Una meraviglia della vita

Hayatın bir harikası!

Yine Vita kutusu, temamız yine hayat, doğa ve bahar!

Benim harika bir komşum, dostum var: on altı yıldır bir sağ kanadı, bir sol kanadı altında kendimi güvencede hissettiğim bir melek Merih Soylu.

Ofisim, onların bahçe içindeki iki katlı güzel evinin önce hemen sağında, sonra hemen solunda idi.

Şimdi yenilenen apartmanda yine hemen sağındayım dört yıldır.

Tüm bir şehir onları tanıdığı ve kulak, burun, boğaz ve gözlerini bu tatlı çifte emanet ettiği için ben yıllardır yüzlerce kişiye çok rahat adres verdim: Levent ve Merih Soylu’nun evlerinin yanındaki apartman ve son yıllarda da Merih Soylu’nun muayenehanesinin yanındayım hemen, o kadar!

Una sua bella sorpresa
Güzel bir sürprizi

Ben de hep zemin katta olduğum için hayranlıkla izledim doğa sevgilerini ve ofislerimin konumundan dolayı birçok cepheden tanık oldum yarattıkları güzelliklere. O güzelliklerden sık sık da payımı aldım tabii göz hakkı olarak, en beklenmedik anlarda en zarif sunumlarla gelen çiçekler, sukulentler ve kaktüsler.

Şimdi ben evdeyim ama yine komşu sayılırız, aramızda bir sokak var. Görüşemesek de baharda çıldıran doğaya dair fotoğraf paylaşımlarımız oluyor sık sık.

Geçen Pazar günü çiçek açan kaktüslerinin fotoğrafları geldi ve akşama doğru başka bir fotoğraf göndereceğini, bir doğum beklediğini yazdı.

Dillere destan kaktüsleri olduğu için yine kaktüs fotoğrafları gelecek sandım ve bekledim. O gün ses çıkmadı, doğum olmadı herhalde diye düşündüm.

Çarşamba sabahı gelen şu fotoğrafı görünce nasıl heyecanlandım anlatamam. Pazar gününden beri an be an izlediğini söylediği devetabanı yaprağının doğumundan karelerin olduğu bir kolaj. En son karede yaprağın ucu, döne döne açılmak üzere, gövdeden kopmuş durumda:

La nascita
Doğum

Devetabanı yaprağına zaafım var zaten, üzerinde bu yaprağın olduğu ne gördüysem almışım şuursuzca, aynı tişörtün üç renginden çerez kaselerine kadar. Ama bu yaprağın nasıl oluştuğunu hiç merak etmemişim, çok heyecan verici bir doğum gerçekten tam anlamıyla, büyülendim!

Hemen sizlerle paylaşabilmek için izin aldım. Onun da hep İtalyanca’ya ilgisi oldu ve hatta bir süre çalıştık. Blogumu okuyor, tekrar yapıyor ve sık sık beni çok mutlu eden yorumlarını iletiyor ‘Yazdıklarını okumak bana kendimi iyi hissettiriyor’ dediğinde ben de kendimi çok iyi hissediyorum. Bir göz doktorunun ‘eline, yüreğine, gözlerine sağlık‘ dileği ise inanın bir dua, şifa gibi geliyor bana.

Il frutto della Monstera Deliciosa
Lezzetli Canavarın meyvesi

Devetabanı, anavatanı Meksika olan tropik bir bitki. Biz devetabanı diyoruz ama orada halk dilinde aslan pençesi deniyor. Resmî adı ise Monstera Deliciosa (İtalyancası Mostro Delizioso olurdu), yani lezzetli canavar! Büyüme kapasitesinden dolayı canavar, ekildikten en az üç yıl sonra verdiği çiçeğinin meyvesinin ananasa benzeyen tadından dolayı lezzetli.

Yıllardır üzerinde devetabanı yaprağı olan şeyler almak yerine bu harika bitkiden yetiştirmediğim için pişmanım!

Resimleri ekleyip yazımı yayınlamak için bilgisayarı açtım, gelen bir mail çok şaşırttı. Yıllar önce tek başına Şirince’ye yerleşen, köpekleriyle mutlu mesut doğal bir yaşam süren ve bizlere kendi üretimi mis gibi zeytinyağı tedarik eden bir lise arkadaşım Belki İşinize Yarar diye bir proje başlattı kendince, çok şirince. Tanıdığı, birlikte çalıştığı, yaptığı işlere kefil olabileceği girişimcileri (reklamcı, yogi, yazar, internet üzerinden gurme ürünler satan biri gibi) mail ile bizim döneme ve gruba eklediği diğer arkadaşlarına duyuruyor.

Bu aslında hepimizin aynı amatör ruhla ve sevgiyle yaptığı bir paylaşım. İşe yaramanın da ötesinde, tam senlik veya senin ruhuna hitap eder boyutunda da yaparım ben böyle paylaşımları.

Neyse maili bir açtım bugün, Eren’s Flowers adında bir çiçek tasarımcısı. Tam da çiçek konulu bir yazı hazırladığım için önce ona baktım. Bir de ne göreyim? Internet sayfasının arka planında kocaman bir devetabanı yaprağı!

Koskoca evren işi gücü bıraktı, benim için çalışıyor bu aralar. Sürekli böyle şeyler oluyor ve çok şaşırıyorum. Ben evrene düşünce yollayanlardan olmadım hiç, kolaya kaçıp işi evrene bırakanlara karşı da müstehzi bir tavrım vardır. Kaçan kovalanır misali peşimde ama şu an. Başka şeyler de oldu, yarın anlatacağım.

Evren, artık düş yakamdan, ben başımın çaresine bakarım, sen şu coronayı hallet gözünü seveyim, hadi annem!

Bu arada, dünkü müthiş 23 Nisan suluboya resminden sonra bugün de devetabanı çizimiyle yazımı renklendiren Gamze Tavukçuğlu’na çok teşekkür ediyorum. Çocukluğunda anneannesinin evinden aşina olup resimlerine taşıdığı Vita kutusu beni de yakaladı derinden.

Yakında Vita kutusunda sukulentler gibi eklektik bir aranjman gelebilir!

Cara vicina mia, questi sono i miei succulenti

(Sevgili komşum, bunlar da benim sukulentlerim)

Aprile 23, la festa dei bambini

23 Nisan, çocukların bayramı!

Balkonlarını süsleyip coşkuyla Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 100. yılını kutlayan tatlı miniklerimizi sevgiyle kucaklıyoruz.

Tre cose ci sono rimaste del paradiso: le stelle, i fiori e i bambini

Dante Alighieri

“Üç şey bize cennetten kalmıştır: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar”

Benim çevirim değil, bu sözün edebî çevirisi böyle. Ben herhalde cümleyi şöyle devirerek çevirirdim, ‘Bize üç şey kaldı cenetten: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar’. Ama maalesef (belki de iyi ki) edebî eser çevirisi yapmadım ben hiç. Ama anlam aynı sonuçta; bir sonraki hareketini kestiremediğimiz, sürprizli, mutluluk saçan, evrenin pırıltılı uçsuz bucaksız harikaları yıldızlar, çiçekler ve çocuklar.

Bugünkü yazımda çocuklar var, yarın da çiçekler olacak. Daha yazmadım ama mutlaka okuyun derim!

Yıldızlar mı? Bilmem, karantina uzarsa belki balkona teleskop kurar yıldızları da yazarım, gözlemsel astronominin babası Galileo Galilei’yi de rahmetle anarız.

Bugün hem bayramım hem de karantinada kırkım çıktı (yani quarantena) çifte kutlama yapıyorum.

“Tutti i grandi sono stati bambini una volta.

Ma pochi di essi se ne ricordano”

Piccolo Principe, Antoine de Saint-Exupéry

“Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. Ama sadece çok azı bunu hatırlar”

Ben bir zamanlar çocuk olduğumu hiç unutmadım, ya siz?

