Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
1986 yılında İtalya’da başlayan Slow Food hareketi tüm dünyada hızla yayılıyor. Türkiye’de bu harekete katılan ilk yerleşim yeri, Çeşme’ye bağlı l’unico (tek) Türkmen köyü olan Germiyan. Çeşme Rotary Kulübünün çalışmaları sonucunda 2015 yılında katıldığı Slow Food hareketinin Türkiye’deki öncülüğünü yapan Germiyan, bu tarihe kadar zaten organik yöntemlerle gıda üreten bir köy iken, bu adımla la gente del villaggio (köy halkı) seferber olup bu simpatico köyde turizm hareketliliği başlatmış.
Ama kesinlikle köyün la più (en)seferber kişisi Nuran Erden. Müthiş pitture murali (duvar resimleri) ile köyünü müze haline getiren gerçek bir pittrice (kadın ressam), girişimci ruhuyla köyü gastronomi turizmine açan şahane bir kadın.
Ben ne kadar çabalasam da anlatamam, per favore (lütfen) kendinden dinleyin hikâyesini.
Ve videonun sonlarına doğru, duvardaki resimleri onun yaptığını duyup delusione (hayal kırıklığı) yaşayan kadın tiplemesini canlandırdığı sahneyi kaçırmayın. Hemen gözümün önünde belirdi o ziyaretçi profili. Magari (keşke) onlar da açabilse azıcık gözlerini ve kalplerini, indirebilseler burunlarını havadan.
Azıcık Nuranlaşabilseler yani!
Aşağıdaki videoda da Ev Bezgini adında bir seyahat blogu olan çılgın Nur Banu Molla, tüm Türkiye’yi boyayacağını söyleyen çılgın Nuran ile röportaj yapmış:
Dipingerò tutta la Turchia
Ci sono pittori che dipingono il sole come una macchia gialla, ma ce ne sono altri che, grazie alla loro arte e intelligenza, trasformano una macchia gialla nel sole.
Pablo Picasso
(Güneşi sarı bir leke gibi çizen ressamlar var ama bazıları da var ki, sanatları ve zekâları sayesinde sarı bir lekeyi güneşe dönüştürüyor)
Ege’de kalan kalbimi almaya gittiğimde köyünü güneşe dönüştüren ve tüm Türkiye’yi renklendirmek isteyen bu koca yürekli sanatçıyla tanışacağım!
Una pittura murale di Nuran Nuran’ın bir duvar resmi
Not: Germiyan’daki kırmızı slow food salyangozlarının ağzında birer zeytin dalı var
İtalya’da karnımızı (ve gözümüzü) doyurabileceğimiz çok çeşitli mekân var. Yemek adeta ayin yapmakla sinonimo (eş anlamlı) olduğu için İtalyanlar kahve gibi yemek kültürlerini de korumak amacıyla ülke olarak takdire şayan bir direniş sergiliyorlar. Starbucks zincirine un anello (bir halka) olmayı yıllarca reddeden İtalya’nın slow food akımının başladığı yer olmasına şaşırmamak gerek.
1986 yılında, a piedi (ayaküstü) yenen sağlıksız gıdalarla karın doyurmaya ve hatta gereğinden fazla tıkınmaya alıştıran fast food çılgınlığına tepki olarak Carlo Petrini tarafından başlatılan bu movimento (hareket), temiz koşullarda üretilen sağlıklı gıdaların piano piano (yavaş yavaş) tüketilmesi gerektiğini savunarak başlamıştır. Oggi (bugün) Slow Food® dünya çapında iyi, temiz ve adil gıda ilkesini benimsemiş milyonlarca insanın bir araya geldiği büyük bir ağdır.
Kalabalık ve gürültülü sofraları, hep İtalyan ailelerinin etrafında bağrış çağrış coşkuyla ama hep piano piano yemek yediği masalara benzetmiyor muyuz? Natale con i tuoi, Capodanno con chi vuoi (Noel anne ve babanla, yılbaşı istediklerinle) gibi sözlü bir kuralın geçerli olduğu İtalya’da pazar günleri mutlaka büyüklerin evinde toplanılıp insieme (birlikte) hazırlanan ve birlikte toplanan bir sofra etrafında saatlerce sohbet edilir.
Dışarıda yeme alışkanlığının yeni yeni yaygınlaştığı ülkede, özellikle orta yaş ve üzeri kişiler çoğunlukla qualsiasi (herhangi) bir olayı kutlama dışında pek de dışarıda yemiyor. Genelleme yapmam için yeterli değil ama bir arkadaşımın oğlunun her öğlen molasında yemek için ofisten çıkıp eve gittiğini duyunca ister istemez gençlerin de un po’ tradizionale (biraz gelenekçi) olduğunu düşündüm.
Biz halktan olmadığımıza göre, diğer ziyaretçiler gibi lezzetli İtalyan yemeklerini nerelerde tadabileceğimize bakalım.
Ristorante’ler antipasti (iştah açıcılar), primi e secondi piatti (ön yemekler ve ana yemekler), contorni (garnitürler) ve dolci (tatlılar) sunulan, uzun uzun oturup masanıza gelen lezzetlerin keyfini çıkarabileceğiniz daha lüks mekânlardır. Çoğunlukla kapısında menüsü bulunan ristorante’nin yemeklerini ve fiyatlarını daha içeri girmeden görebilirsiniz. Aldığınız hizmet ve masanıza gelen ekmek için hesabınıza eklenen bir pane e coperto ödediğiniz için ayrıca mancia (bahşiş) bırakmanıza gerek yok ama yine de siz bilirsiniz.
Gözünüze ve kulağınıza aşina geleceğine emin olduğum diğer bir lokanta türü de trattoria. Trattoria’lar çoğunlukla bir aile tarafından işletilen, diversi tipi di pasta (farklı makarna çeşitleri) ve geleneksel ev yemekleri bulabileceğiniz daha küçük, daha samimi ve più economico (daha hesaplı) ristorante’lerdir. Trattoria’lar ristorante’lerden farklı olarak genellikle ana caddeler üzerinde veya trafiğin yoğun olduğu bölgelerde değil, ara sokaklardadır. Yerel yemeklerin sunulduğu, simile (benzer) ama più piccolo ve più economico diğer bir lokanta türü de osteria’dır.
Tabii ki İtalya’ya gidip pizza yemeden dönülmez. Pizzeria’lar lezzetli pizzalar yiyebileceğiniz sade ve keyifli yerel mekânlardır. Geleneksel pizzeria’lar yalnızca akşam açıktır. Ancak artık trattoria’lar da işletmelerine birer pizza fırını ekleyip menülerinde pizzaya yer vermeye başlayınca bazı pizzeria’lar öğlen de hizmet vermeye başladı. Bunu genellikle vitrinlerine astıkları pizza anche a pranzo (öğlen yemeğinde de pizza) gibi yazılarla duyuruyorlar.
İlk pizzeria deneyimimde, önüme gelen menüdeki pizza çeşitlerini anlamayınca pizza con verdure (sebzeli pizza) seçerek güvenceye aldım kendimi. Türkiye’de sebzeli pizza malzemelerinin biber, mısır ve domates ile sınırlı oluğu bir dönemde benzer bir pizza beklerken gerçek anlamda bir pizza con verdure geldi önüme. Kabak dilimleri, patlıcan, yer yer birkaç top ıspanak, ungrande asparago (kocaman bir kuşkonmaz) ve bunların sığabildiği dev pizzayı tek başıma bitirmem mümkün değildi. Gözüm arkada kalmasın diye biraz yedikten sonra kalan sebzeleri pizzanın üzerinden seçip yedim.
Özellikle Roma’da pizza rustica adıyla daha sık rastlayacağınız pizza a taglio, envai çeşit pizza arasından seçip istediğiniz kadar alabileceğiniz küçük kafeterya tarzında yerler. İstediğiniz miktarı belirtmek için kesme aletiyle seçtiğiniz pizzayı gösteren çalışanın basta così? (böyle yeter mi) sorusuna hazırlıklı olun. Sì, grazie deyip gösterilen miktarı kabul edebilirsiniz ya da più piccolo veya più grande per favore diye arzu ettiğiniz miktarı anlattıktan sonra tarttıkları pizzanızı hemen alabilirsiniz. Oturup yiyebileceğiniz gibi, elinize alıp gezmeye devam edebilirsiniz. Kâğıda sarılıp elinize tutuşturulan bu pizza da İtalya’nın fast food’u sayılabilir!
Hızlıca ve hafif bir sıcak yemek yiyebileceğiniz tavola calda, bir tavola calda çeşidi olan ve vitrininde pişen tavuk veya etleri görebileceğiniz rosticceria, sandviç dükânı diyebileceğimiz paninoteca, pastane ve fırın ürünlerinin satıldığı pasticceria, daha çok kafe gibi olan bar, antipasti eşliğinde şarabınızı yudumlayabileceğiniz enoteca ve karnınızı doyuracak çeşitlilikte enfes dondurmalar alabileceğiniz gelateria diğer lezzet mekânlarıdır.
Bir lokantada sipariş verirken, yine her ortamda istek belirtmek için tercih etmemiz gereken kibar rica sözcükleri vorrei ve vorremmo ifadelerini kullanabiliriz. Bunlar volere fiilinin birinci tekil ve çoğul şahıs condizionale (would) çekimleridir. İngilizce karşılıkları I would like ve We would like.
Su alırken ise sodalı su olan acqua gassata veya diğer adıyla acqua frizzante istemiyorsanız non gassata per favore diye belirtmeniz gerek. Per favore (lütfen) yerine kullanabileceğiniz diğer ifadeler ise per piacere ve per cortesia.
İtalya’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ve 1989 yılında örgütleşen slow food hareketinin etkinliklerini https://www.slowfood.com web sitelerinden izleyebilirsiniz.
Chi va piano va sano e va lontano (yavaş giden sağlıklı ilerler ve uzun yol alır) atasözünü esas alan bu güzel hareketin logosué una lumaca rossa (kırmızı bir salyangozdur).
Not: Bu yazı kitabımdan, İtalya’ya gidip lezzet mekânlarını gezebildiğimiz günlerden
Hani aile içinde, arkadaşlar arasında deyimleşip dile giren ve yıllarca kullanılan ifadeler vardır ya, bugün onlardan birini anlatacağım. Beğenirseniz kullanın anche voi (siz de).
Teyzem bir gün yaptığı sini köftesini anlatıyordu anneme. Sini köftesi, çok zahmetli olan içli köftenin con gli stessi ingredienti (aynı malzemelerle) tepside yapılan kolay versiyonu. Neyse, teyzem uzun uzun anlattıktan sonra fena olmadı, içli köftesizliğimizi aldı dedi. Biz annemle göz göze gelip gülmeye başladık perché (çünkü) yalnızca susuzluğumu aldı şeklinde çok dar bir anlamda kullanırdık bu deyimi.
Aradan birkaç hafta geçti, kuzenimle ad un café (bir kafede) yemek yerken teyzem âlem, bak ne dedi diye anlatıyorum, hâlâ şaşkınım demek ki! Ona hiç komik gelmedi, meğer onlar çay demlemeye üşenip poşet çay içtiklerinde çaysızlığımızı aldı falan diye çok sık kullanırmış bu ifadeyi. Biz böyleyiz demeye getirdi yani. Ben hemen konuyu kapattım ve porcini mantarlı spagettisizliğimi alan yemeğimi bitirip tatlıya geçtim in silenzio (sessizce).
Noi siamo così
Dün Netflix’te izlediğim Biz Böyleyiz, Egesizliğimi ve Toskanasızlığımı aldı. Ve hatta filmsizliğimi de. Nei primi mesi di quest’anno (bu senenin ilk aylarında) gösterime giren filmde Hümeyra, Berrak Tüzünataç, Şebnem Bozoklu, Özge Özpirinçi ve Engin Öztürk var. Ayrı ayrı tanınan başarılı oyuncuların bir araya geldiği güzel bir ensemble cast film. Yönetmen Caner Özyurtlu, filmin senaryosunu ise Berrak Tüzünataç ve Melikşah Altuntaş yazmış.
Hümeyra’nın film hakkındaki yorumu:
Hepimize iyi geldi, hepimiz kendi içimizde yorgunduk, yaralıydık, hepimizi bir yerinden yakaladı bu film ve bize çok iyi geldi.
Secondo me (bana göre, bence) aynı şey seyirciler için de geçerli. Kesinlikle her yaş grubunun seveceği, herkese iyi gelecek bir film. Biz de hepimiz kendi içimizde yorgunuz ve yaralıyız. Urla’nın Ildır Köyü’nde harika bir evde geçen bu komik, duygusal, sıcak, sürprizli ve keyifli filmi izlemediyseniz öneririm.
Bilmem oldu mu bu yazı ama yarına kadar yazısızlığınızı alır diye düşünüyorum!
Nel blu, dipinto di blu, Domenico Modugno’nun halk arasında ve bizler tarafından Volare olarak bilinen, hiç eskimeyen şarkısıdır. Domenico ve Franco Migliacci tarafından yazılan şarkının çıkış tarihi 1958. Sekizinci Sanremo Müzik Festivalinde birinci olan şarkı, aynı yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında üçüncü olmuş.
Alla zampa di ogni uccello che vola è legato il filo dell’infinito.
Victor Hugo, I miserabili
(Uçan her kuşun ayağında sonsuzluğun ipliği bağlıdır)
Haydi ayaklarımıza birer sonsuzluk ipliği bağlayıp İtalya’nın üzerinde uçalım, o güzelim yerleri bir de kuş bakışı izleyelim:
Beni en çok o selvili yol büyüledi, balkondan üç selvi ağacına bakıp Toscana’da olma hayali kurabiliyorsam Val d’Orcia’da kuş olup uçarım kesin!
sono un uccello
l’animale più bello
volo canto ballo
(ben bir kuşum, en güzel hayvan, uçarım şarkı söylerim dans ederim)
Haiku deyip geçmeyin, üç dizecikte sırasıyla articolo indeterminativo, bir sonraki konumuz superlativove presente indicativotekrarı yaptım çaktırmadan.
l’uccello é sempre libero
sia nel cielo che su un albero
con il suo bel cuore d’oro
(kuş daima özgürdür, ister gökyüzünde ister bir ağaçta, güzel altın kalbiyle)
Son olarak da Türkçe bir haiku denemesi:
uç uç yorulunca kon
ister kuş ol ister drone
ya da bir uçan balon
Bu arada, Vincenzo’yu soranlar var aranızda, hamdolsun sta bene, soranlara saluti (selamlar) gönderiyor. Yalnız günden güne zayıflıyor, başlarda daha havalıydı.
Bana baktıkça eriyor gibime geliyor. Son günlerde biraz farklı bakmaya başladı o güzel yosun yeşili gözleriyle. Ben de balkona çıkarken üstüme başıma, pijamama çekidüzen verir, saçlarımı belime kadar açar, hatta tarar oldum. Gerçi biliyorum l’amore è cieco (aşkın gözü kördür) ama olsun.
Benden en fazla bir beyaz dizi yazarı ya da haiku şairi çıkar lo so (biliyorum)!
Hayatı boyunca kalp yetmezliği, astım ve akciğer sorunları ile boğuşan, kızıl saçlarından ve aldığı rahiplik eğitiminden dolayı il prete rosso (kızıl papaz) lakabı ile tanınan Venedikli Antonio Vivaldi, dünyada le quattro stagioni (dört mevsim) olduğu sürece yaşayacak çok değerli bir bestecidir.
Da tre stagioni (üç mevsimdir) evdeyiz. Sonbahardan da gün alır, dört mevsimi tamamlarız gibi geliyor. Ben artık yaz konçertosuna geçtim. Akşamüstü balkonda günün yorgunluğunu (dinlenmenin yorgunluğu da denilebilir) atarken Vivaldi dinlemek iyi geliyor.
İlk bölümde (allegro ma non molto) kavurucu yaz sıcağından yanan insanlar, hayvanlar ve ağaçlar anlatılıyor. Bunu hayal etmem zor değil, zira en geç bir ay sonra ben de o insanlardan biri olacağım. Karşımdaki ağaçlar bu canlılığını yitirecek ve kuşlar kuytu serin köşelere kaçacak. Zaten ben de artık gündüz balkonda oturamayıp condizionatore (klima) serinliğine kaçacağım.
Bu bölümde la orchestra daha sonra kuşları, uğuldayan rüzgarı ve yaklaşan fırtınayı seslendiriyor. Tüm şehir halkı olarak her akşam saat dokuzda balkonlara çıkıp yağmur duası yapmaya başlıyoruz.
İkinci bölümde (adagio) uykulu bir küçük çobanın sinekler ve çakan fulmini (şimşekler) yüzünden uyuyamaması canlandırılıyor. Biz de bazen uyuyamayız gece, bir tane bile olsa uyutmaz sivrisinek. Sivrisineksiz uykunun en garanti yolu klimada uyumaktır ama klimada uyumak her zaman deliksiz uykuyu garanti edemez.
Eski klimalar, gece elektrik kesilip kapanınca otomatik olarak yeniden çalışmaz. Eh, bütün şehir klimalara yüklenince de interruzione di corrente (elektrik kesintisi) kaçınılmaz olur. Uykumuzu kaçırsa da çakan şimşeklere seviniriz, yağmur dualarımız tuttu demektir.
Son bölümde (presto) fırtınanın ürkütücü sesini, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ekinleri yerlere yatırmasını duyarız. Bu camlara çarpan çılgın pioggia (yağmur) iyi gelir, bizi kendimize getirir. Yeniden balkona çıkar, yıkanan doğayı seyrederken mis gibi toprak kokusunu içimize çekeriz.
Aynı zamanda sara hastası olan ve yaz aylarında sağlık sorunları artan Vivaldi için sıkıntılı bir mevsimdir l’estate (yaz), bu nedenle yaz konçertosunu hüzünlü bir ezgi olan Minör ezgisiyle yazdığı söyleniyor.
L’Estate Yaz
Biraz hüzünlendik, hemen canlanalım. Bir Vivaldi değilim, konçerto yazamam ama ayçiçekleri üzerine çok neşeli (allegro ma molto) bir haiku denemesi yaptım:
Bu yaz, Antalya merkezli bir tatilde Kuyucak’taki Lavanta Kokulu Köy’ü günübirlik ziyaret etmek vardı planda. Arada bir hatırlayıp iç geçiriyordum. Geçen pazar günü sevgili Merih Soylu’dan harika fotoğraflar geldi. Meğer Adana’nın Karaisalı ilçesinde, yani yanı başımızda, lavanta tarlaları ve Lavanta Kokulu Kelebekler adında bir kahvaltı restoranı varmış. Yolda da muhteşem ayçiçeği tarlalarının sunduğu görsel şölen.
Il programma di quest’estate (bu yaz programı) belli oldu: Adana merkezli bir tatilde Karaisalı’daki Lavanta Kokulu Kelebekler’i günübirlik ziyaret etmek ve dönmeden Ekotepe Yaşam Çiftliği’nde güneşi batırmak (güneşi farklı yerlerde batırmak önemli)!
Un girasole
Not: Bu arada, girasole sözcüğü girare (dönmek) fiili ve sole (güneş) sözcüklerinden geliyor. Güneşedönen, yani Günebakan..
Bir serçe mi yoksa bir salyangoz muolmak isterdin?
Vorrei essere un passero piuttosto che una lumaca
(bir salyangozdansa serçe olmak isterdim)
Se potessi (If I could)
Hepimiz passero (serçe) olmayı salyangoz olmaya tercih ederiz galiba ama bir süreliğine kabuğunda güvence altında doğanın ritminde yaşayan, antenleriyle iletişimini yürüten, kendini yenileyebilen sabırlı birer lumaca (salyangoz) olduk.
Japonya’nın en önemli Haiku şairlerinden Kobayashi Issa’nın bu haiku’su bize gelsin o zaman:
1763-1827
Oh lumaca,
scala il Monte Fuji,
ma piano, piano!
(Ah salyangoz, Fuji Dağı’na çıkar, ama yavaş yavaş)
Havalar nasıl olursa olsun, moralimiz yerinde olsun!
İtalyanca’da da vücudumuzdaki organlarla ilgili çok sayıda deyim var. Bu dildeki deyim ve atasözlerinin Türkçe’de kullandığımız deyimlerle benzerliği şaşırtıcıdır.
Çok sık kullanılan deyimlerden bazılarına bakalım:
la testa (baş, kafa)
Mi ascolti? Dove hai la testa? (Beni dinliyor musun? Aklın nerede?)
Marco è un tipo indipendente, fa sempre di testa sua (Marco bağımsız bir tiptir, hep kafasına göre davranır)
Oggi non mi sento bene, mi gira la testa (Bugün kendimi iyi hissetmiyorum, başım dönüyor)
la faccia (yüz)
È sempre meglio dire le cose in faccia (Bir şeyleri kişinin yüzüne söylemek her zaman daha iyidir)
Quando qualcosa non è piacevole, facciamo la faccia storta (Bir şey hoşumuza gitmediğinde yüzümüzü buruştururuz)
l’orecchio (kulak)
Dimmi! Sono tutto/a orecchie (Söyle! Tüm dikkatim sende)
Lui ha orecchio per musica (Müzik kulağı var)
l’occhio (göz)
Occhio! Arriva una macchina Ferrari (Bak! Bir Ferrari araba geliyor)
Parliamo a quattr’occhi (Özel konuşalım/konuşuyoruz)
Occhio per occhio, dente per dente (Göze göz, dişe diş)
il naso (burun)
Lui è molto curioso, mette sempre il naso negli affari degli altri (O çok meraklı, hep başkalarının işine burnunu sokar)
la bocca (ağız)
È sulla bocca di tutti, lo sanno tutti (Herkesin dilinde, herkes biliyor)
Quando sento qualcosa sorprendente, rimango la bocca aperta (Şaşırtıcı bir şey duyduğumda ağzım açık kalır)
Acqua in bocca! (Kimse duymasın)
Aramızda kalmayacağını bile bile yaptığımız aramızda kalsın tembihi gibi bir deyim. Ağzında bakla ıslanmayacağını düşündüğümüz kişiye, bakla ıslansın diye ağzına biraz su almasını bu şekilde söyleyebiliriz.
Dai un esame oggi? Allora in bocca al lupo. (Bugün bir sınava mı giriyorsun? Haydi o zaman iyi şanslar)
In bocca al lupo meseleyi bir kurdun ağzına gönderen bir deyim. Anlamı ise her şey yolunda gitsin, kolay gelsin, iyi şanslar. Böyle bir augurio (iyi dilek) ardından batıl bir inançla, crepi (ölsün) veya daha uzun haliyle crepi il lupo (kurt ölsün) gibilerden bir karşılık veriliyor. Ama artık hayvansever bir yaklaşımla lunga vita al lupo (kurda uzun ömür), evviva il lupo (yaşasın kurt) veya daha sade bir şekilde grazie yanıtları daha yaygın.
I gemelli Romulus e Remus
Bu deyimin nereden geldiğine dair söylentiler, Roma Mitolojisine göre Roma’nın kurucuları olan Romulus ve Remus’a kadar uzanıyor. Eğer bu doğruysa iyi şanslar dilediğimiz kişiyi, Tiber Nehri’nde boğulmaktan kurtulup Palatino tepesinin eteklerinde kıyıya vuran ikizleri emzirip onlara bakan dişi kurt gibi bir kurda emanet etmek mantıklı görünüyor.
O zaman tabii ki kurdun ölmesini değil, çok yaşamasını dilememiz gerek!
la spalla(omuz)
Ha tutta la famiglia sulle spalle (Tüm ailenin yükü onun omuzlarında)
Lui è disoccupato, vive alle spalle dei genitori (Çalışmıyor, ailesine bağımlı yaşıyor)
il braccio (kol)
Aspettiamo mio fratello a braccia aperte (Erkek kardeşimi kollarımız açık, özlemle bekliyoruz)
Erkek bir sözcük olmasına rağmen bu sözcüğün çoğulu le braccia.
la mano (el)
È ad un localino semplice, è molto alla mano (Kolay bir yerde, el altında)
Oggi do una mano a mia madre per il suo lavoro (Bugün anneme işinde yardım ediyorum)
Mia figlia ha le mani bucate, spende troppo (Kızım çok para harcıyor, elleri delik)
la gamba (bacak)
Fellini è un regista molto in gamba (molto bravo) (Fellini çok başarılı bir yönetmendir)
il piede (ayak)
Lei fa il suo compito con i piedi (molto male) (Ödevini çok kötü yapıyor)
Ragazza zaten genç kız demek, giovanesıfatına gerek yok demeyin. İtalyanca’da ragazze adolescenti (ergen kızlar) ve ragazze adulte(yetişkin kızlar) ifadeleri de kullanılıyor. Hatta bir yerde ragazze a mezza età (orta yaş kızlar) ifadesi bile görmüştüm. Artık donne (kadınlar) diyebilir miyiz onlara lütfen?
Aylak ama aynı zamanda I like geçirdiğimiz ortaokul yazlarını andıktan sonra aklıma bir ayrıntı daha geldi. Ayrıntı ama bayağı allarmante (alarm verici) bir durum!
Ben o yazların birinde bir Beyaz Dizi kitabı okumuştum. Bir yandan babamın sacro (kutsal) kitaplığından klasikleri, İtalya’da Reform ve Rönesans’ı, Hitler’in Kavgam otobiyografisini okuyordum, d’altra parte (bir yandan da) nereden bulduysam bir beyaz dizi sıkıştırmıştım araya. İkinci bir tane daha okuma isteği ve heyecanı duymadan hafif küçümser bir tavırla ne var bunda, ben bile yazarım diye düşünüp kafamda kurgulamaya başlamıştım hemen.
Aramızdaki giovani (gençler) için küçük bir bilgilendirme notu düşelim. Beyaz Dizi kitapları (halk arasında, daha doğrusu genç kızlar arasında beyaz diziler) Sevgiden Kaçış, Mutluluk Yalanı, Aşk Her Yaşta Güzeldir, Sevgiliye Ağıt, Tutsak, Kaderin Çağrısı, İki Kişilikli Kadın, Gönül Avcısı, Zorla Güzellik, Mavi Anılar gibi birbirinden yaratıcı adlarla Türkçeye çevrilmiş romantizm ve erotizm dolu sottilissimo (incecik) kitaplardı.
Benim a quell’età (o yaşta) beyaz dizi yazma iddiam nereden çıkmıştı acaba? Yukarıdaki kitap adlarında geçen duygu ve durumları yaşamama henüz yıllar varken ne yazacaktım? Credo (sanırım), çocukken bizden büyük kuzenlerimizden yürütüp okuduğumuz Cep Fotoromanlardan edindiğim birikime güvenip aşkın tüm türevlerini anladım sanmışım.
Şimdi ise beni buna iten şeyin sadece o esasperante (çıldırtıcı, dellendirici)Adana sıcağının beyin hücrelerim üzerindeki oyunu olduğunu görüyorum.
Comunque (neyse), ben Kavgam’ı falan bir tarafa bırakıp kitaplığın alt gözünden babamın daktilosunu çıkardım ve salondaki yemek masasına, şu anki çalışma ortamımın bir benzerini kurdum. Kokusuyla, renkleriyle beni efsunlayan kırtasiye dolabından delle carte (kâğıtlar), kalemler çıkarıp çalışmaya başladım. Kâğıtları beyaz dizi kitaplarının boyutlarında kesip hazırladım, aralara kopya kağıdı yerleştirerek iki kopya yazmaya başladım.
Yazacaklarımın içeriği yaşıma başıma uygun olmayacağı için una furbizia (bir kurnazlık) düşündüm en baştan. Kitap bitip yayınevine götürdüğümde, yabancı bir yazardan çeviri yaptığımı söyleyecektim.
Circa venti pagine (yaklaşık yirmi sayfa) yazıp kendimden ve yazdıklarımdan sıkıldım, muhtemelen de utandım. Kitabın adı henüz yoktu, sonunda uyduracaktım gidişata göre. En kolay iş oydu zaten, qualsiasi (herhangi bir) isim veya sıfat tamlaması olurdu. Karakterlerim Amerikalı Emily ve yakışıklı esmer bir İtalyan genci Lorenzo Gabriti idi.
Kitaba dair tek hatırladığım, bu iki ana karakterin adları ve kitabın giriş cümlesi:
“Beline kadar inen ıslak saçlarıyla havuzdan çıktı güzel Emily.”
Kendimce harika bir giriş yapmıştım ama bir cümlede bu kadar mantık hatası olabilir mi? İnsan boş havuza girmediği sürece kuru saçlarla çıkabilir mi? Saçlarını havuzda bırakmayacağına göre tabii ki saçlarıyla çıkacak ve beyaz dizi karakteri olduğu için naturalmente (doğal olarak, elbette) güzel olacak. Ama bir beyaz dizide mantık aramak mantıksızlıktı.
İlk cümlem buysa gerisini düşünmek istemiyorum, meno male (neyse ki) bu sevdadan vazgeçip yırtıp atmışım yazdıklarımı. Ama benim kendimle hep bir scrivere o non scrivere (yazmak ya da yazmamak) Kavgam olmuş anlaşılan!
Bu mini teşebbüsü Mazimdeki Utanç adıyla anılar kitaplığımın arka raflarına gizledim ve hayat gailesi içinde kayboldum.
Aradan tanti anni (çok yıllar) geçti, şirketin yemekhanesinde bir grup yeni eleman, kıdemli arkadaşlarımızla yemek molasındaydık. Eskidenbeyaz dizi kitapları vardı, ne okurduk diye gülüşüyordu bizden yaşça büyük olanlar. Beni de şeytan dürttü, “Ben bir tane okudum, bir tane de yazdım” dedim. Nereden bileyim yıllarca unutulmayacağını, şirket efsanesi olacağını bu lafımın.
Desteğini verdiğimiz sistem güncellendikçe bize de yeni manuali (el kitapları, kılavuzlar) gelirdi. Bölümde kitaplar dağıtılırken bana mutlaka “Al bunu oku, bir tane de sen yaz” denir, aynı coşkuyla kahkahalar atılırdı. O kıdemli kadim dostu arkadaşlarımız, monotono ve stressante iş ortamında biz çömezlerin varlığından pek memnunlardı, doğal halimizle çok eğlendirirdik onları.
Biz işe appena (yeni, henüz) başlayan ve amatör ruhunu kaybetmemişler, bir gökdelenin bir sürü katında çalışanlar arasındaki boş bölmelere serpiştirilmiştik. Bir yanımdaki pencereden a volo d’uccello (kuş bakışı) şehri seyrederken, sağ tarafımdaki bölmede çalışan Sim’e hayrandım. Benden yaşça oldukça büyüktü ve yıllardır IBM’de çalışıyordu. Sabahları çok cana yakın selamlardı beni ve gün boyunca ekran başında oturup telefonda müşterilerine destek verirdi. Benim eğitimini aldığım sistemden farklı bir sisteme bakıyordu, anlamadıklarımı sorup daha samimi olma şansım da yoktu.
Muhtemelen bende yüz göz olacak, çat kapı sabah kahvesine geçecek una vicina (bir komşu) potansiyeli görmüştü, mesafeli duruyordu, ne de olsa bir yıl boyunca yanında oturacaktım. O kadar da değil, benim de bir gururum vardı yapmazdım öyle ama Sim’in kim olduğunu bilsem gururumu ayaklar altına alır, ne yapıp edip sua madre (annesi) ile tanışırdım!
Nihal Yeğinobalı, 1950 yılında Vincent Ewing pseudonimo (takma yazar adı) ile Genç Kızlar adlı romanı yazan çevirmen ve yazar. Anneme ve arkadaşlarına, romandaki kızları aralarında paylaşıp Adana Kız Lisesinde o yatılı kız hayatını yaşıyormuş hissini yaşatan dönemin efsane romantik romanı Genç Kızlar.
