Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Ben bu filmi nasıl kaçırmışım inanamadım. Bence 2007 yapımı bu film, Aamir Khan’ın bundan sonra yapacağı filmler de dahil olmak üzere en iyi filmi! Başrol oyuncusu küçük Darsheel Safary (Ishaan) muhteşem! Bir numaralı aktörüm artık. Çok ama çok beğendim. Çok uzun, dolu dolu rengârenk bir film. Her görüntü, her söz çok derin mesaj içeriyor. Müzik, şarkı sözleri harika. Boş yere Hindistan’ın Oscar’ı olan Filmfare ödüllerini silip süpürmemiş, gli altri premi (diğer ödüller) de saymakla bitmez!
Specialmente (özellikle) ilkokul günlerine değindiğim yazıdan iki gün sonra tesadüfen rastlayıp izleyince, benzer sahneler gözümün önündeyken çok etkilendim. Orada kendimi, arkadaşlarımı, öğretmenlerimi, öğrencilerimi gördüm, zihnimde biriktirdiğim çocuk öykülerini izledim, Ölü Ozanlar Derneği filmini özledim.
Aamir Khan’ın filme girmesiyle yaşanan neşe, hareket, yaratıcılık, ottimismo (iyimserlik), güzellik görmeye değer. Fazla ipucu vermeyeceğim ama izlemeyenlerin MUTLAKA izlemesini öneririm!
Not: Netflix’te de var, ben film biter bitmez yazıyorum, araya günlük sıradan bir şeyler girmeden beğenimi dile getirmek istedim.
Bugün, bir sonbahar günü doğan ve 2016 yılında yine bir sonbahar günü hayatını kaybeden Kanadalı müzisyen ve şair Leonard Cohen’in Dance Me to the End of Love şarkısını paylaşacağım.
Hazır tam tango havasındayken, Martin Brest’in yönettiği ve Al Pacino’nun bir kez daha kendine hayran bıraktığı 1992 yapımı Kadın Kokusu filmini hatırlayalım dedim. Geçen yıl tekrar izleyip yine aynı derecede, hatta ancora di più (daha da fazla) etkilenmiştim.
Geçen gün Netflix’te de gözüme çarptı, hafta sonu izlemek istersiniz belki!
Bu film aslında Giovanni Arpino’nun Il buio e il miele (Karanlık ve Bal) adlı öyküsünden uyarlanan, yönetmenliğini Dino Risi’nin yaptığı Profumo di Donna (Kadın Kokusu) filminden ilham almış. Filmin yönetmeni Risi ve başrol oyuncusu Vittorio Gassman bu filmle Fransa ve İtalya’da önemli premi (ödüller) almış.
Con sottotitoli (alt yazılı) bulamadım ama izlemek, en azından bir dare un’occhiata (göz atmak) isterseniz:
Gündeme una bomba gibi düşüyorum bugün, zımba gibiyim. Artık kaç gün sürer bu enerji, bugünü çıkarır mıyım bilemem. Carpe diem yaşıyorum!
Gramerde son işlediğimiz gelecek zaman konusunu müzikle pekiştirsek diye düşünürken aklıma yine Al Bano ve Romina Power’ın Libertà şarkısı geldi. Daha önce Libertà, io vivrò per avere te(Özgürlük, sana kavuşmak için yaşayacağım) başlıklı yazımda bu şarkıyı bir sürü klip eşliğinde vermiştim.
Kaybını tüm hücrelerimizde hissettiğimiz özgürlük duygusunu yeniden hatırlamak için dönüp dolaşıp yine Libertà’ya geldim. Bu sefer sözlerinin de olduğu bir klip seçtim çünkü şarkıda bol miktarda gelecek zaman ifadesi var. Özgürlük hep bir gelecek hayali sonuçta, bir de geçmiş zaman anısı!
Şarkının sözlerinde geçen libertà dışındaki aksanlı her sözcük gelecek zamanda çekilmiş bir fiil: si porterà, tornerà, avrà, vivrò, si alzerà, canterà, rinascerà.
Klibin başında denize yatıp sonlara doğru da sonbaharda düşmüş yaprakların üzerine düşüp eylemsiz gökyüzüne bakan kadınlar var ya, işte onlar biziz şimdiki zamanda. Gelecek zamanda ise deniz kenarında ata bineceğiz corona permettendo (coronanın izniyle)!
Renkli, hareketli, aydınlık, umut dolu bir hafta dilemek için bir klip daha seçtim:
Ve sıkı durun, kemerleri bağlayın, ma basta (ama yeter) diye bağırmayın sakın. Özgürlük duamız olan bu şarkıyı bir Lehçe lehçesiyle dinleyeceğiniz klibi mutlaka izleyin, ilk sahnede çok hoş bir sürpriz var.
Bu sefer benim hiçbir konu bağlama yapmama gerek kalmadı, yapacak durumda değilim zaten çünkü görünce şaşkınlıktan elim, kolum, dilim bağlandı!
Il Duomo di Siena
Bu klipte yok yok! Doğa, tarih, Toskana görüntüleri, San Gimignano’daki orta çağ kuleleri, Siena, güzelliği ve mimari bütünlüğü ile dünyaca ünlü Piazza del Campo. Tabii bir de mimar Giovanni di Agostino tarafından tasarlanıp 1215 ve 1263 yılları arasında yapılan ama ülkeyi kasıp kavuran, Siena nüfusunun çoğunu öldüren büyük veba salgını nedeniyle ön cephesindeki eklentileri 14. yüzyılda tamamlanan muhteşem Siena Katedrali. Şarkı da Libertà!
Benim kameram değil vallahi bu dolaşan, olsa olsa ruhumdur!
