandırmayıp numaralandırmıştır. Şiirleri generalmente (genellikle) bir numara ve daha çok ilk mısraları ile bilinse de 254 numaralı bu en popüler şiirinin adı Umut olarak geçiyor.

Due anni fa (iki yıl önce) bu kısacık şiirden, şairin hayatıyla da bağlantı kurarak, kaynakça hariç altı sayfalık dönem ödevi çıkarabilen ben, ruhumda tünemiş olan tüylü şeyin yardımıyla hafta sonunu sözlü ve sözsüz ezgilerle, kimseden tek bir kırıntı istemeden geçirdim.

Nasıl mı? Babamın mirası müzik evreninde kendime terapi yaparak! Zamanında özel olarak yaptırdığı bir mobilyaya entegre ettirerek kendi yarattığı müzik setimizde cumartesi adagio ma non troppo ve pazar günü kürdîli hicazkâr makamında onun plaklarını dinledim, dinlendim.

Bu müzik setinin bir de mobilyalar arasında çok şık duran hazeranlı hoparlörleri var. Ve sanırım Philips markasına duyulan fedeltà (sadakat) genetik bizde. Pikap ve teyp Philips, radyo ise Grundig, Senderwahl.

İlk elime aldığım plak, kılıfıyla beni en çok cezbeden, Rossini’nin (1792-1868) Sevil Berberi operası oldu.

Ruhumda bu besteciyle aynı dönemde yaşamış Amerikalı şairin saldığı kuş, kulağımda büyük İtalyan bestecinin yazdığı opera ve aklımda çocukluğumun pazar sabahlarındaki klasik müzik ayinleri, akşamlarındaki Klasik Türk Müziği dinletileri ile hafta sonu nasıl geçti anlamadım bile.

Dickinson’a göre umut, ruhun üstünde tüneyen tüylü bir şey, bana göre ise artık kahve fincanıma tüneyen bir kuş bile umut, yani un uccello che si posa sulla mia tazzina!

Emily Dickinson’ın şiiri hakkında yaptığımız ödevi bulup bir göz attım şimdi. Kuşun ona içimizde bir yer verdiğimiz sürece, karşılık beklemeden kalacağını ve şarkı söyleyerek fırtınaları ve dalgalı denizleri atlatıp hayatta kalmamıza yardımcı olacağını açıklarken, bir iyilik karşısında beklenen veya istenen bir şeyin sembolü olarak gördüğümüz kırıntıyı bile atlamamışız şiiri analiz ederken:

In the last line ‘crumb’ is the symbol of something which is asked in return for a favor. Birds eat bread crumbs that people give them. Normally, a bird would not refuse crumbs that are given to it. However, this bird has never asked for a crumb from Dickinson. Here in the last line, Dickinson emphasizes the selfless character of hope. Hope does not need or ask for anything in order to be present. It just needs a place in our souls and if we let this bird stay and sit in our souls, it will always sing and help us to survive bad storms, cold lands and rough seas, which are metaphors for the worst situations and conditions in our lives.

Tabii yazdıklarımızı uzatmak ve ödevin gereği olan en az kelime sayısına ulaşmak için elimizden geleni yapmışız, şiirin her bir kırıntısı hakkında aklımıza ne gelirse yazmışız ama yine de coşkulu bir çalışma olmuş! Şu andaki kafa ve ruh sağlığımla bu şiir üzerine altı olmasa da birkaç sayfa yazabilirim hâlâ.

Cioè (yani) kuş henüz havalanmadı tünediği yerden ama fırsat kolluyor gibime geliyor. Ben en iyisi biraz ekmek kırıntısı, hatta daha büyük bir rüşvet vereyim ona da biraz daha kalsın, umut fakirin ekmeği!

Il Signor F

Adı ve soyadı aynı harfle başlayanlarda ayrı bir parıltı oluyor canım! İtalyan halkının çok sevdiği, Il Signor G lakabı ile tanınan Giorgio Gaber’den sonra benim hayatımda derin bir iz bırakan sevgili öğretmenim Glen Garner’ı anlatmıştım.

1920-1993

Bugün ise doğumunun 100. yılı pandemi nedeniyle gündemde kalamayan, dört kez En İyi Yabancı Film Oscar’ını alan büyük yönetmen Federico Fellini’nin ödüllü filmlerinden kısa alıntılarla onu analım istedim.

Rimini doğumlu Fellini, gençlik yıllarında bir mizah dergisi ve daha sonra bir resimli roman dergisinde çalıştı. 1939 yılında Roma’ya gidip bir süre come un caricaturista (karikatürist olarak) çalıştıktan sonra radyo oyunları ve filmler için espriler yazdı. 1944 yılında Roberto Rossellini ile Roma, Città Aperta (Roma Açık Şehir) filminin senaryosu üzerinde çalıştı ve 1943 yılında oyuncu Giulietta Masina ile evlendi.

Fellini, film çevrelerinde tüm zamanların en iyi yönetmeni olarak değerlendiriliyor. Ben de vücudun organlarını içeren İtalyanca deyimleri anlattığım yazılarda, gamba (bacak) sözcüğünü içeren essere in gamba (çok yetenekli, iyi ve başarılı olmak) deyiminde örnek olarak hep Fellini è un regista molto in gamba cümlesini yazmışım.

Fellini 1993 yılında, 50. evlilik yıldönümünden bir gün sonra 73 yaşında hayata veda etti, birkaç hafta önce kalp krizi geçirmişti. Cinecittà’da yapılan veda törenine yaklaşık 70.000 kişi katıldı. Fellini ve kendi ölümünden beş ay sonra akciğer kanserinden ölen karısı Masina, on bir günlükken kaybettikleri oğulları Pierfederico ile birlikte Rimini Anıt Mezarlığında yatıyor. Bir gemi pruvası (la prua di una nave) şeklinde tasarlanan ve mezarlığın hemen girişinde bulunan mezardaki dev bronz anıt Arnaldo Pomodoro’nun eseri.

Geçen sene büyük yeğenimin doğum gününü kutladığımda bana teyzelerin goat’u yazdı cevap olarak. Bir türlü anlam veremedim, inatçı falan da değilim. Hele ondan iltifata hiç alışık değilim, yine ne laf vuruyor acaba diye düşündüm. Sorunca da açıklamadı, kolaya kaçmamamı ve araştırmamı söyledi. Meğer genellikle sporcular için greatest of all times anlamında bir kısaltmaymış. İster yönetmen ister teyze, tüm zamanların en iyisi olarak değerlendirilmek iyi bir şey doğrusu!

Mart ayında Fontana di Trevi başlıklı yazımda, La Dolce Vita filminde Aşk Çeşmesi’nin olduğu meşhur sahnenin videosunu eklemiştim. Marcello Mastroianni ve Anita Ekberg’in başrollerini oynadığı Altın Palmiye Ödüllü bu filmden daha uzun bir alıntıyla başlayalım o zaman.

Keyifli bir hafta sonu dileklerimle…

La Signora Ü

1954 yapımı, başrolde Anthony Quinn’in oynadığı Oscar Ödüllü La Strada:

1957 yapımı, En İyi Yabancı Film dalında Oscar alan Le notti di Cabiria:

En İyi Yabancı Film ve En İyi Kostüm dalında Oscar alan, başrollerini Marcello Mastroianni ve Claudia Cardinale’nin oynadığı 1963 yapımı 8 1/2:

Otto e mezzo (8 1/2) filmindeki meşhur dans sahnesi:

En İyi Yabancı Film Oscar’ı alan 1973 yapımı Amarcord: