Dopo la quarantena, quelli meno fortunati

Karantinadan sonra, daha az şanslı olanlar!

Noi siamo fortunati (bizler şanslıyız), şikayet ettiğimiz şey sıkılmak ve sokakları, seyahati, sosyalleşmeyi, sarılmayı özlemek. Çoğumuz evden çalışabiliyoruz veya arabalarımızla kendi iş yerlerimize gidebiliyoruz. Çalışmaya ara vermiş olsak da bu süredeki maddi kaybımız bize çok büyük bir sıkıntı yaratmayacak, kapatılabilir açıklar olacak. Hatta bazılarımız dışarıda olsak yapacağımız masrafları yapmayarak bu kaybı dengelemiş durumdayız.

Il nostro caffè preferito
Favori kafemiz

Bir de karantina sonrasında büyük bir ekonomik darbe almış olarak hayatına devam edecek olanları düşünelim. Günlük kazancıyla hayatını çeviren esnaf, onun yanında çalışarak ev geçindirmeye çalışanlar veya aile bütçesine katkı sağlayan giovani (gençler), hatta bambini (çocuklar). Severek gittiğimiz kaç kafe, kaç dükkan kapanacak bakalım. Elimizin altındaki cankurtaran Yemek Sepeti uygulamasından quanti (kaç tane) küçük girişimci eksilecek.

Diğer tarafta da çalışmama veya rischioso (riskli) olduğu için işini bırakma lüksü olmayanlar var: sağlık kurumu ve eczane çalışanları, apartman görevlileri, kargo elemanları süpermarket çalışanları. Hepsi birer gizli eroe (kahraman), bizim konforlu inzivamızda destek veriyor bize.

La mia spesa
Market alışverişim

Ben okullar kapanır kapanmaz 14 Mart’ta başladım karantinama, yani tam un mese fa (bir ay önce). Birkaç gün sonra da dal supermercato (marketten) mütevazı bir sipariş verdim.

Market elemanı geldiğinde yüzü allak bullaktı. Yorgunluktan sandım, “Kolay gelsin, nasıl yoğunsunuz kim bilir” dedim. “İşimiz bu ama üzerine bir de azar işitmesek keşke” dedi.

Yöneticilerden işitiliyor azar sandım, müşteridenmiş meğer. Zaten azar da değil düpedüz küfürmüş işittiği. Hani şu kişinin annesine de ağır hakaret içeren pis küfür. Müşterinin niye sinirlendiğini sormadım, ne olabilirdi ki son derece gentile (kibar) bir görevli kapıya poşetleri bırakırken. Olsa olsa aradaki mesafe doksan santimetreye inmiştir birkaç saniye. “Beyefendi kapınıza kadar getiriyoruz siparişlerinizi” diyebilmiş yalnızca. Benden nasıl özür diliyor söyleyiverdi diye ama bir önceki müşteride yaşadığı için bu şaşkınlığı, toparlanamamış.

Adamın eşi gelip uzaklaştırmış hemen daha ilk haftada cinnet geçiren kocasını. La povera donna (zavallı kadın) hayatta mı acaba şu an merak ediyorum. Ben ne yapacağımı şaşırdım, sadece “Bu virüs insanlara ders vermek için geldi ama hiç kimse bir şey öğrenmeyecek kesin, kötüler daha kötü olacak boş verin, etrafımız böyle insanlarla doldu ” gibilerden bir şeyler söyleyebildim. Baktım gözlerim doldu, sesim titriyor, devam edemedim. Yaptığım alışveriş bedeli kadar bahşiş verdim, o da evine birkaç poşet erzak götürsün o gün rahatça diye. Ve mahcup bir ifade görmemek için gözlerine bakamadım tekrar.

Daha işin başında anladım kötülere merhamet geleceğini ummanın saflık olduğunu ve onların açığını, açtıkları yaraları yine bizlerin kapatmaya çalışacağını.

Daha büyük kötülerin yapmadıklarına da biz el atmalıyız bu dönemde karınca kararınca. Doğru kanallar üzerinden doğrudan hekimlere ulaşacak malzemeler için bağışta bulunmak örneğin. En azından, bu çok uzayacağı belli olan süreçte seyahate çıkamayıp, gereksiz alışveriş yapmayıp, kuaföre gidemeyip, taksiye binemeyip harcamadığımız paralardan bir miktarını bu dönemde mağdur kalan ailelere destek olarak kullanabiliriz.