Not: Çocuklarınla birlikte büyüyeceğine yürekten inandığım Piccolo Principe‘m Faruk, seyahatler başlasın Küçük Prens hediyelerim devam edecek.

I colori

İtalyanca’da renklerin çoğu da öğrendiğimiz aggettivi qualificativi (niteleme sıfatları) gibi -o (nero, grigio, bianco, giallo, rosso, azzurro) veya -e harfi ile biter (marrone, arancione, verde).

-o ile biten renk adları erkek ve dişi tekil sözcükler için farklı kullanıldığı halde (nero-nera), -e ile biten renk adları erkek ve dişi tekil sözcükler için aynıdır (marrone).

-o ile biten renk adları erkek ve dişi çoğul sözcüklerde -i ve -e ile biter (neri-nere). -e ile biten renk adları ise erkek ve dişi çoğul sözcükler ile kullanıldığında -i harfi ile biter (marroni).

Ancak, bazı renk adları istisnadır (rosa, viola,blu). Bu sıfatlar erkek/dişi sözcükler ve bu sözcüklerin çoğul kullanımında değişikliğe uğramaz, aynı kalır.

Şimdilik bu tablodan renkleri öğrenin, en kısa zamanda örnekli açıklamalarla ayrıntılı olarak açıklayacağım.

A presto!

Gli aggettivi

İtalyanca’da sıfatlar nitelendirdiği sözcüğün cinsiyetine ve sayısına göre değişir. Sıfatları iki gruba ayırabiliriz: –o ile biten sıfatlar ve –e ile biten sıfatlar.

Sol kısımda en alttaki ‘teşekkürler’ sayfamda ilham perilerimi anlattığım satırlarda kullandığım –o ile biten sıfatlar leggendario, simpatico, bello, meraviglioso, avanzato, piccolo, sereno, prossimo, carissimo, romantico, stesso, umido, aromatizzato, disordinato, profondo, gigantico, allegro, dolcissimo.

Bu sıfatlar sözcüğün cinsiyetine ve tekil/çoğul kullanımına göre dört şekilde kullanılır. Erkek tekil sözcükler için son harf –o, dişi tekil sözcükler için –a, erkek çoğul sözcükler için –i ve dişi çoğul sözcükler için –e olacak (piccolo, piccola, piccoli, piccole).

Yine aynı satırlarda geçen ve –e ile biten sıfatlar ise indimenticabile, brillante, dolce, amichevole, difficile, grande, diligente, indispensabile.

Sık kullanacağımız –e ile biten bazı sıfatlar ise facile, intelligente, veloce, grande, importante, felice, triste, interessante, eccelente, forte, sottile.

Sayıca daha az olan bu sıfatlar ise iki şekilde çıkacak karşımıza. Erkek ve dişi tekil sözcükler için son harf yine –e, çoğul sözcükler için son harf –i olacak (difficile, difficili).

İtalyanca’da sıfatlar çoğunlukla nitelendirdiği isimden sonra gelir: una lingua bella, un ragazzo simpatico, una domanda difficile, un uomo intelligente, un bambino dolcissimo, una donna diligente, un problema facile veya çoğul olarak lingue belle, ragazzi simpatici, domande difficili, uomini intelligenti, bambini dolcissimi, donne diligenti, problemi facili.

Bazı sıfatlar ise genellikle isimden önce gelir. Bu sıfatlardan en sık rastlayacaklarınızdan bazıları şunlardır: bello, bravo, caro, giovane, piccolo, stesso, lungo, vero, nuovo, vecchio (una cara amica, un vero amico, un nuovo posto, un bravo dottore, una lunga settimana, la nuova macchina, lo stesso problema).

Ancak bu sıfatlardan önce anlamı pekiştiren bir zarf kullanılacaksa veya sıfata bir vurgu yapılacaksa sıfat yine isimden sonra gelir (un libro molto vecchio, una donna incredibilmente piccola, un problema abbastanza difficile veya una casa piccola, una ragazza bella, un amico caro).

