La ciliegina sulla torta

Pastanın üstündeki kiraz!

Yaza yaza yaz geldi, sanal markete kiraz geldi. Beş okka olmasa da aldım biraz kiraz, yiyorum bazen çok bazen az.

Kiraz yerken aklıma kirazlı bir İtalyanca ifade geldi, hemen yazayım dedim: La ciliegina sulla torta. Aslında kirazın İtalyancası la ciliegia ve çoğulu da le ciliegie. Ciliegina ise pastaların üstünde süsleme olarak kullanılacağı zaman sertliğini korumak, daha parlak bir görüntü vermek için bir işlemden geçmiş kirazdır. Telaffuzundan dolayı, ciliegia denince hep çilek gelir aklıma, alışmam zor olmuştu.

Essere la ciliegina sulla torta bizim dilimizde daha çok olumsuz kullanılan tuzu biberi olmak deyimi gibi hem olumlu hem de olumsuz anlamda kullanılıyor. Hep teşekkür, takdir getiren bir çocuğun bir de onur belgesi alması pastanın üstündeki kirazdır. Nel senso negativo (olumsuz anlamda) düşünürsek, geçim derdinin yanı sıra bir sürü sıkıntı yaşayan insanlar için pastanın üstündeki kiraz corona oldu.

Aynı ifade the cherry on the cake olarak İngilizce’de de var ama ben önce İtalyanca’sını öğrenip İngilizce’de hiç duymadığım için çok şaşırmıştım bir kitap okurken rastladığımda.

In inglese (İngilizce’de) aynısının olduğunu sonradan öğrendiğim diğer bir ifade de le ore piccole. Yani gece yarısından sonraki bir, iki, üç gibi küçük saatler. Fare le ore piccole ise geç saatlere kadar oturmak anlamında bir deyim.

In realtà (aslında) Amerikalı heavy metal grubu Metallica’nın The Small Hours adlı bir şarkısı var ama ben Nothing Else Matters’dan başka şarkılarını bilmez ve dinlemezdim. Nothing Else mattered yani!

La nostra canzone di oggi (bugünkü şarkımız), asıl adı Giovanni Pellino olan İtalyan şarkıcı, şarkı sözü yazarı ve besteci Neffa’dan Le ore piccole. Bu klipteki halleri hiç yadırgamayacağınızdan eminim:

Neffa, Giovanni Pellino

Neffa, Giovanni Pellino’nun Paraguaylı futbolcu Gustavo Neffa’dan ilham alarak seçtiği bir nome d’arte (sahne adı). Neffa aynı zamanda Ferzan Özpetek’in 2007 yapımı Saturno Contro filmi için yaptığı Passione şarkısı ile tanınıyor.

La canzone Passione dal film Saturno Contro

Biliyorum artık önemi kalmadı ma domani (ama yarın) saatleri öğreneceğiz, yalnızca küçük saatleri değil büyükleri, çeyrekli ve buçuklu saatleri de!

Not: İsteyen İtalyanca sayıları bir tekrar etsin, itirazım olmaz

Un messaggio per le feste

Bayram için bir mesaj!

La lettera E accentata
Aksanlı E harfi

Türkçe kullanımı oldukça hassas olduğum bir konudur. İtalyanca dil kitabını hazırlarken en emin olduğum sözcüğün bile doğru yazılışını görmek için Türk Dil Kurumunun imla (burada inceltme işareti konmuyor artık) kılavuzuna başvurdum. Aynı hassasiyeti İtalyanca konusunda da gösterdim, bir aksan eksiğim yoktur harflerin üzerinde.

Ancak kafalar karışık. Eskiden bitişik yazdığımız bazı sözcükler artık ayrı yazılıyor, “o da ayrı yazılıyordur o zaman” dediğimiz diğerleri ise hâlâ bitişik yazılıyor. İnceltme işareti bir dönem kaldırıldı, eskiden şapkalı yazdığmız a ve i harflerini şapkasız yazar olduk. Ama sonra tekrar hayatımıza girdi inceltme işareti. Bu sefer, yalnızca kullanılmadığında başka bir anlama gelen sözcüklerde konduruluyor. Yani imla sözcüğünde yok ama hâlâ sözcüğünde var, bir de hikâye, dükkân ve zekâ gibi k harfinden sonra ince a gelen sözcüklerde.

Vardır bir bildikleri, şapka çıkarıp saygıyla karşılamak lazım (bu sözcükte şapka yok eskiden olduğu gibi).

Ama şapkayı çıkarınca kafayı üşüttüm biraz tabii (bu sözcüğü de çift i ile yazmaya özen gösteririm)!

La virgola
Virgül

Bunlara dikkat ederim ama virgül kullanımı konusunda özgüvenim eksiktir. Anlam bozukluğu yaratmama ilkesiyle serbestçe kullanıyorum virgülcükleri vallahi. Bir Türkçe hocasından ders almayı düşünüyorum noktalama işaretleri konusunda.

Geçen sene ayrı ve bitişik yazılan de ve ki ekleri, ayrı yazılan soru ekleri ve imla konusundaki saplantılarımı paylaşan sevgili arkadaşım Mine güzel bir video göndermişti. Mine yalnızca o videoyu görmüştü ama ben videoyu hazırlayan kişiliğe de ilgi duyup biraz araştırdım ve diğer videolarını da izlemeye başladım.

Ahmet Bozkuş, Adanalı bir Türkçe öğretmeni fakat öğretmenlik yapmıyor. Radyo ve televizyon programı yapmış yıllarca. Şimdi Almanya’da yaşıyor ve oradan özgürce politik eleştiriler içeren videolar hazırlıyor. Türkiye’den gidişi 15 Temmuz, sanırım 20’li yaşlarında Samanyolu TV’de sunduğu Ramazan hikâyeleri içeren program nedeniyle. Bu programlara değinmiş bir videoda, gelen sorulara ve ima edilen şüphelere cevap olarak. Aklını kimseye emanet edecek biri değil, eleştirel bir ses olduğu için muhtemelen o bahaneyle gönderilecekti dört duvar arası dar bir yere.

