Due bambini spiegano la pandemia con i Lego

İki çocuk pandemiyi Legolarla anlatıyor!

Bakın sekiz yaşındaki Manfredo ve on yaşındaki Riccardo, yaşadıklarını ve tüm dünya olarak yaşadıklarımızı babalarından da yardım alarak kendi gözlerinden nasıl güzel anlatmış ve videonun sonunda da tüm bunların biteceğine emin olduklarını dile getirmiş.

Yazılar hep geniş zaman ama ben daha anlamlı bir ifade olsun diye geçmiş zaman olarak çevirdim.

Her şey iyi olacak

“Hayat normal bir şekilde akıp gidiyordu. Öğrenciler okula gidiyordu, insanlar restoranlara gidiyordu, gençler pubları dolduruyordu. Sonra, bir noktada okullar boşaldı, publar kapandı. Dükkanlar da. İnsanlar hastalandı, hastanelerde tedavi gördü. Bazıları öldü. Polis kontrolleri arttı, insanlar protesto ediyordu. Bazı ülkeler İtalya’ya yardım etti. İnsanlar kuyruklara girdi. Çocuklar uzaktan selamlaştı. Ama insanlar umudunu kaybetmedi. Papa hayatta kalmamız için dualarını gönderdi. Doktorlar ve hemşireler zorlu bir görevdeydi.”

Çocukların Repubblica gazetesine gönderdikleri videoyu yazının içine alamadığım için sayfanın bağlantısını veriyorum:

https://video.repubblica.it/dossier/coronavirus-consigli-restando-a-casa/coronavirus-i-bambini-si-salutano-da-lontano-la-storia-della-pandemia-spiegata-con-i-lego/357407/357967?ref=RHPPRT-BS-I0-C4-P1-S1.4-F4

Allora, carnevaliamo a casa

O zaman evde karnaval yapıyoruz!

İtiraf ediyorum, ben çok karnaval insanı değilim. Yıllardır dilimde Şubat ayında Venedik Karnavalına gidip doğum günümü orada kutlamak olduğu halde, çok da heves etmemişim ki İtalya’ya çok sık gittiğim yıllarda bile yapmadım bunu.

Bir itirafta daha bulunayım, geçen yıl karnaval öncesinde şehirden kaçıp İngiliz yazar Thomas Hardy’nin deyimiyle çılgın kalabalıktan uzak geçirmiştim karnaval günlerini. Ve trafikten, gürültüden bunalan arkadaşlarımdan gelen tebrikleri kabul etmiştim deniz kenarında boşluğa bakarak. Ama bu konuda da aldık dersimizi, artık ıssızlık ve bulutsuzluk özlemi yaşamayacağımızdan eminim.

Seneye Venedik maskemi takıp ön saflarda katılacağım karnavala!

Ulgen con la sua maschera veneziana
Venedik maskesiyle Ulgen

Üniversite yıllarında, 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Alman yazar Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm adlı uzun öykü kitabını alıp okuyamamıştım bir türlü. Sanırım yaşıma, ruhuma ve değerlerime uygun değildi, ağır gelmişti. Bir Venedik maskesi ve kostümü arkasında kendini gizleyen bir katil bulmayı beklerken karşıma ünlü bir yazar çıkmıştı.

Öykü, bir sanatçı olarak ilham almak için büyüleyici Venedik’e giden bir erkek yazarın kaldığı oteldeki Polonyalı ailenin on dört yaşındaki oğlu Tadzio’ya duyduğu sıradışı aşkı konu ediyor. Önce çocuğun güzelliğine hayran olan Aschenbach, daha sonra takıntılı bir şekilde aşık olup onu izlemeye başlıyor. Yetkililerin turistlerden sakladığı halde şehri saran kolera salgınından haberi olan Aschenbach, bir türlü Tadzio’yu bırakıp gidemediği için Venedik’te koleradan ölüyor.

Kitabı okumadım ama Luchino Visconti’nin 1971 yapımı aynı adlı filmini izlemiştim, konuyu oradan biliyorum:

Morte a Venezia
Venedik’te Ölüm

Nella vita non si sa mai!

