Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Assos kaçamaklarımı yazarken, koca walkman’imle uzaylıya benzer görüntümün yaptırdığı çağrışımla, başarılı Hint yönetmen, oyuncu ve sinema yapımcı Aamir Khan’ın neşeli duygusal, pek tatlı fimi Peekay’i (pk) önermek istemiştim izlemeyenlere. Hatta bu fotoğrafı da seçip atmışım sul desktop (masaüstüne).
Ben anlamsız bir şartlanma ile İtalya veya İtalyanca bağlantısı kurma, bu yönde bir araştırma yapmak üzere bu condivisione (paylaşım) fikrini ertelerken, Aamir Khan yeni filminin çekimlerinin bir kısmını Niğde ve Adana’da yapmak üzere Türkiye’ye geldi.
Daha fazla beklemenin anlamı yok, è il momento giusto (tam vakti), hemen paylaşıyorum. İtalya ile bağlantıyı da 2017 yazında ailesiyle yaptığı bir İtalya seyahatinden kareler bularak kurdum in questo momento (şu anda):
“Yaratıcı insanların sınırları yoktur. Sonuçta insanlarla bağ kurmak önemlidir. Tek bir gezegenimiz var, onu farklı ülkeler olarak görmüyorum”
Aamir Khan
Şu sahneyi ben de yeni gördüm, bu arada Adana’ya gelmiş bile!
Probabilmente (muhtemelen) artık böyle gezeceğiz! Tam ben hüzünle Ankara’daki taksilerde sürücü ve yolcu arasına yerleşen, ortasında para alışverişi için perdeli bir delik olan şeffaf panele bakarken telefonuma Walter Molino’nun bu illüstrasyonu gelmez mi!
Walter Molino (1915-1997)
İtalyan illüstratör ve karikatürist Walter Molino’nun 1941 yılından itibaren kapak sayfasını resimlediği La Domenica del Corriere adlı pazar ekinin 16 Aralık 1962 tarihinde yayınlanan sayısının kapağı, içinde bulunduğumuz ve artık gerçeğimiz olan gerçeküstü durumu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Ma la cosa interessante (ama ilginç olan şey), Molino bu resmi 2022 yılındaki hayatı anlatmak için çizmiş.
Dün yayınladığım ders notlarını kitabımdan buraya aktarırken, di continuo (sürekli) yıkamak fiilini kullandığımı ve yıkanmak, ellerini yıkamak, saçlarını yıkamak dönüşlü fiilleri ile örnekler yazdığımı, un’altro (başka bir) dönüşlü fiili anlatırken bile Giorgio Gaber’in Lo Shampoo şarkısından bir cümle seçtiğimi görüp şaşırdım. Hatta nostro/a (bizim) ve vostro/a (sizin) sözcüklerinden yola çıkarak bunun bir kehanet olduğunu ima edip kendimi Vostradamus adıyla sizin kâhininiz ilan ettim.
Fakat bu resmi görür görmez hemen çekilmeye karar verdim profezia (kehanet) arenasından, o kadar da hadsiz değilim.
İşte size adrenalin takviyesi yapacak birkaç Walter Molino illüstrasyonu:
Qualche illustrazione di Walter Molino
Bunlar ne ki? Google’da Walter Molino yazıp görsellere bakın bir kesinlikle. Anne ve babasıyla birlikte sigara içen minikler, gözlüklü entelektüel bir adamın çakmağıyla sigarasını yaktığı horoz ve aksiyon dolu sayısız resim. Fakat şu kadıncağızı bu kadar hiddetlendiren şeyin ne olduğunu merak etmedim değil.
Tecrübelerimden yola çıkarak söylüyorum, o kadar çok sayıda ve o güzellikte güller alınmışsa la colpa è grande (kabahat büyüktür). Çiçek buketinin boyutu ve içeriği kabahatin büyüklüğü ile doğru orantılıdır!
“Hocam artık ders yapalım biraz, bize ne at kuyruğunuzdan!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Avete ragione (haklısınız), sanırım içime bir Ayşe Arman kaçtı, hep kendimden bahseder oldum. Ayşe’nin bir de sürekli havada uçarken eteklerini savurma hali var son zamanlarda, coşkuyla fütursuzca.
Son gördüğüm fotoğrafında bir cocomero/anguria (karpuz) etekle hayata meydan okuyordu. Herhalde coronayı kovuyor bu hareket diye ben de uçuş uçuş ayçiçekli bir elbiseyle günaydın demek istedim bugün, atkuyruğumu da açıp saçları saldım. Biraz da bunu deneyeceğim!
Scherzi a parte (şaka bir yana), kusura bakmayın ama ne yapayım, İtalyan kültürüne bu kadar dalınca ve kaçıp bir yıl orada yaşamanın hayalini kurarken İtalyanların yaşam tarzına geçtim biraz ister istemez. Zaten bir yazımda değinmiştim, dolce far niente bana hiç de uzak olmayan bir hayat anlayışı. Hiçbir şey yapmamak da çok tatlıdır!