Annem il mese scorso (geçen ay) kiracısına “Mart ve Nisan ayı kiralarını ödemiş sayıyorum seni, hiç düşünme, sonrasını konuşuruz” dedi. Çok kibar, duygusal, her ziyaretinde elinde çiçeği eksik olmayan, çocuklarını tek başına yetiştirmiş, normal zamanda bile kirayı toparlamakta zorlanan dolcissima (çok tatlı) bir kadın. Zor kabul etti bu teklifi ama eminim büyük bir endişesini gidermiş oldu bu pensiero (düşünce).

Elimiz, bütçemiz, yüreğimiz kime ne kadar uzanabilirse artık.

Yardımcılarımızı çağır(a)madığımız günler için de ödeme yapmalıyız. Temizliğin püf noktalarını öğrendik, harika yemekler yapıyoruz, kekte börekte çığır açtık, her türlü cihazın tamirini yapabiliyoruz artık diye uzaklaşmayalım eskiden destek aldığımız kişilerden, gittiğimiz restoranlardan, leziz ürünleriyle her daim imdadımıza yetişen pastanelerden!

Dopo la quarantena

Karantinadan sonra!

Quarantena İtalyanca’da karantina anlamının dışında kırk günlük süre anlamına geliyor, quaranta (kırk) sözcüğnden geliyor. Karantinadan çıkacağız, biraz bocalayacağız başlarda ama dört elle sarılacağız hayata ve sevdiklerimize yeniden. E dopo un certo tempo (belli bir zaman sonra da) anılarımıza dahil olacak tarihe geçecek olan bu günler.

Kaybettiğimizi sandığımız bu qualche (birkaç) aydan kazançlı çıkmak bizim elimizde ve sanırım herkes bu yönde bir düzene girdi. Evden çalışanlar, üretmeye devam eden artisti (sanatçılar), kilerin tozlu raflarından müzik aletlerini yeniden ellerine alanlar, resme başlayanlar (ben mi, yok ben zirvede bıraktım o işi), online kurslardan ve dai libri (kitaplardan) bilgi ve becerilerini geliştirenler, mutfaklarını beş yıldızlı restorana ve balkonlarını muhteşem bahçelere çevirenler.

Sulle mie spalle
Omuzlarımda

Però (ancak) sosyalleşme özlemi dayanılmaz olacak, birbirimizi çok özledik. Geçen gün telefonda “Evden çıkınca ilk sana geleceğim” diye özlemini dile getiren minik öğrencim Emre’ye söz verdim ben de ilk sana sarılacağım diye. Biz çok sarmaş dolaş ders yaparız. İlk derslerimizde hafif yüz göz olmaya başladığımızda “Yok artık, tepeme çıksaydın bari” dedim ve Emre bunu bir davet olarak alıp anında üzerime tırmanıp tepeme çıktı. Da allora (o zamandan beri) rutinimiz oldu bu, her buluşmamızın sonunda ‘tepe’ resimleri ve videoları çekeriz ve hafta sonuna kahkahalarla başlarız. Ay dünyanın, o da benim uydum. Uydusuz kalmış dünya gibiyim şu aralar.

Tempi vecchi
Eski zamanlar

L’anno scorso (geçen yıl) bu günlerde yaptığım bir kolajı gönderdim ona, “Ah ah eski zamanlar” yazmış cevap olarak!

Emre’nin babası Emre arkadaşım. Due anni fa (iki yıl önce) oğlunu tanıştırmaya getirdiğinde baktım sürekli Ülgen şöyledir, böyledir, bak abinin de öğretmeni gibi sözlerle beni övüyor, beğendirmeye çalışıyor. Zaten ben o cin bakışlardan subito (hemen) anladım zorlu bir mülakata girdiğimi, ağzımdan çıkan her lafın müthiş bir beyinde anında analiz edildiğini, kafasına yatmazsa derse gelmeyeceğini. Abisi Emir’le de az hukukum yok: aynı zengin iç dünyayı, aynı pırıltılı zekayı, aynı sevecenliği gördüm o gözlerde, hissettim o duruşta.

Hani bittiğinde her mülakat iyi geçmiş gibi gelir ama sonucu kestiremezsiniz ya, benimki de öyle geçti. Dopo una settimana (bir hafta sonra) ders günü ve saati planlamak için aradıklarında çok sevindim, hayatıma yeni bir colore (renk) gelecekti. Sanırım, “Sen uzaydan gelenlere ders veriyor musun?” sorusuna verdiğim “Ben hep uzaylılarla çalışıyorum zaten, dünyalılarla işim olmaz” cevabımla geçtim mülakatı.

Derslere başlar başlamaz Emre beni eğlendirmek gibi bir misyon edindi. Sık sık “Seni en çok ben mi güldürüyorum?” sorusuyla onay alır. Diğer öğrencilerimle müthiş bir sevgi rekabetinde, ders öncesi ve sonrası rastlaştığı koca abi ve ablalara meydan okur, laf atar.

“Seninle geçirdiği her dakika bu çocuğa çok iyi geliyor” dedi bana bir gün baba Emre. Ben de kendi adıma daima aynı cümleyi kuruyorum her ortamda, “Bu çocukla geçirdiğim ogni minuto (her dakika) bana çok iyi geliyor.”

Emre Jr şimdi enerjisini evde kurduğunu söylediği Survivor parkurunda harcayarak hayatta kalmaya çalışıyor.

Bize iyi gelen ve bizim iyi geldiğimiz sevdiklerimize bir an evvel kavuşup doya doya sarılabilmek dileğiyle!

Not: Öğrencilerimi tepeme çıkardığım doğrudur. Onlar benim başımda tacım, yaşamak için onların sevgisine muhtacım.

Zezé e l’albero d’arance

Zezé ve Portakal Ağacı, bizdeki adıyla Şeker Portakalı!

Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı romanı her yaş grubuna hitap eder, her yaşta başka türlü dokunur insanın yüreğine. Vasconcelos bu kitabı on iki günde yazdığını ama yirmi yıl yüreğinde sakladığını söylüyor. Okuyucu için ise tam tersi, bir veya iki günde okunup kırk yıl yürekte saklanacak sıcacık bir öykü.

Yıllar önce bir ameliyat geçirip oldukça uzun bir süre evden çıkamayacak olan bir arkadaşım, adında portakal geçen tüm kitapları okumaya karar verdiğini söylediğinde şaşırıp yadırgamıştım. Ama bu kararına saygı duyarak hemen Gioconda Belli diye Nikaragualı bir yazarın Portakal Ağacında Oturan Kadın adlı bir kitabını bulup sipariş vermiştim. Yoklamaya giderken hediyem o olacaktı.

Şeker Portakalı‘nı götüremezdim ya, onu herkes bilirdi ve her evde olurdu. Tabii ki arkadaşımın başucunda da duruyordu ve hatta açıp bazı diyalogları tekrar okumuştuk, okudukça da hayrete düşmüştük. Biz çok büyümüştük, çok şey yaşamıştık o arada ama yine ne çok şey bulmuştuk, kitabı elimizden bırakamıyorduk bir türlü.

İşte ben de evden çıkamadığım şu günlerde yine bir karıştırdım bu tüm zamanların kitabını. “Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur” sözlerine takıldım Zezé’nin. Küçücük bir çocuğun ağzından çıkan bu sözler nasıl da tüm dünyanın fikri oluverdi bir anda! Her şeyin tersine dönüp uyurken tatlı rüyalar, uyanıkken kabuslar görmeye başladığımız günlerde hep vurup kafayı yatmak istemiyor muyduk, bir nevi uykuya kaçmak.

Sonra, yavaş yavaş alıştık ve bir düzen kurduk neyse. Gündüzler uzadı yeniden, geceler kısaldı. Ruhumuza iyi gelen farklı şeyleri kendi evimizde yanı başımızda keşfetmeye başladık.

“Bu portakal ağaçları hiç bu kadar açmamıştı, hiç böyle koku yayılmazdı eve” dedik mesela biz. Ve sonra aslında hep böyle açtığını, hep böyle koktuğunu ama bizim bunun farkında olmadığımızı anladık. Çünkü hiç oturmazdık bu mevsimde balkonda, hiç açmazdık perdeleri sonuna kadar yeşil görelim içimiz açılsın diye. İlkbaharda doğanın uyanışına başka yerlerde hayran olunur sanırmışız meğer.