Da qualche mese (birkaç aydır) aklımda deniz fenerlerini yazmak vardı, şimdi tam sırası galiba. Günlerdir kendimi atıl, feri sönmüş bir deniz feneri gibi hissediyorum. Ne kadar uzayacağı belli olmayan bir süreç içinde debeleniyoruz öğrencilerle. Veliler endişeli, kimi bir an önce başlayalım diye ısrarcı bir tutum içinde, kimi ise çocuğu çok geziyor diye beni uyarma gereği duyuyor, karar sizin diyor. Ben ise bu ince düşünceyi, daha zaruri olacağım günlere kadar hayatta kalmam için yapılan ince bir hesapmış gibi yorumlayacak kadar sağlıksız bir ruh hali içindeyim.
Şerefsiz corona hepimizin düzenini ve psikolojisini alt üst etti!
Bir tarafım ortalık sakinleşinceye kadar bir süre ara vermek istiyor, bir tarafım bundan suçluluk duyuyor. Ve dün okullar eğitime başladı, benden cevap bekleyenlerin listesi uzun, iki ucu öpücüklü mesafe çubukları gelmedi henüz dal falegname (marangozdan)!
Scherzi a parte, (şaka bir yana), işin şekli keyfimi kaçırıyor, tahmin edilemeyecek bir boşluk yarattı bu bende. Yirmi üç yıldır çocuklara ve gençlere ışık tutmanın, onlar için doğru olan yolu birlikte keşfetmeye çalışırken oluşturduğumuz organik bağların verdiği güçmüş meğer beni ayakta tutan. Keşke bana da yol gösteren bir deniz fenerim olsa şimdi, ne yapmam gerektiğini, nerede ne kadar bekleyeceğimi, yoluma ne zaman, nasıl, hangi hızda devam edeceğimi gösterip sicurezza (güven) verse!
Her birinin ayrı hikâyesi olan deniz fenerleri hep büyülemiştir beni. Muhteşem deniz fenerleri var nel mondo (dünyada) ve artık çoğu, gemilere ışık tutup yol göstermenin dışında anche per diversi motivi (farklı amaçlar için de) kullanılıyor. Amerika, İngiltere, İskoçya’da özel deniz feneri turları yapılıyor, keşke bunu yapabilsek bir gün.
Ben yine secondo il nostro concetto (konseptimize göre) daralttım örnekleri, İtalya’dan birkaç deniz fenerinde duraklayacağız ama ilk olarak tabii ki Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine tanıklık etmiş, dünyanın göz bebeği, Galata Kulesi ile aşkı dillere destan olan Kız Kulesinden bahsetmeden geçemeyiz.
Kız Kulesi yıllar boyunca gemilere yol gösterme işlevi dışında gümrük istasyonu, gösteri platformu, savunma kalesi, sürgün istasyonu, karantina odası gibi amaçlarla kullanılmıştır. Mimarisi korunarak yapılan restorasyonun tamamlandığı 2000 yılından beri de café e ristorante, davet ve organizasyonlar için kullanılan bir mekândır.
La Lanterna di Genova
Evet, gelelim İtalya’ya. İlk bahsetmemiz gereken faro, ülkenin en meşhur deniz feneri ve Genova’nın simgesi olan La Lanterna’dır. 76 metre uzunluğuyla dünyanın beşinci en uzun deniz feneri olan La Lanterna, üzerine inşa edildiği doğal kaya ile birlikte 117 metredir. 1128 yılında inşa edilmiş ve 1543’te bugünkü şeklini almıştır, dünyanın en eski deniz fenerlerindendir.
Faro della Vittoria a Trieste
Trieste’deki Faro della Vittoria, 1923-1927 yılları arasında İtalyan mimar Arduino Berlam tarafından yapılmıştır. Trieste Körfezini ışıklandırarak gemilere yol gösterme işlevinin yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı sırasında şehit düşen askerler için dikilmiş bir monumento (anıt) niteliğindedir. Üzerinde, parıldayıp denize düşenleri hatırlattığını ifade eden şu yazı vardır:
“SPLENDI E RICORDA I CADVTI SVL MARE (MCMXV – MCMXVIII)“
Faro di Strombolicchio
Faro di Strombolicchio, Sicilya’nın kuzey açıklarındaki Stromboli Adasına bağlı Strombolicchio Adacığında bulunan bir deniz feneridir. Stromboli Adasındaki aktif Stromboli Yanardağı spesso (sık sık) püskürdüğü ve çevreye ışık saçtığı için Stromboli Adası da Akdeniz’in Deniz Feneri olarak bilinir. Bu yanardağ, geçen yıl tam bu günlerde faaliyete geçip panik yaratmıştı, ancak can kaybı olmamıştı. Bir önceki yıl temmuz ayında meydana gelen patlamada ise bir dağcı yaşamını yitirmişti.
Faro dello scoglio di Mangiabarche
Sardunya’da Punta della Tonnara’daki Sant’Antioco Adasının kuzeybatı kıyısının önündeki kayalıktaki muhteşem deniz feneri İtalya’daki kaya üzerinde duran birkaç deniz fenerinden biridir. Bu çok dalgalı denizdeki Mangiabarche Kayası üzerindeki bu küçük ve yalnız deniz feneri yıllardır gemileri dai pericoli (tehlikelerden) koruyor. Bu kayanın adı neden Gemiyiyen konmuş şaşırmamak gerek!
Faro di Punta Carena
Capri Adasındaki Punta Carena da İtalya’nın hem konumu hem de kendisi güzel deniz fenerlerinden, 1867 yılından beri kullanılıyor.
Faro del porto di Ischia
Capri’den hemen Ischia’ya geçelim. Ischia Limanının girişinde Napoli Körfezine hakim bir noktada, bir yürüyüş yolunun ucundaki bu fener de görmeye değer duruyor. Bu kırmızı deniz feneri 1856 yılının sonunda kullanıma açılmış.
Il Fanale di Livorno
Livorno Limanındaki eski deniz fenerinin adı kısaca Fanale olarak geçiyor. Genova’daki Lanterna gibi eski bir deniz feneri, 1300’lerde yapılmış. Bu fener aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş bir bina çünkü fener İkinci Dünya Savaşı sırasında bombalanmış. Bu deniz fenerinin ışığı kıyıdan 36 mil kadar uzağı aydınlatıyor, yani neredeyse 60 kilometre!
