Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Dün Piccolo Principe’m Faruk işe giderken bir paket bıraktı bana. Küçük Prensimden, ilham perilerimi anlattığım Teşekkürler sayfasında (ana sayfada sol tarafta) bahsetmiştim. Siz gitmeyin, ben hemen buraya alayım o paragrafı:
Piccolo Principe
Boynuz kulağı geçecek korkusuyla uykularımı kaçıran brillante(parlak) öğrencim, cıvıltısı ve muhteşem kahkahaları ile dersleri daha da keyifli hale getiren, il cugino dei miei cugini (kuzenlerimin kuzeni) iken çok kısa sürede kardeşim olan, gittiği her yerden benim seveceğimi bildiği piccoli pensieri (küçük düşünceler) derleyip getiren, bella (güzel) eşi Muazzez ile sokaklarında dans ettiği Barcelona’da dünya evine giren, romantico ama sahilde çekilen gelin ve damat fotoğraflarına bakarken kendisiyle acımasızca dalga geçerek bir anda “Paçalarımı abdest alacakmış gibi çemirlemişim” diyebilen, kızları Mina’yı da kendisi gibi fırlama yetiştireceğine emin olduğum Piccolo Principe’m (Küçük Prens) Faruk;
Piccoli pensieri Küçük düşünceler
Böyle tatlı bir şeydir işte Farukcuğum. Minik kızı Mina ile birlikte özenle hazırlamışlar hediye paketini. Heyecanla açtım ve içinden çıkanları görünce daha da heyecanlandım. Lise arkadaşı Pelin Akan’ın 2017 yılında Delta Kültür Yayınevi’nden çıkan İtalyanca-Türkçe Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü çok güzel bir derleme olmuş. Kelime ve gramer çalışması için de kullanabileceğiniz keyifli ve değerli, çok emek verilmiş bir çalışma.
Diğer hediyem olan keten kumaşla kaplı mis kokulu kutu ve içinden çıkanlar kadar doğaldır carissimo (çok sevgili) Faruk. Yazılarımı okur, teşvik eder beni. Fakat ilginç olan, serçeli yazılarıma gelmemiş henüz. Ben artık bahçeye gelmeyen kuşlardan, bir ağaca dolanıp serçeleri korkutan Vincenzo’dan bahsetmişim, o da gidip bana üzerine serçelerin konduğu bir ağaç işlemesi olan kutuda hediye almış.
Piccoli pensieri büyük mutluluklar verir, yorgun ve bezgin başlanmış karanlık bir sabahı aydınlatır!
Se qualcuno ama un fiore, di cui esiste un solo esemplare in milioni e milioni di stelle, questo basta a farlo felice quando lo guarda.
Antoine de Saint-Exupéry
(İnsan milyonlarca ve milyonlarca yıldızda tek bir örneği olan bir çiçeği seviyorsa, ona baktığında mutlu olması için yeterlidir bu)
Çok farklı çevirileri var bu sözün, şimdi ararken gördüm. Kiminde o yıldıza bakarken demiş, kiminde farklı bir cümle yapısı var. Kulağa anlamlı gelecek şekilde tam çeviri olsun, dili anlamaya da katkısı olsun diye ben çevirdim bunu.
Hayatı boyunca kalp yetmezliği, astım ve akciğer sorunları ile boğuşan, kızıl saçlarından ve aldığı rahiplik eğitiminden dolayı il prete rosso (kızıl papaz) lakabı ile tanınan Venedikli Antonio Vivaldi, dünyada le quattro stagioni (dört mevsim) olduğu sürece yaşayacak çok değerli bir bestecidir.
Da tre stagioni (üç mevsimdir) evdeyiz. Sonbahardan da gün alır, dört mevsimi tamamlarız gibi geliyor. Ben artık yaz konçertosuna geçtim. Akşamüstü balkonda günün yorgunluğunu (dinlenmenin yorgunluğu da denilebilir) atarken Vivaldi dinlemek iyi geliyor.
İlk bölümde (allegro ma non molto) kavurucu yaz sıcağından yanan insanlar, hayvanlar ve ağaçlar anlatılıyor. Bunu hayal etmem zor değil, zira en geç bir ay sonra ben de o insanlardan biri olacağım. Karşımdaki ağaçlar bu canlılığını yitirecek ve kuşlar kuytu serin köşelere kaçacak. Zaten ben de artık gündüz balkonda oturamayıp condizionatore (klima) serinliğine kaçacağım.
Bu bölümde la orchestra daha sonra kuşları, uğuldayan rüzgarı ve yaklaşan fırtınayı seslendiriyor. Tüm şehir halkı olarak her akşam saat dokuzda balkonlara çıkıp yağmur duası yapmaya başlıyoruz.
İkinci bölümde (adagio) uykulu bir küçük çobanın sinekler ve çakan fulmini (şimşekler) yüzünden uyuyamaması canlandırılıyor. Biz de bazen uyuyamayız gece, bir tane bile olsa uyutmaz sivrisinek. Sivrisineksiz uykunun en garanti yolu klimada uyumaktır ama klimada uyumak her zaman deliksiz uykuyu garanti edemez.
Eski klimalar, gece elektrik kesilip kapanınca otomatik olarak yeniden çalışmaz. Eh, bütün şehir klimalara yüklenince de interruzione di corrente (elektrik kesintisi) kaçınılmaz olur. Uykumuzu kaçırsa da çakan şimşeklere seviniriz, yağmur dualarımız tuttu demektir.