Gitmiş ama kalbini burada bırakmış, vicdanını götürmüş ama. Türkiye gündemini en küçük detaya kadar herkesten iyi takip ediyor ve hazırladığı Uyurgezer adlı programda kara mizah yaparak ülkede yaşananları haber gibi sunuyor. Bunun dışında da çok farklı tarzda videolar çekip paylaşıyor kanalında.

Bayram mesajları içeren şu videosunu mutlaka izleyin:

İmla sendromu yaşayan adam:

Karantina günlerinde çektiği birkaç video:

Geçen yıldan favorim:

Ben çok seviyorum Ahmet Bozkuş’u ve kıvrak zekâsını, cesaretini, yeteneğini, kelime oyunlarını, deli kişiliğini!

YouTube kanalına bakmak isterseniz:

https://www.youtube.com/channel/UCbg1w-CmjnutLa7IOY9Z7nA

Not: Son günlerde yazdıklarımın üzerinden geçip her zaman yaptığım gibi aralarda İtalyanca sözcükler ve ifadeler ekleyeceğim kelime haznenizi geliştirmek için

È arrivata l’estate

Yaz geldi!

Karantinada en keyifle yaptığım şey burada yazmak oldu. Sizlerden aldığım harika yorumlar beni ara vermeden her gün yazmaya teşvik etti. Hedefli yaşamak bana da çok iyi geldi, bir sorumluluk duygusuyla çalıştım ve aynı zamanda eğlendim, öğrendim. Umarım bu zor günleri yaşarken hayatınıza azıcık renk katabilmişimdir.

Geçen gün dilime şu sözler takıldı: Yaza yaza yaz geldi, çarşıya kiraz geldi. Gerçekten de yaza yaza geliverdi yaz ve sanal markete de kiraz!

Biz ilkokuldayken meşhur hatıra defterlerimiz vardı. Arkadaşlarımıza, kuzenlerimize, aile bireylerine birer sayfa ayırıp hatıra yazdırırdık. Defteri eve götüren arkadaşlar, o kadar zaman verdiğimiz halde, farklı bir şeyler yazma kaygısı taşımadan hep şu klişe ifadeyle başlardı yazmaya: Bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için teşekkür ederim.

Rica ederim, o senin kalbinin temizliği güzel arkadaşım!

Artık temizlik sözcüğünden sıkıldığımız için bu konuyu uzatmıyorum. Dün bir çekmece karıştırırken hatıra defterimi buldum ve pek eğlendim. Halalarımın yazdıklarını fotoğraflayıp kuzenlerime bayram tebriği kartı olarak gönderdim. Hem duygulandık hem çok güldük.

La copertina del mio quaderno
Defterimin kapağı

Hatıra defterleri, rengârenk sayfaları olan resimli, o zamana göre çok şık defterlerdi. Ben herhalde kırtasiyede güzel bir defter bulamayıp sabırsızlıkla (huyum kurusun) ne bulduysam almışım. Benimki, ikinci sınıftaki küçük bir kızın defteri değil, askerdeki nişanlısının yolunu gözleyen genç kızın günlüğü adeta. Kimi sayfada çiçekler, kiminde askerler ve hatta birinde kocaman bir tank var!

Küçük kız deyip geçmeyin, bir tilki kurnazlığıyla pozitif ayrımcılık yapıp çiçekli güzel sayfaları aile bireylerine, yakın arkadaşlarıma ayırmışım. Kalbim kadar temiz olmayan tanklı, tüfekli sayfaları ise daha uzak kişilere.

Defteri bir açtım, ilk hatıra ablamdan. Tarih yazarken o günün pazar olduğunu, sonunda imzasını atarken ise ablam olduğunu belirtmiş! İşte o dilime takılan dörtlüğün devamını hatırladım sayesinde: Yaza yaza yaz geldi, çarşıya kiraz geldi, aldım beş okka kiraz, o da Ülgiş’e az geldi. Sanırsın Cumhuriyet ilan edilmemiş, hâlâ Osmanlıyız ve ölçü birimlerimiz okka ve arşın. Bir okka 1283 gram olduğuna göre yaklaşık 6,5 kilo kiraz. Tamam çok severim kirazı da, beş okka biraz fazla olmuş. Bacım hızını alamayıp bir de şiir yazmış ama kafiyede kolaya kaçmış biraz: Benim canım Ülgendir, benim kanım Ülgendir, bu hatırayı yazarım, yazdığım cici Ülgendir.

O zaman iki buçuk yaşında olan küçük kız kardeşime de son sayfayı ayırıp karalatmışım. Bence defterdeki tüm yazılardan daha özgün bir içerik olmuş, çok değerli bir hatıra. Tabii o daha sonra defteri ele geçirip diğer sayfalarında ve hatta kapağında da dile getirmiş bana olan duygularını.

Ama baktım da tank fotoğrafının olduğu sayfayı uygun gördüğüm arkadaşım bile Hatıra hatıra dedin, başımın etini yedin, al sana bir hatıra, senin gibi katıra dörtlüğünü yazmamış bana. Kendilerine ayırdığımız, kalbimiz kadar temiz sayfalara bu dizeleri yazan densiz arkadaşlarımız da vardı. Çok esprili bulduğumuz bu dörtlüğün bir de değişmez doğum günü hediyelerimiz olan kitapların ilk sayfasına yazdığımız versiyonu vardı: Hediye hediye dedin, başımın etini yedin, alsana bir hediye, senin gibi kediye.