İtalyanlar Ağustos ayında kılını bile kıpırdatmaz, tatil yapar. Bir koca ay rahatça kapatırlar iş yerlerini, dükkânlarını ve in modo spensierato (kaygısız, umursamaz bir şekilde) kaybolurlar ortalıktan. Ben bilgi işlem sektöründe çalışırken, şirketin Avrupa’daki merkezi, koskoca IBM İtalya, Ağustos boyunca kapalı olurdu ve bizim tüm işlerimiz aksardı.
Gli ordini (siparişler) askıda kalır, sorunlar giderilemez, bir Allahın kuluna ulaşmak mümkün olmazdı. Ancak, maalesef olağanüstü bir durum yaşadıkları bu yıl, ekonomiyi toparlamak için Ağustos ayında da çalışıyorlar.
Allora (tamam o zaman), ben de içine düştüğüm pigrizia all’italiana (İtalyan usulü tembellik) girdabından çıkıp, ayçiçekli elbisemle coronasavar bir dönüş yaparak dönüşlü fiilleri anlatacağım yarın.
Çalışalım bu Ağustos madem!
La collina dei girasoli a Terni Terni’deki ayçiçekleri tepesi
Terni, İtalya’nın Umbria Bölgesinin güneyinde kurulmuş bir antik Roma kentidir. Latince eski adı Interamna Nahars olan Terni, aynı zamanda Città degli Innamorati(Aşıklar Şehri) olarak bilinir çünkü San Valentino burada doğmuş ve vescovo (piskopos) olmuştur.
Roma’dan yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaki bu şehri bir Roma seyahatine ekleyebilirsiniz, magari l’agosto prossimo (belki/keşke) gelecek Ağustos)!
O çok özlediğimiz his, en tutuklu hallerimizde bile ne kadar özgür olduğumuzu bilmediğimiz günler. Kaç gündür aklımda Al Bano ve Romina Power’ın çok sevdiğim Libertà şarkısını paylaşmak vardı ama bir türlü hangi klibi yayınlayacağıma karar veremiyordum. Hepsi birbirinden güzel ve özgürlük temasını iliklerimize kadar hissettiriyor. Derken dün öyle bir klip buldum ki tamam budur dedim.
Però(ancak), diğerlerine de kıyamıyorum, bu nedenle hepsini paylaşmaya karar verdim, sonuçta defalarca dinlemek istiyor insan. Her seferinde bir klibi izleyerek dinleyebilirsiniz. İlk sıraya koymak üzere seçtiğim, başrollerini Andy Garcia ve Elsa Zylberstein’ın oynadığı, İtalyan ressam ve heykeltıraş Amadeo Clemente Modigliani’nin hayatını konu eden, Mick Davis’in 2004 yapımı filmi Modigliani’den sahneler içeren klip. Hatta tekrar bakarken, şarkının Türkçe sözlerinin de olduğu bir klip buldum, onu ekleyeceğim.
Modigliani (1884-1920)
Modigliani, 19 yüzyılın sonlarında yaşamış Yahudi kökenli İtalyan bir ressam ve heykeltıraştır. “Kısacası hayatım umurumda bile değil” diyerek, hayatını on yaşında yakalandığı tüberküloz hastalığının gölgesinde inadına umarsıza, belki de liberamente (özgürce) demek gerek, yaşamış bir sanatçıdır. Kısacık yaşamına çok şey sığdıran, en büyük düşmanı olarak anılan Picasso’nun bir tanrı olarak nitelendirdiği bohem ressam, Picasso’nun “Neden benden bu kadar nefret ediyorsun?” sorusuna cevap olarak, “Seni seviyorum Pablo. Kendimden nefret ediyorum” demiştir.
Filmi izlersiniz diye hayatına ait ayrıntılara girmeyeceğim. Modigliani, yaşamındaki kural tanımaz, vurdumduymaz tavrını sanatına da yansıtmıştır. Generalmente (genellikle) tek figürlü olan resimlerindeki kişilerin neredeyse hepsi uzun yüzlü ve uzun boyunlu. Çoğunlukla resimlerindeki figürlerin gözlerini boş bırakan Modigliani, Paris sosyetesinin övgülerine rağmen, resimlerinin satılması pek de umurunda olmayan, kendi yaşam tarzını sergilemekten çekinmeyen cesur bir kişilikti.
Modigliani’nin, yaşamının negli ultimi due anni (son iki yılındaki) en iyi çalışmalarının birçoğunda ilham kaynağı olan Jeanne Hébuterne ile ilişkisi en bilinen ressam aşklarından biridir. Jeanne, tablolarında gözlerini neden çizmediğini sorduğunda, Modigliani şu cevabı verir:
Quando conoscerò la tua anima, dipingerò i tuoi occhi.
(Ruhunu gördüğümde/tanıdığımda gözlerini çizeceğim)
Yarışmaya katıldığı son resminde ise onu gözleriyle birlikte resmeder çünkü artık sevgilisinin güzel ruhunu tanıyordur.
Bu resimdeki kadıncağızı da şu andaki halime çok benzettiğim için eklemeden geçemeyeceğim: şekilsiz cılız at kuyruğu, kılıksız ve savunmasız renksiz duruş, ruhsuzluğu yansıtan boş gözler, eller çaresizce önde kavuşturulmuş, Jeanne bakışı ve özgürlük neydi unutulmuş!
Modigliani’yi sanata yönlendiren, onu a quattordici anni (on dört yaşında) Livorno’daki usta ressam Guglielmo Micheli’nin sanat okuluna kaydettiren annesidir. Modigliani on bir yaşındayken annesi günlüğüne şunları yazmış:
“Bu çocuğun karakteri hala o kadar şekilsiz ki ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bazen şımarık bir çocuk gibi davranıyor ancak zekâ konusunda hiçbir eksiğinin olmadığının farkındayım. Beklemeli ve bu kozanın içinden nasıl bir kelebek çıkacağını görmeliyiz. Kim bilir belki de bir sanatçı çıkar?”
Modigliani 1902 yılında Floransa’daki Güzel Sanatlar Okuluna başladı ve bir yıl sonra da Venedik Güzel Sanatlar Akademisine geçti. Eğitimini tamamladıktan sonra 1906 yılında Paris’e yerleşti.
Come ha previsto sua madre (annesinin öngördüğü gibi), Modigliani kozasından müthiş bir sanatçı olarak çıkmış ama ömrü maalesef bir kelebeğinki gibi kısa olmuştur. Yaşadığı süre boyunca hiçbir zaman eserlerini iyi bir ücrete satamamış, sanatı ise öldükten sonra daha da büyümüştür. Tabii bunda kendinin hayata karşı tavrının ve sanatından beklentilerinin rolü yadsınamaz.
Libertà şarkısını dinlemeden önce Modigliani filminden bir sahne izleyelim:
Şimdi de Al Bano ve Romina Power’dan Libertà:
Scende la sera sulle spalle di un uomo che se ne va, Oltre la notte, nel suo cuore un segreto si porterà. Tra case a chiese una donna sta cercando chi non c’è più E nel tuo nome quanta gente non tornerà.
A proposito (bu arada), Modigliani’nin hayatını anlatan filmi izlemek isterseniz bağlantıyı vereyim:
Bugünkü yazımı, tam ben yazarken, Bozcaada’dan bu fotoğrafı “Sahilde İtalyanca başkadır”notuyla gönderip una bella sorpresa (güzel bir sürpriz) yapan ve özgürlüğe dair umut veren Rönesans ruhlu sanatçı okuruma ithaf ediyorum!
Perturbazione, 1988 yılında Tommaso Cerasuolo, Rossano Antonio Lo Mele ve diğer iki okul arkadaşının kurduğu bir İtalyan pop rock müzik grubudur. İlk olarak 1990 yılında sahneye çıkan grup, Corridors/A Huge Mistake adlı ilk single’larını 1996 ve tamamen İngilizce söyledikleri Waiting to Happen albümlerini 1998 yılında çıkardı.
Tommasso Cerasuolo, Elena Diana, Rossanno Lo Mele, Cristiano Lo Mele, Gigi Giancursi’den oluşan grup bugüne kadar dokuz albüm çıkardı ve İtalya’da çok sayıda konser verdi, 2003 yılında Best Italian Tour ödülünü kazandı. 2014 yılında L’unica adlı şarkıları ile 64. Sanremo Müzik Festivaline katıldı.
Èil mese più freddo dell’anno (yılın en soğuk ayı) diye başladıkları, kendi Ağustos hallerimizi bulacağımız şarkıları Agosto ile güzel bir ay diliyorum:
Gianni Morandi, 76 yaşında İtalyan şarkıcı, söz yazarı, besteci, aktör, televizyon programcısı ve 2010 yılından beri Bologna Futbol Kulübünün onursal başkanıdır. Bu saydığım alanlarda yaptığı çalışmaları ve elde ettiği başarıları buraya sığdırmam mümkün değil, yazının sonunda bağlantısını vereceğim resmî internet sitesine bir göz atmanızı suggerisco (öneririm).
Gianni e Renato Morandi
İnsanda efsane “Amca size baba diyebilir miyim” Türk filmi repliğini söyleme isteği uyandıran sıcacık sempatik bir adam. Çocukluğunda, İtalyan Komünist Partisinde aktif çalışan babası Renato Morandi’ye yardım etmek için parti gazetesi satmaktan ayakkabı boyacılığı ve daha sonra tamirciliğine kadar numerosi lavori (çok sayıda iş) yapmış. Yaşadıkları Monghidoro köyünün tek sinemasında şeker satarken, ileride on dört filmde ve dizilerde oynayacağını, televizyon programları yapacağını hayal bile edememiştir sanırım.