Hayatta’ hiçbir zaman (ne olacağı) bilinmez!

Gamze Tavukçuoğlu bu resmi 3-12 Nisan tarihlerinde yapılacak Adana Portakal Çiçeği Karnavalı için çizdi.

Ben de çocukluğumuzdan aşina olduğumuz bu nostaljik teneke Vita yağı kutusu saksıdaki portakal çiçekleriyle bahar havasını ve hayatı kutlayacağımız güzel bir yazı yazacaktım.

Ama karnaval birçok şeyden önce, henüz evde oturma fikri bile ortaya çıkmadan iptal edildi. Derken, o hepimize yıl gibi gelen sürede neler neler yaşandı tüm dünyada. Karnavalın Nisan’da Adana’da sloganı bu sene Nisan’da Evde oldu tüm dünya için.

Karnaval boyunca kıyamet günü gibi kalabalık olan gürültülü, Venedik maskeli insanların gezindiği, her türlü çılgınlığa tanık olunan portakal çiçeği kokulu sokaklar şimdi kıyamet sonrası gibi bomboş ve sessiz. Hijyen maskeli tek tük insanın ellerinde market poşetleri, acele içinde buruk eve dönüşünü izlemek hüzün verici.

Vita kutusundaki ve balkonumuzdan çektiğim fotoğraftaki mis kokulu portakal çiçeklerini, bu kısacık ama çok uzun ve ağır dönemde hayatını kaybeden, hayatlar kurtaran, hayatta kalan, hayatını riske atan ve hayatını riske atarak çalışmak zorunda kalıp bizim hayatta kalmamıza yardımcı olan herkese gönderiyorum!

Anthony Kinng, il rè mediterraneo

Anthony Quinn, Akdenizli kral!

2001 yılında 86 yaşında zatürreye bağlı solunum yetmezliğinden ölen Anthony Quinn ölümsüz, efsanevi bir oyuncu. Meksika asıllı ama tam bir Akdenizli: biraz İtalyan, biraz Yunanlı, biraz İspanyol, biraz Türk ve hatta Çağrı (The Message) filmindeki Hamza rolünü hatırlayacak olursak biraz da Arap.

Dün Kasabanın Sırrı filmini önerirken, fotoğraflarına ve videolarına bakarken müthiş bir özlem duydum ona. Nisan ayına girdik, 21 Nisan doğum günü Anthony Quinn’in. Ben de bu ayı da evde geçireceğime kanaat getirmişken Anthony Quinn filmleri izlemeye karar verdim.

Hangi filminden mi başlayacağım? Tabii ki Nicos Kazancakis’in romanından uyarlanan 1964 yapımı Zorba the Greek! Daha sonra da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı aldığı, Elia Kazan’ın yönettiği 1952 yapımı Viva Zapata.

Bence bu projem Mayıs ayına sarkar çünkü tekrar izlemek istediğim ve izlemediğim o kadar çok filmi var ki!

Ama kesinlikle Zorba ile başlanmalı, bir yandan Anthony Quinn, bir yandan da Mikis Theodorakis’in muhteşem film müziği ve tabii ki Nicos Kazancakis’in kurgusu.

“Ne makine şu insan be!
İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun;
iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor.
Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var.”

Zorba, Nikos Kazancakis

Ve 1995 yılında, ölümünden altı yıl önce, Mikis Theodorakis ile Münih’te muhteşem bir buluşma:

Mikis Theodorakis e Anthony Quinn a Monaco (İtalyanca’da Münih)

Arada da dün Kindle’ıma yüklediğim One Man Tango (Tek Kişilik Tango) adını verdiği ve gazeteci yazar Daniel Paisner ile birlikte yazdığı biyografisini okuyacağım. Çocukluğunda Meksika Devrimine tanık olan bu koca yürekli adamın gençliğini, Hollywood kariyerini ve renkli hayatını okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sogni d’oro

Altın rüyalar, İtalyanca’da sık kullanılan güzel bir iyi geceler dileği!