Amerikalı bir yazarın romanının geçtiği sanılan yatılı kız okulu da Nihal Yeğinobalı’nın kendi okulu Arnavutköy Amerikan Kız Koleji, yani eskiden kız okulu olan, bugünkü Robert Lisesi. Tabii bu gerçek çok yıllar sonra ortaya çıktığı için lise yıllarında bilmezdik bunu, neanche il libro (hatta kitabı da). Ben çok sonra, bilerek okuyunca okulun her bir köşesini bulmuştum tasvirlerde. Bilmeden anlamak mümkün değildi ama! Kitabın bendeki kopyasında kendi adı ve fra parentesi (parantez içinde) takma adı var.
Kitabın yeni baskılarında artık yalnızca yazarının gerçek adı yazıyor. Nihal Yeğinobalı’nın kendi yaşam öyküsünü içeren Cumhuriyet Çocuğu adlı bir kitabı daha var. Sim ve adını koyduğu kardeşi Tim’in (Timur) babaları, allora (o dönem) Ankara’da ABD Elçiliğinde kültür ataşesi olarak çalışan Morton Schindel ile evliliğinin de olduğu, ülkenin bir dönemine ışık tutan sincero (samimi) bir öykü.
Nihal Yeğinobalı 1927-2020
Nihal Yeğinobalı bu yıl Mart ayında vefat etti, 16 Mart 2020 tarihinde Sözcü Gazetesinde yayınlanan ilan “Cumhuriyet Çocuğu Nihal Yeğinobalı” diye başlıyordu!
Benim beyaz dizi kitabı yazarken düşündüğüm şeyi yıllar yıllar önce yapmış olan bu tatlı kadının dilinden:
Elli yıl kadar önce ilk romanım Genç Kızlar’ı yazdığımda ben de bir genç kızdım. Romanın gerçekçi olabilmesi için katmam gereken erotizm dozunun, o günün ölçülerine göre fazla ağır kaçacağını bildiğimden, takma bir erkek adı kullandım: Vincent Ewing.
O yıllarda çeviri romanlar telif romanlardan daha gözdeydi, bu erkeğin Amerikalı olmasına karar verdim ve romanı İngilizceden çeviriyormuş gibi kaleme aldım. Yayınlandığı günlerde bir anda o zamana kadar en çok satılan, sevilen Türk romanı oluvermesi beni çok şaşırtmıştı. Oysa Genç Kızlar’ı benim yazdığımı, yakın çevremdeki birkaç kişiden başka bilen yoktu.
Bu aldatmaca, o yaşımda bana çok keyifli bir oyun gibi gelmişti. Uzun yıllar romanımın kapağında Vincent Ewing takma adını kullanmayı sürdürdüm.
Artık bu yabancı adın ardına sinmenin eski tadı da kalmadı, gereği de. Pek çok kişi bu gerçeği öğrendi. Genç Kızlar romanım, Can Yayınları’ndaki yeni baskısıyla birlikte, ilk olarak okurlarımın karşısına, takma adımın yanı sıra, gerçek adımla çıkıyor: Nihal Yeğinobalı ya da Vincent Ewing.
İtalyanca’da ancorameglioaslında daha da iyi anlamına gelir, ancak ancora sözcüğünün hâlâ anlamını düşünüp tam (ama hatalı) bir çeviri yaparsak hâlâ daha iyi anlamı çıkar.
Dün Eat Pray Love kitabını şöyle bir karıştırıp hatırlamak için elime aldım ve bırakamadım. Daha giriş yazısından öyle çekti ki beni içine, rileggere (yeniden okuma) kararı aldım. Daha önce okumamış gibi hissettim, unutmuşum. Bence her iki anlamıyla kitap ancora meglio:daha da iyi ve hâlâ daha iyi!
Film veramente (gerçekten) güzel, oyuncular başarılı ve sevdiğimiz oyuncular, görseller harika ve üç ülkeye de gidip o ruhu yaşıyoruz ama kitapta Elizabeth Gilbert samimi ve mizahi anlatımıyla bizi de çekiyor hikâyesinin içine. Doğallığına ve içtenliğine hayran olmamak elde değil. A volte (bazen) en yakınımıza açamadığımız, hatta kendimizden gizleyip yüzleşmek istemediğimiz duyguları, inanç arayışını, kendini iyileştirme çabalarını gayet açık ve net anlatıyor.
Dıştan bakan birinin hiçbir olumsuz yön bulamayacağı yaşantısında kendini içinde bulduğu çıkmazı, kaçma ve kendini kurtarma isteğini çevreyi suçlamadan, aksine çuvaldızı kendine batırarak dile getiriyor. Bence en çarpıcı sahne, alle piccole ore (gecenin geç saatlerinde) New York’ta yeni aldıkları kocaman evin banyosuna sığınıp yerde, dizlerinin üstünde ağlayarak dal Dio (Tanrıdan) yardım dilediği sahne. Ancak işi düşünce yaptığını itiraf ettiği bu yakarışı birbirini izleyen 47 gece boyunca yapmış olduğunu ve bu son yakarışı, ruhunu iyice darmadağın eden 9/11 felaketinden iki gün önce, yani 9/9 gecesi yaptığını filmde anlayamıyoruz.
Artık evli olmak istemiyorum cümlesi adeta il suo mantra (mantrası)oluyor, yaşı geldiği için çocuk yapması gerektiği fikri ise içini daraltıyor çünkü bebek istemiyor. Çalıştığı derginin onu gigantico (dev) bir mürekkep balığı hakkında araştırma yapmak için Yeni Zelanda’ya gönderdiğinde duyduğu heyecanı anlatıp, böyle bir heyecan duyana kadar bebek sahibi olmaması gerektiğine karar veriyor.