Il debutto di Gianni Morandi (sahneye ilk çıkışı) 1962 yılında idi ve 1969’da katıldığı Canzonissima Festivali dahil olmak üzere birçok şarkı festivalinde derece aldı. 1970 yılında Occhi di ragazza adlı şarkısıyla Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkesini temsil etti. 1987 yılında Enrico Ruggeri ve Umberto Tozzi ile birlikte Sanremo Müzik Festivalinde birinci oldu. Daha sonra 1995 yılında ve 2000 yılında yine katıldığı festivalde ikinci ve üçüncü oldu.
Allora (haydi o zaman), vakit kaybetmeden onu dinlemeye başlayalım. İlk şarkımız, hazır Rönesans ruhuna girmişken, yeniden doğuş anlamına gelen Rinascimento. Daha sonra sahne performanslarını göreceğimiz için bu şarkının çok beğendiğim klibini veriyorum:
Gianni Morandi, televizyon programına konuk ettiği Al Bano’yu sesiyle aşmak için her şeyi yaptığını ama bunu başaramadığını söylüyor ve güneşin Al Bano’nun, İtalya’nın ve neşenin sembolü olduğunu ifade ederek birlikte O Sole Mio ziyafeti sunuyor:
Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısını kendinden, caz uyarlamasını şarkının söz yazarı Paolo Conte’den dinlemiştik. Öğleden sonralarımız hâlâ çok mavi ve uzunken bu şarkıyı bir de Gianni Morandi ve Al Bano’dan dinleyelim:
O zaman Adriano Celentano ile de Scende la pioggia şarkısını birlikte seslendirirken dinleyelim:
Yine Adriano Celentano ve Gianni Morandi, Ti penso e cambia il mondo (seni düşünüyorum ve dünya değişiyor):
Lucio Dalla’nın 1986 yılında İtalyan tenor Enrico Caruso’nun anısına yazdığı Caruso adlı şarkısını daha önce kendi sesinden dinlemiştik. Bir de Gianni Morandi’den dinlemek isterseniz:
1964 yılında oynadığı In ginocchio da te (senin önünde dizlerimin üstünde) filminde söylediği aynı adlı şarkısını Gianna Nannini ile söylerken:
Gianni Traimonti rolünde oynadığı, siyah beyaz bir Türk filminde eski İstanbul’u görür gibi olduğumuz In ginocchio da te fiminden:
Gianni Morandi, aşağıdaki videoda Toskana–Emilia Apeninler Bölgesinde ottocentoquarantuno metri sul livello del mare (deniz seviyesinden 841 metre yüksekte) bulunan memleketi Monghidoro’yu tanıtıyor. Monghidoro’nun eski adı, tepeye gelindiğinde eşekler dinlensin diye yükleri boşaltıldığı için Scaricalasino imiş. Scaricare (yük boşaltmak) ve l’asino (eşek) sözcüklerinden geliyor.
Gianni Morandi ile bir Monghidoro turu yapmak, çocukluğunda koşuşturduğu avluyu gösterirken yüzündeki tebessümü görmek isterseniz benvenuti (hoşgeldiniz)!
“Paese mio che stai sulla collina” Tepenin üzerinde duran memleketim
Rönesans ruhunu az çok biliriz de Rönesans ruh nedir bir bakalım bugün. Fra di noi (aramızda) çok sayıda Rönesans ruh olduğunu bildiğim için bugün Margaret Lobenstine’in The Renaissance Soul kitabından yola çıkarak ruhumuzda bir viaggio (yolculuk) yapalım istedim.
2015 yılında hayata veda eden Amerikalı yaşam koçu, yazar, öğretmen, aktivist Margaret Lobenstine’ın Rönesans ruhlu insan tanımı yüreğime su serpti. Ben arada bir düşünür ve üzülürüm, çıkıp saatlerce konuşabilecek düzeyde bilgi birikimim, uzmanlığım yok belirli bir konuda diye. Ama dakikalarca konuşabileceğim tanti argomenti (birçok konu) var.
Bir alanı bırakıp diğerine geçme hevesi ve cesareti olan, brevissimo (kısacık) hayat dilimine ilgili veya ilgisiz farklı birçok şey sığdırıp yeni keşifler yapmayı seven ve bu şekilde zenginleşen insanları Rönesans ruhlu olarak tanımlıyor Lobenstine.
Mappa mentale Zihin haritası
Yalnızca bir konuda uzmanlaşıp hayatı boyunca bu uzmanlığı derinleştirerek hem güvende hem daha başarılı olmak da bir opzione e scelta (seçenek ve seçim), farklı tutkuların peşinden gidip konfor alanından çıkarak aklında ve gönlünde yatanları yaşamına entegre etmek ve hatta oradan bir iş yaratmak da.