Faro di Capo d’Otranto
Puglia’daki Capo d’Otranto veya diğer adıyla Punta Palascìa deniz feneri de oldukça görkemli duruyor. Terasından güneşin doğuşunu seyretmenin mümkün olduğu bu deniz feneri, yeni yılın ilk gününü karşılamak isteyenler arasında pek popüler bir yer. Di recente (yakın bir zamanda) yenilenen bu deniz feneri, Genova’daki Lanterna ile birlikte, Akdeniz’de Avrupa Komisyonu tarafından korumaya alınan beş deniz fenerinden biriymiş.
Lanterna del Montorsoli
Lanterna del Montorsoli, Sicilya’daki Messina şehrin limanını koruyan San Ranieri yarımadasının dış kıyısında yükselen bir deniz feneridir. 1547 yılında İspanyollar tarafından inşa edilen ve üstüne fener yerleştirilmiş bir gözetleme kulesidir. Fener, uno scultore (bir heykeltıraş) olan Montorsoli’nin eseridir.
Faro di Ventotene
Stromboli gibi Tiren Denizindeki küçük adalardan biri olan Santo Stefano’daki Faro di Ventotene’de Deniz Kuvvetleri personeli ve aileler konaklayabiliyor.
Bir İtalyan arkadaşım bu hafta kuzeyden arabaya atlayıp Güney İtalya senin Sicilya benim, yelkovan kuşlarının peşi sıra tüm ülkeyi karış karış gezecek. Tam da bu yazıma denk düştü, ona farò una foto di ogni faro che vedrò (göreceğim her deniz fenerinin fotoğrafını çekeceğim) konulu bir ödev vermeyi düşünüyorum. Çok sıkıntılı bir dönemin ardından ruhunu toparlamak için yollara atıyor kendini, güzel bir proje olur diye düşünüyorum!
Bir sonraki gramer konumuz Futuro Semplice!
Ruh yerlerde ama konu bağlamalar ve kelime oyunları hâlâ formunda gördüğünüz gibi, bende ışık var kesin!
Not: Çamlıyayla yazımda mürdüm eriklerine harcadığım fazla mesainin bedelini aldım bugün, kapı çaldı ve bir koca poşet dolusu nefis mürdüm eriği geldi yayladan. Harika sürprizdi, emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Gözümün feri geldi resmen!
Peki Chardonnay’ler oldu mu, selelere doldu mu? Onlara da değinmiştim, diğer gözümün feri de öyle gelebilir yani Feride Hanım!
Not 2: Latife yapıyorum tabii ki, çok teşekkür ederim tatlış kuzenler Peroş ve Feride Hanım, benim de can dostlarım.
İtalyan pop müziğinin Avrupa’daki elçisi olarak tanınan Giorgia Todrani, geniş ses aralığı ve dört oktav sesi ile ikonik bir şarkıcıdır. Ses kalitesi Whitney Houston ve İtalyan şarkıcı Mina Mazzini ile karşılaştırılmış ve la quarta migliore voce del mondo (dünyanın en iyi dördüncü sesi) olarak tanımlanmıştır.
Müziği caz ve soul etkisinde olan Giorgia, çok genç yaşlarda Roma’daki caz kulüplerinde Ella Fitzgerald, Aretha Franklin, Whitney Houston, Michael Jackson gibi şarkıcıların soul ve caz parçalarını söylemiştir.
Giorga’nın adının Giorgia on My Mind şarkısından esinlenerek konduğunu duyan Ray Charles, 2000 yılında onu bir konserine davet edip bu şarkısını söyletmiştir. Giorgia, kendi şarkılarının olduğu Girasole albümü ile müzik kariyerinde büyük bir adım atmıştır. Elton John ise birlikte şarkı söylediği tek İtalyan sanatçı olan Giorgia’nın sesini una delle miglori e più belle voci nel mondo (dünyadaki en iyi ve en güzel seslerden biri) olarak tanımlamıştır.
Bugüne dek çıkardığı on stüdyo albümü de successo commerciale (ticari başarı) elde etmiş olan Giorgia, Kanada ve Latin Amerika’da da tanınmaktadır.
Peki biz nereden tanıyoruz? Tabii ki Ferzan Özpetek’in 2003 yapımı filmi La Finestra di Fronte (Karşı Pencere) filminden, legendario (efsane) Gocce di Memoria şarkısıyla!
Ben yine kendimce bir derleme yaptım Giorgia’dan, buon ascolto (iyi dinlemeler)..
İkinci sırada Girasole (Ayçiçeği) şarkısı var:
Eros Ramazzotti ile sevdiğim bir düeti, Inevitabile:
Venedik görselleri eşliğinde Sertab Erener gibi Aslolan Aşktır demeye getiren bir şarkı, È l’amore che conta:
Aretha Franklin’in (You Make Me Feel Like) A Natural Woman şarkısı:
Andrea Bocelli ile birlikte söylediği, yönetmenliğini Franco Zephirelli’nin yaptığı 1968 yapımı Romeo e Giulietta filminden görüntüler eşliğinde Vivo per lei:
İtalya’nın dört büyük kadın şarkıcısından biri Gianna Nannini ile Salvami:
İtalya’nın dört büyük kadın şarkıcısından diğer biri Laura Pausini ile Gocce di Memoria:
Diğer başarılı kadın şarkıcı Elisa ile E Poi, dördüncü zaten Georgia’nın kendisi:
Şubat ayında yapılan 2020 Sanremo Müzik Festvalinde İtalya’nın çok sevilen başarılı kadın sesleri Giorgia, Laura Pausini, Elisa, Gianna Nannini, Fiorella Mannoia, Alessandra Amoroso ve Emma’nın contro la violenza sulle donne (kadına yönelik şiddete karşı) 19 Eylül’de verecekleri konseri duyurdu, ancak bu konser online yapılacak sanırım:
Hafta sonu yaptığımız Roma kaçamağından iki koca torba ile döndüm. İkisi de sevdiklerime hediye vermek üzere minik paketlerle dolu. Birinde Baci çikolatalar var, diğerinde ise Baci di Dama kurabiyeler.
