Avete passato bene il weekend?

Hafta sonunu iyi geçirdiniz mi?

Finalmente (sonunda) bu hafta geçmiş zamanı öğrenmeye başlıyoruz!

İtalyanca’da geçmiş zaman çekimlerinde avere ve essere yardımcı fiillerinin kullanıldığını söylemiştim. Geçmiş zamanda fiilleri avere ile çekilen fiiller ve essere ile çekilen fiiller diye iki gruba ayırabiliriz.

Fiillerin büyük çoğunluğu avere ile çekilir. Essere ile çekilen fiiller, doğrudan bir nesne almayan (ne, kim, neyi, kimi sorularına cevap vermeyen) geçişsiz fiillerdir. Olmak, bir durumda bulunmak, kalmak, durum değiştirmek, meydana gelmek ve gitmek, gelmek, çıkmak gibi fiiller essere ile çekilir.

Bu ayrıntılara dalmak yerine essere ile çekilen fiilleri öğrenip diğer fiilleri avere ile çekeceğimizi bilmemiz yeterli şimdilik.

Peki, bir fiili avere veya essere ile çekmek ne demek?

Avere filinin geniş zaman çekiminden (ho, hai, ha, abbiamo, avete, hanno) veya essere fiilinin geniş zaman çekiminden (sono, sei, è, siamo, siete, sono) sonra asıl fiilimizin geçmiş zaman halini kullanarak geçmiş zaman cümleleri kurabiliriz.

Kurallı fiillerin geçmiş zaman hali şöyledir:

-are ile biten fiiller -> -ato (parlare -> parlato)
-ere ile biten fiiller -> -uto (vendere -> venduto)
-ire ile biten fiiller -> -ito (dormire -> dormito)

Bu üç fiil de avere ile çekildiği için şu şekilde cümle kuracağız:

ho parlato (konuştum), abbiamo venduto (sattık), ha dormito (uyudu), hanno venduto (sattılar), avete dormito (uyudunuz), hai parlato (konuştun), abbiamo parlato (konuştuk)

Avere ile çekilen fiillerin geçmiş zaman hali tüm şahıslar için aynıdır.

Şimdi de essere ile çekilen üç kurallı fiil verelim:

-are ile biten fiiller -> -ato (andare -> andato)
-ere ile biten fiiller -> -uto (cadere -> caduto)
-ire ile biten fiiller -> -ito (uscire -> uscito)

Essere ile çekilen fiillerin son harfi öznenin cinsiyetine ve tekil/çoğul olmasına göre değişir (andato, andata, andati andate).

Buna alışmak biraz zaman alabilir.

sono andato (gittim, erkek), sono uscita (çıktım, kadın), è andato (gitti, erkek), è caduta (düştü, kadın veya dişi nesne), sei uscito (çıktın, erkek), siamo uscite (çıktık, kadınlar), sono usciti (çıktılar, erkekler veya karışık bir grup)

Verbi regolari al passato prossimo

Essere ile çekilen bazı kurallı fiiller: andare, arrivare, cadere, diventare, entrare, fuggire, partire, restare, ritornare, salire, stare, uscire

Essere ile çekilen bazı kuralsız fiiller ve geçmiş zamanları: giungere
(giunto), morire (morto), essere (stato), nascere (nato), rimanere
(rimasto), scendere (sceso), succedere (successo), venire (venuto)

Bunları öğrendikten sonra, yeni karşılaşacağınız fiilleri genellikle avere ile çekmeniz gerektiğini düşünün.

Dikkat çekmek istediğim bir şey var:

Bazı fiillerin iki anlamı var ve anlamına göre avere veya essere ile çekiliyor. Finire fiili bitirmek anlamında kullanılıyorsa avere, bitmek anlamında ise essere ile çekilir (ho finito il compito, il film è finito).

Aynı şekilde, passare fiili geçmek anlamında essere ve yazının başlığında kullandığım gibi geçirmek anlamında avere ile çekilecek (sono passati dieci anni, abbiamo passato bellissimi anni in questa città).

Diğer bir örnek de ritornare fiili. Geri vermek, iade etmek anlamında avere ve dönmek, geri gelmek anlamında essere ile çekilir (ho ritornato i soldi, sono ritornato/a a casa).

Son olarak da avere ile çekilip kuralsız olan fiillere bakalım:

aprire (aperto), chiudere (chiuso), chiedere (chiesto), correre (corso), decidere (deciso), dipingere (dipinto), dire (detto), fare (fatto), leggere (letto), mettere (messo), offrire (offerto), perdere (perso, perduto), piangere (pianto), prendere (preso), ridere (riso), rompere (rotto), scegliere (scelto), scrivere (scritto), spegnere (spento), vedere (visto, veduto), vincere (vinto), vivere (vissuto)

I tre verbi modali (volere, potere, dovere) ise beraberinde kullanılacak fiil avere ile çekiliyorsa avere, essere ile çekiliyorsa essere ile çekilir.