İş dünyasında genellikle lineerlik aranır. Örneğin, bir şirket muhasebeci arıyorsa, konusunda uzman ve deneyimli kişiye şans verir. İyi muhasebe bilen ama aynı zamanda bir müzik grubunda bas gitar çalan bir şairin özgeçmişi uygun görülmez. Nello stesso settore (aynı sektörde) benzer işi senelerce yapmış olan kişinin karşısında sürekli sektör ve pozisyon değiştirmiş olanın şansı azdır. Rönesans ruha iş dünyasında burun kıvrılır, özgeçmişindeki boşluklara veya tutarsızlıklara tolleranza (hoşgörü) gösterilmez.
Ama yeni arayışlar ve denemeler güzeldir. L’anima rinascimentale spor, müzik, dil ve diğer alanlarda da gösterir kendini. Din için geçerli midir bilmem, geçerliyse eğer Reform ruh deriz ona o zaman. Naturalmente (tabii ki) maymun iştahından bahsetmiyoruz, yaşam karşısında iştahlı olup birçok şeyi iyi düzeyde yapıp mutlu olmak ve fayda üreterek çevresindekileri mutlu etmek söylemek istediğim şey.
Rönesans ruh, aşağıdaki kupanın üzerinde yazdığı gibi, gözlerini eski sonlara kapayıp kalbini yeni başlangıçlara açabilen insanların ruhunu tanımlıyor.
Kendime Rönesans ruh nişanını şöyle verdim: Ben çocukluğumda öğretmen olmayı hayal ederdim, o yönde bir eğitim almadım ama gün geldi kendimi öğretmen olarak kendi işime tayin ettim. Öğretmenlik eğitimi almadım ama tecrübeliydim: ilkokulda ad una classe immaginaria (hayali bir sınıfa) ders anlatır gibi ders çalışırdım, ortaokul ve lisede sınav öncesi yatakhanede fen derslerini anlatan arkadaşlarımın öğrencisiydim ama ben de matematik öğretmeniydim, üniversite boyunca İngilizce ve matematik dersi verdim. Alaylı öğretmenim yani, alay etmeyin.
Elime sürekli çevirmem için yazılar tutuşturuldu, derken onu da işe çevirdim. Yazar olmayı hayal ettim ama olamadım, olmuş gibi hissettirecek şeyler yaptım, yapıyorum. Tutkuyla öğrendiğim bir dili con grande gioia (büyük keyifle) öğretmeye çalışmak veya bugün oturup bu yazıyı hazırlamak bile Rönesans ruhun özelliği oluyor okuduklarıma göre. Tutkularım işim oldu, işim tutkum, hayaller de bir şekilde girdi işin içine, daha ne!
Comunque (neyse), kısaca Margaret Lobenstine’in kitabı bayağı bir özgüven aşıladı bana, iyi geldi kıyısından köşesinden Rönesans ruhlu insan kategorisine girmek. Margaret’im ruhuma su serpti, ben de onun ruhuna fatiha okudum!
(1404-1472)
Leonardo da Vinci 1452-1519
Perché(neden) rönesans ruh olarak adlandırmış Margaret Lobenstine bu ruh durumunu? Perché (çünkü) Rinascimento (Rönesans, yeniden doğuş) bu birden fazla şey yapma güdüsünün dikkat dağınıklığı, delilik, çılgınlık, maymun iştahlılık olarak değil, bir erdem olarak görüldüğü bir dönem. Çok sayıda çok yönlü sanatçı ve bilim adamının ortaya çıktığı bu dönemde, insanın potansiyelini ön plana çıkaran anlayışın öncüsü, insan istediğinde her şeyi yapar diyen Leon Battista Alberti’dir. Ressam, mimar, bilim adamı, şair, matematikçi ve sporcu olan Alberti’nin kendisi de bu sözün örneğidir. Michelangelo ressam, heykeltıraş, mimar ve şairdir. Isabella d’Este, Sir Thomas More ve daha birçok ismin yanında bir de Leonarda da Vinci örneği var tabii: heykeltıraş, ressam, anatomist, yazar, hezârfen, astronom, mimar, mühendis, mucit, matematikçi, müzisyen, botanist, jeolog, kartograf.
Var mı arttıran?
Benjamin Franklin 1706-1790
Rönesans dönemi dışında örnek vermek gerekirse siyasetçi, diplomat, yazar, mucit, bilim adamı, filozof Benjamin Franklin geliyor hemen akla. Thomas Jefferson (1743-1826), George Washington Carver (1864-1943) ve Winston Churchill (1875-1965) de yakın tarihin Rönesans ruhlarından.
Atatürk’ü düşünmeyi size bırakıyorum!