Dünkü rüyalarım gerçekten de altın değerindeydi. Udemy‘den on gün önce satın alıp bir türlü bakamadığım şarap kursuna bari uyumadan önce telefondan bakayım biraz dedim.

ABD’nin Virginia eyaletinde giovane (genç) bir şarap üreticisi olan Michael MacFarlane, şarabın tarihçesinden başlayarak piante rampicanti (asma) yetiştiriciliğinin püf noktaları, üzüm bağında bir yıl, ayrı ayrı kırmızı beyaz ve pembe şarabın nasıl üretildiği, şarap tadımı, şarap alırken nelere dikkat edilmesi gerektiği gibi konuları kısa ama oldukça comprensivo (kapsamlı) çok sayıda videoda ele almış.

Syrah o Cabarnet Sauvignon?

Tarihçeyi büyük bir ilgiyle dinledim ama çok uykum olduğu için üzüm bağında bir yıl gerçekten bir yıl gibi uzun geldi. Üzüm çiçekleri uva (üzüm) salkımlarına dönüştü. Michael bağda gezinip üzümleri anlatırken ben o tombul ve sık taneli, koca grappoli (salkımlar) arasında hipnotize olup derin bir uykuya dalmışım.

Rüyamda sette persone (yedi kişi) bir arabada sere serpe oturmuş çevre gezisi yapıyorduk Kapadokya’da. Derken bir kasabaya geldik, dappertutto (her yerde) rengarenk dev üzüm salkımları: dükkânların önünde asılı, yerlerde, tezgâhlarda.

Aramızda üzüm tadında tatlı bir polemica (polemik) başladı. Şunlar Cabarnet Sauvignon herhalde, yok Syrah baksana. Arkadaşlarımdan biri indi arabadan bir salkım üzüm almak için. Heyecanla üzümü beklerken iyi yıkasa bari diye geçiriyordum içimden.

Bilinçaltımızı hangi dezenfektanla temizleyeceğiz?

Toscana

Üzümü tadamadan uyandım, üstüm açık kalmış. Örtündüm ve belki kaldığım yerden devam ederim ya da Toscana’da bir üzüm bağına giderim buradan diye subito (hemen) geri dalmaya gayret ettim.

Bir sonraki rüyamda lisede geografia (coğrafya) dersindeydim. Hocamız Fatma Banat, çigan müziği eşliğinde yaptıkları Norveç Fiyordları gezisini anlatıyordu. Kaçıncı dinleyişimiz ama olsun, çok iyi geliyordu. Fatma Hoca, Banat Şirketinin sahibinin eşi olduğu için tabiri caizse tuzu kuru bir coğrafya öğretmeniydi. Tüm dünyayı canlı canlı gezdirdi bize, seyahat sevgisi aşıladı.

Ben rakının da üzümden yapıldığını ondan öğrenmiştim. Hepimiz anasondan diye atlamıştık sorunca, o da bizi hafif yollu aşağılamıştı. Anasonun solamente (yalnızca) aroması için kullanıldığını, onun da çok az miktarda ve beyazlatıcı özelliği nedeniyle anason yağı olarak kullanılması gerektiğini söylemişti. Ne bilelim biz o yaşta!

I nostri insegnanti (öğretmenlerimiz) aklımıza kötü fikirler sokardı eskiden, çok eskiden.

Uyanıp uyanıp yeni rüyalar görebilmek için geri uyudum çünkü artık uyanıkken kabus görüyor, uyurken arkadaşlarımızla vakit geçirip seyahat edebiliyoruz!

Çocukken siyah beyaz ekranda izleyip çok keyif aldığım ve geçenlerde hatırlayıp yeniden izlediğim bir filmi önermek istiyorum: Kasabanın Sırrı, orijinal adıyla The Secret of Santa Vittoria.

La gente di Santa Vittoria
Santa Vittoria halkı

Anthony Quinn’in başrolde oynadığı 1969 yapımı film, Amerikalı yazar Robert Crichton’un romanından uyarlanmış. Film, İkinci Dünya Savaşının son günlerinde İtalya’nın şarapları ile ünlü Santa Vittoria kasbasında geçiyor. Anthony Quinn, Italo Bombolini’yi canlandırdığı filmde yine muhteşem:

Colombi bagnati

Islanmış güvercinler!