Abbiamo voluto viaggiare in macchina (Arabayla seyahat etmek istedik) Siamo voluti/e andare in macchina (Arabayla gitmek istedik)

Non ho potuto parcheggiare la macchina (Arabayı park edemedim)
Non sono potuto/a uscire dalla macchina (Arabadan çıkamadım)

Ho dovuto lavare la mia macchina (Arabamı yıkamak zorunda kaldım)
Sono dovuto/a andare con la macchina (Arabayla gitmek zorunda kaldım)

Siamo andati in treno
Trenle gittik

Bir araçla bir yere gideceğimizi belirtirken in macchina (in auto), in autobus, in treno veya articolo kullanmak şartıyla con la macchina (con l’auto), con l’autobus, con il treno diyeceğiz.

I pensieri lontano dal cuore

Kalpten uzak düşünceler!

Picasso’nun dediği gibi zürafa, fil ve kediyi icat eden Tanrı aslında gerçek bir tarzı olmayan ve farklı şeyler deneyen bir sanatçıdır.

Dio in realtà non è che un altro artista. Egli ha inventato la giraffa, l’elefante e il gatto. Non ha un vero stile: non fa altro che provare cose diverse.

Evcil hayvan olarak üçünden birini seçecek olsam tercihim kesinlikle zürafa olurdu. La giraffa Tanrının en güzel eserlerindendir. Öğrencilerim ve arkadaşlarım bilir, ofisime girer girmez karşı duvarda kafasını bir pencereden içeri sokmuş meraklı bir zürafa resmi vardır. Yok, öğrencilerime meraklı olun, sorgulayın gibi subliminal mesajlar göndermek için asmadım onu oraya, tamamen benim zürafa sevgimle ilgili.

I miei studenti

Bendeki resmi fotoğraflayamadığım için bunu temsili olarak koydum, çok benziyor ama benim resmimde tek zürafa var. Buradakiler öğrencilerim olsun o zaman!

Neden bu kadar seviyorum zürafaları? Belki de çok büyük ve güçlü kalpleri olduğu için. Zürafanın kalbi ve beyni arasında iki metre kadar mesafe olduğu için beynine müthiş bir basınçla kan gönderen kalbi son derece güçlüdür ve è più grande della sua testa (başından daha büyüktür). Dış tasarımları kadar iç tasarımları da özgün olan bu tatlı yaratıklar için tek bir sıfat seçmem gerekirse zarif derdim.

Nitekim zürafanın adı da Arapça zarafet anlamına gelen zarafa sözcüğünden geliyor. Batı dillerindeki isimlerinin kökeni de bu sözcük.

Zarafa, 1826 yılında Mısır Valisi Muhammed Ali Paşa’nın Fransa Kralına hediye olarak gönderdiği yavru zürafanın da adı aynı zamanda. Come un gesto diplomatico (diplomatik bir jest olarak) zürafa göndermek fikri nereden çıkmış derseniz, X. Charles’ın Paris’teki Jardin des Plantes’de sergilediği egzotik hayvanlara zürafa da eklemek üzere verdiği ilan maalesef.

Una giraffa francese

Etiyopya’daki avcılarla iletişime geçen Muhammed Ali Paşa, henüz iki haftalık yavru zürafayı develere yükleterek kaçırmış. Develer üzerinde, yelkenliler ve gemilerle, en son da yürüyerek durissimo (çok meşakkatli) bir yolculuktan sonra kralın sarayına ulaşan zavallı yorgun hayvan, ömrünü Jardin des Plantes’de geçirmiş. Burada on yedi sene itinayla bakılan ve büyük sevgi toplayan Zarafa, halk arasında ikon olmuş, modaya ve hatta saç şekillerine yön vermiş.

Zarafa’nın yolculuğunu yazan naturalista (doğa bilimci) Étienne Geoffroy Saint-Hilaire (1772-1844) bu zarif hayvanı ilk gördüğü anda büyülenmiş ve kurduğu her cümlede onun fantastik bir güzelliğe sahip, göz alıcı, muhteşem bir hayvan olduğuna değinmiş.

1845 yılına kadar yaşayan Zarafa şimdi La Rochelle Müzesinde.

Zarafa’nın yolculuğunu Michael Allin’in Zarafa adlı kitabından okuyabilir, 2012 yapımı animasyon filminden izleyebilirsiniz:

İtalyan hiciv yazarı, gazeteci ve şair Stefano Benni de zürafaların kalpleri ve beyinleri arasındaki lunga distanza (uzun mesafe) üzerinden tek bir cümleyle felsefe yapmış:

(Zürafanın kalbi düşüncelerinden uzaktır. Dün aşık oldu ama henüz bilmiyor)

Stefano Benni’nin Tatlı Hayat, Tanrı’nın Grameri, Deniz Dibindeki Bar, Prendiluna ve Cyrano De Bergerac/Hepsi Sana Miras adlı Türkçe’ye çevrilmiş kitapları var eğer ilgilenirseniz.

Yolculuğunuz ne kadar meşakkatli olursa olsun, düşünceleriniz kalbinize yakın olsun!

Pizza locale

Yerel pizza!

İtalya’da nerede ne yenir, slow food, organiklik, yavaşlık ne güzel, farkındalık ne de hoş falan derken dünkü yazımı nasıl oldu da fast food’a bağladım anlamadım. Birden hamburger özlediğimin farkına vardım, böyle bir farkındalık oldu bende!

Sonra şuurumu kaybettim, gözlerim karardı ve kendime geldiğimde Yemek Sepeti’ndeki restoranlarda geziniyordum.

Zaten da un mese (bir aydır) yaklaşma-kaçınma çatışması yaşıyor, yemek sepetimi doldurup tam sipariş verecekken neyse yaa, zeytinyağlı fasulye var dünden veya mis gibi mercimekli bulgur pilavı ve cacık dururken diyerek durup uygulamadan çıkıyordum.

Dışarıdan yemek yemeyeli quattro mesi (dört ay) olmuştu, dile bile kolay değil! Ne olacaksa olsun artık diye gözümü karartıp pizza siparişi vermeye karar verdim. Slow food yazılarından sonra hamburger ve kızarmış patates olayını yakıştıramadım kendime. Tercihimi, İzmir’li iki genç girişimcinin pizza zincirine dönüşen restoranı Pizza Locale’den yana kullandım. Adında bir yerellik tınısı olduğu için suçluluk katsayım yarıya düştü. Pizza geldi, balkonda azıcık havalandı ve qualche minuto (birkaç dakika) fırına girip coronadan iyice arındıktan sonra sofrada yerini aldı.

Dalla finestra della cucina
Mutfağın penceresinden

Beş duyuma da hitap eden nefis pizzanın yanına bir Senfoni şarabı açıldı, öküzgözü ve shiraz. Sulla bottiglia (şişede) bir ağaca konmuş serçeler görünce sevinildi. Beethoven senfonileri eşliğinde Senfoni içerken, bodur mandalina ağacındaki sararması heyecanla beklenen bücür mandalinalar seyredildi.

Pizzasızlık adagio ma non troppo bir tempoda giderildi.

Bu keyfin öznesi ben değilim diye edilgen kipte yazdım sanırım. Bu ortam bana Allah tarafından bahşedildi diye şükrettim.

Tamam, şarap benden!

Da mesi (aylardır) hafif yollu her şikayetin ardından şükretme seansları yaşıyoruz. Hepimizin bu durumda olduğunu ise tatlı arkadaşım Aslı’nın anneannelerimize benzemeye başladığımızı, çok şükür diye sürekli halimize şükrettiğimizi söyleyerek yaptığı yalın ve gerçekçi metaforla en çarpıcı şekilde fark ettim.

Ben şaraptan çok pizzanın etkisiyle çakırkeyif bir haldeyken arkadaşım aradı. Süha benim çocukluk arkadaşım ama bu yaşımıza kadar hiç bu kadar infantile (çocuksu) bir sohbetimiz olmamıştı. Ben laf arasında, o gün ilk defa dışarıdan yediğimi söyledim ve hemen bunu çok aptalca bulup sustum. İkimizin de aynı günlerde açılım başlattığına çok şaşırdı, o da ilk defa un giorno fa (bir gün önce) hamburger yemiş. Sanki ilk defa hamburger yiyormuş gibi sosunu eline yüzüne bulaştırdığını anlatırken ben koptum gülmekten ve benim pizza yerken yaşadığım bocalamayı, döküp saçmalarımı anlatamadım.

Al telefono (telefonda) değil de karşılıklı olsak, bu muhabbetin devamı kesin ketçap mayonez savaşıydı!

Amici come te

Onun canı pizza, benimki de hamburger isterken bu konuşma çok incoraggiante (yüreklendirici) oldu. Gelecek ay o pizza yiyecek, ben de hamburger. Bu ay bu kadar adrenalin yeter!

Böyle ayrıntıları bu kadar rahat ve keyifle paylaştığım, aynı dili konuşup aynı şeylere güldüğüm meraviglioso (harika) arkadaşlarım olduğu için şükrediyorum!

Città lente

Yavaş şehirler!

İtalya’da Yavaş Hareketinin parçası olarak 1999 yılında kurulan Cittaslow ise Slow Food hareketini kentsel bir boyuta taşımıştır. Greve in Chianti Belediye Başkanı Paolo Saturnuni’nin önderliğinde dört belediyenin katılımı ile kurulan birlik, 28 ülkede 182 üyesi olan geniş bir ağdır. Birlik kurulduğunda yavaş şehir, insomma (yani, başka bir deyişle) sakin şehir, olmak için 59 kriter belirlenmişken 2013 yılında criterio (kriter) sayısı 70 olmuştur.

Cittaslow olabilmenin ilk koşulu, başvuru yapan yerleşim merkezinin nüfusunun 50.000 altında olması. Bir cittaslow, Slow Food ilkelerini benimsemeli, yani fast food zincirlerine hayır demeli ve geleneksel yöntemlerle üretilen yöresel tatları sunmalı. Diğer kriterler şu başlıklar altında toplanabilir: altyapı, çevre ve tarım politikaları, kentsel kalite, sosyal uyum, turizm ve misafirperverlik, consapevolezza (farkındalık).