Madem sarılıp öpemiyorum kimseyi, bari bu lezzetli öpücüklerle sarılıp ifade edeyim sevgimi dedim. Öğrencilerim gelince hep sarılıp öperiz birbirimizi, giderken de aynı şekilde vedalaşırız. Il prossimo giorno (ertesi gün) yine gelecek olsalar dahi bu kavuşma ve veda sahnesi mutlaka yaşanır. Bazen o bir iki saatlik oturum sırasında bile tebrik, kutlama, avutma, kan kaynaması gibi bir sebeple sarılma ve öpüşme faslı olur. Arkadaşlarımla da öyle, ailemle de, kuaförüm ve ekibi ile de.
Hâl böyle olunca hayatımdan günde en az yirmi bacio (öpücük) eksildi. Bir ay otuz gün desek, beş aydaki öpücük eksiğim çok, telafisi zor!
Casa del cioccolato a Perugia
Baci çikolatalarını üreten Perugina, 1907 yılında Perugia’da kurulan bir çikolata fabrikası ve 2007 yılından beri çikolata yapımı konusunda eğitim de veriyor. 1988 yılında Nestlé tarafından satın alınan şirket, artık gruba ait bir marca olarak üretimini sürdürüyor.
Artık son derece geniş bir ürün yelpazesine sahip olan şirketin İtalya’da hâlâ en popüler çikolatası olan Baci, öpücükler anlamına geldiği ve içinden bir biglietto (özlü söz yazılı sürpriz kâğıt) çıktığı için daha özel bir çikolata, più significativo (daha anlamlı) bir hediyedir.
Un biglietto di Baci Perugina
“Öpücük, sevginin ve aşkın Esperanto dilindeki karşılığıdır”
Da noi (bizde) Ülker’in önce Sürpriz ve şimdi de galiba Ece adıyla çıkardığı çikolata Baci’nin taklididir. Sürpriz’den bigliettoçıkmazdı, adına rağmen hiçbir sürprizi ve bence pek bir lezzeti yoktu. Ece’yi bilmiyorum, ben Eti’ci olduğum ve taklitlerden sakındığım için bu çikolata ilgi alanım dışında.
Baci çikolatalarını vari tipi (envai çeşit) ambalajda bulabilirsiniz İtalya’da. Sevgililer Günü ve Paskalya gibi özel günlerde birbirinden güzel ve şık tasarımlı paketlerde alırlar yerlerini raflarda. İtalya dönüşünde hediye olarak birkaç tane atmalı çantaya sevgi dolu bu lezzetlerden.
Ben taşıması kolay ve sunumu farklı diye hep şu sağ alt köşedeki ambalajda alırdım. Mesafe çubuğunda öpücüklü çikolata!
Baci di dama, 1852 yılında Kral Vittorio Emanuele’nin aşçılarına hep yaptıklarından farklı bir tatlı yapmalarını emretmesi ile ortaya çıkan, Piemonte bölgesinin Tortona şehrinde doğmuş bir tatlı kurabiyedir. Bir kadının dudaklarına benzetilerekbaci di dama (lady’s kisses) adı verilen bu kurabiyeler, 1906 yılında Uluslararası Milano Fuarında la medaglia d’oro (altın madalya) kazanmış ve tüm dünyada popüler olmuştur.
Baci di dama, aynı zamanda krema ve bisküvi arasındaki öpücüktür. Bisküvi sade veya kakaolu olabilir, aynı şekilde krema da sade veya çikolatalı. Bu durumda, almeno quattro (en az dört) çeşit baci di dama görebilirsiniz İtalya’da. Fotoğraftaki ise çok özel bir üretim, adını İİtalyanca’da da dama olan dama oyunundan almış gibi duruyor.
Görsel ararken mavi ve yeşil renkte olanlarına da rastladım, Amerikan tarzı. Bu işin de cılkını çıkarıp yaban mersinli, yeşil çaylı ve hatta maçalısını yapmışlar!
Secondo il vostro gusto (damak zevkinize göre), internetteki öpücük kurabiyesi tariflerinden istediğiniz kombinasyonda baci di dama yapabilirsiniz. Adana’da yaşayan ve ben uğraşamam öyle bidik bidik diyenler Fuget Pastanesi’nden alabilir. Oradakilerin bisküvisi kakaolu ve kreması çikolatalı.
Bu öpücük kurabiyeler, çok sevip dilime eklediğim bir ifadeyle kahve yanında tek atımlık.Anche i miei allievi (öğrencilerim de) çok sevdiği için masamda hep bir kâse dolusu olur. Ben yemezsem ayıp olur şimdi, çekinmeden alsın çocuklar diye mecburen her gelenle en az iki tane atarım kahve yanında. Gelince hoş geldin öpücüğü, derste kurabiye öpücük, giderken veda öpücüğü, hey gidi organik öpücüklü günler hey!
Lasciate da parte baciare(öpmeyi bir tarafa bırakın), geçen gün bir bekleme salonunda göz göze geldiğim bir kadına gülümsedim ve o bunu görmedi maskemden dolayı, ben bunu düşünmeyip niye donuk donuk bakıyor hâlâ diye içerledim. Ancak uzun bir süre sonra, görmediğini ve belki onun da bana gülümseyip karşılık alamadığı için içerlediğini akıl edebildim. Muhtemelen karşılıklı gülümsedik ve içerledik birbirimize.
