Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Müzik kariyerine altı yaşında keman çalarak başlayan Greta Panettieri, çok yönlü bir müzisyendir. On yıl keman eğitimi aldığı Perugia Francesco Morlacchi Konservatuvarında aynı anda piyano ve vokal eğitimi de almıştır. Boston’daki ünlü müzik okulu Berklee College of Music’ten burslu kabul almasına rağmen, New York’ta kalarak kulüplerde caz ağırlıklı olmak üzere çok farklı tarzlarda müzik yapmıştır.
İtalya’da ve modern caz dünyasında en iyi seslerden biri kabul edilen Greta Panettieri’nin müziğinden ve farklı dillerde yorumladığı şarkılardan keyifli bir compilazione (derleme) hazırladım size, umarım beğenirsiniz. İlk şarkı With Love albümünden Vivere!
Dün güneş yağımı sürüp balkonda güneşlenirken önce dalgasına Spotify’dan kıyıya vuran dalga sesleri bulup ad occhi chiusi (gözlerim kapalı) dinledim biraz. Nedir bu zavallı hal, kendine gel diye kendime acırken bir de baktım rahatlatıcı oldu, kapatmadım. Daha sonra da ne zamandır dinlemediğim şarkıcılardan sevdiğim Türkçe pop şarkıları dinlemeye karar verdim.
İlk aklıma gelen Zeynep Casalini ve 2004 yılında çıkan Nihayet albümü oldu. Çok popüler olan Sezen Aksu şarkısı Duvar’ı çok dinlerdim. Duvarlara çarpa çarpa nasır tutmuş, ağlaya ağlaya yosun tutmuş gibi hissedermişim demek o dönem! Bakalım sedici anni dopo (on altı yıl sonra) ne diyecek bu şarkı bana dedim ve ne dedi biliyor musunuz?
Derin bir nefes alır gibi batıyoruz, yükümüz ağır, yeni bir söz söylemek için ölmek mi gerekir?
Ağırlaştığımı hissettim birden. Karamsarlığa gerek yok, più allegro (daha neşeli) şarkılara, başka bir şarkıcıya geçeyim derken Bu Yaz diye bir şarkısı çalmaya başladı. Tam yaratmaya çalıştığım ortama uydu aslında. Hani elinizde bir cocktail, sahilde güneşi batırırken mayışmış bir halde rüzgârın kulağınıza taşıdığı şarkıları mırıldanmaya başlarsınız ya, öyle bir dejavu oldu.
Sözü, müziği ve düzenlemesi Barış Orhun’a ait Bu Yaz şarkısı geçen yaz çıkmış ama sfortunatamente (maalesef) pek ilgi çekip popüler olmamış. Dünden beri Zeynep Casalini’nin ben bıraktıktan sonra çıkardığı albümünü ve single’larını dinliyorum.
Zeynep Casalini, ikinci evliliğini Atıf Yılmaz ile yapan Deniz Türkali’nin İtalyan şarkıcı Ernesto Casalini ile ilk evliliğinden olan kızıdır. Dolayısıyla, asıl adı Abdülkadir Pirhasan olan Vedat Türkali’nin torunu ve Barış Pirhasan’ın yeğenidir.
Edebiyatı, filmi ve müziği genlerinde taşıyan ve sanat ortamında büyüyen, bir dönem tiyatro ile de ilgilenen Zeynep Casalini’den farklı bir yetenek bekleyemezdik değil mi?
Zeynep Casalini bir röportajında, babasını beş kere falan gördüğünü söylemiş ama 2013 yılında Facebook’tan, babasının daha sonraki evliliğinden olan kardeşi Enzio ile tanışıp onu Türkiye’ye davet etmiş. Kavuşma anına kadar müthiş heyecan yaşayan due fratelli (iki kardeş) dakikalarca sarılmış birbirine. Aralarındaki benzerliği görmeniz için fotoğraf ekliyorum.
Da dieci anni (on yıldır) Bodrum’da yaşayan Zeynep Casalini müziğin yanı sıra, 2018 yılında açtığı Vegalini vegan restoran kafeyi işletiyor kızlarıyla.
Biraz hafiflemek, bir yaz esintisi hissetmek isterseniz Bu Yaz şarkısının video klibini aşağıda veriyorum.