Ben odamın penceresindeki, itiraf edeyim pek de yüz vermediğim, sardunyamın benim ilgisizliğime rağmen hayata tutunup çiçek vermeye başladığını görünce sevinçten deliye döndüm bu sabah. Kendimden utandım.

Bu alışmışlığı her yaş grubunda görmeye başladım, herkes teker teker alıştığını söylüyor bir şekilde. Uzaktan bir miktar eğitimle yetinip evde okudukları kitaplar ve izledikleri filmlerden, hatta yanlarında ‘mecburen’ daha çok vakit geçirdikleri büyüklerden daha çok şey öğrenen çocuklar ve gençler bir yandan da büyüklerine bir sürü şey öğretiyor olmanın keyfini yaşıyor.

Balkonlar ve bahçeler kafe, restoran, atölye, ofis, sınıf, açık hava yoga veya pilates salonu oldu, mutfaklar terapi merkezi. Evcil hayvanlar şaşkın ama çok mutlu, hiç bu kadar kalabalık ve sevgi dolu bir ortamda olmamışlardı. Bu kadar itinalı beslenme ve bakım çok sevindirdi onları. Hep aceleye getiriliyorlardı, herkesin her an yetişmesi gereken bir yer veya bir işi vardı.

Ailenin her bireyi, evde kendine ait bir alan yaratıp daha huzurlu yaşamaya başladı. İlk günlerde yaşanılan bocalama ve gerilim yerini daha sessiz bir kabullenmişliğe bıraktı, evler genişledikçe daralınan anlar azaldı.

Şeker Portakalı romanında Zezé, babasından bile çok sevdiğini hissettiği Portuga’ya, “Acılarım kaç gün sürecek Portuga?” diye sorar. Portuga’dan “En fazla kırk gün” cevabını alan Zezé sevinir, “Kırk gün sonra geçecek mi?” Portuga şu cevabı verir, “Hayır, alışacaksın.”

Bizim büyüklerimizin ninelerinden dinlediği bir hikâyede de anne ile çocuk arasında benzer bir konuşma geçiyor. Bu hikâyede ise çocuğun sorusu bu kıtlık ne kadar sürecek?

Bu karantina ne kadar sürecek? Bilmiyoruz ama elbet bitecek, önemli olan farkındalıklarla, yeni kazanımlarla güçlü ve galip çıkmamız bu süreçten.

Kırk gün, Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un bir romanından (Doğu’dan Uzakta sanırım) hatırladığım kadarıyla, doğu kültürlerinde ve bize çok uzak ama kültürleri yakın Güney Amerika ülkelerinde tecrübeyle sabitlenen gerekli bir süre sıkıntının ve acının hafiflemesi, daha doğrusu zor günlere alışmak için.

Biz alıştık karantinaya ama corona kırkı çıkıp bize alışmadan çıkıp gitse artık hayatımızdan da biz de eski hayatlarımıza alışsak yeniden!

Buona Pasqua

Buona Pasqua e Tanti Auguri

Keşke bizim de bu kadar tatlı, pastel bir dinî bayramımız olsa!

Kurban Bayramları çocukluk çağında yaşadığımız travmalardır. Büyüklerimiz her ne kadar bizi olayın dışında tutmaya çalışsa da, evimizin balkonundan kurban kesme sahneleri izlemişliğim var.

Nella nostra infanzia (çocukluğumuzda), o koyun melemeleri kesildikten sonra çevreye yayılan mangal dumanı ve et kokusunu soluyarak kara kara düşünmek yerine yumurta boyayıp, bahçeye saklanmış rengarenk yumurtaları toplayarak sepetine atan birer coniglio (tavşan) gibi hoplasaydık etrafta, bugün ruh sağlığı yerinde bir toplumda yaşıyor olurduk.

Ben kendimi bildim bileli kaçtım Kurban Bayramı manzaralarından.

Günler öncesinde apartman önlerine bağlanan hayvanları görmemek için sokağa çıkmadım, seslerini duymamak için kapı pencere açmadım, kaçan boğa manzaralarına ve kurban kanı dökülen Boğazın kırmızı görüntülerine maruz kalmamak için televizyondan uzak durdum.

