Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
“Hocam artık ders yapalım biraz, bize ne at kuyruğunuzdan!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Avete ragione (haklısınız), sanırım içime bir Ayşe Arman kaçtı, hep kendimden bahseder oldum. Ayşe’nin bir de sürekli havada uçarken eteklerini savurma hali var son zamanlarda, coşkuyla fütursuzca.
Son gördüğüm fotoğrafında bir cocomero/anguria (karpuz) etekle hayata meydan okuyordu. Herhalde coronayı kovuyor bu hareket diye ben de uçuş uçuş ayçiçekli bir elbiseyle günaydın demek istedim bugün, atkuyruğumu da açıp saçları saldım. Biraz da bunu deneyeceğim!
Scherzi a parte (şaka bir yana), kusura bakmayın ama ne yapayım, İtalyan kültürüne bu kadar dalınca ve kaçıp bir yıl orada yaşamanın hayalini kurarken İtalyanların yaşam tarzına geçtim biraz ister istemez. Zaten bir yazımda değinmiştim, dolce far niente bana hiç de uzak olmayan bir hayat anlayışı. Hiçbir şey yapmamak da çok tatlıdır!
İtalyanlar Ağustos ayında kılını bile kıpırdatmaz, tatil yapar. Bir koca ay rahatça kapatırlar iş yerlerini, dükkânlarını ve in modo spensierato (kaygısız, umursamaz bir şekilde) kaybolurlar ortalıktan. Ben bilgi işlem sektöründe çalışırken, şirketin Avrupa’daki merkezi, koskoca IBM İtalya, Ağustos boyunca kapalı olurdu ve bizim tüm işlerimiz aksardı.
Gli ordini (siparişler) askıda kalır, sorunlar giderilemez, bir Allahın kuluna ulaşmak mümkün olmazdı. Ancak, maalesef olağanüstü bir durum yaşadıkları bu yıl, ekonomiyi toparlamak için Ağustos ayında da çalışıyorlar.
Allora (tamam o zaman), ben de içine düştüğüm pigrizia all’italiana (İtalyan usulü tembellik) girdabından çıkıp, ayçiçekli elbisemle coronasavar bir dönüş yaparak dönüşlü fiilleri anlatacağım yarın.
Çalışalım bu Ağustos madem!
La collina dei girasoli a Terni Terni’deki ayçiçekleri tepesi
Terni, İtalya’nın Umbria Bölgesinin güneyinde kurulmuş bir antik Roma kentidir. Latince eski adı Interamna Nahars olan Terni, aynı zamanda Città degli Innamorati(Aşıklar Şehri) olarak bilinir çünkü San Valentino burada doğmuş ve vescovo (piskopos) olmuştur.
Roma’dan yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaki bu şehri bir Roma seyahatine ekleyebilirsiniz, magari l’agosto prossimo (belki/keşke) gelecek Ağustos)!
O çok özlediğimiz his, en tutuklu hallerimizde bile ne kadar özgür olduğumuzu bilmediğimiz günler. Kaç gündür aklımda Al Bano ve Romina Power’ın çok sevdiğim Libertà şarkısını paylaşmak vardı ama bir türlü hangi klibi yayınlayacağıma karar veremiyordum. Hepsi birbirinden güzel ve özgürlük temasını iliklerimize kadar hissettiriyor. Derken dün öyle bir klip buldum ki tamam budur dedim.
Però(ancak), diğerlerine de kıyamıyorum, bu nedenle hepsini paylaşmaya karar verdim, sonuçta defalarca dinlemek istiyor insan. Her seferinde bir klibi izleyerek dinleyebilirsiniz. İlk sıraya koymak üzere seçtiğim, başrollerini Andy Garcia ve Elsa Zylberstein’ın oynadığı, İtalyan ressam ve heykeltıraş Amadeo Clemente Modigliani’nin hayatını konu eden, Mick Davis’in 2004 yapımı filmi Modigliani’den sahneler içeren klip. Hatta tekrar bakarken, şarkının Türkçe sözlerinin de olduğu bir klip buldum, onu ekleyeceğim.
Modigliani (1884-1920)
Modigliani, 19 yüzyılın sonlarında yaşamış Yahudi kökenli İtalyan bir ressam ve heykeltıraştır. “Kısacası hayatım umurumda bile değil” diyerek, hayatını on yaşında yakalandığı tüberküloz hastalığının gölgesinde inadına umarsıza, belki de liberamente (özgürce) demek gerek, yaşamış bir sanatçıdır. Kısacık yaşamına çok şey sığdıran, en büyük düşmanı olarak anılan Picasso’nun bir tanrı olarak nitelendirdiği bohem ressam, Picasso’nun “Neden benden bu kadar nefret ediyorsun?” sorusuna cevap olarak, “Seni seviyorum Pablo. Kendimden nefret ediyorum” demiştir.
Filmi izlersiniz diye hayatına ait ayrıntılara girmeyeceğim. Modigliani, yaşamındaki kural tanımaz, vurdumduymaz tavrını sanatına da yansıtmıştır. Generalmente (genellikle) tek figürlü olan resimlerindeki kişilerin neredeyse hepsi uzun yüzlü ve uzun boyunlu. Çoğunlukla resimlerindeki figürlerin gözlerini boş bırakan Modigliani, Paris sosyetesinin övgülerine rağmen, resimlerinin satılması pek de umurunda olmayan, kendi yaşam tarzını sergilemekten çekinmeyen cesur bir kişilikti.
Modigliani’nin, yaşamının negli ultimi due anni (son iki yılındaki) en iyi çalışmalarının birçoğunda ilham kaynağı olan Jeanne Hébuterne ile ilişkisi en bilinen ressam aşklarından biridir. Jeanne, tablolarında gözlerini neden çizmediğini sorduğunda, Modigliani şu cevabı verir:
Quando conoscerò la tua anima, dipingerò i tuoi occhi.
(Ruhunu gördüğümde/tanıdığımda gözlerini çizeceğim)
Yarışmaya katıldığı son resminde ise onu gözleriyle birlikte resmeder çünkü artık sevgilisinin güzel ruhunu tanıyordur.
Bu resimdeki kadıncağızı da şu andaki halime çok benzettiğim için eklemeden geçemeyeceğim: şekilsiz cılız at kuyruğu, kılıksız ve savunmasız renksiz duruş, ruhsuzluğu yansıtan boş gözler, eller çaresizce önde kavuşturulmuş, Jeanne bakışı ve özgürlük neydi unutulmuş!
Modigliani’yi sanata yönlendiren, onu a quattordici anni (on dört yaşında) Livorno’daki usta ressam Guglielmo Micheli’nin sanat okuluna kaydettiren annesidir. Modigliani on bir yaşındayken annesi günlüğüne şunları yazmış:
“Bu çocuğun karakteri hala o kadar şekilsiz ki ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bazen şımarık bir çocuk gibi davranıyor ancak zekâ konusunda hiçbir eksiğinin olmadığının farkındayım. Beklemeli ve bu kozanın içinden nasıl bir kelebek çıkacağını görmeliyiz. Kim bilir belki de bir sanatçı çıkar?”
Modigliani 1902 yılında Floransa’daki Güzel Sanatlar Okuluna başladı ve bir yıl sonra da Venedik Güzel Sanatlar Akademisine geçti. Eğitimini tamamladıktan sonra 1906 yılında Paris’e yerleşti.
Come ha previsto sua madre (annesinin öngördüğü gibi), Modigliani kozasından müthiş bir sanatçı olarak çıkmış ama ömrü maalesef bir kelebeğinki gibi kısa olmuştur. Yaşadığı süre boyunca hiçbir zaman eserlerini iyi bir ücrete satamamış, sanatı ise öldükten sonra daha da büyümüştür. Tabii bunda kendinin hayata karşı tavrının ve sanatından beklentilerinin rolü yadsınamaz.
Libertà şarkısını dinlemeden önce Modigliani filminden bir sahne izleyelim:
Şimdi de Al Bano ve Romina Power’dan Libertà:
Scende la sera sulle spalle di un uomo che se ne va, Oltre la notte, nel suo cuore un segreto si porterà. Tra case a chiese una donna sta cercando chi non c’è più E nel tuo nome quanta gente non tornerà.
A proposito (bu arada), Modigliani’nin hayatını anlatan filmi izlemek isterseniz bağlantıyı vereyim:
Bugünkü yazımı, tam ben yazarken, Bozcaada’dan bu fotoğrafı “Sahilde İtalyanca başkadır”notuyla gönderip una bella sorpresa (güzel bir sürpriz) yapan ve özgürlüğe dair umut veren Rönesans ruhlu sanatçı okuruma ithaf ediyorum!
İtalyan halkının gönlünde büyük bir iz bırakmış olan şarkıcı, besteci, oyuncu, oyun yazarı Giorgio Gaber (il Signor G) hakkında yazmıştım. Bugün ise benim hayatımda grandissimo (çok büyük) iz bırakan, benim Signor G’mi yazmak istedim.
Glen Garner, ilkokulun beş yıl olduğu, hazırlığın ortaokula başlamadan önce okunduğu yıllarda benim hazırlık sınıfı İngilizce öğretmenimdi.
A scuola elementare (ilkokulda) İngilizce öğrenmediğimiz için on bir yaşına kadar What’s your name? sorusu dışında bir şey bilmezdim. Biri bana adımı sorsa, uzun cevap vererek söyleyecek düzeyde İngilizcem yoktu. Renkler ve hayvanları bırakın, ona kadar saymayı biliyor muydum bilmiyorum.
Tutta la classe (tüm sınıf) aşağı yukarı bu seviyede olduğumuz için İngilizce açısından boş sayfa, boş yazı tahtası idi beyinlerimiz. İngiliz düşünür John Locke’un meşhur Latince metaforundaki tabula rasa yani. İşletim sistemi yüklü boş birer tablettik diyelim.
Mr. Garner, 22 adet tabula rasa ile yola çıkıp in un solo anno scolastico (yalnızca bir eğitim yılında) hepimizi İngilizce konuşan ve bu dili çok seven bireylere dönüştürdü. Onda genç öğretmen idealistliği ve coşkusu, bizde ise üzerine yazılacak her şey için yeri olan tabula rasa boşluğu vardı. Daha da önemlisi, onda çocuk ruhundan anlayan harika bir kişilik, bizde de gerçek ilgi ve sevgiyi hemen ayırt edebilen çocuk ruhu vardı.
Yarışmalar, oyunlar, komik canlandırmalar ile nasıl olduğunu anlamadan çok şey öğrendik ve beş hazırlık sınıfı arasında la più brava squadra(en iyi, en başarılı ekip) biz olduk. Bugün bile aklımda çok net hatırladığım sahneler, sözler var o günlerden. Mr. Garner, bize okul dışında da çok vakit ayırdı, beyzbol oynamayı bile öğretti. Elimizde boyumuzdan büyük beyzbol sopası, topa vurmayı başarabilirsek eğer, o base senin bu base benim şaşkın şaşkın koştururduk okulun plato lakaplı dev futbol sahasında. Yani, ayıptır söylemesi, on bir yaşında beyzbol oynamışlığım var benim!
Mr. Garner okulda iki yıl kaldı ve sonra İzmir Türk Koleji’ne geçti. İkinci yılında bizden sonraki dönemin hazırlık ve ablamın seçmeli İngilizce öğretmeni oldu. Ama ilk öğrencileri olduğumuz için fra le sue tre classi (üç sınıfı arasında) bizim yerimiz ayrıydı, o da bizim için çok özeldi.
İkinci yılının Şubat tatilinde, İncirlik’te çalışan arkadaşını ziyaret etmek için Adana’ya gelirken okuldan bizim ev adresimizi almış ve bir sabah kapımızı çalmış. Annem, öğretmenimizin geldiğini söyleyerek bizi uyandırmaya çalışırken biz de anne saçmalama, ne öğretmeni burada diye ergen modunda arkamızı dönüp uyumaya devam ediyorduk. Derken annem in un modo duro (haşin bir tavırla) kaldırdı bizi yataktan, saç baş dağınık pijamalı bir halde, yağmurdan sırılsıklam olmuş öğretmenimizi karşıladık.
Bugün düşündüğümde, annemin sinirini tetikleyen şeyin saçmalama sözcüğü olduğunu tahmin ediyorum. O yaşlarda fra di noi (kendi aramızda) kızım saçmalama, saçmalama oğlum şeklinde bol bol kullandığımız ve ablamın siz diye hitap ettiğimiz anneanneme saçmalamayın şeklinde söyleyip aylarca küs kalmalarına neden olan saçmalama çok hassas bir laftır. Söyleyen kişiye ve söylendiği ortama bağlı olarak, ya konuşmanın normal seyrinde farkına bile varılmaz ya da aniden kişinin sinirini zıplatır.
Comunque (neyse) fazla saçmalamadan o güne döneyim ben. Mr. Garner’ın uzun oturduğunu, hatta öğlen eve kebap getirtip yemek yediğimizi, üçüncü çocuklarını beklediklerini söylediğini hatırlıyorum. Onu hep sırtında bir kızı, kucağında diğer kızı ile koştururken hatırlıyorum. Kızlarının Türk adları da vardı ve o adlarını kullanırlardı: Esen ve Seher. O kebap sofrasında haberini aldığımız Melis’i göremedik çünkü artık İzmir’de yaşıyorlardı.
Gittikten sonra bir yıl boyunca mektuplaştık. O bir mektup yazıp 22 fotokopi yollardı, biz de ona ayrı ayrı yazardık. Bir süre İzmir’de kalıp Amerika’ya döndüler. O üç çocuklu bir baba, biz hayatla mücadele eden ergenlerdik, koptuk.
Internetin hayatımıza girdiği yıllarda izini bulmaya çalışmıştım, adı ve yaşadığı eyalet dışında hiçbir anahtar kelimem yoktu, ulaşamadım. Derken nasıl oldu anlamadan lise mezuniyetimizin 20. yılı geldi çattı. Heyecanlı riunione (yeniden buluşma)yazışmaları sırasında, bizim o küçük ekipten bir çocuk hocalarımızı da çağırsak diye teklifte bulundu ve Mr. Garner’ı özellikle vurguladı. Onu görmeyeli 25 yıl olmuştu. Ama mezun olanlar arasında onu tanıyan yalnızca 15-20 kişiydik, biz iki arkadaş özel haberleştik ve olağanüstü bir çabayla Oregon’da onun izini sürebileceğimiz her eve telefon etmeye başladık. Çok sık rastlanan bir ad ve soyadı ile bir şehri değil, koca eyaleti tarıyorduk. Ben bir süre sonra umudumu kaybedip havlu attım, o ise bir avvocato kararlılığında bırakmadı işin peşini.