Beni şu dörtlük yakaladı derinden:
Ne güzel olurdu Mavi sulara dalıp çıksam Yıldıza aya bakıp yatsam Evde bırakıp her şeyimi tatile çıksam
Nisan ayında sosyal medya hesabında çocukluk fotoğrafını paylaşıp şunları demiş:
“Bir zamanlar Bodrum’daydım. Anneannem Merih Pirhasan, dedem Vedat Türkali ve hep özlediğim annem Deniz Türkali hayatımın insanlarıydı. Ne güzel bi çocukluk geçirdim onlar sayesinde. Ne şanslıyım. Şimdi ‘umarım’ diyorum benim sesim de birilerine iyi geliyordur. Umut her zaman yaşama bağlar”
Bu da babası Ernesto Casalini’nin sesinden zamansız bir Napoliten şarkı, Reginella:
Canzoni intramontabili Zamana meydan okuyan şarkılar
Bu Yaz’ı nerede geçirirseniz geçirin, hayal gücünüze kulak verin ve müziksiz kalmayın, yoksa yosun tutarız!
Not: Bu yazıdaki konu bağlamaları, sevgili okurlarım Müeyyet ve Faruk’a ithaf edilmiştir. Vallahi hiçbir özel çaba göstermiyorum, yazarken kendiliğinden bağlanıveriyor, doğal bir yetenek olsa gerek.
Ağlaya ağlaya yosun tuttum, bağlaya bağlaya bir yol tuttum gidiyorum hayırlısı!
Sabrın tükenmeye, herkesin birbirine ikinci faz posta koymaya başladığı sıcak bir yaz gününde sıcak ve sevgi dolu bir posta göndermek istedim size. Günler başladığı gibi bitmiyor çoğu zaman, bazen keyif hüzne dönüşüyor, bazen de tam tersi.
Çarşambanız çok keyifli başlayıp öyle devam etsin.
Sanırım melekler şehri Los Angeles’da, turistik bir mağazada bir tezgâhtar Hi, how is your Thursday going? diye karşılamıştı beni. Çok tuhaf gelmişti, yapay ve turistik bulmuştum, neredeyse sana ne benim perşembemden diyeçemkirecektim zavallıya, yirmili yaşların asiliğiyle.
İfade şeklinden, mimiklerden ve vücut hareketlerinden belliydi gelenlerin perşembesiyle değil, tüketici kimlikleriyle ilgilendikleri. Sadece gülümseyerek selamlaşmamız sarebbe stato più sincero (daha samimi olurdu) bana göre.
Çok acımasızım ve unutmadığıma göre çok kinciyim değil mi?
Bugün, con tanta sincerità (çok içtenlikle) güzel duygularla dolu bu çarşamba postasını gönderirken aklıma geliverdi. Beyin boşaldı ya, kıvrımlardan eskilere dair bir şeyler çıkıyor her gün. Ama diğer bir kıvrımdan gelen sinyalle o gün neden tepkili bir ruh halinde olduğumu da hatırladım.
O perşembeden önceki pazar günü, dışarıda yaptığımız kahvaltıdan eve dönerken, caddenin başından itibaren üzerinde open door yazan levhalar gördük. Yazının altındaki oklar bizim kaldığımız sitede bir daireye götürdü bizi. Sonuna kadar açıktı o evin kapısı, hemen uğradık ve ev sahibi yaşlı beyi selamlayıp verso la sera (akşama doğru) uğrayacağımızı söyledik.
Çok güzel karşılandık ve ağırlandık. Komşumuz bizim Türk olduğumuzu duyunca, eski bir Türkiye seyahatine dair siyah beyaz fotoğraflar çıkardı bir kutudan. Eski İstanbul’u dinledik bir Amerikalıdan, ellilerde değil de birkaç yıl önce çekmiş gibi entusiasmo (coşku) ile gösterdiği fotoğraflara bakarak. Sohbet uzadı da uzadı, ne bizim kalkasımız geldi ne de onun bizi bırakası.