IBM’de çalıştığım dönemde, neredeyse tüm izinlerimi İtalya’da ai corsi di lingua (dil kurslarına) giderek değerlendirdim. O yıllarda Kurban Bayramı Nisan ayına geliyordu ve ben izinlerimi o aya getirerek kendi bayramımdan kaçıp İtalya’da Pasqua kutluyordum.

İtalya’da Paskalya öncesinde pasticceria (pastane) vitrinleri ve supermercato (market) rafları, rengarenk yaldızlı kağıtlara sarılmış dev sürpriz çikolatalarla süslenir. Sono tua mamma a Roma diyerek her gittiğimde bana kucak açan, kendi bir yere gitse bile evini bana teslim eden Signora Ferri, mutlaka sul mio letto (yatağımın üstüne) bu hediye yumurtalardan bırakırdı.

Dev bir uovo di pasqua al cioccolato kırıp içinde sürpriz bir regalo (hediye) bulmak insana her yaşta heyecan verir bence!

Uovo di Pasqua

Not: Bu yazıyı bir ay kadar önce hazırlamıştım, duygu ve düşüncelerimde değişiklik yok, olduğu gibi yayınlıyorum.

La carenza di Vitamina Ğ

Ğ Vitamini eksikliği!

Bir aydır alfabedeki tüm harflerde vitamin takviyesi alıyorum ama geldiğim son durum kısaca şu:

Alıngan, Bezgin, Cansız, Çirkin, Domestik, Ezik, Fırsatçı, Garip, Hedefsiz, Isırgan, İğneleyici, Jurnalci, Karamsar, Lafçı, Mendebur, Nankör, Obur, Öteleyici, Paranoyak, Rüküş, Salaş, Şişman, Titiz, Uykucu, Üşengeç, Vıdıvıdıcı, Yorgun, Zevksiz

Acaba Ğ Vitamini eksikliğinden mi kaynaklanıyor halim, bu vitamin hangi gıdalarda var veya nasıl temin edebilirim bilen var mı?

Dün sokağa çıkma yasağı duyurulduğu an camiden de anonslar başladı, bir diyanet-vilayet işbirliği, işgüzarlığı olarak. Baktım anons beş on dakikada bir sıklığında, hemen anladım bugün (ve hatta Pazar günü) de süreceğini bu duyuruların ve tabii ki hafta sonu çalışmamın mümkün olmayacağının. En son anons 24:30’da yapıldı ve ben aklımın kalan son kırıntılarını kullanarak gecenin sessizliğinde, neredeyse sabaha kadar çalışıp bitirdim çevirilerimi, bir tek genel bir kontrol kaldı.

Gündüzü de huzur içinde uyuyarak geçirmek ne güzel olacaktı. Fakat o da ne? Sabah dokuzda avaz avaz anons başladı ve her on beş dakikada bir ikişer kez tekrarlandı. Telefonumun kronometresini açtım hemen. Her anons 1:33,78 dakika sürüyor, yani aşağı yuvarlayıp bir buçuk dakika desek, anonslar on üç buçuk dakikada bir yapıldı.

Gezgin bir araç yapsa bu duyuruyu anlayacağım, hak vereceğim. Sabit bir yerden, evlerinde oturan insanlara, bu sıklıkta yapılan bir çağrı son derece lüzumsuz ve tedirgin edici. Üstelik televizyon, gazete, sosyal medya ve herkese telefondan gelen mesajlar varken.

Akşam verilen selaya, yapılan corona dualarına ve gün boyu tekrarlanan evden çıkmayın çağrılarına alıştık ama bu da eklenince ben olmaktan çıktım iyice. Ama iyimser bir tarafım kalmış olmalı yine de içimde. Dedim burası Adana, bu iş bana kalmamalı. Elbet bıçkın bir delikanlı çıkar ve bitirir bu davayı. Nitekim öyle oldu sanırım öğlen kesildi anonslar.

Şimdi balkonda mis gibi portakal çiçeği kokusunu içime çekerek D Vitamini alma saatim geldi!

O Sole Mio

Ulgen viene testata

Ulgen test ediliyor!

Bir yazımda coronanın ilişkilerimizi test ettiğini, bu testin hepimiz için pozitif sonuç vereceğini yazmıştım. Benim testim farklı bir boyut kazandı, sınavım daha da zorlaştı. Umarım alnımın akıyla bu testten de pozitif sonuç alırım.