La signora con la lampada (1820-1910)
E finalmente (ve son olarak), Floransa’da doğduğu için ailesinin Florence adını verdiği istatistikçi, sosyal reformcu ve tabii kendini halk sağlığına adamış dünya çapında bir hemşire olan Florence Nightingale, nam-ı diğer Lambalı Kadın. Bu yıl 12 Mayıs’ta balkonlara çıkıp alkışlayarak kutladığımız Dünya Hemşireler Günü onun doğum günü.
Çok eskilere gidecek olursak da hekim, mimar, mucit, mühendis, heykeltıraş, astronom, yazar ve firavun Zoser’in veziri olan İmhotep ve mantık, psikoloji, astronomi, metafizik, doğa, siyaset, ekonomi, dilbilim, retorik gibi disiplinlerde eserleri olan Aristo’yu anmadan geçmemeliyiz.
Rönesans ruhlu olmanın diğer adı da multipotenziale (çok potansiyelli) olmak ama Rönesans ruh metaforunu sevdim ben, naçizane kendi ruhum adına konuşayım, daha havalı ve kesinlikle çok daha iyi hissettiriyor. Yukarıda adı geçen dâhi Rönesans ruhlar ile başka hangi çatı altında bir araya gelebiliriz, hangi ortak ifadeyle anılabiliriz ki!
Hayatı boyunca tek bir tutkunun peşinde gidip onu yaşamak (Mozart gibi) ve çok sayıda ilgi alanı ve tutkuyu bir yaşama sığdırmak (Da Vinci gibi) arasındaki skalada kalan herkes Rönesans ruhlu olarak tanımlanıyor nel libro (kitapta). Bir konuda derinlemesine uzmanlaşıp mesleğini en başarılı şekilde icra ederken tutkularından vazgeçmemek, başarılı kariyerini tutkularının verdiği keyifle beslemek yukarılarda bir mertebe tabii!
Bu yazıyı okuduğunu bildiğim ve ayrıca tanıdığım muhteşem Rönesans ruhlar var, solamente (yalnızca) bazılarını ikişer rolleri ile yazıyorum: profesör doktor doğa bilimci, profesör doktor yazar, ressam şair, kadın çiftçi kafe sahibi, mimar müzisyen, eğitimci şair, sanatçı futbolcu, uzman yönetici dernek başkanı, uzman şef işletmeci, sigortacı şarkıcı, yoga eğitmeni kafe sahibi, yazılım mühendisi motokrosçu. Çoğunluğun ek olarak annelik ve babalık gibi tam zamanlı bir yan uğraşı da var. Zaten yeni bir dil öğrenme isteği, hele de bu dil keyif için keyifle öğrenilen İtalyanca ise, Rönesans ruhun bir özelliği.
Bir Leonardo değiliz belki ama bence corona aşısını bulan bizim Rönesans ruhlu gruptan çıkacak!
Funda e Ülgen
Benim Rönesans ruhlu kadim dostum Funda çok başarılı bir diş hekimidir. Mesleğini adeta bir sosyal sorumluluk projesi gibi, Florence Nightingale edasıyla passione (tutku) ve spirito di sacrificio (özveri) ile yaptı. Arkadaşı ve komşuyu bıraktım, arkadaşın komşusu ve komşunun arkadaşından bile ücret almaya varmadı eli ve yüreği. Kahkaha attırarak açtırdı hastalarına ağzını ve güldürmeye devam ederken tedavi etti. Yoğun işinin yanında aktif dernek üyesiydi ve sürekli fayda üretti. O arada da, çok iyi eğitim alan ve almaya devam eden üç harika çocuk yetiştiriverdi.
Muayenehanesini kapatınca dinlenecek sandım, al contrario (aksine) meslek lisesinde iki yıllık sanat tasarımı eğitimi aldı. Neyse artık dinlenir derken üniversite sınavına girdi ve iç mimarlık bölümünün alt dalı olan iç mekân tasarımı meslek yüksekokulunu kazandı. corona döneminde gayet disiplinli bir şekilde uzaktan eğitimine devam etti. Biz onu izlerken yorulduk, o yorulmadı. Bundan sonra, kahve tutkusunu iç mekan tasarımı becerisi ile sentezleyeceği bir kafe açmasını bekliyorum.
Çok tatlı bir Rönesans ruh daha tanıyorum, başarılı bir sporcu ve harika bir piyanist. Derslerindeki başarısından bahsetmiyorum bile. Multipotenziale, zeki, harika bir kız. Fakat ruhunu askıya almış bir hali var uzun süredir. Bu sene 12. sınıf olacak ve üniversite için hazırlanması gerekiyor. Henüz nerede ne okumak istediğine, neredeyse okumak isteyip istemediğine dair bir fikir duyamadık. Ters tepmesin, terslenmeyelim diye esprili bir şekilde sorunca, o daha da esprili bir şekilde ustaca geçiştiriyor konuyu ama artık yavaş yavaş kıpırdanmamız, biraz fikir üretmemiz gerek.