Meğer bu open door uygulaması tek yaşayan yaşlılar arasında yaygınmış orada. Quattro chiacchiere (iki çift laf) ederek yalnızlıklarını gidermek beklentisiyle, bir gün boyunca tanıdık tanımadık herkese kapılarını açıyorlarmış. Bahsettiğim yer Amerika’nın Akdeniz’i diyebileceğimiz Kaliforniya’da bir şehir olmasına rağmen, sosyalleşmek için böyle bir yola başvuruluyor olması içimi burkmuştu. Daha da iç burkucu olan, o gün bizden önce ve biz otururken kimsenin uğramamış olmasıydı. Akşamı bilmiyorum ama başka gelen olduğunu sanmam.
Credo (sanırım) tanık olduğum yalnızlıktan birkaç gün sonra gördüğüm yapmacık karşılama ile birden pazarımı düşünüp bireyselleşmeye ve perşembemle ilgileniyormuş havasındaki tezgâhtarın temsil ettiği tüketim toplumuna tepki duydum.
Çarşambanız, perşembeniz ve haftanızın her günü mutlu ve huzurlu geçsin, şimdilik gelen olmasa da kapılarınız daima herkese açık olsun!
Non dimenticate (unutmayın) avere ile çekilen fiillerden önce avere filinin geniş zaman çekimini (ho, hai, ha, abbiamo, avete, hanno), essere ile çekilen fiillerden önce iseessere fiilinin geniş zaman çekimini (sono, sei, è, siamo, siete, sono) kullanacağız. Essere ile çekilen fiillerde öznenin cinsiyetine ve tekil/çoğul durumuna dikkat etmemiz gerekiyor. Örneklerde, çekimi kurallı ve kuralsız olan fiilleri karışık kullandım.
Abbiamo capito molto bene il problema. (Problemi çok iyi anladık)
Ieri sera ho lavorato fino alle nove. (Dün akşam dokuza kadar çalıştım)
Maria è partita per Firenze. (Maria Floransa’ya gitmek için yola çıktı)
Perché non sono arrivati in tempo? (Neden vaktinde gelmediler)
Non sono mai stata in Inghilterra. (Hiç İngiltere’ye gitmedim)
Hai letto l’ultimo libro di Tamaro? Tamaro’nun son kitabını okudun mu)
Quanto avete pagato per la cena? (Akşam yemeği için ne kadar ödediniz)
Abbiamo finalmente firmato il contratto. (Sonunda kontratı imzaladık)
Claudia è caduta, sta piangendo. Claudia düştü, ağlıyor)
A che ora siete usciti per andare al cinema? (Sinemaya gitmek için saat kaçta çıktınız)
Perché hai venduto la tua macchina? (Arabanı neden sattın)
Hai visto un bel film ultimamente? (Son zamanlarda güzel bir film gördün mü)
Non abbiamo ancora dato l’esame di matematica. (Henüz matematik sınavına girmedik)
Il postino non é ancora venuto, vero? (Postacı henüz gelmedi, değil mi)
Che stai facendo, hai perso qualcosa? (Ne yapıyorsun, bir şey mi kaybettin)
Ho telefonato a mia madre per chiedere soldi. (Para istemek için anneme telefon ettim)
Non ho visto mio nonno da qualche mese. (Dedemi birkaç aydan beri görmedim)
Come sei cresciuto! (Nasıl büyümüşsün)
Cos’è successo, perché stai piangendo? (Ne oldu, neden ağlıyorsun)
I nostri amici non sono potuti venire alla festa. (Arkadaşlarımız partiye gelemediler)
Ieri siamo dovuti uscire di casa. (Dün evden çıkmak zorunda kaldık)
Ho letto quel libro due anni fa. (O kitabı iki yıl önce okudum)
Non ho mangiato niente, sono a dieta. (Hiçbir şey yemedim, diyetteyim)
Abbiamo appena saputo dell’incidente. (Kazayı yeni duyduk)
Son örnekte olduğu gibi, sapere fiili geçmiş zamanda kullanıldığında bilmek değil duymak anlamına gelir.
Aşağıdaki videoda, İtalyanlara rastgele cos’hai (cosa hai) veya cos’avete (cosa avete) fatto ieri/la sera/stamattina sorusuyla bir önceki gün akşam veya o sabah ne yaptıkları soruluyor.