Dün bir çeviri teklifi geldi yurt dışından, nasıl olsa boşum yaparım diye yalnızca kelime sayısı dökümünü inceleyip içeriğe bakmadan iki koca dosyayı kabul ettim. Bu sabah bir baktım, dosyalardan biri COVID-19 B ve diğeri COVID-19 HK teşhis kiti kılavuzu, mamma mia!

Milano merkezli, Via Robert Koch üzerindeki (çok manidar bir adres) Sentinel Diagnostics S.p.A.’dan geldi belgeler, tıbbi içerikli bir şeyler olduğunu tahmin ettim tabii ama bu kadar güncel bir konu beklemiyordum doğrusu. Kit açıklamasının Türkçe meâli şöyle bir şey: Gerçek Zamanlı PCR’de yeni Coronavirus SARS-CoV-2 kalitatif tespiti için liyofilize karışım. Devamı çok daha beter!

Restiamo casa

Benim de çorbada tuzum olacak diye seviniyorum ama bir yandan da en ufak bir hataya pay yok diye dikkatimi hiç dağıtmadan bilgisayara kilitlenmek durumundayım. Zaman da dar haliyle, üzerime düşen görevi en iyi şekilde yapmam gerek.

Bu nedenle, yazılarıma birkaç gün ara verebilirim. “Rahat rahat çalış, biz de kafamızı dinleyelim biraz” dediğinizi duyar gibi oldum. Aşk olsun, küserim bak diyeceğim ama küsmem, küsemem. Küsme lüksüm yok bu ıssız hayatımda. Ben zaten Sezen Aksu’nun dediği gibi hiç kimseden gidemem, gitmem. Siz de aynı telden git, git, gitme dur, ne olursun deyin bana ne olursunuz!

Testlerin negatif çıkması, pozitif çıkan hastaların da bir an evvel sağlığına kavuşması dileğiyle başlıyorum o zaman.

#direnruhum #direnkalbim #direnbeynim #direnbağışıklıksistemim

Pazartesi günü teslim edeceğim çevirileri, akşam balkonda alkışlarınızı bekliyorum!

“Mi piace la speranza, è un sentimento testardo come me.” Lucrezia Beha
Umudu seviyorum, benim gibi inatçı bir duygu

“Canto per questo mondo ferito”

Bu yaralı dünya için söylüyorum!

Andrea Bocelli, kendi ifadesiyle yaralı dünyamız için söyleyecek 12 Nisan Pazar akşamı, Milano’da. Bocelli, Duomo’da yalnız olmayacak, tutto il mondo (tüm dünya) bizim saatimizle 21:00’de YouTube’da yayınlanmaya başlayacak bu Paskalya ayinine katılacak.

Instagram hesabında, inanan ve inanmayan herkesi yeniden doğuşu simgeleyen Paskalya’da bir araya gelerek yaralı dünyanın atan kalbini kucaklamaya çağırıyor, grazie alla musica (müzik sayesinde) tüm dünyada milyonlarca elin birleşip birlikte edecekleri duanın gücüne olan inancını dile getiriyor.

Bocelli:  la musica è un veicolo di speranza 
müzik bir umut aracıdır

Bize çok yabancı gelen bir kavram, bir politikacının hatalı bir kararından, davranışından veya sözünden dolayı pişmanlığını dile getirip özür dilemesi. Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala, 27 Şubat’ta halkı dışarı çıkması için teşvik eden bir video yayınlamıştı sosyal medya hesabından. O güne kadar yalnızca bir ölümün gerçekleştiği ülkede salgının bu noktaya gelebileceği tahmin edilememişti. Sala, daha sonra son derece üzgün bir şekilde halkın sokağa davet edildiği bu kampanyadan duyduğu pişmanlığı dile getirdi.

Giuseppe Sala’nın sosyal medya üzerinden her gün yaptığı güncellemeyi punto diye noktalayıp 26 Mart sabahı Andrea Bocelli’yi arayarak yaptığı çağrıya aldığı olumlu yanıtı müjdelediği video:

Sala, daha sonra basında yayınlanan açıklamasında bu yıl Paskalya’nın herkes için çok farklı olacağını, yaşanan pandemi deneyimi ile Paskalya ruhunun büyük bir darbe aldığını vurguluyor. Ancak, Bocelli’nin muhteşem sesinin bu günlerde ihtiyacımız olan abbraccio (kucaklama) olacağından emin olduğunu söylüyor.