Bazı durumlarda ise sıfatın anlamı konumuna göre değişir. Una grande piazza, ‘muhteşem bir meydan’ anlamına gelirken una piazza grande ise ‘büyük bir meydan’ anlamına gelir.

Milliyet, din, renk, şekil belirten sıfatlar daima isimden sonra gelir (la gente italiana, ragazzi americani, una donna cristiana, un vestito bianco, una pizza rotonda).

Un po’ complicato, vero?

(Biraz karışık değil mi?)

Ama yazılarımın içine serpiştirerek in un modo naturale (doğal bir şekilde) öğrenmenize yardımcı olacağım, come in questa frase (bu cümlede olduğu gibi).

Scrivere per i bambini

Çocuklar için yazmak!

Şimdi akademik ve profesyonel başarılarını hayranlıkla izlediğim iki tatlı yeğenim var. Çok muzip, tatlı çocuklardı ve her türlü oyuna, çılgınlığa, saçmalığa uyum sağlarlardı. Hem kendileri eğlenir hem de beni çok eğlendirirlerdi.

Sürekli bir tiyatro sahnesindeymişiz gibi doğaçlama kurgu oyunlar oynadığımız, “Ben okuyorum zaten her akşam” diye hikâye kitabını elimden kapıp bir satır bile okumama izin vermeyen, kendi okuyamasa da geniş hayal gücüyle kendi hikâyelerini yazan ruh ikizim Kerem ve tüm kitaplarını defalarca okutan, tek tek çıkarıp her birine “Sen duymadın mı?” diye sorduktan sonra yedi matruşka bebeğe sabırla aynı hikâyeyi anlatan, kelime oyunlarını çok seven ilk göz ağrım Mehmet Cem.

Mehmet Cem ile İtalyanca’daki zor ama ona çok komik gelen sözcüklerle zevkli bir oyun yaratmıştık beraber. Ben içinde o sözcüklerin geçebileceği bir racconto (hikâye) uyduruyordum, sıra tam o sözcüğe gelip de susunca o atılıp sözcüğü söyleyerek tamamlıyordu cümlemi.

İşte hikâyelerimden biri:

O gün hava çok yağmurluydu. Dışarı çıkarken üzerime impermeabile (yağmurluk) giydim. Kafamı çevirdiğimde, ıslanmamak için kabuğunun altına gizlenmiş olan tartaruga’yı (kaplumbağa) gördüm. Zavallıcık üşüyor olmalıydı. İyi ki kendini de götüreyim diye kapıda yalvarırcasına havlayan cucciolo’mu (köpek yavrusu) çıkarmamışım, yoksa o da ıslanacaktı.

İşlerimi bitirip eve döndüğümde yine de çok ıslanmıştım. İlk işim banyoya koşup kurulanmak için elime bir asciugamano (havlu) almak oldu. Aslında en iyisi sıcak bir duş almaktı çünkü çok üşümüştüm.

Duştan çıkıp üzerime accappatoio’mu (bornoz) alıp ayağıma pantofole (terlik) giydikten sonra mutfağa geçtim. Yiyecek bir şeyler almak için frigorifero’yu (buzdolabı) açtım ve en sevdiğim şey olan kocaman bir cioccolato (çikolata) aldım elime. Yağmur dinmiş, gökyüzünde rengârenk bir arcobaleno (gökkuşağı) belirmişti.

Bu güzel manzarayı izlemek için tam kanepeye kuruldum ki bir de ne göreyim, camda dev gibi bir zanzara (sivrisinek)!

Söz konusu, her hikâyede çılgınca kıkırdayan, anında yenisini bekleyen 4-5 yaşlarında bir çocuk olunca, bu on sözcüğü kullanabileceğimiz kaç hikâye uydurmak zorunda kaldığımı tahmin edemezsiniz. Bu oyunu unutturmak ise sözcükleri ezberletmekten çok daha fazla zamanımı aldı!

Keşke o günlere dönebilsek de ben on yüz bin milyon hikâye daha uydursam, kıkırdasak yine. Şimdi büyüdüler, pek yüz vermiyorlar, ben tek kaldım oyun alanında.