Bir gün heyecanla aradı beni arkadaşım, Oregon’da annesine ulaşıp öğrenmiş nerede olduğunu. Bilin bakalım neredeymiş? İncirlik’teki lisede matematik öğretmenliği yapıyormuş, yani tam bir gökte ararken yerde bulma durumu! Türkiye’de olması un miracolo (bir mucize) iken Adana’da yaşadığını duyunca ben deliye döndüm tabii, piyango bana çıkmıştı.
Hemen aradım, Paskalya tatili nedeniyle eşi kızların yanına gittiği halde o Adana’da kalmıştı ve okul olmadığı için bomboştu. Ertesi gün öğlen benim ofiste buluşmaya karar verdik. O bizi Orta I’den itibaren görmemişti, fotoğrafları döküp müthiş bir archivio (arşiv) hazırladım. Neyi sevip sevmediğini bilmediğim için daha garanti olduğunu düşündüğüm pizza ve şarap seçeneğine sığındım ve hazır ol vaziyetinde heyecanla beklemeye başladım.
Ve biz o gün yedi saat sohbet ettik. O da Adana’ya gelince beni sormuş birkaç yerden ama sonra burada olacağıma ihtimal vermeyip araştırmayı bırakmış. Cioè(yani) iki yıl aynı şehirde birbirimizden habersiz yaşamışız, hayıflanmayı bırakıp önümüzdeki yıllar için şükrettik artık. Fotoğraflara bakarken, herkesi soyadları ile hatırlıyor olmasına inanamadım.
Soyadı demişken, artık due adulti (iki yetişkin) olduğumuz için biraz da hocaların dedikodusunu yaptı. O hazırlık hocalarından biri, alfabetik sıraya göre düzenlenen sınıfları paylaşacakları toplantıda, soyadları alfabenin ilk harfleri ile başlayan bir grubu almak istediğini çünkü onların daha zeki olacağını söylemiş. Örnek olarak da Atatürk’ü vermiş!
Bizim idealist Mr. Garner’cık da dumura uğrayıp, hiç kimsenin el atmadığı bizim E sınıfını kapmış. Müthiş bir sempati duymuş bu soyadı alfabedeki son harflerle başlayan a noi poverini (biz zavallıcıklara). Sanırım en başarılı sınıflar biz ve D sınıfı idi o sene.
Yemeğimiz bitti, bir şişe nefis İtalyan şarabını devirdik, kahve-cheesecake aşamasında çat kapı dayım uğradı ve sohbetimize katıldı. Verso la sera (akşama doğru), bu kadar uzun oturacağımızı düşünmeyip, atıştırmalık bir şeyler hazırlamadığım için üzülürken kapı çaldı ve karşı komşudan bir koca kâse patlamış mısır geldi. Derken yine kapı çaldı, bir öğrencimin annesi “Ne olur kusura bakmayın, geçerken içim içime sığmadı, paylaşmak istedim” diyerek uğradı. Meğer kızı beraber çalıştığımız Romeo ve Jülyet sınavından 90 küsur bir not almış. Ben hemen onu da kahveye alıkoyup Mr. Garner ile tanıştırdım. Gözümün önünden hiç gitmez onun coşkuyla, “Hocaların hocasıyla tanışmak ne onur verici” diyerek adamın ellerini tutması.
Bazen tek bir an bile insana iyi ki yaşıyorum, iyi ki yaptıklarımı yapıyorum dedirtir ya, benim için o karelerden biridir bu!
Mr. Garner, o kavuşmanın keyfiyle hemen İstanbul’da yaşayan arkadaşlarımızla buluşmak üzere İstanbul’a gitti. Kaldığı otelde buluşmak üzere organizasyon yapan (onu bulan) arkadaşım yalnızca birkaç kişinin gelebileceğini söyledi. Böyle bir mucizeyi yakalamıştık ama herkesin işi gücü, çoluğu çocuğu, seyahati vardı. L’ultimo giorno (son gün), geleceklerin sayısı ikiye düştü ve toplantısı uzayan diğer arkadaşımızın da gitmediğini duyunca çok üzüldüm, daha çok da utandım.
Böylece, yalnızca biz ikimizle ayrı ayrı buluşabilmiş oldu öğretmenimiz. Türkçe konuşurken en sık kullandığı sözcüklerden biri vefa olan bu özel adama yapılmamalıydı bu.
Ama ben yıllarca tüm sınıf arkadaşlarımın yerine de bol bol görüşüp Garner ailesinden biri oldum!
Geçmiş bayramımı ilk kutlayanı coronaya bırakmadan kendi ellerimle ben halledeceğim, korkmuyorum mapustan, talimliyim.
Geçmiş bayram geleceğimizi etkiledi
Kuzu gibi kara kara düşünüyorum şimdi
O sahillerin derelerin hali neydi
Kara çarşaflı teyzeler bile gönlünce çimdi
Ne keyif kaldı artık ne de neşe
Kapmalı yine balkonda serin bir köşe
Fark etmez gerçi bu kederle menşe
Yine de tavsiyem gara guzu ters köşe
Hem tadı güzel hem adı manidar
Yöneten ve yönetilen kafalar olunca böyle dar
Daha artar bu zaten tasarruflu verilen sayılar
Sadece ev değil ülke de gelmeye başladı dar
Yukarıdaki karamsar şiirden de anlaşılacağı gibi, ruh halim gerçekten iyi değildi birkaç gündür. Fakat dün akşamüstü bir anda evrildi, çevrildi düşüncelerim, genişledi daralan yüreğim. İtalya’da ev arayan öğrencim için ben de araştırayım biraz derken, karşıma bahçe içinde huzurlu mini bir daire çıkmaz mı!
Bir anda kendimi bir yıl oraya atmayı düşledim. Yaptığım işi oradan da yapar, kirayı denklerim diye düşündüm. Sonuçta çalışmam için gereken bir bilgisayar bir de masa, kafam zaten benimle gidecek.
Bu beyin göçü fikri ile yeniden hayal kurabilmeye başladığımı fark edip sevindim.
İki gün önce, yani bir pazar ve bayram sabahı, saat sekizde camiden gelen ve iki kez tekrarlanan uzun tedbiri elden bırakmayalım anonsu ile uykudan sıçramak hiç iyi gelmemiş, bastırdığım bütün duygularım tetiklenmişti. Elimde bir tuvalet kağıdı rulosu, yanımda cici hediyem aloe vera‘m, aynen bu resimdeki kız gibi gözyaşı dökmüştüm.
Tedbiri elden bırakmayıp yataklarında uyuyanları değil, sahillerde ve dere yataklarında istiflenen tedbirsiz insancıkları uyar, değil mi ama? Ben uyurken tedbiri elden bırakmamıştım oysa, kapı pencere kapalı, klima açık ve ne olur ne olmaz diye kulağımda silikon tıkaçlar. Anons sesinin ne kadar açık olduğunu tahmin edin diye özelime girdim!
Yani ben boş yere evden, ülkeden ve hatta dinden çıkmayı, biraz da kilise çanı sesiyle uyanıp huzurla kahvemi yudumlamanın hayalini kurmaya başlamadım dün!
Not: Ben artık bir süre Milano’daki o yeşil panjurlu minik evde yaşama hayaline tutunacağım, zaten tuvalet kağıdı rulosu da bitti gözyaşım da. Güzel bir yazı hazırlamıştım geçmişten, bir türlü sıra gelmedi ona. Yarın onu yayınlayacağım, kaldığım ruh halinden devam edeceğim.
Yazılarım hakkında yapılan en tatlı yorumlardan biri de kahvenin yanındaki tek atımlık lokum idi. Umarım yarınki yazım da geçmiş bayram lokumu kıvamında olur!
Perturbazione, 1988 yılında Tommaso Cerasuolo, Rossano Antonio Lo Mele ve diğer iki okul arkadaşının kurduğu bir İtalyan pop rock müzik grubudur. İlk olarak 1990 yılında sahneye çıkan grup, Corridors/A Huge Mistake adlı ilk single’larını 1996 ve tamamen İngilizce söyledikleri Waiting to Happen albümlerini 1998 yılında çıkardı.
Tommasso Cerasuolo, Elena Diana, Rossanno Lo Mele, Cristiano Lo Mele, Gigi Giancursi’den oluşan grup bugüne kadar dokuz albüm çıkardı ve İtalya’da çok sayıda konser verdi, 2003 yılında Best Italian Tour ödülünü kazandı. 2014 yılında L’unica adlı şarkıları ile 64. Sanremo Müzik Festivaline katıldı.
Èil mese più freddo dell’anno (yılın en soğuk ayı) diye başladıkları, kendi Ağustos hallerimizi bulacağımız şarkıları Agosto ile güzel bir ay diliyorum:
Bugünün şarkısı Adriano Bono’dan Datemi una birra:
Alla fine di una giornata, così lunga e disperata Trovo gran consolazione, nella fermentazione Che sia bionda, rossa o ambrata, che sia d’orzo o luppolata Ora con moderazione, scatta l’alcolizzazione
E allora datemi una birra, birra, birra, subito una birra Voglio una pinta per cantar, un’altra pinta per ballar Datemi una birra, birra, birra Una pinta per cantar, un’altra pinta per sognar
Quando fa quel caldo che più caldo non si può E la tua gola urla pietà Fatti una birra, una birra ghiacciata Ti rinfrescherà
Datemi una birra Bana bir bira verin
Bana da hemen bir bira verin, annesiz babasız bırakılan tüm kuzular için içeceğim, Adriano Bono gibi böyle uzun ve umutsuz bir günün ardından fermentasyonda teselli bulacağım!
