Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Mart ayından beri kanadını çırpan kuş, ağaca dolanan balon, kahvemdeki köpük, ağaçlarda saydığım limonlar, portakallar, greyfurtlar ve zeytinler (evet), bodur mandalinamın metamorfozu, okuyamadığım için büyüterek bakmak üzere fotoğrafını çektiğim karınca duası yazılar dahil olmak üzere akla hayale gelmeyecek konularda resim ve videolarla doluydu telefonum. Diğer temizlik ritüellerinden telefonumu temizlemeye bir türlü sıra gelmemişti ama dün nihayet giriştim bu işe.
Karşıma bir anda Alaçatı’nın Kurtuluşu için düzenlenen konserde çektiğim bir video ve fotoğraflar çıktı. Bir tek Tolga Çandar’ın coşkuyla söylediği ve söylettiği İzmir Marşı görsellerini bırakmışım, Nükhet Duru’nun cilveli hallerinin ve tatlı esprilerinin videolarını silmişim maalesef.
Yalnızca bir yıl önce çektiğim müthiş İzmir Marşı videosunu paylaşmak çok isterdim ama buraya aktaramadım. Cumhuriyete ve Atatürk’e gittikçe artan bir kin ve öfkeyle yapılan saldırılar, corona ve ardından İzmir depremiyle sarsılan yüreklerimizde bir umut ışığı yakacak bu fotoğrafın adı üçü bir arada olsun. Atatürk sevgisi, mutluluklarını gözlerinden okumak zorunda kalmayıp gülüşlerinden görebildiğimiz maskesiz mesafesiz kalabalık, güzel İzmir’in güzel insanları!
Birçok ülkede, 1994 yılından beri UNESCO ve Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi’nin ile kabul edilişinin yıl dönümü olan 5 Ekim’de kutlanan Öğretmenler Günü bizde 1981 yılından beri 24 Kasım’da kutlanıyor.
Neden 24 Kasım ve neden 1981? Çünkü bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1928 yılında Millet Mekteplerinin Başöğretmenliğini kabul ettiği gün ve Atatürk’ün 100. ölüm yılı…
Öğretmenler Günümüz kutlu olsun ve kıskananlar çatlasın!
Bu dönemde ancak kendi yaşam serüvenimden duygular yakalayabildiğim filmler ve diziler izleyebiliyorum. Ridere (gülmek) veya en azından sorridere (gülümsemek) şart, ağır hiçbir şeye katlanamıyorum. Eskiden, başladığım kitabı veya filmi yarım bırakmak kitabımda yoktu. Sinemada film bittiği an kalkıp giden izleyicilere sinir olur, film hakkında diğer bilgilerin verildiği, emeği geçen herkesin listelendiği son jenerik bitmeden kalkmazdım. Bu kuralım değişmez gerçi ama şimdi evde televizyonda veya internet üzerinden bir film izlerken kapatıveriyorum sarmayınca. Ya da bir kitabın ortasında veya daha ilk sayfalarında vazgeçebiliyorum okumaktan. Şu anda bunu emeğe saygısızlık olarak görmüyorum, sonuçta kendi hikâyemin sonu kötü bitmesin diye uğraş vermekteyim!
L’altro giorno (geçen gün) boş bir zamanımda Netflix’te çılgınca gezinirken ve sürekli bir şeylere başlayıp ilk dakikalarında izlemeyi bırakırken, karşıma 2009 yapımı Amerikan filmi Julie & Julia çıktı. Bir türlü izleme fırsatım olmamıştı, hemen başladım. Filmin on üçüncü dakikasında Julie’nin blog yazmasına dair fikir ortaya atıldığı anda ise artık kesinlikle bırakmayacağım, sonunu getireceğim belli oldu.
Julie, işinin ve her biri ayrı telden çalan ‘çağdaş’ arkadaşlarının verdiği bıkkınlıkla ve hayatından duyduğu sıkkınlıkla, hayran olduğu Amerikalı şef ve yemek kitabı yazarı Julia Child’ın tariflerini paylaşacağı bir blog yazmaya karar verip 365 günlük emozionante (heyecanlı) bir serüvene başlıyor. İki kadının gerçek öyküsünün iç içe anlatıldığı filmin senaristi ve yönetmeni yine tatlı bir kadın, Nora Ephron.
Senaryo, 2004-2006 yıllarında yayınlanan Julia Child’ın otobiyografik kitabı My Life in Paris ve Julie Powell’ın Julie & Julia: 365 Days, 524 Recipes, 1 Tiny Apartment Kitchen adlı kitabından yola çıkarak yazılmış. Filmde ise bu iki kadının yazar olma süreçlerine tanık oluyoruz. Arada bir Meryl Streep’in canlandırdığı Julia Child’ın sesi ve konuşması karşısında fenalık gelse de keyifle izledim ve çok sevdim. Tutto considerato (sonuçta), o arada bir yoklayan fenalık benim bu sürece özel kendi sorunum, Julia ile hiç mi hiç ilgisi yok gerçekten.