Çocuklar, bu yazımı okuduysanız beni bir arayın lütfen, bak Ramazan geliyor, sevaptır teyze sevindirmek!

Noi bambini

Biz çocuklar!

Bakın, 2005 yılında aynı adla filmi yapılan Charlie’nin Çikolata Fabrikası kitabının (1964) yazarı Roald Dahl ne demiş:

Yetişkinler bana göre çok ciddi. Gülmeyi bilmiyorlar. Çocuklar için yazmak daha iyi, bu kendimi de eğlendirmenin tek yolu.

İtalyanca adıyla
La fabbrica di cioccolato

Aynı fikirdeyim! Ben de burada gülmeyi bilen, tatlı mı tatlı çocuklar, gençler ve çocuk kalmış yetişkinler için yazıyorum.

Aynı zamanda da kendimi eğlendiriyorum!

Haftaya kaldığımız yerden derslere başlayalım diyorum. Yavaş yavaş, araya yine eğlenceli yazılar ve paylaşımlar alarak!

Mediterraneo, un bellissimo film

Akdeniz, çok güzel bir film!

AKM – Atatürk Kültür Merkezi

La Scala, Palais Garnier, Londra Kraliyet Opera Binası, Bolşoy Tiyatrosu ve Viyana Devlet Opera Binası ile ’ekişerek’ dünyanın ‘en büyük’ opera binalarından birini yapma iddiasıyla yıkılan Atatürk Kültür Merkezi, tüm kültürseverlerin kalbindeki, ruhundaki, anılarındaki il più grande (en büyük) yeri korumaya devam edecek.

Çocukluğumda hayal gücümü besleyen çocuk oyunları, öğrencilik yıllarımda sayamayacağım kadar oyun, opera ve spettacolo (gösteri) izlediğim, musica classica (klasik müzik) konserlerinin müdavimi olduğum AKM’ye, arkadaşlarımla gittiğim bir ralliden koştura koştura yetişip ayağımın çamuruyla Fındıkkıran Balesi’ne gitmişliğim bile var.

AKM’de film gösterileri de olurdu. Orada izleyip bugün repliklerine hâkim olduğum, Gabriele Salvatores’in 1992’de Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını alan 1991 yapımı magnifico (muhteşem) filmi Mediterraneo’yu ilk orada izledim. Her izleyişim ise hep sondan bir önceki olacak galiba!

İkinci Dünya Savaşı sırasında, possibile (olası) bir saldırı anında adayı korumak üzere Meis’e bırakılan İtalyan askerlerinin kısa sürede soldato (asker) kimliklerinden sıyrılıp ada halkı ile yaşadıkları dostluğu unutulmaz kareler ile gözler önüne seren, hem güldüren hem ağlatan, hem de düşündüren bu anti-guerra (savaş karşıtı) filmde İtalyanlar, Yunanlılar ve Türkler arasındaki benzerliği anlatan, yer yer tekrarlanan una faccia una razza (tek yüz tek ırk) en anlamlı sözdür bana göre.

Filmde, teknesiyle yanaştığı adada tek bildiği ”non so” (bilmiyorum) ifadesi ile askerlerle ‘sohbet eden’ ve onlara haşhaş verip uyuttuktan sonra eşyalarını ve hatta silahlarını alıp sıvışan Türk Aziz hiç de alınganlık hissi uyandırmadı bende. Filmi ikinci kez 1993 yılında Roma’da İtalyanca kursu aldığım Torre di Babele (Babil Kulesi) dil okulunda izledim. Pratik derslerimize giren Nuccia, bu filmi izlettikten sonra o sahneyi yorumlama gereği duydu ve benden özür diler gibi filmdeki una faccia una razza vurgusunu yapıp hepimizin aynı olduğunu tekrarladı durdu. Ben ise onun karşısındakini düşünerek gösterdiği bu hassasiyet ve nezaket karşısında bir kez daha anladım ki biz Akdenizliler gerçekten una faccia una razza’yız.