Una strada a Seferhisar
Seferhisar’da bir sokak

Türkiye’nin ilk yavaş şehri, bu harekete 2009 yılında katılan Seferhisar. Başlıca geçim kaynağı tarım olan Seferhisar, aynı zamanda turistik bir yerleşim merkezi. Ancak Çeşme, Şirince ve Urla gibi turistik yerlere abbastanza vicino (oldukça yakın) olmasına rağmen, konaklama tesislerindeki yatak kapasitesi bile sınırlı olmak durumunda çünkü cittaslow olmanın bir koşulu da bu. Türkiye’deki diğer sakin şehirlerden bazıları Gökçeada, Eğridir, Akyaka, Mudurnu, Perşembe, Şavşat, Vize ve Halfeti.

Il vero motivo (gerçek, asıl amacı) şehirlerin kendi kimliklerine sahip çıkmasını ve özgün kalmasını sağlamak, yavaşlayarak sakinleşmek, yaşam kalitesini yükseltmek ve hızlı yaşam tarzından, trafikten, gürültüden bunalan misafirlere kucak açan doğal ve huzurlu köşeler yaratmak olan Cittaslow hareketinin felsefesi, kısaca vivere rallentando la quotidianità (günlük hayatı yavaşlatarak yaşamak).

Città lente hareketinin yirmi yılda 28 ülkede hızla yayıldığı düşünülürken, aslında bunun salyangoz hızında lentissimo (çok yavaş) bir ilerleme olduğunu gördük. corona tüm dünya şehirlerini iki ay gibi kısa bir sürede yavaş şehre çevirdi, herhangi bir kriter getirmeden.

Günlük hayatlarımız uzun süredir yavaş. Evlerimiz geleneksel ve yerel organik gıdalarla Slow Food merkezlerine döndü, gürültü ve trafik yok artık hayatlarımızda, farkındalığımız arttı ama huzurumuz kaçtı. Evlerimizde più sicuro (daha güvenli) ve più sano (daha sağlıklı) bir ortamda yaşıyor olmamıza rağmen, sürekli bir sağlık tehdidiyle meno tranquillo (daha az sakin) olduk. Organik beslensek de organik buluşmalar, sarılmalar, kavuşmalar olmayınca eksiğiz.

C’é un legame segreto fra lentezza e memoria, fra velocità e oblio.

Milan Kundera, Lentezza

Milan Kundera Yavaşlık romanında, Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır diyor. Yavaşlığın derecesinin anının yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunun, hızın derecesinin de unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunu söylüyor.

Evet, yavaşlık hızlı günlük yaşamda hızla unutulan eskiyi en ince ayrıntılarla anımsattı ama yavaş yaşam da günlük hayatta endişe verici düzeyde bir unutkanlık başlattı bende.

Bir de sizi bilmem ama fast food özledim ben çok!

Dipingerò tutta la Turchia

Tüm Türkiye’yi boyayacağım!

Una casa nel villaggio

1986 yılında İtalya’da başlayan Slow Food hareketi tüm dünyada hızla yayılıyor. Türkiye’de bu harekete katılan ilk yerleşim yeri, Çeşme’ye bağlı l’unico (tek) Türkmen köyü olan Germiyan. Çeşme Rotary Kulübünün çalışmaları sonucunda 2015 yılında katıldığı Slow Food hareketinin Türkiye’deki öncülüğünü yapan Germiyan, bu tarihe kadar zaten organik yöntemlerle gıda üreten bir köy iken, bu adımla la gente del villaggio (köy halkı) seferber olup bu simpatico köyde turizm hareketliliği başlatmış.

Ama kesinlikle köyün la più (en) seferber kişisi Nuran Erden. Müthiş pitture murali (duvar resimleri) ile köyünü müze haline getiren gerçek bir pittrice (kadın ressam), girişimci ruhuyla köyü gastronomi turizmine açan şahane bir kadın.

Ben ne kadar çabalasam da anlatamam, per favore (lütfen) kendinden dinleyin hikâyesini.

Ve videonun sonlarına doğru, duvardaki resimleri onun yaptığını duyup delusione (hayal kırıklığı) yaşayan kadın tiplemesini canlandırdığı sahneyi kaçırmayın. Hemen gözümün önünde belirdi o ziyaretçi profili. Magari (keşke) onlar da açabilse azıcık gözlerini ve kalplerini, indirebilseler burunlarını havadan.

Azıcık Nuranlaşabilseler yani!

Aşağıdaki videoda da Ev Bezgini adında bir seyahat blogu olan çılgın Nur Banu Molla, tüm Türkiye’yi boyayacağını söyleyen çılgın Nuran ile röportaj yapmış:

Dipingerò tutta la Turchia

Ci sono pittori che dipingono il sole come una macchia gialla, ma ce ne sono altri che, grazie alla loro arte e intelligenza, trasformano una macchia gialla nel sole.