Yağmurda ıslanmayı özleyen güvercinler elini kaldırsın.

Colombi bagnati (2018)
Acquarello su Carta (49×34 cm)

İtalyan ressam Tito Fornasiero’nun yağmurlu bir günde Duomo’nun önündeki güvercinleri resmettiği bu kağıt üzerine suluboya tablosunu çok beğendim.

Neler vermezdim denir ya, ben de resim konusunda birazcık yetenekli olmak için neler vermezdim!

Annemin müthiş bir resim yeteneği vardır. Genç kızken yaptığı yağlıboya tablolar, suluboya çalışmalar gerçekten harika. Bir dönem bizim teşvik etmemizle resim kurslarına gitti, çok güzel çalışmalar çıkardı.

Çocuklar boyasın diye kurşun kalemle çiziverdiği değirmenli, ördekli ve birbirinden şirin detayların olduğu resimleri çocukların bozmasına izin vermeden saklayıp boyama kitaplarından resim boyatırdım hep onlara!

Mamma mia

Ben doğduğum andan bu yaşıma kadar hep anneme benzetilmişim, benzetildim ve benzetilirim. Eskiden var olduğunu bile bilmediğimiz ve dolayısıyla şimdi hoşgörülen ergen kaprislerini yapamadığımız ergenlik dönemimde yolda tanımadığım teyzeler durdururdu beni “Sen Işın’ın kızı mısın?” diye.

Bu teyzelerin verdiği güvenle, huyum suyum da benzediği için çok emindim resme yeteneğim olduğuna. Bunun genlerime kodlanmış olduğundan şüphem yoktu.

Yeteneğimi ilkokul, ortaokul ve lisedeki resim öğretmenlerim keşfedemeyince daha ehil hocalar tarafından değerlendirilmek üzere üniversitede İstasyon Sanat Akademisine kayıt oldum. 1980 yılında kurulan bu sanat merkezinin adı İstasyon Sanat Evi idi o zaman.

Demek ki ben İstasyon Sanat Evi kurulduktan yaklaşık on yıl sonra gitmişim. Kurucularından Nurullah Berk 1982 yılında vefat ettiği için ona yetişemedim ama hocaların hocası, Sabri Berkel hocam oldu.

Bendeki de ne özgüven, ne cesaret! coronadan başka hiçbir çılgın bana zincir vuramadı şu hayatta, bilmezdim eskiden nedir esaret.

Bir anda sanatsal çevrelerin en önemli isimlerinden birinin öğrencisi olmuştum, sonunda keşfedilecektim!

Her Pazar büyük bir keyifle Teşvikiye’deki Maçka Palas Apartmanı’na resim kursuna gittim. Hepimiz resme yeni başlamıştık ve eşittik ama bir süre sonra George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanından kapıp çok kullandığım ifadeyle bazıları daha eşit olmaya başladı.

Ben her ne kadar yapabildiklerime şaşırıp resimlerimi beğensem de hocaların gözlerinde kızcağız bir heves geliyor, bırakalım oyalansın bakışı görmeye başladım, kısa bir süre sonra da kendi halime bırakıldım. Ama kuyruğumu hep dik tutup gitmeye devam ettim.

Resim dosyamı kapatsam da kafamda, teorik dersleri ve tartışmaları hep can kulağıyla dinledim. Osmanlı İmparatorluğu zamanında çok özel bir yeri olan güvercinlerin, tıpkı bizde cami önlerinde olduğu gibi, meydanları süslemek için trenle giden yüklerin altında kafeslerde İtalya’ya götürüldüğü gibi bir bilgi kalmış aklımda. Ancak, dışkılarındaki asidin yapılara ve heykellere zarar verdiği için zamanla sorun haline geldikleri bir de.