Che deprimente (ne üzücü, moral bozucu) birinin sana gülümsediğini görememek, avutmak için veya şaka yapıp koluna dokunamamak, bir çocuğu kucağına oturtup sevememek, sarılıp öpememek, birbirine şüpheyle bakmak, zaten mesafeli oturduğun birinin yanında öksürmekten veya hapşırmaktan çekinmek, öksürünce boğazının kuruduğunu ve hapşırınca klimadan üşümüş olabileceğini söyleyerek açıklama yapmak zorunda hissetmek, telefonda tanışıp çok sevdiğin ve bir asansör mesafesinde olan yeni komşunla yüz yüze tanışmayı ertelemek zorunda kalmak!
corona bizi öpmeden, daha fazla donuklaşıp kendimizden iyice soğumadan çekip gitse de eski samimiyetimize dönüp birbirimizi doya doya öpsek yeniden, keşke bir de bu konuda yardım gelse Rabbimden, müjde alsak Reis’ten!
Not: Bu yazı az da olsa öpücüksüzlüğünüzü ve bu sözcük de ü’süzlüğünüzü almıştır umarım.
Kitabın her bölümünde bir gramer konusu anlatıp arada İtalyanca sözcükler geçirdiğim bir yazıya yer vermiştim. Dönüşlü fiillerden sonra sıra bu yazıya geldi. Tam da hafta sonuna denk geldiği için hep birlikte Roma’ya gitsek keşke diye düşündüm.
Siena’da attan inip Çamlıyayla’da eşeğe bindik. Bugün de uçaktan inip motosiklete binelim ve Roma’yı gezelim.
Allora atlayın bakalım!
Il Colosseo
Roma’ya ilk gidişimde, mia sorella maggiore (ablam) ile elimizde tren istasyonundan aldığımız piantina della città (şehir haritası), görülecek her şeyi iki güne sığdırma telaşıyla Ağustos sıcağında oradan oraya savrulduk. Sì, çok şey sığdırmayı başardık ama yedi tepeli Roma da yedi tepeli İstanbul gibi affascinante (büyüleyici) ve sürprizli idi. Kesinlikle tekrar geleceğini bilerek ayrılıyordu insan. Hele de Fontana di Trevi’ye para attıysa!
İkinci gidişimde bir dil kursu ayarlamıştım kendime ve di pomeriggio (öğleden sonra) rahat gezmek için dersleri sabaha almıştım. İlk işim, 1953 yapımı Amerikan filmi Roma Tatili’nden aklımda kalan en canlı karenin çekildiği Bocca della Verità’yı (Gerçeğin Ağzı) görmek için Santa Maria in Cosmedin Kilisesi’ne gitmek ve tabii ki elimi heykelin ağzına sokup una bugia (bir yalan) söylemek oldu. Heykelin yalan söylediğim için elimi kapmayacağını biliyordum ama Gregory Peck’in Audrey Hepburn’ü kandırdığı o sahnenin çekildiği yerde olmak bile yeteri kadar heyecan vericiydi.
Roma’nın simgesel yapılarını görme telaşıyla koştururken tesadüfen karşıma çıkan Bartolucci Oyuncak Dükkânı bana masalsı bir ortamda hoş bir pausa (mola) fırsatı verdi. Çocukken okuduğum ilk kalın kitap olan iri puntolu Pinocchio’nun Maceraları belirdi gözlerimin önünde. Elimden düşmediği için hayli yıpranan ve okumaya ara verdiğimde kaldığım sayfanın üst köşesini büktüğüm, büyüklerden gördüğüm bu hareketi yapabilmek için de spesso (sık sık) ara verdiğim sevgili kitabım Pinocchio.
Kitabın yazarı Carlo Collodi’nin asıl soyadının Lorenzini, pseudonimo (takma yazar adı) Collodi’nin ise annesinin köyünün adı olduğunu, o hiç ayrılmak istemediğim dükkândaki sohbet sırasında öğrendim.
Legno (ahşap) oymacılığına 13 yaşında başlayan Francesco Bartolucci un vero (gerçek bir) Geppetto. Francesco, 1981’den beri Pinocchio kuklaları yaptığını ve kuklalarının bizlere aynı görünmesine rağmen kendisi için her birinin un carattere diverso (farklı bir karakter) olduğunu söylüyor. Dizlerini bükmemekte direnen, gözleri biraz şaşı olan burattini (kuklalar) bugün İtalya’da birçok şehirde, Avrupa’da ve hatta Amerika’da büyük ilgi görüyor.
İlk kuklalarını Marche ve Emilia bölgeleri arasındaki köyünde güneş almayan minik bir atölyede yapmaya başlayan Francesco, atölyesini aydınlatmak için ogni mattina (her sabah) dışarıya küçük ayna parçaları koyarmış. İçeriye sızan ışıkta dans eden talaşları seyrederken mutlaka büyük hayaller kuruyordu çocukluğun sınır tanımayan hayal dünyasında. Bugün ise çocukluk düşlerindekinden de büyük ve aydınlık atölyesinde çalışırken, kuklalarının gittiği evlere luce (ışık) getirmesini diliyor.
Biliyorum artık büyüdüm ama bir gün Pescia’daki Pinokyo Parkını da ziyaret edesim var!
Uçağımdan un giorno prima (bir gün önce), Reha Erus Hürriyet’teki köşe yazısında Roma’da inşaatı süren büyük bir camiden söz etmiş ve yazının sonunda adresini vermişti. “Bu bir segno (işaret) olmalı” diyerek adresi kaydettim hemen not defterime. Ben inşaat halindeki bu camiyi Stanno Tutti Bene filminde görüp şaşırmıştım.
La Moschea di Roma
La Moschea di Roma’nın bulunduğu Monte Antenne’yi şehir haritamda bulamayınca harita kitabımda cadde ismiyle aradım ve gördüm ki Roma’nın kuzeyinde lontano (uzak) bir noktadaydı.