Circa venticinque anni dopo (yaklaşık yirmi beş yıl sonra), Selanik’te bir bilgisayar şirketinde çalışan ve izinlerini Meis’te yaşayan ailesinin yanında çalışmaya devam ederek geçiren Achilis’in taksisinde telefonumun sesini sonuna kadar açıp Giancarlo Bigazzi ve Marco Falagiani’nin yaptığı colonna sonora (film müziği) eşliğinde set cinematografico (film seti) turu yapacağım nereden aklıma gelebilirdi ki!

Meis – Kastellorizo

Bu yazı kitabımda var. Karantinanın ilk haftalarında günleri karıştırıyorduk, bugün bir an aylar konusunda bir bocalamamız oldu. Yakında içinde bulunduğumuz yılı da şaşırırsak şaşırmam. Hatta karantinadan çıkıldığının farkında olmadan, neden evde olduğumuzu unutup, evdeki yaşantımıza devam ediyor olabiliriz.

Tıpkı bu filmde askerlerin dünyadan kopup, savaşın bittiğinden habersiz, keyifle adadaki yaşamlarını sürdürmeleri gibi!

Filmin Türkçe altyazılı versiyonu şu adreste var ama yalnızca telefondan açabiliyorum, belki bilgisayarımdan kaynaklanan bir sorundur.

Türkçe altyazılı veya seslendirmeli versiyonunu aramaya devam edeceğim. İngilizce altyazılı izlemek isteyenler için:

https://www.youtube.com/watch?v=RNxpGYIx3aE&t=2100s
Mediterraneo con sottotitoli in inglese

Felicità, è una telefonata non aspettata

Mutluluk, beklenmedik bir telefondur!

Gerçekten de beklenmedik bir anda gelen beklenmedik bir telefon nasıl mutlu ediyor insanı. Bu aralar herkes boşta ve evde, bol miktarda beklenmedik telefon geliyor ve ediliyor. Mutluluk tarifimizin çok değiştiği, sadeleştiği şu günlerde aklımda hep Romina Power ve Al Bano vardı. Biz bu tatlı çifti, 1982 yılında Sanremo Müzik Festivalinde ikinci oldukları Felicità şarkıları ile tanıdık ve daha sonra Sharazan, Sempre Sempre ve Tu, Soltanto Tu şarkıları ile de çok sevdik.

Felicità şarkısında mutluluk uzaklara gitmek için el ele tutuşmak, çocuklar gibi yakın durmak, kuş tüyünden yastık, ırmağın akıp giden suyu, perdelerin arkasında inen yağmur, barışmak için ışığı loşlaştırmak, bir sandviçin yanında bir kadeh şarap, sevdiğin biri için çekmeceye bir not bırakmak, kalplerle dolu bir tebrik kartı, sevgi dolu bir kalbin üzerindeki el, güneşin doğuşunu beklemek, beklenmedik bir telefon ve iki ses olarak istediğin kadar şarkı söylemek olarak tanımlanıyor.

Bu çiftin çok mutlu olduğunu, birbirlerini çok sevdiğini bakışlarından, gözlerindeki pırıltıdan anlardık. Biz bu mutluluğa tanık olduğumuzda evlilikleri on yılı aşmıştı. Dört çocuğu olan Romina Power ve Al Bano çiftinin mutlulukları, evden ayrılıp Amerika’da hippi hayatı yaşayan kızları Ylenia’nın 1994 yılında kaybolması ile sonlandı ve 1999’da boşandılar. Kaybolduğunda 23 yaşında olan kızlarına dair bugüne kadar hiçbir haber, hiçbir iz yok.

Dal Festival di Sanremo 2020
2020 Sanremo Festivalinden

Hayatlarını ayırmış olsalar da hala müthiş bir bağ var aralarında, birlikte televizyon programlarına çıkıyorlar ve konserler veriyorlar. Hatta bu yıl 4-8 Şubat’ta 70. Sanremo Müzik Festivalinin sürpriz konuğu oldular ve birlikte çıkardıkları Raccogli l’attimo (anı yakala, carpe diem anlamında) adlı yeni albümlerinden şarkılar söylediler. Ve tabii ki efsane şarkıları Felicità’yı da.