Ben Julie’nin ablası olacak bir yaştayım. Cioè (yani) iş ve arkadaş konusunda tercihlerimi çoktan belirledim, benim gibi çağa ayak uyduran ama çağın dayattıklarının esiri olmayan çocuk masumiyetindeki kelaynak dostlarımla mutlu mesut yaşıyorum.
Ancak ben de blog macerama aynen kendime bir yıllık bir hedef biçerek terapi amacıyla başlamıştım. Il mio obiettivo (hedefim), İtalyancasever eski ve yeni öğrencilerime, dostlarıma hediye etmek üzere hazırladığım rehber niteliğindeki butik dil kitabını bu platforma taşımaktı. Kitap içeriğini güncelleyerek, videolarla zenginleştirerek ve kültür notları içeren yazılar ekleyerek bir yıl boyunca blog yazacaktım.
Bu yıl şubat ayında başladım ve tam bir ay sonra corona geldi çöreklendi hayatımıza. Dolayısıyla ruh halim ve yazıların içeriği değişti, blog başka bir şeye evrildi ama bu girişim planladığımın çok daha ötesine gitti bence. Dersler geri planda kalmış gibi görünse de filmler, şarkılar, yazı başlıkları, yazılarda geçen sözcükler ile più cose (daha çok şey) öğrenildi kesinlikle. Başlarda kendimce yazıyor, ilgilenenlerin diğer ilgilenenlerle paylaşacağını düşünüyordum. Kimlerin okuduğunu, ne düşündüğünü, yazıların ne kadar yayıldığını merak etmiyordum. Ama kılı kırk yararak delice emek verdikçe merak da başladı, beğeniliyor mu veya faydalanan çok mu gibilerden!
Julie’nin bir yazısına yorum geldiğinde yaşadığı heyecan çok aşina geldi bu yüzden. Benim yazılarıma da telefonla çok fazla yorum, çağrıştırdıklarıyla ilgili fotoğraf geldi, hikâyeler anlatıldı. Bu çok değerli paylaşımlar, gülüşmeler bizi yaşadığımız kâbustan azıcık da olsa uzaklaştırdı, birbirimize daha da yakınlaştırdı. Scrivendo (yazarak) ruhsal dengemi korumaya çalıştım, bunu ne kadar başarabildim henüz bilemiyorum. Yazma gayretim karşısında ise zaman zaman herhalde gidiciyim, eteğimdeki taşları döküyorum, giderayak bir iz bırakma telaşındayım hissine kapıldım!
Gelen yorumların hepsi arkadaşlarımdan, yakınlarımdan, dai conoscenti (tanıdıklardan). Tanımadığım herhangi birinden tek bir yorum ya da blogun iletişim kısmından soru veya talep içeren mail gelmedi. Bu nedenle bilemiyorum kimlere ne kadar fayda sağladım, ne kadar ilgi gördüm. Blog olayının raconu bu sanırım maalesef. Ama hep yakınlarımdan aldığım şahane yorumlar, sürprizli paylaşımlar ve sevgili arkadaşımın aman yazmayı bırakma, yoksa hepimiz devriliriz çağrısıyla devam ettim, tam devrileceğim anlarda yeniden güç buldum. İlham sizden bereket Allah’tan geldi!
Filmde Julie’nin sürekli kaç günü ve paylaşacağı kaç tarifi kaldığını sayması gibi, ben de kitaptan kalan bölümlerin hesabını yapıyorum. Nel mese di febbraio (şubat ayında) tüm gramer konularını tamamlayıp kitabı online platforma taşımış ve hedefimi gerçekleştirmiş olacağım. Aynı sıklıkta ve uzunlukta olmasa da yazarım yine muhtemelen, isteyen kayıt olup yazılar biriktikçe bültenler yoluyla bildirim alabilir.
Blogun arka planında kullandığım programda yazıların kopyasını alma olanağı yok, yalnızca blogu olduğu gibi buluta yükleyebiliyormuşum ama bunu hiç yapmadım şimdiye kadar. Bir aksilik olur, yazılar uçar diye geçen hafta bir gün boyunca tüm yazıları anam babam usulü (kopyala yapıştır) yedekledim. Naturalmente (tabii ki) o esnada çoğunu tekrar okudum ve hayal kurdum, belki ben de bu dönem yazılarını derler Julie gibi bir kitapta toplarım. Kitabın adını bile buldum şimdiden ama söylemem, sürpriz olsun!
Bir de pseudonimo (takma yazar adı) buldum kendime, sizce Jale nasıl?