Beni okuyorsa bir de buradan sesleneyim, “Tatlım bak anneciğin yataklara düştü, ben kendimi sadece sana adayacağım seneye, sen gelmezsen kilit vuracağım ofise, yapma etme, gençsin güzelsin, coronanın sillesini hepimiz yedik, gel küllerimizden yeniden doğalım, yeniden şekillenelim, rönesansımız reformumuz başlasın.
Ruhumuz askıda kalırsa Askıda Ruh kampanyası başladı sanıp kaparlar ruhumuzu ona göre, hele senin güzel ruhunu bırakmazlar öyle askıda, benden söylemesi!
Müzik kariyerine altı yaşında keman çalarak başlayan Greta Panettieri, çok yönlü bir müzisyendir. On yıl keman eğitimi aldığı Perugia Francesco Morlacchi Konservatuvarında aynı anda piyano ve vokal eğitimi de almıştır. Boston’daki ünlü müzik okulu Berklee College of Music’ten burslu kabul almasına rağmen, New York’ta kalarak kulüplerde caz ağırlıklı olmak üzere çok farklı tarzlarda müzik yapmıştır.
İtalya’da ve modern caz dünyasında en iyi seslerden biri kabul edilen Greta Panettieri’nin müziğinden ve farklı dillerde yorumladığı şarkılardan keyifli bir compilazione (derleme) hazırladım size, umarım beğenirsiniz. İlk şarkı With Love albümünden Vivere!
Picasso’nun dediği gibi zürafa, fil ve kediyi icat eden Tanrı aslında gerçek bir tarzı olmayan ve farklı şeyler deneyen bir sanatçıdır.
Dio in realtà non è che un altro artista. Egli ha inventato la giraffa, l’elefante e il gatto. Non ha un vero stile: non fa altro che provare cose diverse.
Evcil hayvan olarak üçünden birini seçecek olsam tercihim kesinlikle zürafa olurdu. La giraffa Tanrının en güzel eserlerindendir. Öğrencilerim ve arkadaşlarım bilir, ofisime girer girmez karşı duvarda kafasını bir pencereden içeri sokmuş meraklı bir zürafa resmi vardır. Yok, öğrencilerime meraklı olun, sorgulayın gibi subliminal mesajlar göndermek için asmadım onu oraya, tamamen benim zürafa sevgimle ilgili.
I miei studenti
Bendeki resmi fotoğraflayamadığım için bunu temsili olarak koydum, çok benziyor ama benim resmimde tek zürafa var. Buradakiler öğrencilerim olsun o zaman!
Neden bu kadar seviyorum zürafaları? Belki de çok büyük ve güçlü kalpleri olduğu için. Zürafanın kalbi ve beyni arasında iki metre kadar mesafe olduğu için beynine müthiş bir basınçla kan gönderen kalbi son derece güçlüdür ve èpiù grande della sua testa (başından daha büyüktür). Dış tasarımları kadar iç tasarımları da özgün olan bu tatlı yaratıklar için tek bir sıfat seçmem gerekirse zarif derdim.
Nitekim zürafanın adı da Arapça zarafet anlamına gelen zarafa sözcüğünden geliyor. Batı dillerindeki isimlerinin kökeni de bu sözcük.
Zarafa, 1826 yılında Mısır Valisi Muhammed Ali Paşa’nın Fransa Kralına hediye olarak gönderdiği yavru zürafanın da adı aynı zamanda. Come un gesto diplomatico (diplomatik bir jest olarak) zürafa göndermek fikri nereden çıkmış derseniz, X. Charles’ın Paris’teki Jardin des Plantes’de sergilediği egzotik hayvanlara zürafa da eklemek üzere verdiği ilan maalesef.
Una giraffa francese
Etiyopya’daki avcılarla iletişime geçen Muhammed Ali Paşa, henüz iki haftalık yavru zürafayı develere yükleterek kaçırmış. Develer üzerinde, yelkenliler ve gemilerle, en son da yürüyerek durissimo (çok meşakkatli) bir yolculuktan sonra kralın sarayına ulaşan zavallı yorgun hayvan, ömrünü Jardin des Plantes’de geçirmiş. Burada on yedi sene itinayla bakılan ve büyük sevgi toplayan Zarafa, halk arasında ikon olmuş, modaya ve hatta saç şekillerine yön vermiş.
Zarafa’nın yolculuğunu yazan naturalista (doğa bilimci) Étienne Geoffroy Saint-Hilaire (1772-1844) bu zarif hayvanı ilk gördüğü anda büyülenmiş ve kurduğu her cümlede onun fantastik bir güzelliğe sahip, göz alıcı, muhteşem bir hayvan olduğuna değinmiş.
1845 yılına kadar yaşayan Zarafa şimdi La Rochelle Müzesinde.