Ama büyük küçük herkes mutluluk, başarı temenni etmiş. Haydi halaları anladım da biz niye dilerim demeyip hep temenni ederim demişiz acaba. Karantina bitsin Ürgüp’te Temenni Tepesinde bir ilkokul arkadaşları buluşması organize edeceğim. Hatıra defterini kapan gelsin, gülelim eğlenelim, birbirimize temennilerde bulunalım.

Mevsim temalı popüler bir hatıra defteri klasiği de ablamın bir arkadaşından gelmiş: Kışın kar tatlı, yazın nar tatlı, ikisi şurada dursun, Ülgen’cik daha tatlı.

Herhalde arkadaki karlı dağları görünce onu uygun gördü.

Umarım kalbim kadar temiz bu sayfada yazdıklarım sizi gülümsetmiştir evde geçen bu garip bayram günü. Bir gün tüm dünyanın aynı temennide birleşeceğini söyleseler inanabilir miydik?

Git corona, gel tezkere!

Gel tezkere demişken Esmeray’ı anmadan nostalji tamamlanmaz:

Esmeray (1949-2002)

Un tango nell’AVM

AVM’de bir tango!

Tam tango havasındayız ve AVM’leri çok özledik. Sizi bir AVM’ye götürüp tango izlettireyim dedim.

La nostra insegnante Barbie

Geçen gün iki yıl dersimize giren Almanca hocamız Waltraud Hanopulos’u anınca, Almanca’ya bir Latin ruhu katan ve çok severek başlamamızı sağlayan ilk Almanca hocam Brigitte Işıl’a haksızlık ettiğimi düşündüm. Her zaman çok bakımlı, şık ve zarif, hayranlıkla izlediğimiz Barbie öğretmenimizdi o bizim. Alnındaki nokta bindi değil, yıllık sayfasında minik bir leke!

Biz onu Gorbon Işıl’ın gelini diye bilirdik. Ama bu bir okul efsanesi miydi bilmiyorum. Şimdi araştırırken gördüm ki ailenin soyadı Işıl değil, Gorbon. Belki de bir ortaklıktı Gorbon ve Işıl ailelerine ait. Araştırmalarıma devam edeceğim, bırakmayacağım bu işin peşini.

Un negozio Gorbon Işıl
Bir Gorbon Işıl dükkânı
Tè , caffè e zucchero
Çay, kahve ve şeker

Gorbon Işıl, bir dönemin efsane seramik şirketiydi. Mağazaları, çoğu etnik desenli rengârenk çok zevkli seramik ürünlerle dolu olur, insan bir türlü seçim yapamazdı. Ayrıca, şirketlere başta kül tablası olmak üzere çeşitli eşantiyon ürünler hazırlardı. Birçoğumuzun evinde hâlâ bu ürünlerden vardır.

Gorbon Işıl konseptinin en güzel tanımına Ekşi Sözlük’te rastladım:

Gorbon Işıl, anne, anneanne, teyze ve türevi akraba yahut tanıdıklara özel günlerde (doğum günü, onuncu evlilik yıl dönümü, ay ne güzel eviniz güle güle oturuna gitme günü, uzun zamandır görüşemedik eşşeğim aramadım sormadım hediyemle geldim günü) hediye almak için bir numaralı dükkandır.

Gorbon Işıl’ın gelini miydi gerçekten bilmem ama hocamız yirmilik gelinlere taş çıkaran enerjisiyle derslerde aniden cha cha cha diye bağırıp dans etmeye başlardı, dans kulübünün hocasıydı.

Bence şimdi de gençlere taş çıkarmaya devam ediyor. Dün sabah, yataktan kalkacak mecalim yokken, bir Google’ladım belki onun hakkında da bir şeyler bulurum diye. Buldum ve gözlerime inanamadım. Önce tango hocası o sandım, meğer öğrenciymiş. Yaşını hesaplamaya çalıştım kafamdan, en az 70 olmalı. Video üç yıl önce çekilmiş, haydi burada 65 diyelim.

Sondaki figürleri kaçırmayın:

Bende takat sıfır, moral yerlerde, zorla kalkıp bir kahve hazırladım kendime bir Gorbon Işıl fincanına ve Selda Bağcan’a bağlayıp başladım bir türkü çığırmaya:

Adaletin bu mu dünya?

Il disegno della pace

Huzurun resmi!

İki yıl önce, eski ve yeni öğrencilerime hediye etmek üzere bir dil kitabı hazırlarken birbirinden güzel acquerello (suluboya) resimleri ile Gamze Tavukçuoğlu ve birbirinden güzel sayfa tasarımları ile Seda Elyıldırım ile çalışmak çok keyifliydi. Yaratıcı tasarımlarının yanı sıra harika bir dostluk sundu bana bu iki tatlı arkadaş.

Çocuk kitapları yazarı Gianni Rodari’nin, İtalyan alfabesinde olan ama okunmayan H harfinin buna içerleyip ülkeden kaçışını anlattığı öyküsü için resim fikri olarak şöyle bir not düşmüştüm: Sopasının ucunda çıkınıyla dağ bayır kaçan bir H harfi. Gamze’den gelen resmi görünce, bir gün kesinlikle onun resimleyeceği libri per bambini (çocuk kitapları) yazacağımdan emin oldum! Gianni Rodari’nin Acca in fuga öyküsünü ilerideki günlerde buradan da paylaşırım.

Gamze, şimdi kitap için çizdiği harika illüstrasyonlara ek olarak blogum için de çiziyor. Bu kült resimlerden ilk sırada Vita yağ kutusundaki çiçekler geliyor benim için. Bir posterinde gördüğümde derinden yakalamıştı beni, anneannesinin çiçeklerinden esinlenerek çizdiği teneke saksı!

Ben de çocukluğumuzdan familiare (aşina) olduğumuz bu nostaljik teneke Vita yağı kutusu saksılarda portakal, limon, devetabanı gibi şeyler çizmesini rica ettim, hatta sukulentlerin de olduğu eklektik aranjmanlar düşlemekteyim. Bu doymuş yağ kutusunda gelen çiçek görsellerine doymuş değilim henüz.

Nâzım Hikmet Saman Sarısı şiirinde Abidin Dino’ya sorar sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin diye. Ben Gamze’ye böyle bir soru sormadan geçenlerde o bana huzurun resmini çizip hediye etti.

Karantina günlerinde, bir annenin televizyon izlerken mutlu bir ifadeyle çocuklarına baktığı, huzurlu bir ev halini anlatan resmin ayrıntılarına daldım yine haliyle. Bir yandan yazışıyor, bir yandan da resmi inceliyordum.

O sırada Gamze, televizyonda başrollerini Meg Ryan ve Tom Hanks’in oynadığı You’ve Got Mail filminin oynadığını söyledi.

Ben filmi defalarca izlemiş olmama rağmen, con grande entusiasmo (büyük bir coşkuyla) hangi kanalda oynadığını sordum. Tekrar izlemek istedim. Meğer resimdeki televizyonda oynuyormuş! Ben pijamalar, çoraplar, büyük çocuğun kazağı, küçük çocuğun emziği, rustik perde, beyaz lake sehpa, duvardaki resimler, kanepedeki kedi, masadaki Uğultulu Tepeler kitabı gibi ayrıntıları inceliyordum o sırada, televizyona gelememiştim henüz.

Hayal gücü, yetenek, ayrıntılara düşkünlük ve nostaljinin harmanlandığı, tutkuyla yapılan işler, Gamze’nin kendi deyimiyle sirke şişesini sirkeli suyla ovmanın çok ağır geldiği en sıkıntılı şu günlerde bile huzurun resmini çizdirebiliyor insana!

Bella Ciao

Bu video yayınlanmak üzere masum masum sırasını beklerken şarkı Türkiye gündemine oturdu, ortalık karıştı.

Ben bir partizanlık çağrısı amacı gütmeden, hazır sözleri de üzerinde yazılıyken, güzel görüntüler eşliğinde mırıldanır ve bu arada telaffuz pratiği yaparsınız diye düşünmüştüm ve bugün için planlamıştım.

Bella Ciao, kimin yazdığı ve bestelediği bilinmeyen bir İtalyan halk şarkısıdır. Tabii şarkının kökenine dair çeşitli söylentiler var. Şarkı sözlerinin 19. yüzyılda pirinç tarlasında çalışan bir işçinin karısına bıraktığı bir yazıdan geldiğine inanılıyor. Daha sonra da Po Ovası’ndaki pirinç tarlalarında zor koşullar altında çalışan işçilerin söylediği bir şarkı haline gelmiş.

Bir söylentiye göre ise Bella Ciao melodisinin kaynağı bir Musevi halk müziği türü Klezmer. Aşağıda verdiğim 1919 yılında yapılmış bu kaydı bir dinleyin, oldukça benziyor.

Bildiğimiz gibi, Bella Ciao İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizm karşıtlarının marşı olmuş. Önce Mussolini’ye ve sonra da işgalci Alman güçlerine karşı duran direnişçiler şarkı sözlerinde değişiklik yaparak şarkıyı bir direniş marşı yapmışlar.

İtalya’nın bu partizan şarkısının 1947 yılında Prag’da yapılan ve 71 ülkeden 17 bin civarında delegenin katıldığı Dünya Öğrenci ve Gençlik Festivali ile dünyaya yayıldığı düşünülüyor. Bella Ciao bu festivalden sonra birçok dile çevrilip tüm dünyada popüler bir şarkı olmuş.

Bizde ise ilk olarak Mehmet Taneri tarafından farklı sözlerle Sen, Sen, Sen adıyla seslendirilmiş.

Grup Yorum’un Çav Bella yorumuyla şarkı bizde de devrimci, özgürlükçü ruhu temsil eden bir marş gibi söylenmeye başladı.

Aman dikkatli dinleyin ne olur, ya kısık sesle ya da kulaklıkla. Yerin kulağı var!

Not: Bu arada, dün Sözcü’de Deniz Zeyrek de benzer bir yazı yazdı

https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/deniz-zeyrek/cav-bella-5831587/

Not 2: İki aydır her yatsı ezanından sonra yüksek desibelde sela ve Allahım sana inandık sana sığındık diye başlayan corona duaları devam ediyor, sanırım bitince bakın duayla biz gönderdik denecek

Zaten uyku düzenimiz bu kadar bozulmuşken, bu sabah altıda (5.58) bir dua ile sıçradım uykudan. Bu neyin nesiydi anlamadım ve tabii ki bayrama öfkeyle uyandım, ne hayır beklenirse artık bu bayramdan.

İşte bir sabah uyandığında

Şehrin cami hoparlörlerinden

‘Oynatmaya az kaldı’ çalıyorsa

Anla ki o partizan hacker benim

Bella ciao bella ciao ciao ciao

Buone Feste

İyi bayramlar!

Ağız tadıyla mutlu bayramlar diliyorum sizlere ve tüm yakınlarınıza. Bu sene millî ve dinî  tüm bayramları, anneler ve babalar gününü (muhtemelen), doğum günlerini, yıl dönümlerini evde geçirmek yazılmış alnımıza ne yapalım.

Bunca özverili ve itinalı, yer yer meşakkatli bir yaşamdan sonra evlerimizden alnımızın akıyla, sağlıkla çıkalım yeter.

Bir Robert Frost değilim ama sizler için aabb kafiye düzeninde mini bir bayram şiiri yazdım:

Kestiremedik saçları olamadık tıraş

Gidemedik maniküre tırnaklar birer faraş

Ama tüm dünya birleştik tek yürek tek seste

Her balkondan ayrı yükseldi güzel bir beste

Geçmiş bayram ziyaretleriyle artmasa bari bulaş

Yetti gari çektiğimiz çile yaşadığımız telaş

Çürüyoruz evlerde ömrümüz geçiyor aheste

En kalbi duygularımla Auguri di Buone Feste

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpmeye devam edeceğimiz bayramların hayaliyle!

Forza ragazze

Haydi kızlar!

Forza sözcüğü bir ünlem olarak haydi, yapabilirsin gibi bir anlama de gelir, asıl anlamı güç, kuvvet.

Son iki yazımda, yaşadığı yeri bırakıp yeni bir hayat kuran iki cesur genç kadını yazdım: biri ben, diğeri de Almanca öğretmenim Waltraud Hanopulus.

Zenobia

Bence çok cesurum, gülmeyin. Tamam, bir Zenobia değilim belki ama cesur olmadığımı iddia eden varsa gelsin, hodri meydan!

Almanca hocamın, ülkesini bırakıp Türkiye’ye yerleşme kararı benim şehir değiştirme kararımdan çok daha büyük ama en azından onda büyük bir aşk söz konusu. Bende ise uğruna mekân değiştirilen bir aşk değil, aksine şehir değiştirmeye üç ay kala başlayıp darbe alan bir aşk var.

Eyvah, darbe mi dedim, yok yok o anlamda bir darbe değil, aman yanlış anlaşılmasın, evde bu kadar daralmışken bir de Silivri’yi kaldırmaz ruhum!

Hatırlıyorum, müdürümle konuşmuş, eğitim bitince İstanbul’da şirket merkezinde kalmak istediğimi söylemiştim. Tabii ki giderayak oluşan bu özel durumdan hiç bahsetmeyerek gayet profesyonel bir tavırda kariyer hedeflerimden, merkezde çalışmanın önemini gördüğümden falan dem vurmuştum. Kariyer hedeflerim yoktu ama hayal gücüme ve yaradana sığınarak çok etkili bir konuşma yapmıştım.

O da bana, bunun şirket için de iyi olacağını (demek sezmiş bendeki köle ruhunu) ama benim Adana bölge ofisindeki görev için başvurduğumu ve bağlı olduğumuz Avrupa grubundan bir iş pozisyonu açılmazsa merkezde aynı görevde kalamayacağımı söyledi. Herhalde gözümü korkutmak için bilemiyorum, muhasebe bölümünde bir iş gibi bahtıma ne çıkarsa kabul etmek zorunda kalabileceğimi söyleyerek uyardı.

I gradini della carriera
Kariyer basamakları

Daha kariyerimin ilk basamağında arıza çıkarmama kararı aldım genlerime kodlanmış doğruluk, dürüstlük, sözünün eri olma erdemleriyle.

Bir yıllık bir süre biçtim kendime, duruma göre bakacaktım. Ama mahrumiyet yaşayan ben olduğum halde karşı taraf arıza çıkarmaya başladı ve benim zaten zor olan hayatımı daha da zorlaştırdı. Kısaca bu uzaklık testini geçemedik. Ben de alışmıştım yeni düzenime ve işimden çok memnundum, kaldım. Kalış o kalış!

Almanca öğretmenimle cesaretin yanında bir ortak noktam daha var: basiret.

Basiret bağlanması deyimini çokça kullansam da Arapça kökenli basiret sözcüğünün tam anlamını bilmezdim. Basiret gerçeği kalp gözüyle görüp anlama ve sezme, doğru görüş, uzağı görüş, uyanıklık, vizyon demekmiş meğer.

Robert Frost
1874-1963

Artık benimki basiretlilik mi basiretin bağlanması mı bilemem çünkü Amerikalı şair Robert Frost’un deyimiyle gidilmeyen yolda neler vardı bilmiyorum!

Gidilmeyen Yol

Sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum,
İkisinden birden gidemediğim ve yazık ki
Tek yolcu olduğum için üzgün, uzun uzun
Baktım görene kadar birinci yolun
Otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri;

Sonra öbürüne gittim, o kadar iyiydi o da,
Ve belki çimenlik olduğu, aşınmak istediğinden
Gidilmeye daha çok hakkı vardı;
Oysa oradan gelip geçenler iki yolu da
Aynı ölçüde aşındırmıştı hemen hemen,

Ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi
Hiçbir adımın karartmadığı yapraklar içinde.
Ah, başka bir güne sakladım yolların ilkini!
Ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini,
Merak ettim geri gelecek miyim diye.

İç geçirerek anlatacağım bunu ben
Nice çağlar sonra bir yerde:
Bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
Ben gittim daha az geçilmişinden,
Ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

The Road Not Taken, Robert Frost

İşte hayatımın özeti: cesaret, basiret ve şimdi de esaret

Bir Zenobia değilim dedim ama sonumuz aynı oldu!

La ragazza non contata

Sayılmayan kız!

1995 nüfus sayımında istatistiklere girmemiş olmanın gizli keyfi bana hep Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Heinrich Böll’ün Sayılmayan Sevgili hikâyesini hatırlatır.

Heinrich Böll
1917-1985

Bu hikâyenin diğer adı da Köprüde’dir. Almanca adı çoğunlukla An der Brücke ve bazı kaynaklarda da Die Ungezählte Geliebte olarak geçiyor. Bana ikinci adı daha anlamlı geliyor, zaten lisede seçmeli ders olarak aldığımız Almanca’da okutulan kitabımızdaki adı da buydu.

Waltraud e Basile Hanopulos

Bu güzel hikâyeyi okutan ve sevdiren sevgili hocamız Waltraud Hanopulos’un aşk hikâyesi çok daha güzel. 29 yaşında Nice’te tanışıp birkaç hafta geçirdiği İstanbullu Basile Hanopulos’u görmek için geldiği İstanbul’da kalmaya karar verip ülkesini bırakmış.

İlginizi çekerse, bu tatlı kadının hikâyesini okumak ve hatta ondan dinlemek için şu sayfaya bakabilirsiniz:

https://www.annefrank.de/mensch/tr/waltraud-hanopulos/biografie/

Keşke sonradan internette okumayıp kendinden dinleme şansım olsaydı o zamanlar. O bize Almanca öğretmeye çalışırken, biz aşk sandığımız sıradan hoşlanmalar hakkında fısıldaşıyorduk derslerde. Yani tam Dummkopf ergenus kız halleri. Basile Hanopulos ise Saint Benoit’da Fransızca hocasıydı.

Kadıncağız tatillerde Almanya’ya gittiğinde bizlere getirdiği gençlik dergilerinden bir şeyler okutmaya çalışırdı, pek ilgilenmezdik çünkü hiçbir şey bilmezken her şeyi bilir havasındaydık. En çok yandığım ise İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gönüllü hemşirelik günlerini can kulağıyla dinlememiş olmak.

Maalesef fiziksel açıdan gelişmekte olup zihinsel açıdan az gelişmiş olduğumuz yıllara tekabül ettiği için onun kıymetini bilemedik ama ben kendi adıma konuşayım, onu hep çok sevdim ve sevgiye, nezakete dair çok şey öğrendim ondan.

Zaten hayatın her döneminde bir önceki dönemde yaptıklarımız ve özellikle yapmadıklarımız için hayıflanmıyor muyuz? Hayat böyle bir şey maalesef. İnsan yaşadığı ortamdan o anda daha neler neler kazanabileceğinin bilincinde olmuyor. Yaşayarak öğrenebileceğimiz, yaşayandan dinleyebileceğimiz şeyleri daha sonra kitaplardan, filmlerden öğrenip Ach so diyoruz hep. Önemli olan bunu en aza indirgeyebilmek, gelişmeden hep aynı kafada kalmayacağımıza göre!

İşte Heinrich Böll’den Sayılmayan Sevgili:

Bacaklarımı yamayıp yapıştırdılar ve bana oturduğum yerde görebileceğim bir iş verdiler: yeni köprünün üzerinden gelip geçen yayaları saymak. Başarılarını sayılarda görüp sevinsinler, birkaç anlamsız rakama bakıp zevkle kendilerinden geçsinler diye ben, bütün gün, sabahtan akşama kadar sayı sayıyorum; ağzım bir taksimetre gibi durmadan, sessizce işliyor; sayı üzerine sayı katıyor ve akşam olunca, zaferlerini tek bir sayı ile kendilerine sunuyorum.

Vardiyanın sonucunu kendilerine bildirdiğim zaman, gözleri parlıyor, sayı ne denli yüksekse, yüzleri de o denli güleç oluyor. Sevinmekte de o kadar haksız değiller hani, zira yeni köprüden geçenlerin sayısı hiçbir gün binlerin altına düşmüyor. Gel gör ki, onların bu istatistiği doğru değil! Evet, özür dilerim, bu istatistik doğru değil! Onlar beni, görünüşüme bakıp, sözüne güvenilir bir kişi sayıyorlar, ama aldanıyorlar: ben öyle sözüne güvenilecek insanlardan değilim.

Arada bir onlara bir sayı eksik söylüyorum ve yutturdum diye için için seviniyorum. Sonra, kimi zaman, içimden bir acıma geliyor, onlara birkaç sayıyı bağışlayıveriyorum. Mutlulukları benim elimde. Öfkeli olduğum günler, sigaram kalmadığı zamanlar, ortalamayı verip geçiyorum; kimi zaman da ortalamanın altında bir sayıyı.

Ama keyfim yerinde mi? Gönlüm aydınlık mı, o zaman bol keseden beş basamaklı bir sayıyı sunuveriyorum. Ne mutlu oluyorlar o zaman! Sonucu belirttiğim raporu adeta elimden kapıyorlar, gözleri sevinçten pırıl pırıl yanıyor, elleri ile omzuma vuruyorlar. Kuşkulanmak akıllarının ucundan geçmiyor! Derken, başlıyorlar sayıları birbirine vurmaya, bölmeye, yüzdelerini almaya ve daha neler neler yapmaya.

Sul ponte
Köprüde

Bugün bir dakika içinde köprüden kaç kişi geçmiş imiş? On yıl sonra kaç kişi geçmiş olacakmış? Hesaplayıp, uğraşıp bunu ortaya çıkarıyorlar. Zaten gramerde en sevdikleri zaman da bu: gelecekte olmuş bitmişi gösteren zaman, bu onların baş uğraşıları. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, dedim ya, özür dilerim, bu hesapların tümü yanlış.

Benim minik sevgilim, köprünün üzerinde görünmüyor mu, hem de günde iki kez, ah, o zaman, kalbim sanki duruyor. Evet, o ağaçlıklı yola sapıp da gözden kaybolana kadar, kalbimin o aralıksız vuruşları duruyor ve bu arada gelip geçenleri ben, pek doğal değil mi, atlayıveriyorum. Bu iki dakika benim dakikalarım, tümü ile bana ait dakikalar, kimse onları benden alamaz.

L’amore non contata
Sayılmayan sevgili

Akşam üzerleri, o dondurmacı dükkânından dönerken, bir dondurmacı dükkânında çalıştığını artık biliyorum, karşı kaldırımdan, benim sayı saymakla görevli sessiz ağzımın hizasından geçerken, yine kalbim duruyor ve ben ancak o gözden iyice kaybolduktan sonra yeniden saymaya başlıyorum.