İmza günümü de sevgili Merve’nin butik pasta ve yemek evi Julie & Julia’da yapacağım. Fanatik bir Adanalı olduğunu söyleyen Merve, küçücük dükkânına bu ismin çok yakıştığını düşünüyor çünkü usta bir şef olana kadar Julia Child gibi zorlu bir süreç yaşamış. Marka tescilini alarak bu ismi verdiği, taze çiçekler olmazsa olmaz dediği sevimli mekânında misafirlerimizi kendi yemek masamızdaymışız gibi ağırlıyor. Ayrıca evlerdeki özel davetleri de organize edip şeflik yapıyor.
Umarım geçen yıl per un pelo (kılpayı) sarmaş dolaş, dip dibe, mutlu mesut kutladığımız doğum günümü imza gününe denk getirir, yine eski usul kutlarız, amin ve de amen!
İstanbul’da Michelin yıldızlı şeflerle çalışan Merve’nin mutfağı tam da bizim konsepte uygun, İtalyan ağırlıklı. Ancak İspanyol, Osmanlı, Hint veya Meksika mutfaklarından da esintiler de olabiliyor.
Nel nostro menu (bizim menümüzde) İtalyan esintileri olsun, üç yıl birlikte çalıştığı İtalyan şeften lezzetlerle yapalım jübileyi.
Toplantının adı da Julie & Julia & Jale olsun mu?
Not: Merve, ofisimin olduğu sokaktaki, muhteşem eklerleri ve pastaları ile midemi, sıcak dostlukları ile kalbimi fetheden Aslı ve Volkan çiftinin kuzeni. Zarafete ve tatlılığa dair bir fikriniz olsun diye söylüyorum!
Aslında tam çevirisi kişinin önündeki hayat gibi bir şey olurdu ama kulağa daha iyi geldiği için böyle çevirdim. Zaten Fransız yazar Romain Gary’nin Émile Ajar takma adıyla yazdığı La vie devant soi adlı romanı Türkçe’ye Onca Yoksulluk Varken diye çevrilmiştir. In questo caso (bu durumda), benim çevirimdeki değişiklik çok mütevazı kaldığı için hoş göreceğinizi düşünüyorum.
Romain Gary (1914-1980)
Romain Gary’nin romanı İngilizce olarak 1986 yılında önce Momo ve daha sonra The Life Before Us adıyla yayınlandı. Romain Gary 1975 yılında bu romanıyla Goncourt Ödülü’nü kazandı. Goncourt Akademisi Ödülü aslında bir yazara bir kez veriliyor. 1956 yılında Cennetin Kökleri romanıyla bu ödülü kazanan yazar, on dokuz yıl sonra takma adla yazdığı bu romanla ödülü ikinci kez alan l’unico scrittore (tek yazar) olmuş. Bu gerçek ise 1980 yılında, intihar notunda ortaya çıkmış.
Edoardo Ponti’nin yaptığı ve annesi muhteşem kadın Sophia Loren’in oynadığı filmi bu sabah izledim ve çok beğendim. Mutlaka izleyin, hem film çok güzel hem İtalyancası çok sade ve facile da capire (kolay anlaşılır). Böylece Cassandra Geçidi ile başladığım Sophia Loren filmleri geçidini bu güzel filmle noktalamış oldum. Ama beki de noktalamamışımdır, chissà(kim bilir)! Umarım bir film daha yapar anne oğul.
Momo’yu oynayan Senegalli Ibrahima Gueye de çok iyi gerçekten. Laura Pausini’nin commuovente (etkileyici) sesinden Io sì şarkısını dinlerken ve film Puglia Bölgesinin Bari şehrinde çekildiği için Faro San Cataldo Bari olduğunu tahmin ettiğim deniz fenerine bakarken bir ışık doğdu bugün içimde!
Sözcüklerin bittiğinde ben buradayım, ben buradayım
Belki işine yalnızca bu iki sözcük yarar, ben buradayım, ben buradayım
Hayatta kalmayı öğrendiğinde ve imkânsızı kabul ettiğinde
İtalyanca’da sıfatlar nitelendirdiği isimden sonra gelir, cinsiyete ve ismin tekil veya çoğul olmasına göre değişir. Ancak bello, bravo, caro gibi bazı sıfatlar isimden önce kullanıır, sıfat vurgulanmak istenirse isimden sonra gelir (una brava ragazza, una ragazza brava). Sıfatları ayrıntılı olarak gramer konuları arasında Gli aggettivi başlıklı yazımda anlatmıştım. Bazı sıfatların ise konumuna göre anlamı değişir. İşte grande bu sıfatlardan biridir. Grande sıfatı isimden önce kullanıldığında muhteşem, sonra kullanıldığında ise büyük anlamına gelir. Örnek olarak, una grande piazza (muhteşem bir meydan) ve una grande piazza (büyük bir meydan) ifadelerini vermişim.
Bu yazıya verdiğim başlık Che grande donna ise küçük prensim Faruk’un MSC Splendida başlıklı yazıma yaptığı yorumda Sophia Loren için kullandığı ifade. Bu yazıda MSC Şirketinin sahibi Aponte ailesine gelin giden Ela Soyuer ve dünyanın en büyük konteyner gemisine kayınvalidesinin adını veren Diego Aponte’den bahsetmiştim. Faruk, zamanında Tekirdağlı kayınbaba ile bir iş konusunda tanışmış ve kızının hikâyesini ondan dinlemiş.
Ahmet Soyuer, çiftin İsviçre’de okulda tanıştığını falan anlattıktan sonra torunlarının fotoğrafını göstermiş. Gemide yaşlı güzel bir kadının kucağında iki bebiş gören Faruk, kadını aileden biri sanıp babaanneleri mi diye sormuş. Daha sonra iyice bakınca anlamış ki Sophia Loren. Meğer aile dostlarıymış!
Asıl adı Sofia Villani Scicolone olan Sophia Loren, insegnante di pianoforte (piyano öğretmeni) bir anne ve ingegnere (mühendis) bir babanın kızı. Bugün 86 yaşında olan Sophia Loren’i ilk kez çocukken sinemada izlediğim Cassandra Geçidi filminde görüp hayran olmuştum. Biz büyüdük ve kirlendi dünya ama Sophia Loren hâlâ güzel.
Sophia Loren, 1950 yılında 16 yaşındayken tanıştığı regista (yönetmen) Carlo Ponti ile 1957 yılında ilk evliliğini yaptı, ancak Carlo Ponti ayrı yaşadığı karısından henüz boşanmamış olduğu için bu evlilik iki avukatın vekilliğinde kağıt üzerinde bir anlaşma ile yapılmış. Daha sonra 1966 yılında resmî olarak evlenen Loren ve Ponti 2007 yılında Carlo Ponti’nin ölümüne kadar evli kaldı. Sophia Loren’in iki oğlu ve dört torunu var.
Radio Times için yaptığı yeni bir söyleşide şunları söylemiş Sophia Loren:
“Hayatta hiç pişmanlıklarınız olmadığını söylemek zor. Yaşadıkça çok çeşitli deneyimler elde ediyorsunuz. Ama ben her zaman pişmanlıklarım olmaması için uğraştım.”
“Huzurlu bir yaşamım oldu. İstediğim her şeye sahip oldum. Harika bir aile, güzel çocuklar ve güzel torunlar. Pişman olduğum tek şey beyaz gelinlik giyerek evlenmemiş olmak. Bu benim hayatımın hayaliydi, hâlâ da içimde.”
Carlo Ponti ile evlenirken gelinlik yerine açık renkli sade bir elbise tercih etmiş. Vallahi ne diyelim, insanın 86 yaşına gelip de hayattaki tek pişmanlığı olarak yalnızca bunu söylemesi ne güzel!
İlginç bir bilgi daha vereyim. Sophia Loren’in kız kardeşi Maria, 1962 yılında Benito Mussolini’nin dört oğlundan en küçüğü Romano Mussolini ile evlenmiş ve on yıl süren evliliklerinde iki kızları olmuş. 2006 yılında ölen Romano Mussolini caz piyanisti, pittore (ressam) ve film yapımcısıymış!
Bu kadar magazin haberi yeter diyorum ve Sophia Loren’in filmlerinden kesitler içeren güzel bir video paylaşıyorum:
Mambo Italiano şarkısı aslında 1954 yılında Bob Merrill tarafından Amerikalı şarkıcı Rosemary Clooney için yazılmış olsa da akla Sophia Loren’i ve Vittorio De Sica ile dans ettiği meşhur Pane, amore e … filmini getirir.
Annemi hep eski yıllara götürür ve enerji verir bu şarkı, kalkıp mambo yapar.
Aklıma güzel bir fikir geldi şu an, çıkması için yalvarıp sürekli veto edildiğim şu günlerde son çare olarak bir de yüksek desibelde Mambo Italiano çalayım en iyisi!
Not:Yazıyı dün gece yazdım ve bu sabah karşıma Netflix’te, oğlu Edoardo Ponti’nin yönettiği Onca Yoksulluk Varken filminde çıktı. Çok şaşırdım, erdim mi acaba derken bir de baktım 13 Kasım’da Netflix’te yayınlanacağı gazetede yazmış ama ben artık gündem takibini bırakıp günleri geldiği gibi yaşadığım için hiç haberim olmamıştı.
Portofino’dan dönmeden önce un’altra canzone (bir şarkı daha) dinletmek istedim. C. Carson Parks’ın yazıp 1966 yılında karısı Gaile Foot ile söylediği meşhur şarkı Somethin’ Stupid, daha sonra Frank Sinatra ve kızı Nancy Sinatra, Robbie Williams ve Nicole Kidman başta olmak üzere birçok kişi tarafından seslendirildi.
Bir liste buldum, inanamadım. Çıktığı tarihten fino ad oggi (bugüne kadar) Fince’den Japonca’ya çevrilmediği dil ve söylemeyen şarkıcı kalmamış ama nasıl olduysa Fikret Şeneş ve Ajda bu şarkıyı atlamış, buna da inanamadım. Ekol farkı herhalde!
Andrea Bocelli, Portofino’da şarkının Giorgio Calabrese tarafından yazılan İtalyanca versiyonu Qualche Stupido’yu karısı Veronica Berti ile söylüyor:
Difficile trovare la maniera di passare la serata con te Supponi, per esempio, ce ne andassiamo a ballare, lo sai bene com’è Insieme finiremmo per cercare un posto quieto per nasconderci E inevitabilmente finirei con qualche stupido “ti amo”
Lo so già, finiresti col reagire perlomeno risentendoti Pensando non sia altro che una frase fra le tante che si dicono
Rimurgino parole estremamente intelligenti come piacciono a me E aspetto che la sera mi procuri l’atmosfera per offrirle a te Ma vuoi che sia la luna o il tuo profumo che io sento vicinissimo E inevitabilmente m’impappino in qualche stupido “ti amo”
Ma vuoi che sia la luna o il tuo profumo che io sento vicinissimo E inevitabilmente m’impappino in qualche stupido “ti amo”
Asıl adı Iolanda Cristina Gigliotti olan İtalyan şarkıcı Dalida, Kahire Opera Orkestrası’nda birinci kemancı olarak görev yapan babasının işi nedeniyle orada doğmuş ve çocukluğunu Mısır’da geçirmiştir. Bir süre terzi olan annesinin izinde modaya yönelip mankenlik yapmış ve Miss Egypt güzellik yarışmasında birinci olduktan sonra kariyerine Paris’te attrice (oyuncu) olarak devam etmek istemiştir.
Sinemada umduğu başarıyı elde edemeyen Dalida, nella sua infanzia (çocukluğunda) tanıştığı müzik dünyasında yerini aldı ve aramızdaki yaşı yetenlerin iyi bildiği ve hatta büyük ihtimalle şu anda mırıldanmaya başladığı Fransızca Salma ya Salama dahil olmak üzere birçok güzel şarkıya imza attı ve çoğu Fransızca olan çok sayıda albüm çıkardı.
Dalida’nın Arapçasını da söylediği Salma ya Salama şarkısı yine Fikret Şeneş’in zengin immaginazione (hayal gücü) ve eşsiz sözcük benzetmeleri ile bizde de Gönlümdeki Saraya adıyla gönlümüzdeki saraya kurulduydu!
Şarkıyı kapan, tadını ve hatta cılkını çıkaran ise tahmin edeceğiniz gibi yine süper starımız Ajda:
İsteklerin varsa Böyle yaşamaktan başka Yoktan var olur her şey dilersen Sevgim az gelirse Altın gümüş paraya Eğer onlar bende yoksa Arar bulurum hemen ben Yeter ki sen iste
Saraya saraya, gönlümdeki saraya
Saray, altın gümüş paraya az gelen sevgi, her şeyi yoktan var etme, Salma ya Salama deyince aklıma nereden geldiyse a scuola elementare (ilkokulda) öğrendiğimiz bir türkü geldi, Eminem Eminem Köyümün Güzeli!
Neyse konumuz Eminem değil, dünya güzeli Dalida. Purtroppo (maalesef) Dalida’nın ihtişamlı hayatı, onca başarı ve şöhrete rağmen çok hüzünlü geçmiştir. Fırtınalı aşklar ve intiharlar silsilesi ile sarsılan Dalida, aşırı dozda uyku ilacı alarak intihar etti, bıraktığı notta ise şunlar yazılıydı:
“La vita mi è insopportabile. Perdonatemi“
(Hayat benim için katlanılmaz. Beni affedin)
Dalida’nın gerçek boyutlarında heykelinin olduğu mezarı Paris’teki açık hava müzesi veya rengârenk bir bahçe güzelliğindeki Montmartre Mezarlığında.
Sveva Alviti
2017 yılında vizyona giren Dalida adlı filmde, 55 altın plak alan ve elmas plak verilen ilk şarkıcı olan Dalida’nın müzik hayatı, özel hayatından kesitler, içsel arayışla yaptığı Hindistan seyahati ve trajik ölümü konu ediliyor. Senaryosunu Lisa Azuelos ve Dalida’nın kardeşi Orlando’nun yazdığı filmin yönetmeni Azuelos. Nel film (filmde), adeta Dalida karşımızdaymış hissini veren oyuncu ise İtalyan aktris ve model Sveva Alviti .
Dalida’nın 1959 yılında söylediği leggendario (efsane) şarkısı Love in Portofino, Leo Chiosso tarafından İtalyanca olarak yazılıp Fred Buscaglione tarafından bestelenmiştir. Ancak şarkıya daha sonra Jacques Laure’nin Fransızca sözleri de eklenmiştir.
Adı ve nakaratı İngilizce, sözleri İtalyanca ve Fransızca olan bu güzel şarkıyı önce Dalida’nın sesinden, poi (sonra) sözlerinin de olduğu klipte Jonny Dorelli’den ve son olarak da Portofino’ya gidip Andrea Bocelli’den dinlemeye ne dersiniz?
Küçük şeylere ilgi duy, hayatı hafife alarak yaşa, başkalarına yardım et
Öğrenmeyi bırakma, işini sev, fikirlerine hayat ver
Korkularını yen, ailene ve arkadaşlarına yakın ol, seni kalbinin yönetmesine izin ver
İyi olduğun şeyleri yap, hareket et, hayatın değerli bir hediye olduğunu unutma
Ve mutlaka ama mutlaka continua a leggere i miei articoli (benim yazılarımı okumaya devam et) çünkü bu yazılar küçük şeylere ilgi duyup kalbinin kendisini yönetmesine izin veren biri tarafından, hayatın değerli bir hediye olduğunu hatırlatmak amacıyla yazıldı…
Çalan gruplar, ağırladığı yabancı cazcılar ile İstanbul’un unutulmaz caz mekânları arasında olan Naima Jazz Bar’ın kısacık hayatı tam da caza ilgi duymaya başladığımız üniversite yıllarımıza denk düştü. 1988 yazında, İstanbul Caz Festivali kapsamında Miles Davis’i dinledikten sonra artan bir tutkuyla nerede caz orada biz savrulduk. Azıcık anlamaya başladıkça sevdik, sevdikçe araştırıp daha çok dinledik.
Ertesi yıl Arnavutköy’de, Selçuk ailesine ait tarihî bir binada Timur Selçuk’un kardeşi Selim Selçuk’un işlettiği ve çaldığı Naima açılınca müdavimi olmuştuk hemen. Öğrenci bütçesiyle boyumuzdan büyük işlere kalkışıp her şeyden çıkardık anlayacağınız. Minicik bir tabakta gelen çerez yenilendikçe hesap kabardığı için her cuma gitmeden çerezciden bol miktarda çerez alıp çantamızda götürürdük. Çerez azaldıkça gizlice bir avuç daha ekler, içkilerimizi adeta yalayarak bir türlü bitirmeden kalış süremizi uzatırdık. Zaten müzikle doyar, müzikle sarhoş olurduk.
Timur Selçuk da sık sık gelir çalardı, iki kardeş adeta bir müzik şölenine dönüştürürdü geceyi. Okul bitip işe girince bu caz ayinlerimize iş arkadaşlarımızı da ekleyerek devam ettik ama maalesef Selim Selçuk yurtdışına taşınınca Naima 1992 yılında kapandı.
Naima Jazz Bar’ın adı, serbest cazın öncülerinden John Coltrane’in 1959 yılında karısı Juanita Naima Grubbs için yazdığı Naima adlı bir baladdan geliyor. Bu caz kulübü, 41 yaşında ölen John Coltrane gibi kısa ömürlü olsa da, adı artık bir caz standardı olan Naima baladı gibi kalıcı oldu İstanbul’un en iyi caz mekânları arasında.
Daha sonraki yıllarda Kuruçeşme’de tekrar açılıp bir yılı dahi bulmayan bir macerası daha oldu Naima’nın. Ama o yıllarda ben artık Adana’da yaşıyor ve cazı ancak müzik setimden dinleyebiliyordum.
Timur Selçuk, bir tatlı huzur almaya babası Münir Nurettin Selçuk’un yanına gitti. Belki de şimdi onun şair dostu Ümit Yaşar Oğuzcan ile bir İspanyol Meyhanesinde buluşmuş Yeter yeter, öleceksek ölelim, haydi vur kendini şaraba diye kadeh tokuşturuyorlardır!
Portekiz’den gelen tatlı seramik horozlarıma Turgenyev’den esinlenerek Babalar ve Oğullar adını verdiğimi söylemiştim. Babalar ve oğullarının ilişki dinamiği farklıdır. Birlikte partita di calcio (futbol maçı) yapıp baş başa keyifli bir yemek yedikleri bir pazar gününün akşamında kıyasıya bir kavgaya tutuşabilirler. Her an patlamaya hazır bir dinamit vardır bu dinamik ilişkide, horoz gibidirler gerçekten.