Pablo Picasso

(Güneşi sarı bir leke gibi çizen ressamlar var ama bazıları da var ki, sanatları ve zekâları sayesinde sarı bir lekeyi güneşe dönüştürüyor)

Ege’de kalan kalbimi almaya gittiğimde köyünü güneşe dönüştüren ve tüm Türkiye’yi renklendirmek isteyen bu koca yürekli sanatçıyla tanışacağım!

Una pittura murale di Nuran
Nuran’ın bir duvar resmi

Not: Germiyan’daki kırmızı slow food salyangozlarının ağzında birer zeytin dalı var

Dove mangiare in Italia

İtalya’da nerede yenir?

İtalya’da karnımızı (ve gözümüzü) doyurabileceğimiz çok çeşitli mekân var. Yemek adeta ayin yapmakla sinonimo (eş anlamlı) olduğu için İtalyanlar kahve gibi yemek kültürlerini de korumak amacıyla ülke olarak takdire şayan bir direniş sergiliyorlar. Starbucks zincirine un anello (bir halka) olmayı yıllarca reddeden İtalya’nın slow food akımının başladığı yer olmasına şaşırmamak gerek.

1986 yılında, a piedi (ayaküstü) yenen sağlıksız gıdalarla karın doyurmaya ve hatta gereğinden fazla tıkınmaya alıştıran fast food çılgınlığına tepki olarak Carlo Petrini tarafından başlatılan bu movimento (hareket), temiz koşullarda üretilen sağlıklı gıdaların piano piano (yavaş yavaş) tüketilmesi gerektiğini savunarak başlamıştır. Oggi (bugün) Slow Food® dünya çapında iyi, temiz ve adil gıda ilkesini benimsemiş milyonlarca insanın bir araya geldiği büyük bir ağdır.

Kalabalık ve gürültülü sofraları, hep İtalyan ailelerinin etrafında bağrış çağrış coşkuyla ama hep piano piano yemek yediği masalara benzetmiyor muyuz? Natale con i tuoi, Capodanno con chi vuoi (Noel anne ve babanla, yılbaşı istediklerinle) gibi sözlü bir kuralın geçerli olduğu İtalya’da pazar günleri mutlaka büyüklerin evinde toplanılıp insieme (birlikte) hazırlanan ve birlikte toplanan bir sofra etrafında saatlerce sohbet edilir.

Dışarıda yeme alışkanlığının yeni yeni yaygınlaştığı ülkede, özellikle orta yaş ve üzeri kişiler çoğunlukla qualsiasi (herhangi) bir olayı kutlama dışında pek de dışarıda yemiyor. Genelleme yapmam için yeterli değil ama bir arkadaşımın oğlunun her öğlen molasında yemek için ofisten çıkıp eve gittiğini duyunca ister istemez gençlerin de un po’ tradizionale (biraz gelenekçi) olduğunu düşündüm.

Biz halktan olmadığımıza göre, diğer ziyaretçiler gibi lezzetli İtalyan yemeklerini nerelerde tadabileceğimize bakalım.

Ristorante’ler antipasti (iştah açıcılar), primi e secondi piatti (ön yemekler ve ana yemekler), contorni (garnitürler) ve dolci (tatlılar) sunulan, uzun uzun oturup masanıza gelen lezzetlerin keyfini çıkarabileceğiniz daha lüks mekânlardır. Çoğunlukla kapısında menüsü bulunan ristorante’nin yemeklerini ve fiyatlarını daha içeri girmeden görebilirsiniz. Aldığınız hizmet ve masanıza gelen ekmek için hesabınıza eklenen bir pane e coperto ödediğiniz için ayrıca mancia (bahşiş) bırakmanıza gerek yok ama yine de siz bilirsiniz.

Gözünüze ve kulağınıza aşina geleceğine emin olduğum diğer bir lokanta türü de trattoria. Trattoria’lar çoğunlukla bir aile tarafından işletilen, diversi tipi di pasta (farklı makarna çeşitleri) ve geleneksel ev yemekleri bulabileceğiniz daha küçük, daha samimi ve più economico (daha hesaplı) ristorante’lerdir. Trattoria’lar ristorante’lerden farklı olarak genellikle ana caddeler üzerinde veya trafiğin yoğun olduğu bölgelerde değil, ara sokaklardadır. Yerel yemeklerin sunulduğu, simile (benzer) ama più piccolo ve più economico diğer bir lokanta türü de osteria’dır.

Tabii ki İtalya’ya gidip pizza yemeden dönülmez. Pizzeria’lar lezzetli pizzalar yiyebileceğiniz sade ve keyifli yerel mekânlardır. Geleneksel
pizzeria’lar yalnızca akşam açıktır. Ancak artık trattoria’lar da işletmelerine birer pizza fırını ekleyip menülerinde pizzaya yer vermeye başlayınca bazı pizzeria’lar öğlen de hizmet vermeye başladı. Bunu genellikle vitrinlerine astıkları pizza anche a pranzo (öğlen yemeğinde de pizza) gibi yazılarla duyuruyorlar.