Ve bu dakikalarda benim görmeyen gözlerimin önünde defile yapan tüm mutlular, istatistiğin ölümsüzlüğüne geçmemiş oluyorlar: gölge adamlar gölge, kadınlar bunlar; var mı, yok mu, belirsiz varlıklar. Bunlar, istatistiğin “gelecekte olup bitmiş zamanı” içinde yürüyüşe katılmayacak olanlar.

Onu seviyorum besbelli. Ama kız bunu bilmiyor; ben de zaten bilsin istemiyorum. Bir kez göründü mü, tüm hesapların altını üstüne getirdiğini o hiç bilmesin ve bu bilgisizliği içinde, o tertemiz yüreciği ile uzun kumral saçları omuzlarında dalgalanırken, minik ayakları ile bassın geçsin köprüden ve dondurmacı dükkânına gitsin ve bolcana bahşişleri toplasın. Onu seviyorum. Evet, besbelli, ona tutkunum ben.

Geçenlerde bir kontrolden geçtim. Karşı tarafta otomobilleri saymakla görevli, arkadaş beni uyarmıştı, o gün dikkat kesildim, deliler gibi saydım, saydım, bir kilometre sayacı benim saydığımdan daha iyi sayamazdı. Baş istatistikçi de karşı tarafta durmuş, sayıyordu. sonunda bir saat içinde kendi saydığını benim verdiğim saat sonucu ile karşılaştırdı. Benim ki, onunkinden ancak bir tek sayı eksik çıktı.

Benim küçük sevgilim bu arada gelip geçmişti . Ve ben onu yine bu anlamsız sayı dizisine katmamıştım. O güzelim kızcağızı bırakırmıydım ki, onu bir tek sayı olarak alsınlar, öteki sayılarla birbirine vursunlar, bölsünler, yüzdesini alıp sonunda bir hiçe çevirsinler.

Arkasından bakamıyorum diye yüreğim kan ağlarken, yine saymayı sürdürdüm. Öbür kıyıda, otomobil sayan arkadaşa ne kadar teşekkür etsem az şakası yok. Ekmek parası elden gidebilir!

Baş istatistikçi eliyle omzumu okşadı ve benim dürüst, güvenilir, işine bağlı bir görevli olmamı övdü. “Bir saat içinde bir rakam eksik olmuş, bunun önemi yok” dedi. “Biz nasıl olsa yüzde bir miktar farkı hesaba katıyoruz. Raporumda sizi atlı araçlara atamalarını önereceğim.”

Le carrozze a cavalli
Atlı arabalar


Atlı araçlar! Arayıp da bulamadığım şey! Atlı arabalar, cennet. Rahatlık! Atlı araba, günde en çok 25, ya geçiyor, ya geçmiyor. Demek günde, ortalama her yarım saate bir tek sayıyı aşağıya düşüreceksin. Oh! Bu bir cennet!


Atlı araçlara bir geçsem, oh ne güzel, ne güzel! Dörtle sekiz arası zaten atlı araçların köprüden geçmesi yasak. Bu arada insan şöyle bir dolaşıverir, ya da dondurmacı dükkânına uzanabilir. Ve onu doya doya seyredebilir.

Ola ki bir gün, küçük sevgiliyi alır, evine gidene dek ona yolda arkadaşlık edebilir.

I ragazzi non contati

Sayılmayan gençler!

19 Mayıs’ın ertesinde işte size serotonin ve adrenalin yüklü bir avuç gencin öyküsü:

Üniversiteden hemen sonra IBM’de başladığım işimin eğitim sürecini tamamlayıp Adana’daki bölge ofisinde çalışmak üzere ailemin yanına dönüş yaptım. Bu bir tercihti, bir yandan yıllarca uzak kaldığım ailemin yanında olacaktım, bir yandan da çok uluslu bir şirketin himayesinde birkaç yıl birikim yapıp İstanbul’uma geri dönecektim. Evdeki hesap çarşıya uymadı o ayrı.

Pesce fuor d’acqua

Sudan çıkmış balık, saksısından çıkarılıp çöle ekilen bir çiçek gibi çok yıllar sonra döndüm memlekete. Tıpkı şimdi karantinada yapmaya çalıştığım gibi hayıflanmak yerine bu süreci değerlendirmeye karar verdim en baştan. Zaten haftada bir toplantı veya eğitim için İstanbul’a gidiyordum. Aradaki gün veya günlerde izin kullanıp hafta sonu ile birleştirerek, aralara da seyahat falan sıkıştırarak eski düzenimde, İstanbul’daymış gibi yaşıyordum.

Sonra biraz daha yerleşik düzen başladı ve şehir değiştirmiş olduğum, onca arkadaşımı ve bir yıllık eğitim süresince edindiğim bir gökdelen dolusu harika iş arkadaşımı geride bıraktığım gerçeği dank etti yavaş yavaş. Artık tek bir iş arkadaşımdan başka arkadaşım, birkaç akran akrabam dışında kimse yoktu sosyalleşebileceğim.

Şu anki halimden hallice bir durum yani!

Çok severim yalnızlığı, tek başına sinemaya veya kafeye gitmeyi, seyahat etmeyi ama o dönemde bakışları üzerime çeken bir davranıştı bu yeni şehrimde. Alışsınlar ne yapayım diye ısrarla sürdürdüm bu tarzımı gerçi ama yine de yerim dardı, uyum sağlamakta zorlanıyordum.

I miei libri
Kitaplarım

Aradan üç beş ay geçti ve ben henüz kitaplarımın, kasetlerimin ve CD’lerimin olduğu kutuları açmamıştım. Her an dönebileceğimi hissediyordum ve eğer anlık bir karar verirsem bu kutuları kargoya vermem yeterliydi. Sonuçta kılık kıyafet gidilen yerden de alınır ama yılların birikimi kitaplar ve müzik geride bırakılamazdı. O yıllarda kitaplarımız ve müziğimiz bir telefona ve bilgisayara sığmazdı.

Derken çok tatlı bir arkadaş grubunun içinde buldum kendimi. Üniversiteden sonra şu veya bu sebeple ailesinin yanına dönmüş, çok kafa dengi kader ortağı bir grup. Onların, çekirdek ekip dışında da bir sürü arkadaşı vardı. Arkadaşlarımın arkadaşları benim de arkadaşımdır ilkesiyle tam bir yandaş olarak, çölde vaha bulmuş bahtsız bedevi mertebesine geçip hayata tutundum yeniden.

Açılmamış kutularımı açtım ve çok keyifli bir hayata başladım bir anda!

Birbirimizi görmediğimiz tek bir gün yoktu, iş çıkışı mutlaka buluşur, ikili üçlü kombinasyonlarda komplo planları yapıp diğerlerini şaşırtır veya korkutur, çılgınlar gibi eğlenirdik. Konser, tiyatro kaçırmaz, akşamları bir restoranda kadeh tokuşturmadan ayrılmazdık.

Anche tu, Bruto?
Sen de mi Brütüs
?

Ailelerimizin dağ ve deniz evleri şehre birer saat mesafede olduğu için hafta sonları mutlaka şehirden kaçar, iş ve sosyal hayat yorgunluğumuzu atardık. Arkadaşlarımızdan birinin Danua cinsi köpeği Brütüs de her gittiğimiz yere gelir, iri cüssesiyle ne arabada ne gidilen evde bize yer bırakmaz, bizden çok eğlenirdi.

Nüfus sayımının yapılacağı ve dolayısıyla sokağa çıkma yasağının olacağı gün yaklaştı. Bilmeyen gençler için söyleyelim, biz eskiden evlerde sayılırdık. Bir 80 ihtilalinde çıkmadık tek gün, bir de beş yılda bir yapılan nüfus sayımlarında. Alışığız sokağa çıkma yasağına ve evde oturmaya, sıkıntı olmaz derken bu kadarı bizim sabrımızı da zorluyor şimdi ama bekleyeceğiz ne yapalım.

Neyse, öyküye döneyim. Pazar günü nüfus sayımı nedeniyle görüşemeyeceğiz diye bir gün önce yemeğe çıktık ve abartıp akşamı biraz uzattık. Sanki bir daha görüşemeyecekmiş gibi gözlerimizde hüzün vedalaşırken biz iki arkadaş gizlice sözleştik, ertesi gün sayım memuru gibi çıkıp diğerlerinin kapısını çalacaktık. Sokağa çıkma yasağını delmek cesaret isteyen bir işti, yanlış hatırlamıyorsam altı aya kadar hapis cezası olan büyük bir suçtu ama ertesi gün görüşemeyecek olmak daha katlanılamaz gelmiş demek ki, gençlik işte!

Yakalanırsak, acil durum için çıktık diye arkadaşımın diş hekimi kimliğini öne sürecektik.

Arkadaşım beni almaya geldiğinde üzerimde döpiyes, ten rengi naylon çoraplar, gözümde gözlük, elimde dosya, yüzümde ciddi bir ifade ile gerçek bir sayım memuru gibiydim. Sürpriz yapmaya giderken ilk sürpriz benden gelmişti, gülüşmelerimiz bitince yola koyulduk.

İlk durağımızda kapıyı çaldığımız an çok heyecanlandık. Ama içerideki heyecan ve telaş daha büyüktü, evde bir fırtına esti. Şu günlerde kapımız çalındığında (olur da çalarsa tabii) yaşadığımız heyecana, kendimize ve evimize çekidüzen verme çabasına benzer bir şey! Arkadaşımın annesinin sesi geliyordu içeriden, “Geldi işte memur, dedim size, çabuk toplayın şu sofrayı”. Uzun bir koşuşturmadan sonra kapıyı açan arkadaşımızın gözleri faltaşı gibi açıldı.

Hep beraber arka balkona çıkıp evi çok yakın olan diğer bir arkadaşımızı aradık balkona çıksana diye. Balkondan kendisine el sallayan bizi görünce o da büyük şaşkınlık yaşadı ve gelsenize dedi.

Yasağı bir kez deldikten sonra bir cesaret gelir ya insana, diş hekimi çıkartması güvencesi olan arabayı bırakıp oraya yürüdük. O da giyinip aşağı inmişti çünkü o arada konuştuğu diğer bir arkadaşımız hadi bize gelin, annemler yok demişti. Elimizi kolumuzu sallayarak dört genç şehrin ana caddelerinden gülüşe gülüşe geçip son durağımıza vardık.

Son durağımız evde mutfak masasının etrafına konuşlanıp saatlerce kağıt oynadık. Akşamüstü çay demleyip verdiğimiz molada arkadaşımızın annesinin yapıp bıraktığı bir haftalık kek ve börek stoğunu, evlere dağılmadan da dolaptaki leziz anne yemeklerini tükettik.

O apartmana sayım memuru sabah geldiği için kendi evlerinde sayılmadan çıkan biz dördümüz sayılmadık ve bu nedenle sonraki beş yılın istatistiklerinde yoktuk.

Ben o gün anladım ki bu şehirde benim ruhumda müthiş bir arkadaş kaynağı vardı ve benim kalıp onları keşfetmem gerekiyordu!

Ve böylece ‘kaldırımlar arasında açan aykırı çiçek gibi bu şehrin sokaklarında, taşlarında eskittim gençliğimi’.

Bazen şüpheye düşmüyor değilim Sezen Aksu benden mi ilham aldı Aykırı Çiçek şarkısını yazarken!

Not: Yarın çok daha güzel bir öykü ve onun içinde başka bir öykü geliyor