Aile içinde birinci dereceden tanık olmasam da dinlediklerimden, gördüklerimden, izlediğim filmlerden ve okuduğum kitaplardan bilirim. Konu ister ideolojik sebepler gibi derin, ister ergenokolojik saçmalıklar gibi yüzeysel olsun, saman alevi gibi parlayan bir kıvılcımı başlatabilir. İlk erkek arkadaşım evlerini bir müzedeymişiz gibi gezdirirken, bir kapıdaki deliği gösterip babasıyla un litigo (bir kavga) esnasında kapıya attığı yumruktan bir hatıra olduğunu söylemişti.
Ya kapı uydurukmuş, ya da yumruk çok sağlammış diye geçirmiştim içimden ve burnumu korumak adına onu hiç kızdırmamaya karar vermiştim! Şaka bir yana, bu yazıyı okuyor olma ihtimalini bildiğim için özellikle vurgulamak isterim ki fino ad oggi (bugüne kadar) tanıdığım en güzel huylu, en sakin insanlardan biridir. Sinirleri alınmış olarak tarif edilen sakin bendeniz bile bazen çok sinirlenirdim, o alttan alıp ortalığı yatıştırırdı. Bir şeye kızdığında bile ok gibi yerinden fırlar, biraz koşar, rahatlar, gayet sevecen dönerdi yanıma.
Un figlio e suo padre
Anni fa (yıllar önce) bir öğrencim derse kolunda alçıyla geldi ve okulda basketbol oynarken düştüğünü söyledi. Ders bitince laflarken, hafta sonu babasıyla şiddetli bir kavga yaşadıklarını anlattı. Konu neydi hiç hatırlamıyorum, arabayı (ç)alma olabilir ya da eve geç gelme türünden bir şey. Ben hemen bir bağlantı kurup kolundaki alçının asıl sebebinin bir kapıya atılan esaslı bir yumruk olup olmadığını sordum. Yüzündeki şaşkınlığı anlatamam, kapıya değil duvara vurduğunu söyledi göz göze gelmekten kaçınarak!
Aradan birkaç ay geçti, İtalya’daki bir arkadaşımdan bir mail aldım. Oğluyla bir ağız dalaşına girmiş, oğlu kapıya vurup kırmıştı. Müthiş bir şaşkınlıkla uzun uzun anlatmıştı olan biteni. Ben de gayet sakin her evde böyle bir kapı bulunduğunu, bunun çok normal olduğunu, ileride ona bakıp güleceklerini yazmıştım. Bu sefer de benim rahatlığıma şaşırdı ve bir hafta sonra yine bir tartışma sırasında kendisinin de çileden çıkıp sofradaki yemekleri yere savurup ağlamaya başladığında oğlunun yerinden kalkarak dolaptan yiyecek bir şeyler alıp umursamaz bir tavırda mutfaktan çıkmasına şaşırmadı. Come ogni padre e suo figlio (her baba ve oğlu gibi) onlar da hep çok yakın arkadaş oldu ve olacak, söylemeye gerek bile yok.
Ma ragazzi (aman gençler), bunu teşvik edici bir yazı olarak almayın sakın. Öfke anında da camlı kapılardan uzak durun, çok ama çok tehlikeli!
Madri e figlie
Anneler ve kızlarının çekişmesi daha sessiz, kibar ve derindendir. Anneler, kızlarını sabahlara kadar ayaklarında sallamış olmanın verdiği güç ve güvenle pek sallamaz onları. Kaç yaşına gelirse gelsinler, yıllarca mürekkep yalamış ve hatta mürekkep şişesiyle shot atmış, görüş alanları çok geniş, come i loro occhi (gözleri gibi) koku alma duyuları da çok hassas olan, kamuflaj yeteneğine sahip avcı mürekkep balıklarına dönüşmüş kızlarına banyodan sonra saçını iyi kurut diye tembih etmekten asla vazgeçmezler örneğin. Ellerinde fön, gözlerini devirir koca kızlar ancak çaresiz!
Yetişkin gibi davranırken çocuk, çocuk gibi davranırken de yetişkin muamelesi görülen bir ilişkidir anne kız ilişkisi.
Her kadın yaş aldıkça fisicamente e spiritualmente (fiziksel ve ruhsal olarak) annesine dönüşüyor, bunu da ilk kendisi fark ediyor. Annem bazı davranışları karşısında hayrete düşüp gittikçe anneme benziyorum deyip güldüğünde, ben de gülerek ay evet gereksiz alınganlıklar, küsmeler falan dedim. Ve annem alınıp küstü. Devam ettim, bak söylediklerini kanıtladın işte diye ama küslük süresini uzatmış oldum sadece. Ama göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek daha var ki ben de gittikçe kendine benziyorum. Özür dilemeler, birtakım şirinlikler işe yaramayınca kendinin anneannemi barıştırmak için kullandığı kurnaz taktiklere başvuruyorum. Ve çok geçmeden il silenzio (sessizlik) bozuluyor ve şu soru geliyor: Sütlaç yapmıştım, getireyim mi? Bebekken çok severdin!