La distanza (mesafe) beni korkutmadığı ama kimseyi benimle gelmeye ikna edemediğim için tek başına düştüm yola. Vardığımda kapılar kapalıydı. Meğer o gün caminin ziyarete kapalı olduğu iki günden biriymiş. Che sfortuna (ne şanssızlık) diye geçirdim içimden ama o cefayı tekrar yaşamamak için görevliye ma sono musulmana diye Müslüman olduğumu hayatımda ilk kez coşkuyla vurgulayarak yakarıp il prossimo giorno (ertesi gün) Türkiye’ye döneceğim yalanını söyledim. Bu gerçek yalanım karşısında Bocca della Verità kapabilirdi elimi, ya da Pinocchio gibi burnum uzayabilirdi.
Bana Moschea di Roma’yı, her bir köşesini ilmek ilmek dokuyan işçiler gezdirdi. Tüm Müslüman ülkelerin sanatının harmanlandığı camide Kütahya çinilerinin önünde fotoğraflarımı çektiler. Türk arkadaşları izinli olduğu için sfortunamente (maalesef) onunla tanışamadım.
Ayrılırken Fas’lı Aziz pesante (ağır) bir kâğıt torba tutuşturdu elime, sonra açmamı söyleyerek. Dayanamayıp otobüse biner binmez açtığım torbada kendi malzemelerinden derlediği rengârenk mosaico (mozaik) parçaları vardı.
İşte ben de sonraki gidişlerimde hep bu şekilde yüreğimin götürdüğü yerlere giderek Roma mozaiğimi tamamladım hafızamda!
Kimi sabaha kahve içme heyecanıyla dinlenmiş ve iyimser, kimine de delikli uyumuş olmanın verdiği ağırlıkla koyu bir kahve ihtiyacı ile nemrut uyanırım. Ama bir aydır, bakalım Peroş bu sabah nasıl bir fotoğraf gönderdi diye heyecanla kalkıyorum. Ne güzel insanın güne böyle güzel başlaması için emek veren ince düşünceli dostlarının olması! Perihan benim kadim dostlarımdan, kahve oturumlarımızı düşünüp iç geçirdiğim carissima (çok sevgili) arkadaşım.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa, bizim birlikte ve uzun süredir uzaktan beraber içtiğimiz hatırı sayılır sayıda fincan kahveye dair hesap şaşar! Karantinanın başından beri neredeyse her gün haberleştik, diğer günlerde de yazılarım hakkında yaptığı yorumları bulup sevindim. Zaten biliyorsunuz, bu yazılar hepinizin ilgisi, sevgisi ve ince düşüncelerinden alınan güç ve ilhamla yazılabildi.
Perihan bir aydır Çamlıyayla’da dağ evlerinde. Çamlıyayla, 1991 yılında Tarsus’tan ayrılarak ilçe olan ve Adana, Mersin, Tarsus yerlilerinin yazın hareketlendirdiği yaylalık bir alandır. Daha sık kullanılan adı Namrun’dur.
Bu yaylanın adının neden Çamlıyayla olduğu ovvio (bariz) ama ben yine de iki fotoğrafla görsel bir açıklama yapayım. Perihan havalar müsaade ettiği sürece kalıp bu doğal yaşamı sürdürecek ama gelmesine ramak kala, sonbahar esintisinde, bu hamakta benim yerime de azıcık sallanmasını,dolce far niente keyfi yapmasını rica edeceğim. Gerçi zorlanacak biliyorum, boş boş salınamaz o, mutlaka bir şeyler okuyacak veya dinleyecektir orada!
Perihan Rönesans ruhlu una vera viaggiatrice (gerçek bir gezgin) ve dünya üzerinde görülmedik kıta bırakmadı. Bugünlerde de aynı ruhla Namrun’da dolaşıyor ve doğanın hakkını, her sabah sürprizli bir fotoğraf ve yaratıcı bir tanıtım notuyla da benim göz hakkımı veriyor. Su içerken, eğilip Sincap Çeşmesinden içiyormuş, balkondayken Papazın Bahçesinde oturup mis gibi çam kokusunu içime çekiyormuş gibi hissediyorum.
Bir bayram sabahı, abisinin güller arasında eğilmiş domates toplarken resmini görünce, yüzümde güller açtı ve aklıma hemen MFÖ’nün Güllerin İçinden şarkısı geldi. Da quel giorno (o günden beri), gelen fotoğraflarla ilgili bir şarkı ile karşılık vermeye çalışıyorum. Bazen yerli bazen yabancı, bazen caz bazen pop, bazen şarkı bazen türkü ile ben de Perihan’a sürpriz yapma gayretine girdim.
Fotoğrafların hepsini buraya sığdırmam mümkün olmadığından, aralarından seçip sizler için tematik bir derleme yaptım. Sanal da olsa yayla havası iyi geliyor.
O zaman çiçek fotoğrafları ile başlıyorum. Beyaz çadır çiçeklerine pozitif ayrımcılık yaptım gördüğünüz gibi. Üzerinde goccie di rugiada (çiy damlaları) olan yabani karanfil de beni benden aldı. Gül, çıtlık ve adlarını bilmediğim sarı ve mor çiçeklerden başka, fotoğrafı bende saklı bir sürü çiçeğimin arasında bir de şifalı hatmi çiçekleri var. Bu fotoğrafın şarkısı, gribe iyi gelen sıcak içecek tarifine biraz hatmi çiçeği ve çörek otu ekleyen Barış Manço’dan Nane Limon Kabuğu. Paranoyamız artmasın diye klip vermiyorum, şarkıyı hatırlayıp mırıldanmaya başlayanlar o hapşırık nakaratını hemen silsin hafızasından.
Çocukluk yazlarımın geçtiği yayla evimizin bahçesinde kırmızı, pembe ve beyaz renklerde hatmi çiçeği vardı. Eşefatma çiçeği derdik biz. Herhalde Ayşe ve Fatma adlarından zamanla halk diline böyle yerleşmiş. Bu çiçeğin petalinin ucunda, içinde adesivo (yapışkan) bir madde olan şişkince bir kısım vardır. Onu ayırıp kırmızı petalleri ibik gibi alnımıza ve çenemize yapıştırır, kabaramazsın kel fatma diye kızdırılmış horozlar gibi öterek koşuştururduk ortalıkta.