Gianni Morandi, 76 yaşında İtalyan şarkıcı, söz yazarı, besteci, aktör, televizyon programcısı ve 2010 yılından beri Bologna Futbol Kulübünün onursal başkanıdır. Bu saydığım alanlarda yaptığı çalışmaları ve elde ettiği başarıları buraya sığdırmam mümkün değil, yazının sonunda bağlantısını vereceğim resmî internet sitesine bir göz atmanızı suggerisco (öneririm).
Gianni e Renato Morandi
İnsanda efsane “Amca size baba diyebilir miyim” Türk filmi repliğini söyleme isteği uyandıran sıcacık sempatik bir adam. Çocukluğunda, İtalyan Komünist Partisinde aktif çalışan babası Renato Morandi’ye yardım etmek için parti gazetesi satmaktan ayakkabı boyacılığı ve daha sonra tamirciliğine kadar numerosi lavori (çok sayıda iş) yapmış. Yaşadıkları Monghidoro köyünün tek sinemasında şeker satarken, ileride on dört filmde ve dizilerde oynayacağını, televizyon programları yapacağını hayal bile edememiştir sanırım.
Il debutto di Gianni Morandi (sahneye ilk çıkışı) 1962 yılında idi ve 1969’da katıldığı Canzonissima Festivali dahil olmak üzere birçok şarkı festivalinde derece aldı. 1970 yılında Occhi di ragazza adlı şarkısıyla Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkesini temsil etti. 1987 yılında Enrico Ruggeri ve Umberto Tozzi ile birlikte Sanremo Müzik Festivalinde birinci oldu. Daha sonra 1995 yılında ve 2000 yılında yine katıldığı festivalde ikinci ve üçüncü oldu.
Allora (haydi o zaman), vakit kaybetmeden onu dinlemeye başlayalım. İlk şarkımız, hazır Rönesans ruhuna girmişken, yeniden doğuş anlamına gelen Rinascimento. Daha sonra sahne performanslarını göreceğimiz için bu şarkının çok beğendiğim klibini veriyorum:
Gianni Morandi, televizyon programına konuk ettiği Al Bano’yu sesiyle aşmak için her şeyi yaptığını ama bunu başaramadığını söylüyor ve güneşin Al Bano’nun, İtalya’nın ve neşenin sembolü olduğunu ifade ederek birlikte O Sole Mio ziyafeti sunuyor:
Adriano Celentano’nun Azzuro şarkısını kendinden, caz uyarlamasını şarkının söz yazarı Paolo Conte’den dinlemiştik. Öğleden sonralarımız hâlâ çok mavi ve uzunken bu şarkıyı bir de Gianni Morandi ve Al Bano’dan dinleyelim:
O zaman Adriano Celentano ile de Scende la pioggia şarkısını birlikte seslendirirken dinleyelim:
Yine Adriano Celentano ve Gianni Morandi, Ti penso e cambia il mondo (seni düşünüyorum ve dünya değişiyor):
Lucio Dalla’nın 1986 yılında İtalyan tenor Enrico Caruso’nun anısına yazdığı Caruso adlı şarkısını daha önce kendi sesinden dinlemiştik. Bir de Gianni Morandi’den dinlemek isterseniz:
1964 yılında oynadığı In ginocchio da te (senin önünde dizlerimin üstünde) filminde söylediği aynı adlı şarkısını Gianna Nannini ile söylerken:
Gianni Traimonti rolünde oynadığı, siyah beyaz bir Türk filminde eski İstanbul’u görür gibi olduğumuz In ginocchio da te fiminden:
Gianni Morandi, aşağıdaki videoda Toskana–Emilia Apeninler Bölgesinde ottocentoquarantuno metri sul livello del mare (deniz seviyesinden 841 metre yüksekte) bulunan memleketi Monghidoro’yu tanıtıyor. Monghidoro’nun eski adı, tepeye gelindiğinde eşekler dinlensin diye yükleri boşaltıldığı için Scaricalasino imiş. Scaricare (yük boşaltmak) ve l’asino (eşek) sözcüklerinden geliyor.
Gianni Morandi ile bir Monghidoro turu yapmak, çocukluğunda koşuşturduğu avluyu gösterirken yüzündeki tebessümü görmek isterseniz benvenuti (hoşgeldiniz)!
“Paese mio che stai sulla collina” Tepenin üzerinde duran memleketim
Sofralarımıza ve gönlüme taht kuran bu baharatın adı sıra! Bilenler biliyordur ama bilmeyenler için yazayım dedim çünkü herkesin mutfağına girsin isterim. Sıra aslında daha çok Adana ve Mersin bölgesinde yetişiyor. Yaygın kullanılan bir baharat değil, bu bölgede bazı yerel yemeklerde kullanılıyor ve herkes de bilmiyor. Kimyona çok benzeyen daha büyük taneleri var. Tatlımsı anasona benzeyen bir baharat, kimyonun yakıştığı yemekler dahil olmak üzere birçok yemekte, çorbalarda kullanılabilir.
Mangia la minestra o salta dalla finestra
(Çorbanı ye/iç ya da pencereden atla)
Bizim ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin atasözümüzle aynı anlamda bir atasözüdür bu. Elimizdekiyle yetinmeyi, aksi takdirde daha da kötü duruma düşebileceğimizi hatırlatır. Yetindik, yetiniyoruz, yetineceğiz ama corona gitmek bilmiyor bir türlü. Gideceğimiz başka diyar yok zaten, güdüyoruz deveyi ama bak pencereden atlamak hiç de zor bir şey değil. Neyse ben en iyisi çorba yapıp içeyim!
Macchina per zuppa
Karantina günlerinde en iyi dostlarımızdan biri de zuppa/minestra (çorba) makinemizdi. Aman çorba yapmakta ne var demeyin, Philips Soupmaker bir harika. Beş programı var ve yaratıcılığınızla doğru orantılı olarak beşin katlarında yemek ve içecek çıkarabilirsiniz: süzme çorba, taneli çorba, komposto adı altında sıcak meyve püresi (patates püresi için kullanılabilir o program), smoothie ve beşinci olarak da manuel blender programını kullanarak yapmak istediğiniz her şeyi kısacık bir sürede zahmetsiz hazırlayıp, bulaşıksız sofraya getirmenize yardımcı bir şef.
Minestra di zucca Balkabağı çorbası
Erişte, makarna veya şehriye ile taneli çorbalar da çok güzel oluyor. Yazın smoothie denemeleri başlayacak, gazpacho ve benzer soğuk çorbalar denenecek. Ağırlıklı olarak süzme çorba için kullanıyoruz, o kadar nefis şeyler çıkıyor ki elimiz hep birinci düğmeye gidiyor. Bir standart tutturduktan sonra istediğiniz sebze ve baharatlarla envai çeşit çorba çıkıyor. Domates, mercimek, tarhana, kabak, balkabağı, borokoli, pancar, mısır, karnabahar, lahana veya karışık sebze çorbaları beş yıldır denediğimiz çeşitlerden. Evde ne varsa, dolapta ne kaldıysa makineye atıp yirmi dakika beklemek yeterli. Sebzeler tüm de atılabiliyor ama makineye ayıp olur gibi geldiğinden (ve daha iyi yerleşsin diye) doğruyor insan biraz.
O bahsettiğim standart şu bizde: bir soğan, kıvam için bir patates, bir kaşık zeytinyağı, bir bardak süt, yarım tablet tavuk suyu, tuz ve istediğiniz baharat. Bunun üzerine aşırı miktarda olmayacak şekilde ister sebze, ister mercimek ya da domates ile gayet lezzetli bir kremalı çorba çıkıyor.
Dört kişilik çorbanız dört saat kadar sıcak kalıyor içinde, sofraya getirip doğrudan makineden kâselere döküyorsunuz. Çok kalabalık olmayan aileler, tek yaşayan çorbaseverler için mutlaka öneririm, bebekli anneler ve öğrenci evleri için ideal. Tek kuralı var, malzemeler konduktan sonra ekleyeceğiniz su min-max aralığına gelmeli. Bir de maalesef kendi kendini yıkamıyor!
Reklam almış gibi oldu ama paylaşayım dedim. Çorba makinesi sıra vermedi asıl mevzumuz olan sıra baharatına.
Il negozio Aromi e Sapori
Balkabağı çorbasına zencefil, diğerlerine de muskat, kakule, kuru fesleğen iyi gidiyordu. Kuru fesleğeni Roma’da tesadüfen keşfettiğim Aromi e Sapori adında bir dükkândan almıştım. Adı üstünde, Kokular ve Tatlar ile insanı kendinden geçirten küçük ama dopdolu bir dükkân. Ben de burnumda mis kokularla sarhoş, kulağımda dingin Tracy Chapman şarkıları ile bir hoş olup ne gördüysem almışım: sade, biberli, sarımsaklı kuru fesleğen, taşıyamayacağım kadar makarna, mozzarella. Bu bahsettiğim, altı veya yedi yıl önceki bir heyecan.
Vari tipi di pasta Çeşitli makarna türleri
Hani bir yere giderken bir istediğin var mı diye sorulur ya formaliteden, yok sağ ol denir cevaben. Bana soran kişi Roma’ya gidiyorsa yandı demektir. O zaman bir istediğim olur, kuru fesleğen ve birkaç baharat. Fakat soran kişi bir lezzet diyarına yönlendirileceği için kesinlikle pişman olmaz sorduğuna, hem de dükkân Aşk Çeşmesinin hemen sol çaprazındaki ara sokakta. Oraya mutlaka gideceğine göre zahmet yaratan bir sipariş olarak görmem bunu. Eğer benim için gidecekse de iki fayda birden sağlamış olurum, muhteşem Fontana di Trevi‘yi görmeden dönmemiş olur ve eve döndüğünde mutfağı aromi e sapori dolar.