Festivalde onlar Felicità’yı söylerken basın salonundaki coşku görmeye değer:

La sala stampa
Basın salonu

Tam ben onlar hakkında yazı derlerken bir haber gördüm gazetede. Al Bano iki gün önce Bari’de Hi Otel’de kalan doktor ve sağlık görevlilerine çok tatlı bir sürpriz yapmış:

Mutluluk, bir kahve çekirdeği kurabiyeyi kahveye batırıp yiyerek güne başlamak, dalıp da fazla tutunca yumuşayıp dağılan parçaları kaşıkla toplayıp yutmaktır!

Biscotti chicco di caffè

Kahve çekirdeği kurabiyeler!

Geçen hafta fecola (nişasta) ile bir tarif de ben verebilirim demiştim. İşte hem görüntüsü hem tadı çok güzel olan kahve çekirdeği kurabiyelerim!

Ingredienti:

1 çay bardağı mısır veya buğday nişastası, 1 su bardağı pudra şekeri, 125 g yumuşak tereyağı veya margarin, yarım çay bardağı sıvı yağ, 2 yemek kaşığı kakao, 1 yemek kaşığı granül kahve, yarım paket kabartma tozu, ele yapışmayacak bir kıvamda hamur elde edecek kadar un (2 su bardağı oluyor bu miktarda malzemelerle), yumurta yok!

Granül kahveyi bir yemek kaşığı sıcak su ile karıştırın. Tereyağını bir yoğurma kabına koyun ve pudra şekeri, nişasta ve sıvı yağı ekleyin. Bu malzemeleri elinizle iyice karıştırın. Suda eritilmiş granül kahveyi, kakaoyu ve kabarma tozunu de karışıma dökün. Unu da ekledikten sonra yumuşak, ele yapışmayan bir kurabiye hamuru elde edene kadar yoğurun.

Ceviz büyüklüğünde (veya biraz daha küçük) parçalar koparıp elinizde yassı oval bir şekil vererek yağlı kağıda dizin. Bir kürdan kullanarak ortadaki çizgiyi oluşturun.

190 derecede önceden ısıtılmış fırında 15-20 dakika pişirin.

Spero che vi piaceranno (umarım beğenirsiniz)!

BUON APPETITO

Dopo la quarantena, quelli meno fortunati

Karantinadan sonra, daha az şanslı olanlar!

Noi siamo fortunati (bizler şanslıyız), şikayet ettiğimiz şey sıkılmak ve sokakları, seyahati, sosyalleşmeyi, sarılmayı özlemek. Çoğumuz evden çalışabiliyoruz veya arabalarımızla kendi iş yerlerimize gidebiliyoruz. Çalışmaya ara vermiş olsak da bu süredeki maddi kaybımız bize çok büyük bir sıkıntı yaratmayacak, kapatılabilir açıklar olacak. Hatta bazılarımız dışarıda olsak yapacağımız masrafları yapmayarak bu kaybı dengelemiş durumdayız.

Il nostro caffè preferito
Favori kafemiz

Bir de karantina sonrasında büyük bir ekonomik darbe almış olarak hayatına devam edecek olanları düşünelim. Günlük kazancıyla hayatını çeviren esnaf, onun yanında çalışarak ev geçindirmeye çalışanlar veya aile bütçesine katkı sağlayan giovani (gençler), hatta bambini (çocuklar). Severek gittiğimiz kaç kafe, kaç dükkan kapanacak bakalım. Elimizin altındaki cankurtaran Yemek Sepeti uygulamasından quanti (kaç tane) küçük girişimci eksilecek.

Diğer tarafta da çalışmama veya rischioso (riskli) olduğu için işini bırakma lüksü olmayanlar var: sağlık kurumu ve eczane çalışanları, apartman görevlileri, kargo elemanları süpermarket çalışanları. Hepsi birer gizli eroe (kahraman), bizim konforlu inzivamızda destek veriyor bize.