İşte bu deli, esrik hallerim biraz da ondan. Doğaya dair bunun gibi bir sürü küçük sırrı öğreten, zehirli yılan otunun kökünden ve sapından çekiç yapma gibi beceriler kazandıran ve capra (keçi) gibi tırmanıp en tehlikeli noktalarında melediğimiz kayalardan bizi can havliyle indirmek yerine evde karlı dağlardan serin oturan annem ve babam, günah keçilerim listesinin ilk iki sırasında.
Diğer bir fotoğraf kolajına geçiyorum. Yaylada ortam böyle doğal olunca, Perihan’ın ziyaretçileri de doğadan. Bu tatlı kuş bir sabah misafiri, kaplumbağa ise tam bir hafta sonra gelmiş. Belki de beraber yola çıktılar ama aralarındaki velocità (hız) farkından dolayı ayrı ayrı şenlendirmişler bahçeyi. Derken, bir gün çadırlarının üstüne şıp diye damlayan yağmurdan sonra eve girmek için büyük uğraş veren salyangoz gelmiş. Bu kolajda da ona pozitif ayrımcılık yapıp ayrıca kabuğunun fotoğrafını da ekledim.
Doğadan başka bir sarmal notuyla gelen biber ve ardından domates fotoğraflarından sonra yine Barış Manço dinledik, Domates Biber Patlıcan. Ben bu noktada öğretmen kimliğime büründüm ve bir bostan bulup melanzana (patlıcan) fotoğrafı da gönderme ödevi verdim. Ertesi sabah patlıcan fotoğrafı gelmez mi? Ödevini erken teslim eden öğrencilere bayılırım! Meğer bahçelerinde patlıcan da varmış. Bunun üzerine, şarkıyı bir kez de Karsu’nun harika yorumuyla dinlemeyi hak ettik. Tel örgüyü aşmaya çalışan isyankâr salatalık tasvirini okuyunca içim burkuldu. Bir gün, öğrenilmiş çaresizliğin pençesinde, bir salatalığın sınırlarını aşma çabasına ve azmine imreneceğimi söyleseler inanır mıydım?
Bu fotoğraf bayramın ilk günü geldi. Karsambaç, başta Çamlıyayla olmak üzere, güney illerinin yaylalarında karın veya rendelenmiş buzun üzerine şurup eklenerek hazırlanan bir tatlıdır. Karsambaç yapımında en sık pekmez şurubu kullanılır. Bu karsambaçta ne şurubu vardı sormamışım ma anche questafoto (ama bu fotoğraf da) beni çocukluğuma götürdü. Bu kolajda ise karsambaça pozitif ayrımcılık yaparak köşeye kendi fotoğrafımı ekledim naçizane. Birkaç yıl önce, Fethiye’de çamların arasında verilen molada, yörük bir ailenin elinden bakır maşrapada karsambaç yiyorum. Orada adı kar şerbeti idi ve çok methederek oraya özgü bir tatlı olarak sundukları için bildiğimi hiç belli etmedim.
Tatlıyla pek aram yok diyorsanız meyve ikram edelim. Gökten üç elma düştü: biri sana, biri bana, diğeri… notuyla temmuz sonunda gelen elmalarda düşecek göz yoktu, pek sıkı kenetlenmişlerdi birbirlerine. Bu masal nasıl sonlandı bilmem. Armutların geldiği sabah, Can Ozan’ın Armut Ağacı şarkısını dinledik. Elma, armuttan sonra ben Kel Mahmut fotoğrafı beklerken, asma dalında Chardonnay endamıyla nazlı nazlı salınan üzümler geldi. Bana da bir üzüm tanesi ayırsın diye Diana Krall’dan kral gibi bir şarkı seçtim, Peel Me a Grape!
Komşunun böğürtlenleri ise ev alma, komşu al dedirten cinsten. En sevdiğim cins olan mürdüm eriklerinin geldiği gün ise atın ölümü erikten olsun boşvermişliğiyle coronayı boş verip semt pazarında mürdüm eriği aradım. Quel giorno (o gün), cazı bırakıp saza geçtik ve bir Burdur türküsü olan Erik Dalı’nı dinledik, Uruguaylı damat Carlos ve arkadaşlarının muhteşem dansı eşliğinde!
I pomodori (domatesler) odunların üstünde kurutulmaya bırakıldığı gün benim de yazım sonlandı. Kapanış şarkımız, Yunan şarkıcı Miltos Pashalidis’ten I Domates.
Belki yeni bir derleme yaparım, daha bunun eylülü var. Bizi izlemeye devam edin.
Bu yazıyı yazarken ilham almak için sık sık balkondan şu çam ağaçlarına baktım. Arkadaki apartmanı ve yan apartmanın balkonunda asılı kırmızı çarşafı ne ben gördüm ne de siz tamam mı? Bazı komşular kırmızı böğürtlenler yerine böyle bir görsel sunuyor, yapacak bir şey yok.
Sizin balkonunuzun adı da balkon, bizimkinin de, bundan böyle bizim balkonumuzun adı Çamlıbalkon olsun!
Peroş’um bu fotoğraf da dut yemiş bir bülbülden sana, çalışma odamın penceresinden hafif sarkmak suretiyle toplanmış dutlar, dut yaprağı yatağında!
Not: Şu anda Sevcan Orhan’dan Dut Yedim Duttu Beni türküsünü dinliyorum, dut olayını abarttım galiba!
Uruguaylı Carlos’un, Portekiz’de bir dans yarışmasında tanıştığı İlayda’ya düğünlerinde yaptığı bu hoş sürprizi görmediyseniz mutlaka izleyin. İlayda ve Carlos’un bebekleri Daniel geçen yılın son günlerinde doğdu.
Bence onların karantinası şarkılı türkülü, danslı ve bebekli, çok renkli geçmiştir.