İlk pizzeria deneyimimde, önüme gelen menüdeki pizza çeşitlerini anlamayınca pizza con verdure (sebzeli pizza) seçerek güvenceye aldım kendimi. Türkiye’de sebzeli pizza malzemelerinin biber, mısır ve domates ile sınırlı oluğu bir dönemde benzer bir pizza beklerken gerçek anlamda bir pizza con verdure geldi önüme. Kabak dilimleri, patlıcan, yer yer birkaç top ıspanak, un grande asparago (kocaman bir kuşkonmaz) ve bunların sığabildiği dev pizzayı tek başıma bitirmem mümkün değildi. Gözüm arkada kalmasın diye biraz yedikten sonra kalan sebzeleri pizzanın üzerinden seçip yedim.

Özellikle Roma’da pizza rustica adıyla daha sık rastlayacağınız pizza a taglio, envai çeşit pizza arasından seçip istediğiniz kadar alabileceğiniz küçük kafeterya tarzında yerler. İstediğiniz miktarı belirtmek için kesme aletiyle seçtiğiniz pizzayı gösteren çalışanın basta così? (böyle yeter mi) sorusuna hazırlıklı olun. Sì, grazie deyip gösterilen miktarı kabul edebilirsiniz ya da più piccolo veya più grande per favore diye arzu ettiğiniz miktarı anlattıktan sonra tarttıkları pizzanızı hemen alabilirsiniz. Oturup yiyebileceğiniz gibi, elinize alıp gezmeye devam edebilirsiniz. Kâğıda sarılıp elinize tutuşturulan bu pizza da İtalya’nın fast food’u sayılabilir!

Hızlıca ve hafif bir sıcak yemek yiyebileceğiniz tavola calda, bir tavola calda çeşidi olan ve vitrininde pişen tavuk veya etleri görebileceğiniz rosticceria, sandviç dükânı diyebileceğimiz paninoteca, pastane ve fırın ürünlerinin satıldığı pasticceria, daha çok kafe gibi olan bar, antipasti eşliğinde şarabınızı yudumlayabileceğiniz enoteca ve karnınızı doyuracak çeşitlilikte enfes dondurmalar alabileceğiniz gelateria diğer lezzet mekânlarıdır.

Bir lokantada sipariş verirken, yine her ortamda istek belirtmek için tercih etmemiz gereken kibar rica sözcükleri vorrei ve vorremmo ifadelerini kullanabiliriz. Bunlar volere fiilinin birinci tekil ve çoğul şahıs condizionale (would) çekimleridir. İngilizce karşılıkları I would like ve We would like.

Su alırken ise sodalı su olan acqua gassata veya diğer adıyla acqua frizzante istemiyorsanız non gassata per favore diye belirtmeniz gerek. Per favore (lütfen) yerine kullanabileceğiniz diğer ifadeler ise per piacere ve per cortesia.


İtalya’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ve 1989 yılında örgütleşen slow food hareketinin etkinliklerini https://www.slowfood.com web sitelerinden izleyebilirsiniz.

Chi va piano va sano e va lontano (yavaş giden sağlıklı ilerler ve uzun yol alır) atasözünü esas alan bu güzel hareketin logosu é una lumaca rossa (kırmızı bir salyangozdur).

Not: Bu yazı kitabımdan, İtalya’ya gidip lezzet mekânlarını gezebildiğimiz günlerden

Chi è più diligente?

Kim daha çalışkan?

Güne ve haftaya coronanın più forte (daha güçlü), riskimizin più grande (daha büyük) ve yolumuzun più lungo (daha uzun) olduğunu ancora una volta (bir kez daha) dinleyerek başladığım halde, meno allegra (daha az neşeli) bir ruh haline girmeden, karşılaştırma sözcüklerini anlatmaya başlıyorum.

İlk olarak comparativo di uguaglianza (aynı olma) sözcüklerine bakalım. Eğer iki kişi veya şey bir konuda aynı nitelikte ise così … come veya tanto … quanto ile karşılaştırma yapabiliriz. Genellikle, sıfattan önce gelen così ve tanto sözcükleri kullanılmaz.

Mario è così intelligente come sua sorella.
(Mario kız kardeşi kadar zekidir)
Livia è tanto bella quanto sua madre.
(Livia annesi kadar güzeldir)

Aynı cümleleri Mario è intelligente come sua sorella ve Livia è bella quanto sua madre olarak kurabiliriz.

Bir nitelik yerine yapılan bir şeyin çokluğunu karşılaştıracaksak fiilden sonra tanto quanto kullanmalıyız. Yine tanto sözcüğünü atabiliriz.

Non viaggiamo tanto quanto voi.
(Sizin kadar çok seyahat etmiyoruz)
I bambini mangiano quanto loro padre.
(Çocuklar babaları kadar yiyor)

Comparativo di maggioranza (daha fazla olma) ve minoranza (daha az olma) sözcükleri ise più ve meno. Karşılaştırdığımız kişi veya şeyden de bahsedeceksek –den, –dan anlamında di ve tabii gerekiyorsa del, dello, dell’, dei, degli veya delle gibi articolo ile birleşmiş halini kullanmalıyız.