La mia spesa
Market alışverişim

Ben okullar kapanır kapanmaz 14 Mart’ta başladım karantinama, yani tam un mese fa (bir ay önce). Birkaç gün sonra da dal supermercato (marketten) mütevazı bir sipariş verdim.

Market elemanı geldiğinde yüzü allak bullaktı. Yorgunluktan sandım, “Kolay gelsin, nasıl yoğunsunuz kim bilir” dedim. “İşimiz bu ama üzerine bir de azar işitmesek keşke” dedi.

Yöneticilerden işitiliyor azar sandım, müşteridenmiş meğer. Zaten azar da değil düpedüz küfürmüş işittiği. Hani şu kişinin annesine de ağır hakaret içeren pis küfür. Müşterinin niye sinirlendiğini sormadım, ne olabilirdi ki son derece gentile (kibar) bir görevli kapıya poşetleri bırakırken. Olsa olsa aradaki mesafe doksan santimetreye inmiştir birkaç saniye. “Beyefendi kapınıza kadar getiriyoruz siparişlerinizi” diyebilmiş yalnızca. Benden nasıl özür diliyor söyleyiverdi diye ama bir önceki müşteride yaşadığı için bu şaşkınlığı, toparlanamamış.

Adamın eşi gelip uzaklaştırmış hemen daha ilk haftada cinnet geçiren kocasını. La povera donna (zavallı kadın) hayatta mı acaba şu an merak ediyorum. Ben ne yapacağımı şaşırdım, sadece “Bu virüs insanlara ders vermek için geldi ama hiç kimse bir şey öğrenmeyecek kesin, kötüler daha kötü olacak boş verin, etrafımız böyle insanlarla doldu ” gibilerden bir şeyler söyleyebildim. Baktım gözlerim doldu, sesim titriyor, devam edemedim. Yaptığım alışveriş bedeli kadar bahşiş verdim, o da evine birkaç poşet erzak götürsün o gün rahatça diye. Ve mahcup bir ifade görmemek için gözlerine bakamadım tekrar.

Daha işin başında anladım kötülere merhamet geleceğini ummanın saflık olduğunu ve onların açığını, açtıkları yaraları yine bizlerin kapatmaya çalışacağını.

Daha büyük kötülerin yapmadıklarına da biz el atmalıyız bu dönemde karınca kararınca. Doğru kanallar üzerinden doğrudan hekimlere ulaşacak malzemeler için bağışta bulunmak örneğin. En azından, bu çok uzayacağı belli olan süreçte seyahate çıkamayıp, gereksiz alışveriş yapmayıp, kuaföre gidemeyip, taksiye binemeyip harcamadığımız paralardan bir miktarını bu dönemde mağdur kalan ailelere destek olarak kullanabiliriz.

Annem il mese scorso (geçen ay) kiracısına “Mart ve Nisan ayı kiralarını ödemiş sayıyorum seni, hiç düşünme, sonrasını konuşuruz” dedi. Çok kibar, duygusal, her ziyaretinde elinde çiçeği eksik olmayan, çocuklarını tek başına yetiştirmiş, normal zamanda bile kirayı toparlamakta zorlanan dolcissima (çok tatlı) bir kadın. Zor kabul etti bu teklifi ama eminim büyük bir endişesini gidermiş oldu bu pensiero (düşünce).

Elimiz, bütçemiz, yüreğimiz kime ne kadar uzanabilirse artık.

Yardımcılarımızı çağır(a)madığımız günler için de ödeme yapmalıyız. Temizliğin püf noktalarını öğrendik, harika yemekler yapıyoruz, kekte börekte çığır açtık, her türlü cihazın tamirini yapabiliyoruz artık diye uzaklaşmayalım eskiden destek aldığımız kişilerden, gittiğimiz restoranlardan, leziz ürünleriyle her daim imdadımıza yetişen pastanelerden!