Milano, İtalya ve tüm dünyanın yüreğini ısıtabilecek forte (güçlü), grande (kocaman) ve speciale (özel) bir kucaklama!

La cucina, centro di terapia coronaca

Mutfak, corona terapi merkezi!

İtalya’da ristoranti (restoranlar) ve pasticcerie (pastaneler) kapanınca, evlerine kapanan şefler #iocucinoacasa (evde pişiriyorum) ve #iocucionodacasa (evden pişiriyorum) diye iki dalga halinde ricette (tarifler) paylaşıyor sosyal medya üzerinden.

Torino ve otuz kilometre kadar uzağındaki Giaveno’da dükkanları olan il maestro del cioccolato (çikolata ustası) Guido Castagna’nın senza glutine (glutensiz) çikolatalı kek tarifini denedim ve çok beğendim.

Söylediği gibi semplice (basit) bir kek tarifi. Gli ingredienti (malzemeler): 250 g eritilmiş çikolata, 100 g tereyağı, 4 yumurta, 170 g şeker ve 30 g nişasta. Yumurta ile şekeri çırparken de kontrast yaratmak ve tadı dengelemek için un pizzico di sale (bir çimdik tuz).

Fecola demişken, gerçekten de kek ve kurabiyede harikalar yaratıyor nişasta. Belki kendimden de nişastalı bir tarif paylaşırım, chissà (kim bilir)!

Allora, buon appetito!

Guido’nun internet sitesine bakmak isterseniz:

https://www.guidocastagna.it/

Ne tatlı bir soyadı Castagna (kestane) değil mi? Tabii çikolata ve kestane deyince aklıma hemen Divan Pastanesi’nin (artık Kahve Dünyası’nda da bulabildiğimiz) içi kestane ezmesi dolgulu enfes Maron Deguise ürünü geldi. Olsa da yesek.

corona geldiği gibi gidecek ama bu iştah açıldığı gibi kapanmayacak korkarım!

Tortellini alla turca

Türk usulü tortellini!

Yemek fikirlerinin ve tariflerinin havada uçuştuğu ve kadın, erkek, genç, yaşlı, çoluk çocuk herkesin terapi merkezi mutfaklarda bolca vakit geçirdiği bu günlerde, eldeki malzemelerle neler çıkıyor sofraya neler!

Tortellini alla turca

Biz de pasta (makarna) olayına farklı bir boyut getirerek tortellini ile mantı yaptık, hamur açıp mantı dökmeye mecalimiz yok.

Gerçi ben bu boyutu çok yıllar önce getirmiştim, tortelliniler bile çok sevmişti bu yeni hallerini.

Roma’da ilk gittiğim İtalyanca kursundaki İspanyol, Alman, İzlandalı ve Güney Koreli sınıf arkadaşlarımla çabucak kaynaşıp, hatta öğretmenlerimiz Maurizio ve Nuccia’yı da davet ederek sinemaya, konsere ve yemeğe gider olmuştuk.

Son derste herkes kendi ülkesinin yemeklerini anlatıyordu. Sıra bana gelince aklıma hemen mantı geldi. Yaprak sarması veya içli köfte anlatamayacağım için kolaya kaçıp tortellini üzerinden mantı mantığıyla bir yemek anlatıvermiştim.

Anlatmakla kalmayıp, ülkelerimize dağılmadan onları ertesi gün mantı yemek için bize, yani ben Roma’daki annenim diyerek beni kendi evimde hissettiren Signora Ferri’nin evine davet edivermiştim.

Eve dönerken çok huzursuzdum, ev sahibine sormadan yemeğe misafir çağırmıştım. Annem bile kızardı böyle bir şey yapsam. Suçlu bir ifadeyle eve girip hemen “Signora Ferri, ben bugün çok kötü bir şey yaptım” dedim. Signora Ferri, “Ne yaptın, birini mi öldürdün, hırsızlık mı yaptın?” diye sordu gayet ciddi bir ifadeyle. Ona sormadan yemeğe misafir çağırdığımı duyunca, “Eğer ben de size katılabilirsem çok iyi bir şey yapmışsın, haydi terası hazırlayalım” dedi.