İnsanın hayattan ne istediğini ve özellikle ne istemediğini bilmesi, kendini tanıması çok önemli. Tradizioni (gelenekler), sözlü kurallar, ailenin ve çevrenin beklentileri, yaşın gerektirdikleri gibi içsel olmayan, kişinin doğasına aykırı düzenler eninde sonunda patlak veriyor. Tıpkı başarıyla yürütülen ama bir iç sesin sürekli sen buraya ait değilsin diye fısıldayıp huzur kaçırdığı bir lavoro (iş) gibi!
Liz, kitabına Hinduların ve Budistlerin ibadet sırasında kullandıkları, diğer zamanlarda boyunlarına taktıkları 108 boncuklu mantra tespihi japa mala’lardan bahsederek başlamış. Haçlıların per le guerre (savaşlar) için gittikleri Doğudan japa mala’larla ibadet fikrini Avrupa’ya getirip kendi inançlarına göre bir tespih tasarladıklarını yazmış.
Hristiyanların yaygın olarak kullandığı tespihlerde toplam 59 boncuk var. Dört tane iri boncukla ayrılan, her biri on boncuk içeren beş grup ve birleşim yerinden uzayan ipin üzerinde beş boncuk, en uçta da bir haç. Her bölümdeki on boncuk, un decennio (bir on yıl) temsil ediyor.
Liz, il migliore (en iyi) dizilimin geleneksel japa mala’lardaki 108 boncukluk dizilim olduğunu çünkü bu sayının üçün katı üç basamaklı bir sayı olup iki rakamın toplamı olan dokuzun ise üç kere üç olduğunu, üç rakamının tanrısal bir dengeyi temsil ettiğini söylüyor. Yani Allah’ın hakkı üç dediğimiz şey!
Kendisi de bu yolculuğa equilibrio spirituale (ruhsal denge) arayışında çıktığı için kitabını bir japa mala gibi tasarlamayı düşünmüş. Her biri bir japa mala boncuğunu temsil eden 108 öykü yazmış ve üç ülkeye eşit dağıtmış bu öyküleri. Her bölüm numarasının altında da bir boncuk resmi var. O kadar gezmiş, kafayı toparlamış güya ama bu içsel denge ve huzur bulma deneyimini yazarken neler düşünmüş!
Böylece her ülkeye 36 öykü ayırmış oluyor ve sıkı durun, kitabı yazarken tam 36 yaşındaymış. Ancak, bu iki rakamın ayrı ayrı üçe bölünebildiğinin ve toplamlarının üç kere üç dokuz olduğunun farkında değil, ben hemen yakaladım tabii. Ayrıca, birinci rakam üçün bir katı ve ikinci rakam da iki katı, bir ile ikiyi toplayınca kaç eder?
Ben daha aşrama gitmeden bu delirio (delirium, Türkçesi deliriyom) kıvamındayım. Hazır çakralarım bu kadar açılmışken ve yaşımın rakamlarının toplamı üçe bölünüyorken, bizim tespih düzeninde 33’er öyküden oluşan üç bölümlük bir kitap yazmaya başlayayım diyorum cosa ne dite (ne dersiniz)?
Önsöze de bir imame resmi koysam!
Not: İngilizce tespih rosary olduğu için haklı olarak İtalyancasının rosario olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama maalesef corona del rosario, insan çekinir eline almaya!
Not 2: Oynatmaya az kaldı demiştim, ciddiye almadınız değil mi? İşte geldi o an! Bu hafta ders yapalım bari de dağılan zihnimi toparlayayım biraz.
Amerikalı yazar Elizabeth Gilbert’ın 2006 yılında yayınlanan Ye Dua Et Sev adlı anı kitabı, 2010 yılında filme uyarlandı. Yapımcıları arasında Brad Pitt’in de olduğu filmin başrol oyuncuları Julia Roberts ve Javiar Bardem.
Javiar Bardem e Julia Roberts
Kitap ve naturalmente (tabii ki) film de İtalya (Roma ve Napoli), Hindistan (Delhi ve Pataudi) ve Endonezya’da (Bali) geçiyor. Genellikle bir kitabın filmini izlediğimde il libro era meglio (kitap daha iyiydi) diye düşünürüm ama bu filmi de kitabı kadar sevmiştim.
Tam da rutin hayatından kaçıp tohumundan çıkacak gerçeğin peşine düşen kız, şimdi Bali’de yoga eğitmenliği yapan Emily ve üç farklı şehirde geçen Üç Yönlü Ayna kitabını yazan babasının hayatlarının kesiştiği günleri anlattıktan ve Hint guru Satchidananda Saraswati’den alıntı yaptıktan sonra bu filmi önermeyi düşündüm bugün. İtalya da var, cos’altro volete (daha ne istiyorsunuz)?
Geçen sene Netflix’te tekrar izleyip çok keyif almıştım. Bugün de kitabı karıştıracağım biraz. Definitamente (kesinlikle) farklı mesajlar alırım, yıllar geçmiş okuyalı!
Il trailer in italiano İtalyanca fragman
Filmi izlemediyseniz veya tekrar izlemek isterseniz, mangia bevi dormi (ye iç uyu) hayatınıza bir renk katmayı düşünürseniz: