Dolce far niente

Hiçbir şey yapmama keyfi, hiçbir şey yapmamanın tatlılığı!

A volte (bazen) hiçbir şey yapmamak tatlıdır, hem de çok tatlıdır. Ama hiçbir şey yapmamaktan keyif almak zordur çünkü hayatı dolu dolu yaşamalıyız, vaktimizi boşa harcamamalıyız, continuamente (sürekli) öğrenmeliyiz gibi bir şartlanma ile kendimizi hırpalamaya meyilliyiz.

In realtà (aslında) kendimi muaf tutmak isterim, ben boş oturmayı çok severim ve hiç suçluluk duymam bundan. Gece başımı yastığa koyduğumda, o gün edindiklerimin muhasebesini yapmak yerine yüzümde un sorriso (bir gülümseme) kaldı mı ona bakarım.

Sono fatta così (ben buyum, böyle yaratılmışım)!

Hırsla ilgili galiba bu durum. Bende eksik olan, bu nedenle de aslında minettar olduğum bir duygudur ambizione (hırs), güdü mü demeliyim acaba? Daha ne olduğunu bilmediğim bir şey işte. Rekabetin yoğun olduğu akademik ve profesyonel ortamlarda bulundum ama mai (hiçbir zaman) birinden daha iyi olma, yükselme, kendini gösterme veya kanıtlama çabalarım olmadı. Kendimle bile rekabet yaşamadım!

A scuola (okulda) ve iş hayatında sorumluluklarımı yerine getirmek ve yaptığım şeyleri sevmek, daha doğrusu sevdiğim şeyleri yapmaktı derdim. Ve girdiğim her ortamdan, yaptığım her işten en büyük kazancım insanlar, onlarla kurduğum organik bağlar oldu.

Bu konulara nereden geldim? Dün bir arkadaşımla konuşuyordum. Aradığında aylak aylak oturuyordum balkonda. Elimde kitap, ogni tanto (arada bir) kafamı kaldırıp uzaklara daldığım bir trans halindeydim. Arkadaşımın yoğun bir hayatı var İstanbul’da, yıllardır yoga yapar, YouTube’da derin gevşeme üzerine videoları falan var. Ben de hafif temkinli dururum onunla konuşurken çünkü ben nefes teknikleri bilmem, meditasyon yapmam.

Belki de elimde kahvem, boşluğa bakarak bir nevi meditasyon yapıyorumdur, haberim yoktur, adı yoktur o yaptığımın.

Ben o arkadaşımın da bu süreci çok verimli geçirmekte olduğunu düşünerek hiçbir şeyi tam manasıyla yapamadığımı, dikkatimin dağınık olduğunu söylemedim önce. Però (fakat) o birden hiçbir şey yapamadığını, canının bir şey istemediğini, asıl tuhaf olan, bu tembel hayattan memnun olduğunu ha confessato (itiraf etti). Yoga öğretilerinin de bir bir çöktüğünü falan söyledi, bir sürü şey anlattı.

Ve o da benim gibi, yaşadıklarımıza anında uyum sağlayıp yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatan, verimlilik katsayılarını artıran arkadaşlarına biraz muhallanmış!

Muhallanmak ne demek mi? Sanırım Adana’ya mahsus, burada da herkesin bilmediği, bilen birilerini yakalayınca sürekli kullanmaya başladığımız un meraviglioso verbo (harika bir fiil). Tek bir anlamı yok, bir sürü duygu ve düşünce tek bir fiilde toplanmış: yadırgamak, ayıplamak, sinir olmak, tuhaf bulmak, tasvip etmemek, muhalif olmak. Beraberinde yapılacak hareket de gözleri devirme!

Telefondaki arkadaşım, o gün yapması gerekenleri öğlene kadar tamamlayıp öğleden sonra boş otururken, sevgiyle ve con nostalgia (özlemle) hatırladığı ortaokul yazlarını düşünmüş. Annesi çalışıyormuş ve kız kardeşi tutto il giorno (bütün gün) sokaktaymış. Kendisi de tüm zamanını koltukta oturup elinde kakaolu sütüyle kitap okuyarak geçiriyormuş. Demek ki bunu tekrar yapmak istiyormuşum ki şu an boş durmaktan mutluyum diye çıkarım yapıp sevinmiş.

Ben de tam, bütün gün bir koltukta kitap okuduğumuz ortaokul yazlarımızı yazmıştım özlemle, o çok mavi uzun öğleden sonraları. O gün bugün tam dinlenememişiz hiçbirimiz belli!

Yalnız olmadığını, belirsizlik ve kaygı ile birçok arkadaşımın ve öğrencimin aynı durumda olduğunu söyledim. Şimdiye kadar yaptıklarımızın ve okuduklarımızın bizi bir süre daha idare edeceğine, boş oturmanın yanlış bir şey olmadığına karar verip kapattık telefonu, bol gülüşmeli una sessione di terapia (bir terapi seansı) oldu.

O elimde kahvemle boşluğa bakarak yaptığım meditasyonun adını dolce far niente koydum!

Not: corona dahil olmak üzere hastalıkla uğraşıp müthiş sıkıntılı bir dönem geçiren, ev düzenlerini ve evdekileri en iyi şekilde idare eden, kronik hastalığı olan ve olmayan büyüklerini koruyan, güçlerine hayran olduğum tüm arkadaşlarım benim kahramanım oldu bu süreçte.

Onların güzelliğini kısaca anlatmam gerekirse; doğallıkla yaptıkları onca şeyi, fedakarlığı esprili satır aralarından ben okudum, gözümde canlandırıp tahmin ettim, anlatmaya vakitleri de yoktu, ihtiyaçları da!

Onlarla yaşadığım paylaşımlar, hiçbir kitaptan ve online kurstan öğrenemeyeceğim şeyler öğretti kesinlikle..

La canzone Azzuro di Adriano Celentano

Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısı!

Bütün yıl yazı bekleyen ama sonra yaz birden gelince sahile gitmek için şehirden ayrılan sevgilisi olmadan kendini işe yaramaz hisseden, öğleden sonraki saatlerin fazla mavi, fazla uzun olduğunu ve bu nedenle sevgilisine giden trene binmek üzere olan yapayalnız Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısını birlikte mırıldanmak ve biraz pratik yapmak isterseniz:

Azzuro, 1968

Şarkının sözlerinin Türkçe çevirisi şurada var:

https://lyricstranslate.com/tr/azzurro-mavi.html

Azzuro şarksının sözleri şarkıcı, besteci, pianist ve aynı zamanda avukat olan Paolo Conte ve Vito Pallavicini’ye ait.