Piazza San Marco

Venedik’te San Marco Meydanı’nın sevimli ev sahipleri bugün artık sayıca Venedik’te yaşayan insanlardan daha fazla. Başı güvercinlerle dertte olan belediye, yapılara zarar gelmesini önlemek amacıyla 2007 yılında meydanda güvercinlere yem atılmasını yasakladı.

Ben de şu içinde bulunduğumuz günlerin anısına sevgili Faruk Köksal’dan güvercinler ve balkon temalı bir suluboya resim rica etmeye karar verdim. Birbirinden güzel Amalfi, Portofino, Cunda ve üç tane harika tren istasyonu resmi çalıştı benim için.

Faruk Bey, bir yazıma bıraktığınız ama genel olarak çalışmalarım hakkında yaptığınız güzel yorumdan cesaret alarak okumaya devam ettiğinizi umuyor ve herkesin huzurunda bu isteğimi dile getirmek istiyorum. Ne dersiniz?

Rinascerò, Rinascerai

Yeniden doğacağım, Yeniden doğacaksın!

Bergamo’lu Roby Facchinetti, sözlerini Stefano D’Orazio’nun yazdığı, yaralı şehri için bestelediği, çaldığı ve söylediği bu şarkıda, yaşanan bu tempesta (fırtına, kargaşa, curcuna) bitince yeniden doğacaklarını, yıldızları yeniden görmeye başlayacaklarını söylüyor:

Bizim şüphemiz yok zaten bu ruhta bir milletin yaralarını sarıp yeniden doğacağına dair!

Cronaca corona

Corona günlüğü!

Sevgili Blog,

Bugün çok sinirliyim. Zaten akşamları camide okunan sela ve Corona dualarından sonra zor yatışıp yatıyorum, şimdi bir de evden çıkmayın duyuruları çıktı.

Ulgen Poppins

Uykumdan sıçradım resmen, evden çıkmıyorum zaten ama şemsiyeme atlayıp çıkasım ve büyük bir görev aşkıyla avaz avaz bu çağrıyı yapan adamı dışarı çağırıp şemsiyemle dürtesim geldi.

Biz elimizden geleni yapıyoruz sevdiklerimizi ve onlar için kendimizi korumak adına, diyanetgiller de yine ellerinden geleni yapıyor krizi fırsata çevirmek, bizi dellendirmek için.

Corona’nın adını da büyük harfle yazıp kesme işareti kullanarak özel isim muamelesi yapmayacağım artık, cümle başında olsa bile. Pis corona!

Nâzım Hikmet ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum demiş. Ben de artık camiden gelen sinir bozucu selayla uyanıp boş oturmak değil, telefonumun alarmıyla uyanıp işe gitmek istiyorum.

Dileklerimizi, isteklerimizi çok net bildirmemiz gerekiyor sanırım yukarıya.

Milano’da yurttan sıkılıp eve çıkmak istiyorum diye ailesiyle kavga eden öğrencim eve çıktı, şimdi burada evinde tecritte kavga ediyor ailesiyle. Yurttaki odasını özlemiş.

Ben de yoğun ders ve çeviri temposunda sürekli saç baş taramadan pijamayla evde oturmayı özlerdim, pazar gününü dört gözle beklerdim. Şimdi bu durumdayım ve artık her gün pazar ama ben delleniyorum azar azar. Okumaya zaman bulunamamış kitaplar, izlenmemiş filmler, satın alınmış online kurslar, düzenlenmesi gereken dolaplar, boşaltılması gereken çekmeceler elimin altında ama benim bunları elleyesim yok!

Şu an yine başladı evden çıkmayın duyurusu, ben çıkıyorum artık, dilimde bir Fatih Erkoç şarkısı, oynatmaya az kaldı şemsiyem nerde?

Not: Bu yazıyı dün bir hışımla yazdım sabah uyanır uyanmaz ama ottimistico (iyimser) pazar yazım hazırdı. Ve sabah 10’da başlayıp katlanarak artan kasvetimi size de bulaştırmak istemedim. Evden çıkmayın uyarısı sabah 10’da başladı ve saat başı yapıldı akşamki selaya kadar.