Son bölümde (presto) fırtınanın ürkütücü sesini, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ekinleri yerlere yatırmasını duyarız. Bu camlara çarpan çılgın pioggia (yağmur) iyi gelir, bizi kendimize getirir. Yeniden balkona çıkar, yıkanan doğayı seyrederken mis gibi toprak kokusunu içimize çekeriz.
Aynı zamanda sara hastası olan ve yaz aylarında sağlık sorunları artan Vivaldi için sıkıntılı bir mevsimdir l’estate (yaz), bu nedenle yaz konçertosunu hüzünlü bir ezgi olan Minör ezgisiyle yazdığı söyleniyor.
L’Estate Yaz
Biraz hüzünlendik, hemen canlanalım. Bir Vivaldi değilim, konçerto yazamam ama ayçiçekleri üzerine çok neşeli (allegro ma molto) bir haiku denemesi yaptım:
Bu yaz, Antalya merkezli bir tatilde Kuyucak’taki Lavanta Kokulu Köy’ü günübirlik ziyaret etmek vardı planda. Arada bir hatırlayıp iç geçiriyordum. Geçen pazar günü sevgili Merih Soylu’dan harika fotoğraflar geldi. Meğer Adana’nın Karaisalı ilçesinde, yani yanı başımızda, lavanta tarlaları ve Lavanta Kokulu Kelebekler adında bir kahvaltı restoranı varmış. Yolda da muhteşem ayçiçeği tarlalarının sunduğu görsel şölen.
Il programma di quest’estate (bu yaz programı) belli oldu: Adana merkezli bir tatilde Karaisalı’daki Lavanta Kokulu Kelebekler’i günübirlik ziyaret etmek ve dönmeden Ekotepe Yaşam Çiftliği’nde güneşi batırmak (güneşi farklı yerlerde batırmak önemli)!
Un girasole
Not: Bu arada, girasole sözcüğü girare (dönmek) fiili ve sole (güneş) sözcüklerinden geliyor. Güneşedönen, yani Günebakan..
Bir serçe mi yoksa bir salyangoz muolmak isterdin?
Vorrei essere un passero piuttosto che una lumaca
(bir salyangozdansa serçe olmak isterdim)
Se potessi (If I could)
Hepimiz passero (serçe) olmayı salyangoz olmaya tercih ederiz galiba ama bir süreliğine kabuğunda güvence altında doğanın ritminde yaşayan, antenleriyle iletişimini yürüten, kendini yenileyebilen sabırlı birer lumaca (salyangoz) olduk.
Japonya’nın en önemli Haiku şairlerinden Kobayashi Issa’nın bu haiku’su bize gelsin o zaman:
1763-1827
Oh lumaca,
scala il Monte Fuji,
ma piano, piano!
(Ah salyangoz, Fuji Dağı’na çıkar, ama yavaş yavaş)
Havalar nasıl olursa olsun, moralimiz yerinde olsun!
Da qualche giorno (birkaç gündür) nerede bu kuşlar diye bakınıyordum etrafa. Artık iyice yüz göz olmuştuk, balkondaki sabah kahvelerine onlar da gelir olmuşlardı. Bir düşüncesizlik mi yaptım,bir şeye mi alındılar diye düşünürken bir de ne göreyim! O deli ventoso (rüzgârlı) günlerde bir çocuğun balonu uçmuş ve fena halde dolanmış bir ağaca.
Il mio compagno Vincenzo
Dünkü yazım için çeşitli köşelerden fotoğraf çekerken birden karşıma çıktı, önce çok korktum ama sonra arkadaş olduk. Tom Hanks’in Cast Away filmindeki voleybol topu arkadaşı Wilson gibi yoldaşım oldu. Si chiama Vincenzo, blogumun konseptine uysun diye adını Vincenzo koydum.
Anlaşılan kuşlar onu spaventapasseri (korkuluk) sandı, uğramıyorlar buralara. Adı üstünde, bu ancak serçeleri korkutabilir. Bir scarecrow değil ama kargalar dahil tüm kuşlar korktu, güvercinler de yok artık.
L’altro ieri (önceki gün) büyük bir çeviri işi aldım, birkaç gün yazamayabilirim veya içerik zayıf olabilir. Çalışmayı üç dört güne sıkıştırıp kurtulmaya çalışacağım. Gün içinde dikkatim çok dağılıyor diye ieri notte (dün gece) küçük saatlere kadar balkonda çalıştım. Vincenzo sağ olsun, gözünü kırpmadan yanımda eşlik etti bana.
Ya kırpsaydı gözünü veya bana bir göz kırpsaydı gecenin o karanlığında ve sessizliğnde, işte o an teslim olurdum!
Negli ultimi giorni (son günlerde) corona bitince diye söze başlayanlara o bitmeyecek ki, biz biteceğiz demeye başladım sürekli.
Geldiği gibi gideceğini, sabırlı olmamız gerektiğini söyleyen, neleri atlattık bunu mu atlatamayacağız diyen arkadaşlarımın ve öğrencilerimin avutma çabalarında kendi ifadelerimi duymaya başladım. Ora tocca a loro (şimdi sıra onlarda), artık onlar bana el attı!
Ieri (dün) bir arkadaşın teslim olmuş gördüm seni deyince silkinip kendime geldim. Teslim olmak kitabımda yok benim, ne badireler atlattım, coronaya mı teslim olacağım? O kim be, görünmesin gözüme!
Karantinanın başlarında Balkon Cafe, Mutfak Restoran fantezileri iyi gelmişti. Bence yine kendimi kandırdığım bir gioco (oyun) atmosferinde çıkarım depresyondan, daha yeni girdim zaten. Madem tatil yapamıyorum ve yeni anı üretemiyorum, bari eskileri temcit pilavı gibi ısıtıp balkonda ve pencerelerin önünde vacanze d’estate (yaz tatili) yapayım diye düşündüm.
Bir önceki günden kalan pilavı ısıtıp yemek bizim işimiz!
Biraz fotoğraf karıştırıp hafızamı tazelerim, biraz da hayal gücüme sığınırım. Allah izin verirse oldu bu iş, sırt çantamı hazırlayayım subito (hemen). Bu sefer koca walkman yok, telefonumu ve kulaklığımı alsam yeter!
Nasperver e Cem al caffè apéro
Geçen yaz kalbim Ege’de kaldı, oradan başlayayım diyorum. Aklım ve midem de eski öğrencim tatlı Nasperver ve Cem’in Alaçatı’daki şirin mekânı apéro’da kaldı. L’estate scorsa (geçen yaz) yaptığımız gibi sürpriz yapacağım ve mutfağa geçip Ülgen Ablasına kendi elleriyle yaptığı nefis fesleğen soslu sandviçinden isteyeceğim. Stasera (bu akşam) güneşi orada batırırız artık. Yine Bramasole’de kalırım, o güzel ev yapımı reçelli, simitli kahvaltılarını özledim.
Ad Alaçatı
-Mutfakta bir kafe dekorasyonu ve pencereden izlenen begonviller, müzik Sezen Aksu, ilk şarkım Kalbim Ege’de Kaldı-
Bir sonraki durağım Samos. Tanti anni fa (çok yıllar önce) arkadaşlarımla Bodrum’da buluşmadan önce tek başına gezdiğim birkaç Yunan Adasından la mia preferita (en sevdiğim). Kalacak yer bulamamıştım bir türlü, her yer otel ve pansiyondu ama hepsinin tüm odaları doluydu. Beni yorgun ve çaresiz görüp kendi misafirleri için ayırdığı nefis manzaralı yedek odayı hazırlayıp, sulla terazza (terasta) bekletirken elinde koca bir tepside börek, portakal suyu ve pasta ile gelen Atinalı mimar arkadaşım Popi’ye sürpriz yapacağım. Arkadaşım diyorum, o gün tanıştık ama zamanımın çoğunu onunla ve minik oğlu Dimitri ile geçirmiştim. Ayrılırken benden pagamento (ödeme) almamak için fena direnmişti sarılıp.
Nell’isola di Samos
-Balkonda karşıdaki zeytin ağacının karşısına mezelerle donatılmış bir taverna masası, müzik Yorgos Kazantsis, ilk parçam Sorocos-
Mio nipote maggiore (büyük yeğenim) minicikken, ablamı ziyarete gittiğimiz San Diego da yeniden gitmek istediğim yerler arasında. İstifa edip gittiğim için iki ay kalabilmiştim ve hayatta verdiğim en uzun molaydı bu, fino a quest’estate (bu yaza kadar). Şubat ayında, okyanus kenarında güneşi batırırken, göğü delen palmiyelerin altında martılarla sohbet ettim ve onlarla birlikte planladım dönünce yapacağım işi. Da lontano (uzaktan) bakınca daha özgür düşünebiliyor insan, eğitim ve iş deneyiminin devamı olmak zorunda olmayan, ama onlardan edindiklerimi de ekleyip severek, ruhumu katarak yapabileceğim bu işi orada tasarladım. Gidip o martılara teşekkür etmem gerek.
A San Diego
-Balkonda hep karşısında oturduğum palmiyelere bakan bir sofrada Meksika yemekleri, müzik Eagles, ilk şarkım Hotel California-
Oralara kadar gitmişken hemen sınırdaki Tijuana şehrine geçip Meksika’ya gideceğim. Yıllar önce San Diego’ya giderken bunu kafama koymuştum, hatta Meksika gümüşü takılar almayı bile hayal etmiştim ama Amerika’daki mesafeleri dikkate almamışım, öyle come nell’Europa (Avrupa’daki gibi) trene atlayıp çat oraya çat buraya gidilmiyor. Ne yapalım, kısmette bu yaz gitmek varmış!
In Messico
–Yine balkonda, başka bir noktada görünen yuka ağacının karşısında, kafamda bir hasır şapka, omzumda rengârenk şalım, gümüş takılarım, tekila ve dip sosa batırıp doritos ve panço keyfi, müzik Narcos dizisinin müzikleri, ilk şarkım Dos Gardenias-
Emily’i birkaç hafta önceki yazımdan hatırlayacaksınız. Nasıl ısrarla Bali’ye çağırdı anlatamam. Kıramadım, onun High Vibe Yoga Merkezinde l’ospite (misafir) olacağım bir hafta. Yorucu olacak Meksika’dan oraya uçmak ama değer, orada dinlenirim nasıl olsa.
Balasana a Bali
A Bali
-Fotoğraf, balkondan karşı apartmanın bahçesi, Bali’de kalacağımı hayal ettiğim kulübe aslında apartmandaki çocukların salıncağından bir görsel, Balasana pozisyonunda (çocuk duruşu) güneşi batırıyoruz derin gevşeme müzikleri eşliğinde-
Palmiyelerin arkasındaki selvi ağaçlarına odaklanıp bir Toskana tatili var sırada. Bu sefer Cortona’ya da gideceğim, Casa Bramasole’yi görmek istiyorum. coronaya Amerika’da yakalanan Frances ve Ed gelmiştir artık Cortona’daki evlerine. Senza preavviso (haber vermeden) gitmem zaten.
-Selvilere bakarak elimde bir kadeh Chianti şarabı ile Toskana Güneşi Altında, müzik Jeff Steinberg, Romance in Tuscany albümü-
Son durağım Floransa. Buradan dönüyorum Türkiye’ye, uçağım erken, non ho molto tempo (çok vaktim yok) ama Santa Maria del Fiore Katedralini ziyaret etmek ve Ponte Vecchio’da güneşi batırmak istiyorum.
A Firenze
-Odamın penceresinden görünen cami kubbesine bakarak, iki üç saatte bir yapılan “rehavete kapılmayalım, maskemizi takalım, bu süreci de inşallaaah hep birlikte aşacağız” anonslarını duymazdan gelip bir ayindeymişim gibi huşu içindeyim, katedralden çıkınca o çınarın gölgesindeki bankta dinleneceğim biraz, müzik kilise müziği-
Yarın da şu dut ağacından delle foglie (biraz yaprak) toplayayım ipek böceklerime, kalmamış kutuda. Biz eskiden ayakkabı kutularında ipek böceği beslerdik, eskidendi çok eskiden.
İlkokuldan daha geriye gider miyim bilmem ama bu regresyon terapisi ve tatil iyi gelecek bana, corona bitince travma neyin bir şeyciğim kalmayacak.
Aaa fark ettiniz mi, corona bitince dedim, o bitecek biz bitmeyeceğiz!
Not: İnsanın evi gibisi yok inanın. Tatilim çok güzel geçti ama balkonda şöyle ayaklarımı uzatıp bir kebap sofrasında Müslüm Gürses’ten Tanrı İstemezse eşliğinde Çukurova güneşini batırmayı çok özledim.
İtalyanca’da da vücudumuzdaki organlarla ilgili çok sayıda deyim var. Bu dildeki deyim ve atasözlerinin Türkçe’de kullandığımız deyimlerle benzerliği şaşırtıcıdır.
Çok sık kullanılan deyimlerden bazılarına bakalım:
la testa (baş, kafa)
Mi ascolti? Dove hai la testa? (Beni dinliyor musun? Aklın nerede?)
Marco è un tipo indipendente, fa sempre di testa sua (Marco bağımsız bir tiptir, hep kafasına göre davranır)
Oggi non mi sento bene, mi gira la testa (Bugün kendimi iyi hissetmiyorum, başım dönüyor)
la faccia (yüz)
È sempre meglio dire le cose in faccia (Bir şeyleri kişinin yüzüne söylemek her zaman daha iyidir)
Quando qualcosa non è piacevole, facciamo la faccia storta (Bir şey hoşumuza gitmediğinde yüzümüzü buruştururuz)
l’orecchio (kulak)
Dimmi! Sono tutto/a orecchie (Söyle! Tüm dikkatim sende)
Lui ha orecchio per musica (Müzik kulağı var)
l’occhio (göz)
Occhio! Arriva una macchina Ferrari (Bak! Bir Ferrari araba geliyor)
Parliamo a quattr’occhi (Özel konuşalım/konuşuyoruz)
Occhio per occhio, dente per dente (Göze göz, dişe diş)
il naso (burun)
Lui è molto curioso, mette sempre il naso negli affari degli altri (O çok meraklı, hep başkalarının işine burnunu sokar)
la bocca (ağız)
È sulla bocca di tutti, lo sanno tutti (Herkesin dilinde, herkes biliyor)
Quando sento qualcosa sorprendente, rimango la bocca aperta (Şaşırtıcı bir şey duyduğumda ağzım açık kalır)
Acqua in bocca! (Kimse duymasın)
Aramızda kalmayacağını bile bile yaptığımız aramızda kalsın tembihi gibi bir deyim. Ağzında bakla ıslanmayacağını düşündüğümüz kişiye, bakla ıslansın diye ağzına biraz su almasını bu şekilde söyleyebiliriz.
Dai un esame oggi? Allora in bocca al lupo. (Bugün bir sınava mı giriyorsun? Haydi o zaman iyi şanslar)
In bocca al lupo meseleyi bir kurdun ağzına gönderen bir deyim. Anlamı ise her şey yolunda gitsin, kolay gelsin, iyi şanslar. Böyle bir augurio (iyi dilek) ardından batıl bir inançla, crepi (ölsün) veya daha uzun haliyle crepi il lupo (kurt ölsün) gibilerden bir karşılık veriliyor. Ama artık hayvansever bir yaklaşımla lunga vita al lupo (kurda uzun ömür), evviva il lupo (yaşasın kurt) veya daha sade bir şekilde grazie yanıtları daha yaygın.
I gemelli Romulus e Remus
Bu deyimin nereden geldiğine dair söylentiler, Roma Mitolojisine göre Roma’nın kurucuları olan Romulus ve Remus’a kadar uzanıyor. Eğer bu doğruysa iyi şanslar dilediğimiz kişiyi, Tiber Nehri’nde boğulmaktan kurtulup Palatino tepesinin eteklerinde kıyıya vuran ikizleri emzirip onlara bakan dişi kurt gibi bir kurda emanet etmek mantıklı görünüyor.
O zaman tabii ki kurdun ölmesini değil, çok yaşamasını dilememiz gerek!
la spalla(omuz)
Ha tutta la famiglia sulle spalle (Tüm ailenin yükü onun omuzlarında)
Lui è disoccupato, vive alle spalle dei genitori (Çalışmıyor, ailesine bağımlı yaşıyor)
il braccio (kol)
Aspettiamo mio fratello a braccia aperte (Erkek kardeşimi kollarımız açık, özlemle bekliyoruz)
Erkek bir sözcük olmasına rağmen bu sözcüğün çoğulu le braccia.
la mano (el)
È ad un localino semplice, è molto alla mano (Kolay bir yerde, el altında)
Oggi do una mano a mia madre per il suo lavoro (Bugün anneme işinde yardım ediyorum)
Mia figlia ha le mani bucate, spende troppo (Kızım çok para harcıyor, elleri delik)
la gamba (bacak)
Fellini è un regista molto in gamba (molto bravo) (Fellini çok başarılı bir yönetmendir)
il piede (ayak)
Lei fa il suo compito con i piedi (molto male) (Ödevini çok kötü yapıyor)
Ragazza zaten genç kız demek, giovanesıfatına gerek yok demeyin. İtalyanca’da ragazze adolescenti (ergen kızlar) ve ragazze adulte(yetişkin kızlar) ifadeleri de kullanılıyor. Hatta bir yerde ragazze a mezza età (orta yaş kızlar) ifadesi bile görmüştüm. Artık donne (kadınlar) diyebilir miyiz onlara lütfen?
Aylak ama aynı zamanda I like geçirdiğimiz ortaokul yazlarını andıktan sonra aklıma bir ayrıntı daha geldi. Ayrıntı ama bayağı allarmante (alarm verici) bir durum!
Ben o yazların birinde bir Beyaz Dizi kitabı okumuştum. Bir yandan babamın sacro (kutsal) kitaplığından klasikleri, İtalya’da Reform ve Rönesans’ı, Hitler’in Kavgam otobiyografisini okuyordum, d’altra parte (bir yandan da) nereden bulduysam bir beyaz dizi sıkıştırmıştım araya. İkinci bir tane daha okuma isteği ve heyecanı duymadan hafif küçümser bir tavırla ne var bunda, ben bile yazarım diye düşünüp kafamda kurgulamaya başlamıştım hemen.
Aramızdaki giovani (gençler) için küçük bir bilgilendirme notu düşelim. Beyaz Dizi kitapları (halk arasında, daha doğrusu genç kızlar arasında beyaz diziler) Sevgiden Kaçış, Mutluluk Yalanı, Aşk Her Yaşta Güzeldir, Sevgiliye Ağıt, Tutsak, Kaderin Çağrısı, İki Kişilikli Kadın, Gönül Avcısı, Zorla Güzellik, Mavi Anılar gibi birbirinden yaratıcı adlarla Türkçeye çevrilmiş romantizm ve erotizm dolu sottilissimo (incecik) kitaplardı.
Benim a quell’età (o yaşta) beyaz dizi yazma iddiam nereden çıkmıştı acaba? Yukarıdaki kitap adlarında geçen duygu ve durumları yaşamama henüz yıllar varken ne yazacaktım? Credo (sanırım), çocukken bizden büyük kuzenlerimizden yürütüp okuduğumuz Cep Fotoromanlardan edindiğim birikime güvenip aşkın tüm türevlerini anladım sanmışım.
Şimdi ise beni buna iten şeyin sadece o esasperante (çıldırtıcı, dellendirici)Adana sıcağının beyin hücrelerim üzerindeki oyunu olduğunu görüyorum.
Comunque (neyse), ben Kavgam’ı falan bir tarafa bırakıp kitaplığın alt gözünden babamın daktilosunu çıkardım ve salondaki yemek masasına, şu anki çalışma ortamımın bir benzerini kurdum. Kokusuyla, renkleriyle beni efsunlayan kırtasiye dolabından delle carte (kâğıtlar), kalemler çıkarıp çalışmaya başladım. Kâğıtları beyaz dizi kitaplarının boyutlarında kesip hazırladım, aralara kopya kağıdı yerleştirerek iki kopya yazmaya başladım.
Yazacaklarımın içeriği yaşıma başıma uygun olmayacağı için una furbizia (bir kurnazlık) düşündüm en baştan. Kitap bitip yayınevine götürdüğümde, yabancı bir yazardan çeviri yaptığımı söyleyecektim.
Circa venti pagine (yaklaşık yirmi sayfa) yazıp kendimden ve yazdıklarımdan sıkıldım, muhtemelen de utandım. Kitabın adı henüz yoktu, sonunda uyduracaktım gidişata göre. En kolay iş oydu zaten, qualsiasi (herhangi bir) isim veya sıfat tamlaması olurdu. Karakterlerim Amerikalı Emily ve yakışıklı esmer bir İtalyan genci Lorenzo Gabriti idi.
Kitaba dair tek hatırladığım, bu iki ana karakterin adları ve kitabın giriş cümlesi:
“Beline kadar inen ıslak saçlarıyla havuzdan çıktı güzel Emily.”
Kendimce harika bir giriş yapmıştım ama bir cümlede bu kadar mantık hatası olabilir mi? İnsan boş havuza girmediği sürece kuru saçlarla çıkabilir mi? Saçlarını havuzda bırakmayacağına göre tabii ki saçlarıyla çıkacak ve beyaz dizi karakteri olduğu için naturalmente (doğal olarak, elbette) güzel olacak. Ama bir beyaz dizide mantık aramak mantıksızlıktı.
İlk cümlem buysa gerisini düşünmek istemiyorum, meno male (neyse ki) bu sevdadan vazgeçip yırtıp atmışım yazdıklarımı. Ama benim kendimle hep bir scrivere o non scrivere (yazmak ya da yazmamak) Kavgam olmuş anlaşılan!
Bu mini teşebbüsü Mazimdeki Utanç adıyla anılar kitaplığımın arka raflarına gizledim ve hayat gailesi içinde kayboldum.
Aradan tanti anni (çok yıllar) geçti, şirketin yemekhanesinde bir grup yeni eleman, kıdemli arkadaşlarımızla yemek molasındaydık. Eskidenbeyaz dizi kitapları vardı, ne okurduk diye gülüşüyordu bizden yaşça büyük olanlar. Beni de şeytan dürttü, “Ben bir tane okudum, bir tane de yazdım” dedim. Nereden bileyim yıllarca unutulmayacağını, şirket efsanesi olacağını bu lafımın.
Desteğini verdiğimiz sistem güncellendikçe bize de yeni manuali (el kitapları, kılavuzlar) gelirdi. Bölümde kitaplar dağıtılırken bana mutlaka “Al bunu oku, bir tane de sen yaz” denir, aynı coşkuyla kahkahalar atılırdı. O kıdemli kadim dostu arkadaşlarımız, monotono ve stressante iş ortamında biz çömezlerin varlığından pek memnunlardı, doğal halimizle çok eğlendirirdik onları.
Biz işe appena (yeni, henüz) başlayan ve amatör ruhunu kaybetmemişler, bir gökdelenin bir sürü katında çalışanlar arasındaki boş bölmelere serpiştirilmiştik. Bir yanımdaki pencereden a volo d’uccello (kuş bakışı) şehri seyrederken, sağ tarafımdaki bölmede çalışan Sim’e hayrandım. Benden yaşça oldukça büyüktü ve yıllardır IBM’de çalışıyordu. Sabahları çok cana yakın selamlardı beni ve gün boyunca ekran başında oturup telefonda müşterilerine destek verirdi. Benim eğitimini aldığım sistemden farklı bir sisteme bakıyordu, anlamadıklarımı sorup daha samimi olma şansım da yoktu.
Muhtemelen bende yüz göz olacak, çat kapı sabah kahvesine geçecek una vicina (bir komşu) potansiyeli görmüştü, mesafeli duruyordu, ne de olsa bir yıl boyunca yanında oturacaktım. O kadar da değil, benim de bir gururum vardı yapmazdım öyle ama Sim’in kim olduğunu bilsem gururumu ayaklar altına alır, ne yapıp edip sua madre (annesi) ile tanışırdım!
Nihal Yeğinobalı, 1950 yılında Vincent Ewing pseudonimo (takma yazar adı) ile Genç Kızlar adlı romanı yazan çevirmen ve yazar. Anneme ve arkadaşlarına, romandaki kızları aralarında paylaşıp Adana Kız Lisesinde o yatılı kız hayatını yaşıyormuş hissini yaşatan dönemin efsane romantik romanı Genç Kızlar.
Amerikalı bir yazarın romanının geçtiği sanılan yatılı kız okulu da Nihal Yeğinobalı’nın kendi okulu Arnavutköy Amerikan Kız Koleji, yani eskiden kız okulu olan, bugünkü Robert Lisesi. Tabii bu gerçek çok yıllar sonra ortaya çıktığı için lise yıllarında bilmezdik bunu, neanche il libro (hatta kitabı da). Ben çok sonra, bilerek okuyunca okulun her bir köşesini bulmuştum tasvirlerde. Bilmeden anlamak mümkün değildi ama! Kitabın bendeki kopyasında kendi adı ve fra parentesi (parantez içinde) takma adı var.
Kitabın yeni baskılarında artık yalnızca yazarının gerçek adı yazıyor. Nihal Yeğinobalı’nın kendi yaşam öyküsünü içeren Cumhuriyet Çocuğu adlı bir kitabı daha var. Sim ve adını koyduğu kardeşi Tim’in (Timur) babaları, allora (o dönem) Ankara’da ABD Elçiliğinde kültür ataşesi olarak çalışan Morton Schindel ile evliliğinin de olduğu, ülkenin bir dönemine ışık tutan sincero (samimi) bir öykü.
Nihal Yeğinobalı 1927-2020
Nihal Yeğinobalı bu yıl Mart ayında vefat etti, 16 Mart 2020 tarihinde Sözcü Gazetesinde yayınlanan ilan “Cumhuriyet Çocuğu Nihal Yeğinobalı” diye başlıyordu!
Benim beyaz dizi kitabı yazarken düşündüğüm şeyi yıllar yıllar önce yapmış olan bu tatlı kadının dilinden:
Elli yıl kadar önce ilk romanım Genç Kızlar’ı yazdığımda ben de bir genç kızdım. Romanın gerçekçi olabilmesi için katmam gereken erotizm dozunun, o günün ölçülerine göre fazla ağır kaçacağını bildiğimden, takma bir erkek adı kullandım: Vincent Ewing.
O yıllarda çeviri romanlar telif romanlardan daha gözdeydi, bu erkeğin Amerikalı olmasına karar verdim ve romanı İngilizceden çeviriyormuş gibi kaleme aldım. Yayınlandığı günlerde bir anda o zamana kadar en çok satılan, sevilen Türk romanı oluvermesi beni çok şaşırtmıştı. Oysa Genç Kızlar’ı benim yazdığımı, yakın çevremdeki birkaç kişiden başka bilen yoktu.
Bu aldatmaca, o yaşımda bana çok keyifli bir oyun gibi gelmişti. Uzun yıllar romanımın kapağında Vincent Ewing takma adını kullanmayı sürdürdüm.
Artık bu yabancı adın ardına sinmenin eski tadı da kalmadı, gereği de. Pek çok kişi bu gerçeği öğrendi. Genç Kızlar romanım, Can Yayınları’ndaki yeni baskısıyla birlikte, ilk olarak okurlarımın karşısına, takma adımın yanı sıra, gerçek adımla çıkıyor: Nihal Yeğinobalı ya da Vincent Ewing.
Bu kadar çok şey öğrendik ama adımızı söylemeyi bilmiyoruz henüz, non è vero?
İleride verbi riflessivi (dönüşlü fiiller) konusunda chiamarsi (adı olmak) fiilini çekerken mantığını anlayacağız, ancak burada kalıp olarak öğrenelim.
Kendi adımızı söylerken Mi chiamo ve karşımızdakinin adını sorarken Come ti chiami? diyeceğiz. Siz diye hitap ettiğimiz birine adını Come si chiama Lei? diye sorabiliriz. Üçüncü bir şahsın adını sormak için ise Come si chiama? demeliyiz. Üçüncü birkaç şahsın adını da Come si chiamano? sorusu ile öğrenebiliriz.
Karşımızdaki kişiye kendi adını söylemek durumunda kalmayacağımız için şimdilik bu kadarı yeter bize. Ama belki emin olmak için karşımızdakine Ti chiami Gianna vero? diye sormamız gerekebilir. Aklınızda bulunsun.
İtalya’da en sık rastlayacağınız kadın isimlerinden bazıları Giulia, Chiara, Silvia, Elisa, Sara, Francesca, Laura, Federica, Anna, Marta, Claudia, Roberta, Irene, Alice, Maria, Carla, Lucia, Gianna, Cristina, Elena, Monica, Beatrice, Giorgia, Daniela.
En çok tercih edilen erkek isimleri de Antonio, Carlo, Mario, Luigi, Marco, Davide, Stefano, Andrea, Giuseppe, Francesco, Alberto, Fabio, Giorgio, Luca, Gianluca, Giovanni, Gianni, Pietro, Riccardo, Daniele, Lucio, Roberto, Simone.
İlham perilerimi anlattığım Teşekkürler sayfamda adı geçen çocuk ruhlu öğrencim Adnan’ın dilimizi, tarihimizi, ülkemizi bizden daha iyi bildiği için soyadını Özgordon olarak değiştirdiği comune (ortak) arkadaşımız İngiliz John Gordon, benimle Türkçe çalışan Sri Lanka’lı meslektaşı Prasantha’ya benden più utile (daha faydalı) tüyolar verdi ofisimde bir lezione (ders) sonrası yaptığımız sohbet oturumunda.
John, ısrarla tabelalardan gözünü ayırmamasını ve özellikle soyadlarına dikkat etmesini önerdi. Tabelalardaki yazıları çözmeye çalışmayı ben de akıl etmiştim ma (ama) soyadlarının öğretici gücünü o gün idrak ettim.
“Düşünebiliyor musun, Terliksiz diye bir cognome (soyadı) var!” dedi John gözlerini ayırarak ve İngilizce’ye çevirdi Without Slippers diye. Evet, bizim soyadlarımız keyifli birer kaynaktı Türkçe öğrenen stranieri (yabancılar) için. Hemen İtalyan soyadlarını düşündüm ve artık ben de bu konuya dikkat çekmeye karar verdim.
İtalyan soyadlarının birçoğu ailenin kökenine dair indizio (ipucu) veriyor. Vinci’den anlamına gelen, Vinci kasabasının Anchiano köyünde doğan Leonardo da Vinci’nin soyadı gibi. Milanese, Romano, Fiorentino, Genovese, Napolitano, Calabrese, Toscano ve Siciliano soyadları kişinin ailesinin geldiği yere dair fikir verirken, bu şehirlerden gelen kişilere veya bu şehirlere ait değerleri anlatan sıfatları da öğretiyor.
Roma’da gittiğim ve arkadaşlarım biz böyle yeriz diye gösterdikten sonra önüme ne geldiyse rahatça pane (ekmek) bandığım, hatta banare diye Türkçe-İtalyanca bir fiil ürettiğimiz Pippo L’Abruzzese balık lokantasının sahiplerinin una famiglia abruzzese (Abruzzo’lu bir aile) olduğunu soyadlarından anlamak possibile.
Un’altro (diğer bir) soyadı grubu ise doğrudan bu soyadını taşıyan kişinin atalarının ismini bildiriyor. Çoğunlukla di iyelik edadı ve bazen de ile kişinin kimlerden olduğunu anlatıyor bize. Giacomo Di Giovanni ve Annalisa De Simone’nin soyadları gibi.
Ailenin geçmişte yaptığı veya halen sürdürmekte olduğu occupazione (meslek) de soyadı olarak kullanılıyor. Medici (doktorlar), Ingegneri (mühendisler), Architetto (mimar), Ragionieri (muhasebeciler), Contadino (çiftçi), Sarto (terzi), Falegname (marangoz), Pescatore (balıkçı) ve Barbieri (berberler) soyadı olarak rastlayabileceğiniz meslek adlarından yalnızca bazıları.
La Signora Colombo
Il Signore Gatto
Animale (hayvan) adlarını da göreceksiniz soyadlarında. Gallo (horoz), Gatto (kedi), Colombo (güvercin), Leone (aslan), Cavallo (at), Stallone (aygır), Pecora (koyun), Capra (keçi), Coniglio (tavşan), Cefalo (kefal) gibi balık türleri ve tüm bunların çoğulu, envai çeşit türevine rastlamak sizi şaşırtmasın.
La Signorina Fiore
Bir de lingua quotidiana’da (günlük dil) kullandığımız sözcükleri ve çoğul formlarını göreceksiniz soyadları arasında. Fontana (çeşme), Monte (dağ), Costa (kıyı), Fiore (çiçek), Quattro (dört), Bicchieri (bardaklar), Guerra (savaş), Farina (un), Segreto (sır), Testa (baş), Zucca (kabak), Vero (doğru, gerçek) ve eski öğrencim Mimmo’nun soyadı Foglia (yaprak) gibi çok sayıda soyadı var kelime haznenizi zenginleştirecek.
Le sorelle Ricci
En divertente (eğlenceli) soyadları ise ataların fiziksel özellikleri başta olmak üzere bazı ayrıntılar nedeniyle verilen takma adlardan oluşanlar. Basso (kısa), Biondi (sarışın, çoğul), Bruno (esmer), Ricci (kıvırcık , çoğul), Grasso (şişman), Mancini (solak, çoğul), Quattrocchi (dörtgöz), Barbarossa (kızıl sakal), çok yaygın olan Rossi (kızıl, çoğul) ve Senzacqua (susuz) gibi sayısız soyadı var keşfedeceğiniz ve keşfettikçe gülümseyeceğiniz.
Ama gördüğünüz gibi, yine de aile bireylerini senza pantofole (terliksiz) olarak betimleyecek kadar ileri gidilmemiş!
Bu üç fiilin her şahıs için ayrı çekildiğini duyup isyan eden, İngilizce’de ne güzel her şahıs için aynı sözcüğü kullandığımızı söyleyen öğrencime, İngilizce’de potere ve dovere için kullanılan seçenekleri (can, able to, may, might, could, should, ought to, must, have to, need to) seçenekleri ve bunların arasındaki ince farkları hatırlatmam yeterli olmuştu, hemen boyun eğmişti başına gelenlere.
İtalyanca’da bu çekimleri öğrendikten sonra izin mi, yeterlilik mi, olasılık mı veya öneri mi, zorunluluk mu düşünmemize, soru sormak için ters çevirmemize gerek yok.
Non è bello(güzel değil mi)?
Bu fiilleri geniş zamanda çektikten sonra ikinci bir fiili mastar halinde kullanacağız:
Oggi voglio uscire con i miei amici ma non posso perchè devo studiare.
(Bugün arkadaşlarımla çıkmak istiyorum ama çıkamam çünkü ders çalışmam gerek)
Üç yardımcı fiili de kullandığım böyle bir örnek vermişim kitapta, arkadaşlarla çıkma isteği ve çıkamama gerçeği değişmedi ama sebepler yaşım tutmuyor, eve virüs taşıyabilirim, sokağa çıkma yasağı var, maskem yok gibi çeşitli artık.
Ders çalışma zorunluluğu ise akla en son gelen, hatta hiç gelmeyen sebep!
Ora potetescrivere molte frasi con questi tre verbi servili, basta che vogliate, volere è potere!
(Şimdi bu üç yardımcı fiil ile çok sayıda cümle yazabilirsiniz, yeter ki isteyin, istemek yapabilmektir)
Allora, finiamo con un scioglilingua! (O zaman, bir tekerleme ile bitirelim)
Sul mare ci sono nove navi nouve; una delle nove non vuole navigare
(Denizde dokuz yeni gemi var; dokuzundan biri seyretmek istemiyor)
Not: Fiillerin öğrendiğimiz Presente Indicativo ve öğreneceğimiz tüm zamanlarda çekimini www.coniugazione.it adresinde bulabilirsiniz.
Credo che ciò che diventiamo dipende da quello che i nostri padri ci insegnano in momenti, quando in realtà non stanno cercando di insegnarci. Noi siamo formati da questi piccoli frammenti di saggezza».
Umberto Eco
(Ne olacağımızın, babalarımızın aslında bize bir şey öğretmeye çalışmadıkları anlarda öğrettiklerine bağlı olduğuna inanıyorum. Bizler bu küçük bilgelik parçalarından oluşuyoruz)