Io ve tu zamirleri bir preposizione sonrasında kullanıldığında me ve te olur. Di me, di te, per me, per te, con me, con te gibi.

Tu sei più brava di me.
(Sen benden daha başarılısın)
Roberto è più giovane della sua moglie.
(Roberto karısından daha gençtir)

Io sono meno intelligente di Einstein.
(Einstein’dan daha az zekiyim)
Sono molto modesta vero?
(Çok mütevazıyım değil mi)

Miktar ve sayı karşılaştırılacaksa yine più veya meno kullanılır.

Loro hanno più amici di noi.
(Bizden daha fazla arkadaşları var)
Tu spendi più di tuo fratello.
(Erkek kardeşinden daha fazla harcıyorsun)
Lei dorme meno della sua gemella.
(İkizinden daha az uyuyor)

Aynı kişi için iki farklı özellik veya iki eylem karşılaştırıldığında
di yerine che kullanacağız cümlemizde.

Anita è più simpatica che bella.
(Anita güzel olmaktan çok sempatiktir)
Carlo sembra più americano che italiano.
(Carlo İtalyandan çok Amerikalıya benziyor)
Nuotare è meno difficile che sciare.
(Yüzmek, kayak yapmaktan daha az zordur)

Bazı sıfatlar için ise farklı bir karşılaştırma sözcüğü daha sık kullanılır.

buono (iyi) migliore, più buono (daha iyi)
cattivo (kötü) peggiore, più cattivo (daha kötü)
grande (büyük) maggiore, più grande (daha büyük)
piccolo (küçük) minore, più piccolo (daha küçük)

Maggiore ve minore çoğu zaman fratello maggiore/minore veya sorella maggiore/minore ifadelerinde olduğu gibi yaşça daha büyük veya daha küçük anlamında kullanılır.

En güzel, en zor, en az pahalı ifadeleri için kullanacağımız superlativo ise più ve meno öncesinde articolo determinativo ile oluşturulur.

La studentessa più studiosa della classe è Irina
(Sınıfın en çalışkan öğrencisi Irina’dır)
Irina è la più studiosa della classe (Irina sınıfın en çalışkanıdır)
Per te, qual’è la più bella città in Italia?
(Sence İtalya’daki en güzel şehir hangisi)
Il migliore metodo per imparare una lingua straniera è praticare molto.
(Yabancı bir dil öğrenmenin en iyi yolu çok pratik yapmaktır)

Bir sıfatın anlamını kuvvetlendirmek için öncesinde kullandığımız molto, tanto (çok) sözcükleri yerine sıfatın sonuna –issimo ekini getirebiliriz. Bu eke, sıfatın nitelendirdiği ismin cinsiyeti ve sayısına göre –issimo,–issima, –issimi ve –issime, yani son harfi –o olan sıfatlarda olduğu gibi dört şekilde rastlayacağız.

La vita è come ……….

Hayat ………. gibidir!

İşte size bir riempi gli spazi (boşlukları doldurma) sorusu. Bu sorunun belli bir cevabı yok, tüm cevaplar doğru. Herkes kendi hayat görüşüne göre bir benzetme yapsın, gerçi ruh halimiz ve hayata bakışımız her gün, hatta şu dönem her an değişiyor. Benzetmelerinizi bekliyorum, iyimser cevaplara daha yüksek not vereceğim.

Az kopya çekmemiş ve kopya teknikleri konusunda da ders verebilecek kadar capace (yetkin) bir öğretmen olarak size bir kopya vereyim. Google’da la vita è come yazıp görsellere bakın.

Haydi içinde bulunduğumuz dünya, ülke, karantina gerçeklerinden biraz uzaklaşıp güzel bir benzetme örneğine bakalım ilham almak için:

La vita è come una bicicletta con dieci velocità. La maggior parte di noi ha marce che non userà mai.

Charles M. Schulz
1922-2000

Charles M. Schulz

Hayat on hızı olan bir bisiklet gibidir. Birçoğumuz hiçbir zaman kullanmayacağımız viteslere sahibiz.

Şu anda in retromarcia (geri viteste) olabiliriz ama aniden vites değiştirmeyeceğimiz ne malum? Nella vita non si sa mai (hayatta hiçbir zaman ne olacağı bilinmez) demiştik değil mi?

Hızımız nasıl olursa olsun, vitesimiz hep ileri olsun!

Noi siamo così

Biz böyleyiz!

Hani aile içinde, arkadaşlar arasında deyimleşip dile giren ve yıllarca kullanılan ifadeler vardır ya, bugün onlardan birini anlatacağım. Beğenirseniz kullanın anche voi (siz de).

Teyzem bir gün yaptığı sini köftesini anlatıyordu anneme. Sini köftesi, çok zahmetli olan içli köftenin con gli stessi ingredienti (aynı malzemelerle) tepside yapılan kolay versiyonu. Neyse, teyzem uzun uzun anlattıktan sonra fena olmadı, içli köftesizliğimizi aldı dedi. Biz annemle göz göze gelip gülmeye başladık perché (çünkü) yalnızca susuzluğumu aldı şeklinde çok dar bir anlamda kullanırdık bu deyimi.

Aradan birkaç hafta geçti, kuzenimle ad un café (bir kafede) yemek yerken teyzem âlem, bak ne dedi diye anlatıyorum, hâlâ şaşkınım demek ki! Ona hiç komik gelmedi, meğer onlar çay demlemeye üşenip poşet çay içtiklerinde çaysızlığımızı aldı falan diye çok sık kullanırmış bu ifadeyi. Biz böyleyiz demeye getirdi yani. Ben hemen konuyu kapattım ve porcini mantarlı spagettisizliğimi alan yemeğimi bitirip tatlıya geçtim in silenzio (sessizce).

Noi siamo così

Dün Netflix’te izlediğim Biz Böyleyiz, Egesizliğimi ve Toskanasızlığımı aldı. Ve hatta filmsizliğimi de. Nei primi mesi di quest’anno (bu senenin ilk aylarında) gösterime giren filmde Hümeyra, Berrak Tüzünataç, Şebnem Bozoklu, Özge Özpirinçi ve Engin Öztürk var. Ayrı ayrı tanınan başarılı oyuncuların bir araya geldiği güzel bir ensemble cast film. Yönetmen Caner Özyurtlu, filmin senaryosunu ise Berrak Tüzünataç ve Melikşah Altuntaş yazmış.

Hümeyra’nın film hakkındaki yorumu:

Hepimize iyi geldi, hepimiz kendi içimizde yorgunduk, yaralıydık, hepimizi bir yerinden yakaladı bu film ve bize çok iyi geldi.

Secondo me (bana göre, bence) aynı şey seyirciler için de geçerli. Kesinlikle her yaş grubunun seveceği, herkese iyi gelecek bir film. Biz de hepimiz kendi içimizde yorgunuz ve yaralıyız. Urla’nın Ildır Köyü’nde harika bir evde geçen bu komik, duygusal, sıcak, sürprizli ve keyifli filmi izlemediyseniz öneririm.

Bilmem oldu mu bu yazı ama yarına kadar yazısızlığınızı alır diye düşünüyorum!

Nel blu, dipinto di blu

Maviye boyanmış mavilikte!

Nel blu, dipinto di blu, Domenico Modugno’nun halk arasında ve bizler tarafından Volare olarak bilinen, hiç eskimeyen şarkısıdır. Domenico ve Franco Migliacci tarafından yazılan şarkının çıkış tarihi 1958. Sekizinci Sanremo Müzik Festivalinde birinci olan şarkı, aynı yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında üçüncü olmuş.

Alla zampa di ogni uccello che vola è legato il filo dell’infinito.

Victor Hugo, I miserabili

(Uçan her kuşun ayağında sonsuzluğun ipliği bağlıdır)

Haydi ayaklarımıza birer sonsuzluk ipliği bağlayıp İtalya’nın üzerinde uçalım, o güzelim yerleri bir de kuş bakışı izleyelim:

(Siena yanlışlıkla Viena yazılmış videoda)

Şarkının sözlerinin Türkçe çevirisi:

https://lyricstranslate.com/tr/nel-blu-dipinto-di-bluvolare-maviye-boyanan-mavilikte-u%C3%A7mak.html

Beni en çok o selvili yol büyüledi, balkondan üç selvi ağacına bakıp Toscana’da olma hayali kurabiliyorsam Val d’Orcia’da kuş olup uçarım kesin!

sono un uccello

l’animale più bello

volo canto ballo

(ben bir kuşum, en güzel hayvan, uçarım şarkı söylerim dans ederim)

Haiku deyip geçmeyin, üç dizecikte sırasıyla articolo indeterminativo, bir sonraki konumuz superlativo ve presente indicativo tekrarı yaptım çaktırmadan.

l’uccello é sempre libero

sia nel cielo che su un albero

con il suo bel cuore d’oro

(kuş daima özgürdür, ister gökyüzünde ister bir ağaçta, güzel altın kalbiyle)

Son olarak da Türkçe bir haiku denemesi:

uç uç yorulunca kon

ister kuş ol ister drone

ya da bir uçan balon

Bu arada, Vincenzo’yu soranlar var aranızda, hamdolsun sta bene, soranlara saluti (selamlar) gönderiyor. Yalnız günden güne zayıflıyor, başlarda daha havalıydı.

Bana baktıkça eriyor gibime geliyor. Son günlerde biraz farklı bakmaya başladı o güzel yosun yeşili gözleriyle. Ben de balkona çıkarken üstüme başıma, pijamama çekidüzen verir, saçlarımı belime kadar açar, hatta tarar oldum. Gerçi biliyorum l’amore è cieco (aşkın gözü kördür) ama olsun.

Benden en fazla bir beyaz dizi yazarı ya da haiku şairi çıkar lo so (biliyorum)!