Daha büyük bir fotoğrafla sunduğum erik dalı için pozitif ayrımcılığa devam:
Sağ olsunlar, benim İtalyan arkadaşlarım ne Noelimi atlar ne Paskalyamı. Bugün de gözümü Buon Ferragosto dilekleriyle açtım.
Ferragosto, tüm İtalya’da 15 Ağustos’ta kutlanan bir bayramdır. Bu bayramın adı, Latince Augustus Festivali anlamına gelen Feriae Augusti’den gelmektedir. Uzun ve yorucu bir dönemin ardından tarım çalışanlarına 1 Ağustos’u dinlenme günü olarak veren İmparator Augustus döneminde başlayan bu kutlama zamanla bir geleneğe dönüşüp işçilerin patronlarına Buon Ferragosto dileğinde bulunup ikramiye aldığı bir gün olmuştur.
Rönesans döneminde kanunlaşıp bayram ilan edilen ve politik sebeplerle başlamış olan bu gün, daha sonra Katolik Kilisesi tarafından Meryemin göğe yükselişini de birlikte kutlamak için 15 Ağustos’a alınmıştır.
Bize bu ayın adını veren Augustus’a anmak için biz de kutlayalım madem!
İtalyan otomobil üreticisi Fiat’ın Siena ve Palio modelleri, ilhamını Toskana bölgesindeki Siena şehrinden ve burada her yıl 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde yapılan Palio di Siena at yarışlarından almıştır. Palio yarışlarına katılan her at ve binicisi şehrin 17 semtinden birini temsil eder. Contrada adı verilen bu distretti (semtler) çoğunlukla hayvan adları taşımaktadır:
Herkes semtini seçsin, benimki en son geçen yıl 2 Temmuz’da kazanan Contrada della giraffa!
1995 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alınan şehrin magnifico (muhteşem) Piazza del Campo meydanında 1644 yılından beri yapılan bu yarışların Antik Roma döneminde düzenlenen yarışlarla ilgisi yoktur. Bir ilgi kurmaya çalışırsak, bu meydanda Orta Çağ’da yapılan ölüm dövüşlerini ve çoklu boks maçlarını düşünebiliriz. 16. yüzyılda yapılan boğa güreşleri 1590 yılında yasaklanınca önce bufalate adı verilen bufalo yarışları ve ardından da asinate eşek yarışları yapıldı. Daha sonra da at yarışlarına geçildi ve Palio günümüze kadar popülerliğini korudu. İlk zamanlar tek günde yapılan yarışlara sonradan bir gün daha eklendi.
Quindi (böylece), her yıl 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde binlerce turist ağırlayan Arnavut kaldırımlı Siena sokaklarında, 17 semtin bayraklarının renklendirdiği coşkulu bir karnaval havası yaşanır.
Semtlerin genel prova için Piazza del Campo’ya girişi:
Geçen yıl 16 Ağustos’ta yapılan Palio izlemeye değer çünkü Selva (orman) semtini temsil eden dokuz yaşındaki at Remorex yarışı tek başına kazandı. Yarışın ortalarında bir dönemeçte jokey Titia (altı Palio şampiyonu Giovanni Atzeni) düştü ve Remorex azimle koşmaya devam ederek son saniyelerde dördüncü sıradan, en önde Brio’nun (Andrea Mari) koştuğu Schietta ile aynı hizaya geldi.
İki at, yarışı o kadar yakın tamamladı ki Brio ve Schietta’nın temsil ettiği Bruco (tırtıl) semtinin taraftarları meydana fırlayıp zaferlerini kutlamaya başladı, ancak hakem Selva bayrağını kaldırarak yarışı Remorex’in kazandığını ilan etti.
Remorex, Birinci Dünya Savaşının sonlanmasının 100. yıldönümü anısına 2018 yılının Ekim ayında düzenlenen özel Palio yarışlarında da tek başına (jokeysiz anlamında scosso terimi kullanılıyor) birinci olmuştu.
Videonun sonunda, kadın spikerin ağzından incredibile (inanılmaz) dışında bir sözcük çıkmıyor. Gerçekten de incredibile!
Palio, 16 Ağustos 2019
Bu yıl maalesef yarışlar yapılamadığı için Palio di Siena Konseyi ve Palio Dostları Komitesi işbirliği ile bu yıl verilen kısa molanın anısınaLa sospensione di un attimo adı verilen bir film hazırlandı. 2020 yılını Palio Marşını dinlemeden ve Palio coşkusunu yaşamadan geçirmemek için yapılan ve 2 Temmuz’da televizyon kanallarında, web televizyonunda ve sosyal medyada yayınlanan bu filmin müziği Francesco Oliveto’nun.
Biz de tam o gün televizyon kanallarına, web televizyonuna ve sosyal medyaya kilitlenmiş, Ayasofya’yı müzeye dönüştüren kararın iptali için açılan davanın sonucunu bekliyor, Ayasofya ibadete açılsın diye dua ediyorduk.
Geçmiş yıllardan Osmanlı Bankasının meşhur reklam repliği geliverdi aklıma nedense şu an, onu uyarlıyorum durumu özetlemek için: Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı torunlarıyız!
Palio’nun tarihçesine, birbirinden güzel karelere, harika Siena şehrine ve semtlerin temsilcileri ile yapılan görüşmelere dare un’occhiata (göz atmak) isterseniz:
Bir anlık kısa bir mola
Dai (haydi) semtinizi seçin, bu pazar kendi aramızda yarışalım bari!
Not:Zürafa benim, itirazı olan yoktur sanırım. Salyangoz için kapışacak iki kişi var benim bildiğim. Remorex’i izledikten sonra Orman da revaçta olacak kesin, haydi seçin hodri piazza!
Not 2: İtalyanca’da @ işareti için at sözcüğü pek kullanılmıyor, o zaman aynı anlamda al, alla falan deniyordur diyeceksiniz ama hayır, kullandıkları sözcük chiocciola (salyangoz), ne tatlı değil mi?