Oradan gelen aromalar bitmesin diye neredeyse koklayarak kullanıyoruz. Karantinada bir gün, sebze çorbasında farklı bir tat arayışına girince, mutfak dolabının bir köşesine terk edilmiş sırayı keşfettik ve o gün bugün sıra en ön sıraya geçti.
İsteyen olursa temin edebilirim bu güzel baharattan. Yalnız talep artarsa sıraalmak için önce sıra almanız gerekebilir. Bakarsınız, bir Baharat Yolu kurar ve yeni bir yol tutar, mis kokular içinde geçiririm ömrümün kalan kısmını. corona geçit verirse tabii, her şey ona bağlı!
Not: Şimdi baktım da çorba makinesi de almış payını döviz artışlarından, fiyatlar uçmuş. Ama sizin de benim gibi corona sonrası için adaklarınız varsa veya kendinizi ödüllendirmek isterseniz aklınızda olsun. Benim ödülüm meyve sebze kurutma makinesi olacak!
Daha önce Come si dice? (nasıl denir), Come si scrive? (nasıl yazılır) ve Come si pronuncia? (nasıl telaffuz edilir) soruları ile edilgen yapı hakkında bir fikrimiz olmuştu. Si passivante adı verilen bu yapıda si beve (içilir), non si mangia (yenmez), si dice (denir), si ascolta (dinlenir), si può fare (yapılabilir), non si deve parlare (konuşulmamalı) gibi genel bir ifade söz konusudur.
Si vede (görülür, görülüyor) örneğini alalım. Non si vede bene con questi occhiali (bu gözlükle iyi görülmüyor), si vede poco da qui (buradan az görülüyor) veya non si vede niente (hiçbir şey görülmüyor) diyebileceğimiz gibi görülen/görülmeyen şeyin ne olduğunu da söyleyebiliriz:
Dalla finestra si vede un bellissimo parco (pencereden çok güzel bir park görülüyor).
Eğer görülen şey birden fazla ise fiilimizin çekimi de çoğul olmalıdır:
Dalla finestra si vedono dei grattacieli (pencereden gökdelenler görülüyor).
Diğer edilgen yapıda, etken cümledeki nesne edilgen cümlenin sözde öznesi olur. Edilgen cümle essere veya venire yardımcı fiili ve asıl fiilin geçmiş zaman hali ile oluşturulur.
I cittadini rispettano le regole (vatandaşlar kurallara uyar/uyuyor).
Bu etken cümleyi şu iki şekilde ifade edebiliriz:
Le regole sono rispettate dai cittadini (vatandaşlar tarafından kurallara uyulur). veya Le regole vengono rispettate dai cittadini (vatandaşlar tarafından kurallara uyulur).
Eğer kurallar değil de tek bir kuraldan bahsedecek olsaydık sono ve vengono yerine é ve viene demeliydik (la regola é/viene rispettata dai cittadini).
Bir eylemin kim tarafından gerçekleştirildiğini belirtirken da ve tabii ki gerekiyorsa articolo ile birleşmiş halini kullanmalıyız (da+i cittadini).
Kurala veya kurallara uyulması gerektiğini söylemek istersek dovere ve essere/venire fiillerini birlikte kullanabileceğimiz gibi yalnızca andare fiilini de kullanabiliriz.
La regola deve essere/venire rispettata(Kurala uyulmalı) Le regole devono essere/venire rispettate (Kurallara uyulmalı) veya La regola va rispettata (Kurala uyulmalı) Le regole vanno rispettate(Kurallara uyulmalı)
Edilgen çatıda geçmiş zaman kullanımı biraz zordur. Şimdilik kuralı söyleyip bir örnek vereyim, daha sonra yazılarda kullanarak daha doğal bir şekilde öğrenmenize yardımcı olayım.
Geçmiş zamanda essere fiilinin kendisi de essere ile çekildiği ve bu fiilin geçmiş zamanı stato olduğu için edilgen cümleler şu şekilde kurulur. Essere ile çektiğimiz fiillerde cümlenin öznesinin cinsiyetine ve tekil/çoğul olma durumuna dikkat etmemiz gerektiğini unutmayın.
La mia macchina non é stata lavata da due mesi.
(Arabam iki aydır yıkanmadı)
Not: Bunu belirtmeden geçemeyeceğim, bu gerçekten benim arabam. Kitabı hazırlarken, yazdıkça illustrasyonları hazırlasın diye Gamze’ye yolluyordum ve resim istediğim yerlere parantez içinde terliksiz bir aile veya sopa ucunda çıkınıyla dağ bayır kaçan H harfi çılgınlığında bir açıklama yazıyordum. İki aydır yıkanmayan araba örneğimin altına da kirli bir araba notu düşmüştüm yalnızca. Uzaktan çalıştığımız ve tabii ki arabamı bilmediği halde tıpatıp aynısı gelince şok oldum.
Ve baktım bayağı bir süredir ihmal etmişim, utanç içinde o gün hemen yıkattım!