Zarafa’nın yolculuğunu Michael Allin’in Zarafa adlı kitabından okuyabilir, 2012 yapımı animasyon filminden izleyebilirsiniz:
İtalyan hiciv yazarı, gazeteci ve şair Stefano Benni de zürafaların kalpleri ve beyinleri arasındaki lunga distanza (uzun mesafe) üzerinden tek bir cümleyle felsefe yapmış:
(Zürafanın kalbi düşüncelerinden uzaktır. Dün aşık oldu ama henüz bilmiyor)
Stefano Benni’nin Tatlı Hayat, Tanrı’nın Grameri, Deniz Dibindeki Bar, Prendiluna ve Cyrano De Bergerac/Hepsi Sana Miras adlı Türkçe’ye çevrilmiş kitapları var eğer ilgilenirseniz.
Yolculuğunuz ne kadar meşakkatli olursa olsun, düşünceleriniz kalbinize yakın olsun!
İtalya’da Yavaş Hareketinin parçası olarak 1999 yılında kurulan Cittaslow ise Slow Food hareketini kentsel bir boyuta taşımıştır. Greve in Chianti Belediye Başkanı Paolo Saturnuni’nin önderliğinde dört belediyenin katılımı ile kurulan birlik, 28 ülkede 182 üyesi olan geniş bir ağdır. Birlik kurulduğunda yavaş şehir,insomma (yani, başka bir deyişle) sakin şehir, olmak için 59 kriter belirlenmişken 2013 yılında criterio (kriter) sayısı 70 olmuştur.
Cittaslow olabilmenin ilk koşulu, başvuru yapan yerleşim merkezinin nüfusunun 50.000 altında olması. Bir cittaslow, Slow Food ilkelerini benimsemeli, yani fast food zincirlerine hayır demeli ve geleneksel yöntemlerle üretilen yöresel tatları sunmalı. Diğer kriterler şu başlıklar altında toplanabilir: altyapı, çevre ve tarım politikaları, kentsel kalite, sosyal uyum, turizm ve misafirperverlik, consapevolezza (farkındalık).
Una strada a Seferhisar Seferhisar’da bir sokak
Türkiye’nin ilk yavaş şehri, bu harekete 2009 yılında katılan Seferhisar. Başlıca geçim kaynağı tarım olan Seferhisar, aynı zamanda turistik bir yerleşim merkezi. Ancak Çeşme, Şirince ve Urla gibi turistik yerlere abbastanza vicino (oldukça yakın) olmasına rağmen, konaklama tesislerindeki yatak kapasitesi bile sınırlı olmak durumunda çünkü cittaslow olmanın bir koşulu da bu. Türkiye’deki diğer sakin şehirlerden bazıları Gökçeada, Eğridir, Akyaka, Mudurnu, Perşembe, Şavşat, Vize ve Halfeti.
Il vero motivo (gerçek, asıl amacı) şehirlerin kendi kimliklerine sahip çıkmasını ve özgün kalmasını sağlamak, yavaşlayarak sakinleşmek, yaşam kalitesini yükseltmek ve hızlı yaşam tarzından, trafikten, gürültüden bunalan misafirlere kucak açan doğal ve huzurlu köşeler yaratmak olanCittaslowhareketinin felsefesi, kısaca vivere rallentando la quotidianità (günlük hayatı yavaşlatarak yaşamak).
Città lente hareketinin yirmi yılda 28 ülkede hızla yayıldığı düşünülürken, aslında bununsalyangoz hızında lentissimo (çok yavaş) bir ilerleme olduğunu gördük. corona tüm dünya şehirlerini iki ay gibi kısa bir sürede yavaş şehre çevirdi, herhangi bir kriter getirmeden.
Günlük hayatlarımız uzun süredir yavaş. Evlerimiz geleneksel ve yerel organik gıdalarla Slow Food merkezlerine döndü, gürültü ve trafik yok artık hayatlarımızda, farkındalığımız arttı ama huzurumuz kaçtı. Evlerimizde più sicuro(daha güvenli) vepiù sano(daha sağlıklı) bir ortamda yaşıyor olmamıza rağmen, sürekli bir sağlık tehdidiyle meno tranquillo (daha az sakin) olduk. Organik beslensek de organik buluşmalar, sarılmalar, kavuşmalar olmayınca eksiğiz.
C’é un legame segreto fra lentezza e memoria, fra velocità e oblio.
Milan Kundera, Lentezza
Milan Kundera Yavaşlık romanında, Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır diyor. Yavaşlığın derecesinin anının yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunun, hızın derecesinin de unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunu söylüyor.
Evet, yavaşlık hızlı günlük yaşamda hızla unutulan eskiyi en ince ayrıntılarla anımsattı ama yavaş yaşam da günlük hayatta endişe verici düzeyde bir unutkanlık başlattı bende.