Beraber evin hemen karşısındaki süpermarkete gidip yogurt magro (bizim yoğurt), brodo (et suyu) ve gelato (dondurma) aldık. Yemekten sonra da caffè turco ve lokum ikram edecektim. Yurtdışı seyahatlerine kültür elçisi gibi çıkma alışkanlığım olduğu için tedarikliydim.

Ertesi gün misafirlerim de elleri kolları dolu gelince çok zengin bir sofra kurduk terasta, Ferzan Özpetek filmlerindeki sofralar gibi. Mantının yağını yakıp dökme işini bir şova dönüştürdüm, üzerine de kuru nane yerine taze basilico (fesleğen)!

Yemeğin en renkli konuğu, Roma Santa Cecilia Konservatuarında okumak için İtalyanca öğrenen Güney Koreli soprano adayı Eun Jin idi. O da tedarikli gelmişti, yemekten sonra nota kitaplarını çıkarıp O Sole Mio ile başlayarak yemeği bir şölene dönüştürdü.

Kaldığı evden memnun olmayan ve artık birkaç yıl Roma’da yaşayacak olan Eun Jin ve Signora Ferri çok sevdi birbirini. Ben döndükten sonra Eun Jin bir yıl benim odamda kaldı.

Signora Ferri’nin isimlerimizi telaffuz edemediği için Enci ve Olga diye hitap ettiği biz Eun Jin ve Ülgen, daha sonraki gidişlerimde de buluştuk hep!

Com’è facile litigare in quarantena

Karantinada kavga etmek nasıl da kolay!

Yaşadığımız şu ev günlerinde ufacık bir konuyu büyütüp bitmeyen bir ağız dalaşına girmek son derece facile e naturale (kolay ve doğal) oldu. Konularımız zaten hep ufacık tefecik. Çorbanın kıvamından, makarnanın dirilik derecesine, yerlerin silinme sıklığından çamaşırların yıkanacağı suyun derecesine, hangi kanalın izleneceğinden odaların ne kadar havalandırılması gerektiğine ve market poşetlerinin nasıl dezenfekte edileceğinden kısıra konacak nar ekşisi miktarına kadar kısır konularda seviyeli tartışmalarımız oluyor.

Quarantena (karantina) günlerinde kavga, tartışma veya en azından ters bakışmalar ve göz devirmeler yaşanmayan ev kalmamıştır artık. Ailenin her bireyinin düzeni bu kadar değişmişken, yeni düzendeki yaşam süresi belirsizken ve gelişmeler bu kadar tatsızken gayet normale yaşanılan anlık gerginlikler. Bu tartışmalarda haklı haksız yok, herkes haklı.

İtalya’da La7 kanalında Resti a Casa adlı bir programda, Chiara Martegiani ve Valerio Mastandrea çiftinin eşler arasındaki çekişmeleri konu alan esprili videoları yayınlanıyor. Bu videolarda da, tıpkı şu anda bizim evlerimizde olduğu gibi, asıl tartışma yaratması beklenen bir konuda başlayan sakin sohbetler konular küçüldükçe alevleniyor.

Dünyanın her yerinde durum bu! Telefonumuza gelen videolardan görüyoruz, başka ülkelerde yaşayan arkadaşlarımızdan, akrabalarımızdan duyuyoruz.

corona (biliyorsunuz, artık özel isim muamelesi yapmıyorum ona ve cümle başında olsa bile büyük harfle yazmıyorum) bizi esir alıp evlere tıkarak aile ilişkilerimizi test ediyor bir yandan. Artık görüşemeyip al telefono (telefonda) hasret giderdiğimiz arkadaşlarımızla bağımızı da.

Yakından tanık olduğum yeni başlayan veya başlamak üzere olan ilişkiler, kesintiye uğrayan aşklar var. Yeni kavuşanlar ayrı kaldı, yıllardır kavuşamayanlar daha da yakınlaştı uzaktan, yıllardır zaten birlikte yaşayanlar istemedikleri kadar iç içe oldu.

Ama bu corona testi herkes, hepimiz için pozitif sonuç verecek çünkü l’amore (aşk ve sevgi) çok daha bulaşıcı ve güçlü bir virüstür!