Paolo Conte, İtalyan ve Akdeniz ezgilerini cazla harmanlayan özgün bir müzisyen. 1988 yılındaki Amsterdam konserinde Azzuro şarkısını bakın nasıl yorumlamış:

Paolo Conte ha 83 anni e Adriano Celentano ne ha 82!

Biz bütün yıl heyecanla yazı bekleyemedik, daha kış bitmeden eve kapandık. Yaza dair hayal bile kuramadık, hem belirsizlik hem de kaçan keyiflerimiz yüzünden. Yine de eldeki olanaklarla mini tatiller, kaçamaklar yapmalıyız yeniden okula, işe başlayacağız, yorulacağız umuduyla.

Aklıma ortaokul yıllarındaki yazlarımız geldi. Tutto l’anno (bütün yıl) yazı bekleyip, yaz birden gelince denize gitmek için şehirden ayrılan arkadaşlarımız olmayınca kendimizi işe yaramaz hissettiğimiz troppo azzuro, troppo lungo öğleden sonraları. Evdeki en serin yere konuşlanmak için ablamla köşe kapmaca oynadığımız, kavga ettiğimiz, bir kanepede akşama kadar kitap okuduğumuz, uzun sıcak yaz günleri.

Annem, kendimizi işe yarar hissedelim diye credo (sanırım), bazen temizlik konusunda yardım alırdı bizden. Şimdi duysa kızar, “Kırk yılın başında bir şey yapardınız, okuyan da bacak kadar çocuklara iş yaptırdım sanacak, sil çabuk onu münasebetsiz” der.

Gerçekten de hep el üstünde tutulduk ama işte bazen el altında olunca spolverare (toz almak) ve strofinare pavimenti (yerleri silmek) için yardıma çağrılırdık. Yerleri silerim ama yazdıklarımı asla, demokrasi ve basın özgürlüğü yok mu bu ülkede?

Ablam hak, hukuk, adalet ilkesinden taviz vermeyerek salon benim, odalar, koridor ve banyo senin diye adil bir iş bölümü yapardı aramızda. Ortada bir su kovası, herkes kendi alanında çalışırdı müzik eşliğinde. Ben severdim aslında bu faaliyeti, un bel esercizio (güzel bir egzersiz), gioco con l’acqua (suyla oyun) ve aiuto a mamma (anneye yardım) olurdu.

Ama iş bittiğinde neden hep più stanca (daha yorgun) olurdum hâlâ anlamış değilim, en iyisi ablama bir sorayım!

Cenerentola
Külkedisi

Come state, tutto bene?

Nasılsınız, her şey yolunda mı?

Stare fiiline aşina olduğunuzu düşünüyorum. Come stai? (nasılsın) sorusu ve Sto bene (iyiyim) cevabını mutlaka duymuşsunuzdur. Genelde iyi olduğumuzu söylüyoruz ama çok iyiysek Sto molto bene, iyice isek Sto benino, az iyiysek Poco bene, şöyle böyleysek Così così, fena değilsek Non c’è male ve kötüysek Sto male diyebiliriz.

Speriamo (umalım, inşallah) bu son cevabı hiç vermek zorunda kalmayız.

Ama tabii karantina günlerinde bu durumların hepsini yaşadık ve durumlar arasındaki ani geçişleri hayretle izledik kendimizde, çevremizde ve telefonun ucundaki yakınlarımızda. Ben şahsen così così dururken benissimo oluverdim, ya da bene görünürken malissimo oldum aniden ama size pek belli etmedim. Tam benino olduk derken yeni sayılar içimizi karartmaya başladı yeniden.

Ama bu milletin salgın kontrol altında, normalleşmeye başlıyoruz dendiği an kontrolden çıkıp anormalleşmeye başlayacağı belli değil miydi? Aralarda mesafe çubuklarıyla halay çekmek ne ya?

Non c’è male diyebilirsek şükür bu yaz!

Stare fiili aynı zamanda o anda yapmakta olduğumuz bir şeyi ifade etmemize yardımcı olur. Presente Indicativo hem geniş zaman, hem de şimdiki zaman için kullanılabilir ama bazen daha belirgin bir şekilde anlatmamız gerekebiliyor.

İşte stare fiili o anda imdadımıza yetişiyor. Stare fiilini geniş zamanda çekip yanına fiilimizi –ando (mastar hali –are ile biten fiiller) veya –endo (mastar hali –ere ve –ire ile biten fiiller) eki ile gerundio olarak eklersek şimdiki zamanda cümle kurmuş oluyoruz.

Matteo sta mostrando la foto della sua famiglia

Stanno Tutti Bene filminde trendeki yol arkadaşlarına gururla ve ısrarla ailesinin fotoğraflarını gösteren Matteo, onları baydığını anlayınca Sto disturbando? (rahatsız ediyor muyum) diye soruyor ama aslında oradaki
belli belirsiz vurgu ile aynı zamanda Sto disturbando (rahatsız ediyorum) diyordu.

Sto aspettando l’autobus (otobüs bekliyorum)

Stiamo mangiando spaghetti

Stiamo mangiando spaghetti (spagetti yiyoruz)

Che cosa stai ascoltando? (ne dinliyorsun)

Chi sta leggendo questo libro?

Stanno guidando da dieci ore (on saattir araba kullanıyorlar)

Chi sta leggendo questo libro? (bu kitabı kim okuyor)

-ando, -endo ekini alırken kuralsız davranan fiillerin sayısı yok denecek kadar az.

Bizim sıklıkla kullanacağımız fiilerden kuralsız olanlar fare, dire, tradurre ve bere.

Sto bevenedo un espresso

Bu fiillerin gerundio halleri facendo, dicendo, traducendo ve bevendo. Bere (içmek) fiili yine bevere davranışı sergiliyor!


Ora sto passando ad un altro uso del verbo stare (şimdi stare fiilinin başka bir kullanımına geçiyorum)

Stare fiili, yapmak üzere olduğumuz bir şeyi dile getirmemize de yardımcı olur. Stare fiilini çektikten sonra per ve ikinci bir fiilin mastar halini eklersek kolayca anlatabiliriz ne yapmak üzere olduğumuzu:

Stanno per dormire

Stanno per dormire? (uyumak üzereler mi)

Sto per arrivare (varmak üzereyim)

Sta per partire (yola çıkmak üzere)

State per cominciare (başlamak üzeresiniz)

Stiamo per finire Presente Indicativo, pazienza!

(Prsente Indicativo zamanını bitirmek üzereyiz, sabır)

Presente Indicativo, verbi irregolari

Geniş Zaman ve Şimdiki Zaman, kurallsız fiiller!

Kurallı olan fiillerin geniş zaman çekimlerini dün öğrendik. Mastar ekini atıp belirli ekleri getirerek, verdiğim listelerdeki tüm kurallı fiilleri bu zamanda kolayca kullanabilirsiniz.

Ancak, kuralsız olan fiillerin çekimini ezberlememiz gerekiyor. Bol bol cümle kurarsak konuşurken rahat gelir aklınıza, sırayla tüm şahıslar için tek tek sayıp bulmak sıkıntılı oluyor, öyle alışmayın. Kurallı fiiller için de geçerli bu tabii ki, pratik yaparak alışmalıyız ve konuşurken doğal olarak aklımıza gelmeli doğru fiil çekimi.

Essere ve avere fillerini daha önce ayrı olarak görmüştük. Onları başa alarak, sık kullanacağınız diğer kuralsız fiillerin çekimini de veriyorum:

essere (olmak) – sono, sei, è, siamo, siete, sono

avere (sahip olmak) – ho, hai, ha, abbiamo, avete, hanno

stare (bir durumda olmak) – sto, stai, sta, stiamo, state, stanno

andare (gitmek) – vado, vai, va, andiamo, andate, vanno

venire (gelmek) – vengo, vieni, viene, veniamo, venite, vengono

sapere (bilmek) – so, sai, sa, sappiamo, sapete, sanno

dare (vermek) – do, dai, dà, diamo, date, danno

fare (yapmak) – faccio, fai, fa, facciamo, fate, fanno

bere (içmek) – bevo, bevi, beve, beviamo, bevete, bevono

uscire (dışarı çıkmak) – esco, esci, esce, usciamo, uscite, escono

salire (yukarı çıkmak) – salgo, sali, sale, saliamo, salite, salgono

dire (demek, söylemek) – dico, dici, dice, diciamo, dite, dicono

scegliere (seçmek) – scelgo, scegli, sceglie, scegliamo, scegliete, scelgono

sedere (oturmak) – siedo, siedi, siede, sediamo, sedete, siedono

udire (duymak) – odo, odi ode, udiamo, udite, odono

morire (ölmek) – muoio, muori, muore, moriamo, morite, muoino

Essere, avere, stare andare, venire fiillerini öncelikle ezberleyin derim, en çok onları kullanacaksınız.

Kuralsız fiillerden tradurre (tercüme etmek) fiili ise mastar hali –ere ile biten fiiller grubunda, ancak –rre ile bitiyor.

Bu fiilin geniş zaman çekimi: traduco, traduci, traduce, traduciamo, traducete, traducono

Introdurre (tanıştırmak) de –rre ile biten ve aynı şekilde çekilen (introduco, introduci, introduce, introduciamo, imntroducete, introducono) bir kuralsız fiil. Ancak tanıştırmak anlamında presantere (sunmak) fiiline rastlayacaksınız neredeyse her zaman. Introdurre ise başlatmak, içeri almak, yerleştirmek gibi farklı anlamlarda da kullanılır.

Lei beve troppo caffè
Çok kahve içiyor

Bere (içmek) fiili öğreneceğimiz tüm zamanlarda kuralsızlar listesinde olmasına rağmen mastarı bevere olan kurallı bir fiil gibi davranıyor neredeyse her fiil çekiminde.

Anch’io (ben de) bevo troppo caffè!

Presente Indicativo, verbi regolari

Geniş Zaman ve Şimdiki Zaman, kurallı fiiller!

Essere (olmak) ve avere (sahip olmak) fiillerinin geniş zaman çekimlerini ve soru sözcüklerini öğrenip cümle kurmaya başlamıştık, şimdi sıra diğer fiillerde.

Hem geniş zaman, hem de şimdiki zaman için Presente Indicativo kullanacak, kurduğumuz cümlelere farklı vurgularla farklı anlamlar verip soruya dönüştüreceğiz.

Yani una fava (bir bakla tanesi) ile due piccioni (iki güvercin) avlayacağız!

İtalyanca’da mastar halindeki fiiller -are, -ere veya -ire mastar ekleriyle biter.

Daha önce öğrendiğimiz essere ve avere kuralsız fiillerdi.

Neyse ki çekimleri kuralsız olan fiillerin sayısı çok fazla değil. Biz öncelikle kurallı fiillerin bu zamanda, mastar ekini attıktan sonra, hangi ekleri aldığına birer örnekle bakalım. Fiillerimiz preparare (hazırlamak), prendere (almak) ve partire (yola çıkmak, ayrılmak) olsun.

Burada hemen dikkat çekmek istediğim şey, diğer şahıslardan farklı olarak üçüncü çoğul şahıs (loro) çekiminde preparaano diye a harfini uzatarak değil, preparAno diye vurgu yaparak kısa okuyacağız. Benzer şekilde, prendoono ve partoono değil, prendOno ve partOno gibi kısa vurgulu okuyacağız. Bunu en başta doğru öğrenmemiz gerekir, yanlış alıştıktan sonra düzeltmek zor oluyor.

Bu çekilmiş fiillerden rastgele birkaç tane seçip ne anlamlara gelebileceğini görelim:

preparo – hazırlarım, hazırlıyorum, hazırlar mıyım, hazırlıyor muyum, hazırlayayım, hazırlayayım mı

prepara – hazırlar, hazırlıyor, hazırlar mı, hazırlıyor mu ve resmî hitap ile hazırlarsınız, hazırlıyorsunuz, hazırlar mısınız, hazırlıyor musunuz

prendi – alırsın, alıyorsun, alır mısın, alıyor musun

prendiamo – alırız, alıyoruz, alır mıyız, alıyor muyuz, alalım, alalım mı

partite – ayrılırsınız, ayrılıyorsunuz, ayrılır mısınız, ayrılıyor musunuz

partono – ayrılırlar, ayrılıyorlar, ayrıırlar mı, ayrılıyorlar mı

Şimdi alfabetik sıraya göre –are, –ere ve –ire mastar ekleri ile biten düzenli fiilleri listeliyorum. Verdiğimiz örneklere göre bu fiilleri çekip cümleler kurabilir öğrendiğimiz soru sözcükleri ile soru cümleleri kurabilirsiniz.

-are ile biten kurallı fiiller:

abitare, aiutare, arrivare, ascoltare, aspettare, ballare, cambiare, camminare, cantare, cenare, cercare, chiamare, cominciare, comprare, contare, dimenticare, domandare, firmare, fumare, giocare, girare, guardare, guidare, gustare, imparare, insegnare, invitare, lasciare, lavare, lavorare, mangiare, mostrare, notare, nuotare, pagare, parlare, passare, pensare, portare, pranzare, provare,
raccontare, regalare, regolare, ricordare, ritornare, sembrare, sperare, studiare, tagliare, tirare, trovare, viaggiare

-ere ile biten kurallı fiiller:

accendere, assistere, assumere, attendere, cadere, chiedere, chiudere, condividere, conoscere, correre, credere, crescere, decidere, dividere, esistere,
insistere, leggere, mettere, nascondere, perdere, permettere, piangere, prendere, promettere, ridere, risolvere, rispondere, rompere, scendere, scrivere,
sorridere, spendere, spingere, succedere, temere, trasmettere, vedere, vincere, vivere

-ire ile biten verbi regolari:

aprire, avvertire, bollire, coprire, dormire, fuggire, inghiottire, investire, mentire, offrire, seguire, sentire, servire, soffrire, vestire

-ire ile biten şu fiillerde ise birinci, ikinci ve üçüncü tekil ile üçüncü çoğul şahısta kök ve geniş zaman eki arasına –isc– girecek ve kurallı fiiller gibi çekilecek:

capire, finire, garantire, gestire, preferire, proibire, pulire, punire, spedire

Bunlardan capire (anlamak), finire (bitirmek), spedire (göndermek) ve preferire (tercih etmek) fiillerinin çekimine bakalım:

capisco, capisci, capisce, capiamo, capite capiscono

finisco, finisci, finisce, finiamo, finite, finiscono

spedisco, spedisci, spedisce, spediamo, spedite, spediscono

preferisco, preferisci, preferisce, preferiamo, preferite, preferiscono

Capisci, vero?

Sizi yardımcım Alessandro ile baş başa bırakıyorum, kurallı fiillerin şimdiki zaman çekimini anlatacak. Bu dersi kitabımdan aldım, benim anlattığım şekilde ve sırada olduğu için en uygun bu videoyu buldum.

Una persona madrelingua olması da ayrıca önemli tabii:

Bu kanaldaki diğer videolara da baktım şimdi, benim tarzımla (delimsi) bire bir örtüşüyor, çok sevindim. Pratik amaçlı videoları oradan paylaşacağım.

Daha önce anlattığım avere (sahip olmak) fiiilini tekrarlamak isterseniz:

Domani impariamo i verbi irregolari (yarın kuralsız fiilleri öğreniyoruz)!

Not: Yalnızca ders notlarına bakmak için soldaki Gramer kategorisinde topladığım yazıları görüntülemenizi öneririm, eskiden yeniye doğru.

Daha önce yayınladığım konularla ilgili güzel videolar ekliyorum, isterseniz tekrar üzerinden geçin!

Il libro è ancora meglio

Kitap daha da iyi!

İtalyanca’da ancora meglio aslında daha da iyi anlamına gelir, ancak ancora sözcüğünün hâlâ anlamını düşünüp tam (ama hatalı) bir çeviri yaparsak hâlâ daha iyi anlamı çıkar.

Dün Eat Pray Love kitabını şöyle bir karıştırıp hatırlamak için elime aldım ve bırakamadım. Daha giriş yazısından öyle çekti ki beni içine, rileggere (yeniden okuma) kararı aldım. Daha önce okumamış gibi hissettim, unutmuşum. Bence her iki anlamıyla kitap ancora meglio: daha da iyi ve hâlâ daha iyi!

Film veramente (gerçekten) güzel, oyuncular başarılı ve sevdiğimiz oyuncular, görseller harika ve üç ülkeye de gidip o ruhu yaşıyoruz ama kitapta Elizabeth Gilbert samimi ve mizahi anlatımıyla bizi de çekiyor hikâyesinin içine. Doğallığına ve içtenliğine hayran olmamak elde değil. A volte (bazen) en yakınımıza açamadığımız, hatta kendimizden gizleyip yüzleşmek istemediğimiz duyguları, inanç arayışını, kendini iyileştirme çabalarını gayet açık ve net anlatıyor.

Dıştan bakan birinin hiçbir olumsuz yön bulamayacağı yaşantısında kendini içinde bulduğu çıkmazı, kaçma ve kendini kurtarma isteğini çevreyi suçlamadan, aksine çuvaldızı kendine batırarak dile getiriyor. Bence en çarpıcı sahne, alle piccole ore (gecenin geç saatlerinde) New York’ta yeni aldıkları kocaman evin banyosuna sığınıp yerde, dizlerinin üstünde ağlayarak dal Dio (Tanrıdan) yardım dilediği sahne. Ancak işi düşünce yaptığını itiraf ettiği bu yakarışı birbirini izleyen 47 gece boyunca yapmış olduğunu ve bu son yakarışı, ruhunu iyice darmadağın eden 9/11 felaketinden iki gün önce, yani 9/9 gecesi yaptığını filmde anlayamıyoruz.

Artık evli olmak istemiyorum cümlesi adeta il suo mantra (mantrası) oluyor, yaşı geldiği için çocuk yapması gerektiği fikri ise içini daraltıyor çünkü bebek istemiyor. Çalıştığı derginin onu gigantico (dev) bir mürekkep balığı hakkında araştırma yapmak için Yeni Zelanda’ya gönderdiğinde duyduğu heyecanı anlatıp, böyle bir heyecan duyana kadar bebek sahibi olmaması gerektiğine karar veriyor.

İnsanın hayattan ne istediğini ve özellikle ne istemediğini bilmesi, kendini tanıması çok önemli. Tradizioni (gelenekler), sözlü kurallar, ailenin ve çevrenin beklentileri, yaşın gerektirdikleri gibi içsel olmayan, kişinin doğasına aykırı düzenler eninde sonunda patlak veriyor. Tıpkı başarıyla yürütülen ama bir iç sesin sürekli sen buraya ait değilsin diye fısıldayıp huzur kaçırdığı bir lavoro (iş) gibi!

Liz, kitabına Hinduların ve Budistlerin ibadet sırasında kullandıkları, diğer zamanlarda boyunlarına taktıkları 108 boncuklu mantra tespihi japa mala’lardan bahsederek başlamış. Haçlıların per le guerre (savaşlar) için gittikleri Doğudan japa mala’larla ibadet fikrini Avrupa’ya getirip kendi inançlarına göre bir tespih tasarladıklarını yazmış.

Hristiyanların yaygın olarak kullandığı tespihlerde toplam 59 boncuk var. Dört tane iri boncukla ayrılan, her biri on boncuk içeren beş grup ve birleşim yerinden uzayan ipin üzerinde beş boncuk, en uçta da bir haç. Her bölümdeki on boncuk, un decennio (bir on yıl) temsil ediyor.

Liz, il migliore (en iyi) dizilimin geleneksel japa mala’lardaki 108 boncukluk dizilim olduğunu çünkü bu sayının üçün katı üç basamaklı bir sayı olup iki rakamın toplamı olan dokuzun ise üç kere üç olduğunu, üç rakamının tanrısal bir dengeyi temsil ettiğini söylüyor. Yani Allah’ın hakkı üç dediğimiz şey!

Kendisi de bu yolculuğa equilibrio spirituale (ruhsal denge) arayışında çıktığı için kitabını bir japa mala gibi tasarlamayı düşünmüş. Her biri bir japa mala boncuğunu temsil eden 108 öykü yazmış ve üç ülkeye eşit dağıtmış bu öyküleri. Her bölüm numarasının altında da bir boncuk resmi var. O kadar gezmiş, kafayı toparlamış güya ama bu içsel denge ve huzur bulma deneyimini yazarken neler düşünmüş!

Böylece her ülkeye 36 öykü ayırmış oluyor ve sıkı durun, kitabı yazarken tam 36 yaşındaymış. Ancak, bu iki rakamın ayrı ayrı üçe bölünebildiğinin ve toplamlarının üç kere üç dokuz olduğunun farkında değil, ben hemen yakaladım tabii. Ayrıca, birinci rakam üçün bir katı ve ikinci rakam da iki katı, bir ile ikiyi toplayınca kaç eder?

Ben daha aşrama gitmeden bu delirio (delirium, Türkçesi deliriyom) kıvamındayım. Hazır çakralarım bu kadar açılmışken ve yaşımın rakamlarının toplamı üçe bölünüyorken, bizim tespih düzeninde 33’er öyküden oluşan üç bölümlük bir kitap yazmaya başlayayım diyorum cosa ne dite (ne dersiniz)?

Önsöze de bir imame resmi koysam!

Not: İngilizce tespih rosary olduğu için haklı olarak İtalyancasının rosario olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama maalesef corona del rosario, insan çekinir eline almaya!

Not 2: Oynatmaya az kaldı demiştim, ciddiye almadınız değil mi? İşte geldi o an! Bu hafta ders yapalım bari de dağılan zihnimi toparlayayım biraz.

Mangia prega ama

Ye Dua Et Sev!

Amerikalı yazar Elizabeth Gilbert’ın 2006 yılında yayınlanan Ye Dua Et Sev adlı anı kitabı, 2010 yılında filme uyarlandı. Yapımcıları arasında Brad Pitt’in de olduğu filmin başrol oyuncuları Julia Roberts ve Javiar Bardem.

Javiar Bardem e Julia Roberts

Kitap ve naturalmente (tabii ki) film de İtalya (Roma ve Napoli), Hindistan (Delhi ve Pataudi) ve Endonezya’da (Bali) geçiyor. Genellikle bir kitabın filmini izlediğimde il libro era meglio (kitap daha iyiydi) diye düşünürüm ama bu filmi de kitabı kadar sevmiştim.

Tam da rutin hayatından kaçıp tohumundan çıkacak gerçeğin peşine düşen kız, şimdi Bali’de yoga eğitmenliği yapan Emily ve üç farklı şehirde geçen Üç Yönlü Ayna kitabını yazan babasının hayatlarının kesiştiği günleri anlattıktan ve Hint guru Satchidananda Saraswati’den alıntı yaptıktan sonra bu filmi önermeyi düşündüm bugün. İtalya da var, cos’altro volete (daha ne istiyorsunuz)?

Geçen sene Netflix’te tekrar izleyip çok keyif almıştım. Bugün de kitabı karıştıracağım biraz. Definitamente (kesinlikle) farklı mesajlar alırım, yıllar geçmiş okuyalı!  

Il trailer in italiano
İtalyanca fragman

Filmi izlemediyseniz veya tekrar izlemek isterseniz, mangia bevi dormi (ye iç uyu) hayatınıza bir renk katmayı düşünürseniz:

https://tafdi.org/izle/altyazili/1473-eat-pray-love

Mangiate pane e state calmi

Ekmek yiyin ve sakin olun!

Aristo’nun dolduruşuna gelip tohumumdan çıkacak gerçekliğin peşinde Assos kaçamaklarıma devam ettim. Orada ruhumu besleyen bir şey vardı. Elimde günlüğüm, belimde walkman’im köyden iskele mevkiine yürür, o zamanlar tek tük olan pansiyonların birinin bahçesinde oturup kendi çapımda qualche cosa (bir şeyler) yazardım çevremi seyrederek.

Bir gün Amerikalı bir yazarla tanıştım orada. İki küçük çocuğuyla yemek yiyordu. Nasıl başladı sohbet hiç hatırlamıyorum ama o İngilizce konuşan birini bulmanın, ben de con uno scrittore (bir yazarla) tanışmış olmanın heyecanıyla uzatmıştık muhabbeti. Orada babasının evi varmış ve yaz aylarını Türkiye’de geçiriyorlarmış. Karısı birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmişti ve Michael çocuklara bakıyordu. Ama sadece bakıyordu onlara, başka bir dünyada gibi dalgın görünüyordu.

Çocukların tatlılığını anlatamam. Anlatamayacağım için bol bol fotoğraf ekleyeceğim.

Ben bir hafta kadar kalıp vizelere girmek üzere dönecektim İstanbul’a. Arkadaşlarım harıl harıl ders çalışırken ben Assos’ta aylaklık yapıyordum, i miei allievi (öğrencilerim) duymasın kötü örnek olmak istemem. Şu anda bu satırları okuyanlar da hemen unutsun bunu, çok yanlış bir şey yapmışım. Kendime çok kızdım şimdi!

Michael Kuser

Comunque (neyse), biz o günden sonra Michael ile çok sıkı dost olduk. Uzun sohbetler ettik, balık tutmaya gidenlerin peşine takıldık, nella barca (kayıkta) çırpınan balıkların haline üzülüp sessizce anlaşarak gizlice geri denize bıraktık birkaçını. O beni çok özlediği kız kardeşi Tina’ya benzetti, ben de onu keşke benim de olsaydı diye iç geçirdiğim abim yerine koydum.

Bir gün, bir kafede saatler süren bir sohbet sırasında çocuklar yanımıza gelip acıktıklarını söyledi. Michael gayet donuk bir tavırla masada duran sepetten iki dilim ekmek alıp çocuklara uzattı, “Eat bread, be still.”

İşte fino a quel momento (o ana kadar) adamın ağzından çıkan her cümleyi zihnine kaydeden çömez yazar adayı ben, çocukların ekmekleri alıp gidişini izlerken anaç içgüdülerime yenik düştüm ve yalnızca bu cümleye odaklandım: Eat bread, be still. Zihinsel gelişimimi anında bir tarafa bırakıp çocuklara yöneldim ve anneleri gelene kadar volentieri (seve seve, gönüllü) babysitter’lık yaptım.

Çocuklar çok özgür ruhlu, kendine yeten tipler olduğu için bizim usul boğucu bir ilgi yerine göz ucuyla izliyordum onları, acıktılar mı üşüyorlar mı diye. Ormai (artık) sabahları köyden iskeleye inmeden önce bakkala uğruyor, sırt çantama un po’ (biraz) yiyecek ve süt stokluyordum.

Ama sevgimi nel nostro modo (bizim usul) göstermekten alamıyordum kendimi, aynen onların bu köpek yavrularını kucakladığı gibi kucağıma alıp şımartıyordum vallahi hiç çekinmeden.

Michael İstanbul’a geldikçe de buluşuyorduk ogni tanto (arada bir). Aklımda bana hediye birkaç kitap getirdiği Bebek Kahve’deki buluşmamız ve Sultanahmet Sarnıç’ta yediğimiz akşam yemeği kalmış. Bir de iş arkadaşlarımla Ortaköy Andon’da kutladığım doğum günü fotoğraflarında var. Bu arada baktım şimdi, Andon duruyor ancora (hâlâ) açıklama yapmama gerek kalmadı.

Ben Adana’ya döndüm, Michael da ikinci evliliğini yapıp İstanbul’da yaşadı. İngilizce-Türkçe bir gazetede yazdı. Bir süre telefonlaştık ve tek tük yazıştık, sonra koptuk. Şimdi azıcık interneti kurcalarken Google Books’ta Michel Tucker adlı bir yazarın Family Meals: Bringing Her Home kitabından qualche pagina (birkaç sayfa) çıktı karşıma. İstanbul seyahatini anlatırken buluştukları, arkadaşlarının oğlu bizim Michael’dan bahsetmiş. Yeni ikizleri olduğunu yazmış ama kitap piyasada olmadığı için yayın tarihini bulamadım ve çocukların yaşını kestiremedim, circa venticinque (yirmi beş civarı) olabilirler.

Yıllardır öğrencilerle ödev hazırlamadığımız konu, bulmadığımız kaynak kalmadı, her türlü bilgiye ulaşmak benim işim. Bir sonraki seçimde mahalle muhtarlığına adaylığımı koyacağım!

Lo specchio trilaterale
Üç taraflı ayna

Michael’ın 2010 yılında Çitlembik Yayınları tarafından yayınlanan, üç farklı şehirde geçen hikâyelerden oluşan Three-Way Mirror adında bir kitabı var.

Üç Yönlü Ayna, hikâyelerin geçtiği şehirler İstanbul, Atina ve Roma

Ben yazar olamadım ama burada amatör bir yazarlık deneyimi yaşamak çok iyi geldi. Blog yazmanın raconu sayfaya reklam alıp her tıklandığında guadagnare soldi (para kazanmak) sanırım ama bu bana göre bir şey değil. Sayfa kirleniyor parasal bir kaygı bulaşınca, okumak zorlaşıyor ve işin keyfi kaçıyor. Ben hiç sevmiyorum, per esempio (örneğin) bir kitap tanıtımı okurken sayfanın, bir gün önce baktığım ayakkabının veya benzerlerinin görselleriyle dolmasını.

Muhtaç olmadıkça bunu hiç yapmam merak etmeyin!

Blog yazarken aklıma hep Michael geldi. Ben emek emek yazdığım bir paragrafı superfluo (gereksiz, fazla) bulup silemezken, onun bir ay boyunca yazdıklarından bir anda nefret edip şömineye attığı anı anlatışını hatırladım. Benim içim yanmıştı!

“Eat bread, be still” diyerek bir parça ekmekle çevredeki dikkat dağıtan tüm hareketli ve sesli unsurları bertaraf etme güdüsünü gayet iyi anladım. Hiçbir zorunluluğum yokken, alle sei di mattina (sabahın altısında) gözümü açıp vahiy yoluyla aklıma gelenleri unutmayayım diye not eder buldum kendimi. Huzurum kaçtı ama yazmazsam daha da huzursuz olacağım kesin.

Karantina bitsin Kalamış’a bir tatlı huzur almaya gideceğim!

Michael’ın kızı Emily ise Bali’de bulmuş tatlı huzuru. Nasıl güzel, nasıl sıcak bir kız olmuş bayıldım. Acaba çocuklar hakkında bir şeyler bulur muyum diye bakayım dedim ve o tatlı gamzeli kızı dal vivo (canlı) karşımda bulup çok ama çok sevindim. Sanırım iki kardeş yine beraber orada.

Yogacılar, ilgilenirseniz Emily’nin Bali’de High Vibe Yoga adında bir eğitim merkezi varmış. Ben de bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisiyle iletişime geçeceğim, çok heyecanlıyım.

Fazla küçültmeye kıyamadığım en güzel fotoğrafını sona sakladım küçük yoginin ve güzel kardeşinin!

Non cercare la soluzione, trova l’equilibrio: esso porterà la soluzione.

Swami Satchidananda

(Çözüm arama, dengeyi bul: o çözümü getirecektir)

Swami Satchidananda
1914-2002

Ya da ekmek ye, sakin ol!

La ragazza desolata

Issız kız!

Üniversitedeyken, mecburi hizmetini Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde yapan doktor bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. Orada yalnızca un fine settimana (bir hafta sonu) geçirdiğimiz halde, bu ilçeye bağlı Behramkale (yani Assos) beni fena halde büyüledi. Aristo’nun burada filosofia (felsefe) okulu kurmuş olması fikri çok heyecan vericiydi, tepedeki ihtişamlı Athena Tapınağından uçsuz bucaksız denizi seyretmek de.

Il Tempio di Atena

Köylülerin kısaca Behram dediği Behramkale’nin pek bilinmediği, yalnızca bir avuç entelektüel İstanbullu’nun bu cenneti keşfedip, a buon mercato (ucuz fiyatlara) köylülerin ahırlarını satın alarak taş evler yaptırdığı yıllar öncesinden bahsediyorum.

Comunque (her neyse), çok mutlu bir hafta sonundan sonra İstanbul’a döndük. Assos’a di nuovo (yeniden) gideceğimden emindim, ayrılırken köyün telefon santrali olan bakkalın telefon numarasını yazdım bir yere. Yanlış hatırlamıyorsam un numero di quattro cifre (dört haneli bir numara) idi. Bu numara daha sonra ilk yardım hattım olacaktı.

Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı işlerde çalıştığım ve İstanbul’un iki yakasında miniklere ders verdiğim için ara sıra çok yorgun hisseder, alıp başımı ıssız kız modunda bir yerlere kaçardım. Şimdi alıp başımı kaçabildiğim yerin sadece yan oda olduğu karantina günlerinde, tranne uno zaino (bir sırt çantası haricinde) yükü olmayan özgür hallerimi çok özlüyorum. Unuttum sanıyordum ama bu karantina günlerinde hayat durunca ve oradan buradan delle foto (fotoğraflar) çıkınca, o günlere bir zaman yolculuğu yaptım zihnimde.

Il villaggio Behramkale
Behramkale köyü

O güzel hafta sonundan circa cinque mesi (yaklaşık beş ay) sonra aklıma Assos düştü. Ayvacık’taki arkadaşımızın mecburi hizmeti bittiği için una pensione (bir pansiyon) bulma umuduyla o dört haneli minik numarayı aradım. Santral bakkal beni köyde bir pansiyona bağladı.

Pansiyon sahibi hanım, dört odalı pansiyonunun dolu olduğunu ama eğer istersem bir yıl önce eşini kaybetmiş, iki kızıyla yaşayan köylü bir komşusunun evinde kalabileceğimi söyledi. İçine kapanmış olan komşusunun hayatına una novità (bir yenilik) getirmek ve bütçesine katkı sağlamak istiyordu. Tek endişesi, köy evinde rahat etmeyeceğimdi perché (çünkü) evin tuvaleti dışarıdaydı.

Ben tereddütsüz atladım bu teklife. Benim infanzia (çocukluk) yazlarım elektrik olmayan bir yaylada geçmişti ve evimiz tuvaleti içinde olan birkaç evden biriydi. Halalarımda çok sık kaldığım için alışıktım gece tek başıma elimde fenerle, delice esen bir poyrazda uğultular arasında savrularak evden quasi venti metri (neredeyse yirmi metre) uzaktaki tuvalete gitmeye.

Con l’autobus (otobüsle) Çanakkale’ye, minibüsle Ayvacık’a ve daha küçük bir taşıtla Behram’a vardım. Abbastanza normale (gayet normal) kotlu ve botlu bir öğrenci kılığında olmama rağmen ev sahibim uzaylı görmüş gibi karşıladı beni. Sanırım walkman’imdi bu imajı oluşturan. Gerçi o walkman’i bugün ben bile görsem, kendimi dünyalıya benzetmem.

Assos’ta pansiyon işleten o İstanbullu hanımla arkadaş oldum, onun ahbaplarıyla tanıştım. Tek seyahat etmenin en büyük avantajıdır yerel insanlarla tanışmak çünkü onların rahatlıkla sohbet başlatabileceği mesafede durursunuz. Altrimenti (aksi takdirde), zaten her zaman birlikte olduğunuz kişilerle farklı bir mekânda gli stessi argomenti (aynı konular) çerçevesinde kalırsınız, size turist gözüyle bakan yöre halkı da size yaklaşıp sohbet etme cesaretini bulamaz.

Musica sotto i girasoli
Ayçiçeklerinin altında müzik

Daha sonra Assos’a sürekli gitmeye başladım, orası benim sığınağım oldu. Bir 23 Nisan’da köy ilkokuluna libri per bambini (çocuk kitapları) götürme bahanesiyle yine yola düşerken bir arkadaşım da gitarını kapıp bana takılmıştı. Insieme (beraber) yeni yerler keşfedip yeni dostlar edindik. Bu fotoğraftaki tatlı kız, köylü ailemin küçük kızı Ümmühan. Oğlan ise gitarı görünce beni unutup sonunda kucağımdan inen, komşunun oğlu Hüseyin.

O gidişimde, Ümmühan’ın ablası Yasemin’in kocaya kaçtığını duymuştum. Aynı köyde başka bir evde olmasına rağmen ailesiyle görüşmüyordu. Kayınpederinin, nel passato (geçmişte) annesini sevip evlenemeyen bir adam olduğunu duyunca intikam kokusu aldım ve araştırmacı gazeteci kimliğimle çat kapı Yasemin’i görmeye gittim.

Bene e felice (iyi ve mutlu) olduğundan emin olmak istiyordum. Neyse la sua nuova famiglia (yeni ailesi) beni kabul etti ve ağırladı. Ben birkaç kurnaz soruyla durumu yokladım ve bu sefer de aşk kokusu aldım, büyüklerin deyimiyle yıllardır konuşuyorlarmış zaten. Döndüğümde annesinin yüreğine su serptim. Yasemin stava bene (iyiydi) ve el üstünde tutuluyordu, annesinin ve kız kardeşinin onu görmek istediğini, ne zaman isterse kapılarını çalabileceğini duyunca sevinmişti.

Assos seyahatlerime sayfalar ayırmışım nei miei diari (günlüklerimde), çok severek okuduğum Buket Uzuner’i anmışım. Bir defterin alla prima pagina (ilk sayfasında) şu cümle var örneğin, “Buket Uzuner olmasa hayatımda, böyle sevimli bir özgürlüğün hayalini bile kuramazdım.” Bu cümlemi Buket Uzuner’e de ilettim çok sonra, birkaç mektup alışverişimiz olmuştu. “Çevrenize ışık saçmaya devam edin lütfen” gibi yüreklendirici çok güzel şeyler yazardı ama ben yazar bir kadına musallat olan okur durumuna düşme korkusuyla dopo qualche lettera (birkaç mektuptan sonra) yazmamıştım. İletişimi kesmeyecek kadar kibardı, bu iş bana düşüyordu.

Benim de tek hayalim yazar olmaktı. Mezun olmak üzereydik, i miei amici (arkadaşlarım) heyecanla sektörlerden sektör beğenirken, ben artık emekli olmayı düşlemekteydim. Emeklilik planım belliydi: Behramkale’ye yakın Paşaköy’de bir ev kiralayıp orada scrivere libri (kitap yazmak). O yaşta hangi yaşanmışlıkla ne yazacaksam artık!

Aristoteles
a.C. (avanti Cristo) 384-322

Günah keçim, antik Assos kentinde yalnızca üç yıl yaşamış ama düşüncelerini gökyüzünde asılı bırakmış olan tabiat bilgini Aristo. O dememiş miydi hem “Her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır.”

Behramkale o kadar sakinken daha da ıssız bir köye yerleşmek, yazları da Assos’ta bir hediyelik eşya dükkânı işleterek geçinmekten ibaret bir gelecek hedefim vardı. İstanbul’da una vita crudele (acımasız bir hayat) yaşamış, artık şehri bırakıp köyünde tarlasını sürmek isteyen yorgun ve yaşlı bir kadınmışım gibi!

Meno male (neyse ki) bu harika gelecek planımı çok normalmiş gibi rahatlıkla aile büyüklerime anlatıp, “Yoruldum, bir süre çalışmayacağım” demiştim con grande determinazione (büyük bir kararlılıkla).

Sonra işte, beni ikna edip apar topar baş göz ettiler ve kurumsal bir şirkete gelin gittim. Yani ben Yasemin gibi bohçamı alıp kaçamadım!

Not: Yarın kaldığımız yerden devam, çok sıcak bir öykü geliyor. Suvla şaraplarının Migros’a düştüğü, Behramlı ve Kabatepe’nin iyi olduğu yönünde bir duyum aldım. Siz de duyun istedim.

Markete yolunuz düşecekse Suvla Behramlı şarabı alın, yarın Behramlı ıssız kızın yeni bir Behram yazısına eşlik etsin!

Dire addio ad un amico

Bir arkadaşa veda etmek!

IBM’de Sistem Uzmanı olarak görev yaptığım yıllarda un mio cliente (bir müşterim) de Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde Ceyhan Nehri üzerindeki Berke Barajı’nın inşaatını üstlenen, o zaman adı Italstrade olan società italiana Fintecna idi. Şirket, ödemelerini tahsil edemediği halde uzun bir süre ilkelerinden ödün vermeyip projeyi tamamlamak için dirense de kendileri için bir ilk olduğunu bildirerek due anni dopo (iki yıl sonra) sözleşmeyi feshettti.

Bu iki yıllık sürede ben de nelle mie memorie (anılarımda) olan tatlı bir çift tanıdım, orada tanışıp evlenen Hatay’lı Semira ve Napoli’li Giuseppe Albano. Bilgisayar sisteminin çok önemli olduğu ama la loro localizzazione geografica (coğrafi konumları) nedeniyle spesso (sık sık) sorun yaşayan şirketteki aksamalar la mia fortuna (benim şansım) oldu. Her fırsatta soluğu orada alıyor, nedense soyadını adı olarak kullandığımız Albano ile İtalyanca pratik yapıyordum.

La piccola casa della coppia Albano
Albano çiftinin küçük evi

Dopo il lavoro (işten sonra) Albano çiftinin sevimli kulübe evinde espresso içiyor, Semira’nın dumanı tüten kek ve börekleri etrafında harika sohbetler yapıyorduk. Kulübede yer yatağı için ufak bir yer olsa yatıya kalacak kadar uzatıyordum müşteri ziyaretlerini.

Albano çiftinin, adını Anna Nastra koydukları bir kızları oldu. Nastra, Semira’nın annesinin adıydı ve iki ismi böyle birleştirdiklerini gururla söylemişti Albano. Bana çok anlamlı gelmişti çünkü Nastra bir yandan da İtalyanca nostro/nostra sözcüğüne benziyor, Anna ile birlikte ‘Bizim Annamız’ gibi geliyordu kulağa.

Sonra purtroppo (maalesef) Italstrade ziyaretlerim bitti ve sanırım onlar Hatay’da yaşamaya devam etti. İletişimin pek kolay olmadığı bir dönem olduğu için kolay koptuk.

Prima di un volo a Roma (bir Roma uçuşu öncesinde), o dönemin klasik 5:50 aktarma uçağına binmek için beklerken Semira ve yanında Anna Nastra’yı gördüm. Onun da bana baktığını sandığım bir anda el salladım ama o bir tepki vermedi. Telaşlı bir şekilde görevliler ile konuşuyor, bir yandan da ortalıkta gezinen Anna Nastra’ya sahip olmaya çalışıyordu. Yanına gittim ama o yine şaşkın bir ifadeyle bakıyordu bana. Konuşması bitince selamladı beni. Albano’yu sorduğumda ”Il tuo amico è con noi” (arkadaşın bizimle) dedi ve gözleri doldu.

Bu sefer Albano’yu görmek için şaşkın şaşkın etrafa bakan bendim.

Meğer Albano bir gece önce arkadaşları ile yedikleri bir yemekten sonra vefat etmiş ve Semira kızıyla birlikte Napoli’ye götürüyormuş onu. Evet, Albano bizimleydi o uçakta, yol boyu sarılıp ağladığımız o uçuş sırasında.

Anna Nastra şimdi İngilizce öğretmeni olarak çalıştığı Hatay’da yaşıyor.