Yedirme tutkusu da anneannemden geçmiş tabii ki. O çöp bacaklı iştahsız küçük kızının artık son derece iştahlı, günlerce yemek yemese bile rezervleriyle yaşamını idame ettirebilecek tombul bir tavuk olduğunu kabullenemiyor. Evet artık dikkat et biraz yemene dediği günün ilerleyen saatlerinde kahvenin yanında cioccolato (çikolata) veya çayın yanında torta (pasta) ikram edebiliyor. Bu ikrama hayır demeyince de gizli bir keyif alıyor, hafif bir gülümseme beliriyor yüzünde. Bir telefon konuşması hatırlıyorum geçmişten, beni arayıp o gün rejime başladığını söyleyen ablama kurduğu komployu anlatmıştı keyifle: Seninki rejime başladım dedi, bir koca kâse ceviz koydum önüne, bir tane dahi bırakmadı hepsini yuttu.
Mia nonna
Lisedeyken yatılı arkadaşlarımı Adana yemekleri tattırmak üzere hafta sonu eve davet etmiştim. Anneannemin hazırladığı magnifico (muhteşem) sofrada yok yoktu. Biz yemekhanenin minik porsiyonlarından sonra zaten kırılmış gibi yiyorken, anneannem sürekli kızım bir dolma daha al, oğlum biraz daha pilav vereyim diye yönetiyordu sofrasını. Bir yandan da bana kaş göz işaretleriyle sürekli ekmek tedariği yaptırıyordu. Derken bir arkadaşıma kızım içli köfteden de al dedi gayet otoriter bir tonda. Kızcağız aldım teyzeciğim ellerinize sağlık dediği anda hayır almadın demez mi! Tam bir polis gibiydi, ben yerin dibine geçerken masanın altındaki copu gördüm dehşet içinde. Neyse onu çıkarmasına gerek kalmadı çünkü herkes her şeyden patlayana kadar yedi. Sevse de sevmese de!
Qualche giorno fa (birkaç gün önce) hâl hatır sormak için annemin arkadaşını aradım, kızı da benim arkadaşım. Kızını sorduğumda iyi o da, yanımdaydı biraz evvel gitti jandarma dedi! Kesin anneler de bir araya gelince bizi çekiştiriyor. Ne yapalım, onları o kadar seviyoruz ki korkudan kız erkek bütün çocuklar birer jandarma olduk şu dönemde. Polisler ve jandarmalar, asayiş berkemal şimdilik!
Secondo le mie osservazioni (gözlemlerime göre) çekişmenin en az görüldüğü ilişki kombinasyonu, hayranlık ve hoşgörünün sınırsız olduğu anneler ve oğullar ile babalar ve kızlar arasında.
Süt liman yaşayan babalar ve oğullar ile anneler ve kızlar, yaptığım bu genelleme ve attığım iftiralar için affınıza sığınaraktan…
Ulgenyev
Not: Yazılarımı ben okuyorum anneme, muhtemelen bu yazıyı okumayı unutacağım. Tehlike arz edebilir, daha yeni barıştık. Bu konuda size güvenebilirim değil mi Yıldız Teyze? Ben de jandarma konusunu kimseye söylemem, merak etmeyin!
Not 2: Anlattığım her şey gerçek, sadece esprili olsun diye annemin küsmeleri mübalağa. Annem corona döneminin başında bir kerecik küstü ve haklıydı. Çocukça bir çıkış yapmıştım ama sonunda sütlaçla tatlıya bağladık. Sonra da ağzımızın tadı bozulmadı hiç.
Benim annem bir melektir, bilen bilir. Umarım ben de gerçekten ona dönüşmeye başlamışımdır!
“Eskisinden daha da parıltılı olarak yeniden doğ.“
Dün balkonda otururken, bir apartmanda çamaşır ipine mandallarla ters olarak asılmış, son derece kötü kaliteli bayrağı görünce çok moralim bozuldu. Üstelik yanında da bayraktan daha büyük lacivert bir çamaşır asılıydı.
Bu sabah ise şu manzaraya uyandım:
İki apartman arasına gerilen bir ipte dalgalanan bayrağımız, arkada cami ve önde dev bir çınar ağacı!
Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağız.
Cumhuriyetimiz bir avuç kankaya yem olmayacak bir anka. Kimin küllerinden yeniden doğma gücü var gösterecek zaman!