Cevaplardan herkesin più o meno (aşağı yukarı) aynı şeyleri yaptığını görüyoruz: evi temizlemek, alışveriş yapmak, film izlemek, kitap okumak, pizza yemek, uyumak.
Kulağa farklı gelen insolito (sıra dışı) iki durum, otobüsü kaçırıp ev yürüyerek gitmek (zor bir gün geçirdiğini söyleyerek söze başlayan signora) ve bisikletten düşerek pantolonunu yırtmak (en sondaki signorina).
Finalmente (sonunda) bu hafta geçmiş zamanı öğrenmeye başlıyoruz!
İtalyanca’da geçmiş zaman çekimlerinde avere ve essere yardımcı fiillerinin kullanıldığını söylemiştim. Geçmiş zamanda fiilleri avere ile çekilen fiiller ve essere ile çekilen fiiller diye iki gruba ayırabiliriz.
Fiillerin büyük çoğunluğu avere ile çekilir. Essere ile çekilen fiiller, doğrudan bir nesne almayan (ne, kim, neyi, kimi sorularına cevap vermeyen) geçişsiz fiillerdir. Olmak, bir durumda bulunmak, kalmak, durum değiştirmek, meydana gelmek ve gitmek, gelmek, çıkmak gibi fiiller essere ile çekilir.
Bu ayrıntılara dalmak yerine essere ile çekilen fiilleri öğrenip diğer fiilleri avere ile çekeceğimizi bilmemiz yeterli şimdilik.
Peki, bir fiili avere veya essere ile çekmek ne demek?
Avere filinin geniş zaman çekiminden (ho, hai, ha, abbiamo, avete, hanno) veyaesserefiilinin geniş zaman çekiminden (sono, sei, è, siamo, siete, sono) sonra asıl fiilimizin geçmiş zaman halini kullanarak geçmiş zaman cümleleri kurabiliriz.
Kurallı fiillerin geçmiş zaman hali şöyledir:
-are ile biten fiiller -> -ato (parlare -> parlato) -ere ile biten fiiller -> -uto (vendere -> venduto) -ire ile biten fiiller -> -ito (dormire -> dormito)
Bu üç fiil de avere ile çekildiği için şu şekilde cümle kuracağız:
ho parlato (konuştum), abbiamo venduto (sattık), ha dormito (uyudu), hanno venduto (sattılar), avete dormito (uyudunuz), hai parlato (konuştun), abbiamo parlato (konuştuk)
Avere ile çekilen fiillerin geçmiş zaman hali tüm şahıslar için aynıdır.
Şimdi de essere ile çekilen üç kurallı fiil verelim:
-are ile biten fiiller -> -ato (andare -> andato) -ere ile biten fiiller -> -uto (cadere -> caduto) -ire ile biten fiiller -> -ito (uscire -> uscito)
Essere ile çekilen fiillerin son harfi öznenin cinsiyetine ve tekil/çoğul olmasına göre değişir (andato, andata, andati andate).
Buna alışmak biraz zaman alabilir.
sono andato (gittim, erkek), sono uscita (çıktım, kadın), è andato (gitti, erkek), è caduta (düştü, kadın veya dişi nesne), sei uscito (çıktın, erkek), siamo uscite (çıktık, kadınlar), sono usciti (çıktılar, erkekler veya karışık bir grup)
Verbi regolari al passato prossimo
Essere ile çekilen bazı kurallı fiiller: andare, arrivare, cadere, diventare, entrare, fuggire, partire, restare, ritornare, salire, stare, uscire
Essere ile çekilen bazı kuralsız fiiller ve geçmiş zamanları: giungere (giunto), morire (morto), essere (stato), nascere (nato), rimanere (rimasto), scendere (sceso), succedere (successo), venire (venuto)
Bunları öğrendikten sonra, yeni karşılaşacağınız fiilleri genellikle avere ile çekmeniz gerektiğini düşünün.
Dikkat çekmek istediğim bir şey var:
Bazı fiillerin iki anlamı var ve anlamına göre avere veya essere ile çekiliyor. Finire fiili bitirmek anlamında kullanılıyorsa avere, bitmek anlamında ise essere ile çekilir (ho finito il compito, il film è finito).
Aynı şekilde, passare fiili geçmek anlamında essere ve yazının başlığında kullandığım gibi geçirmek anlamında avere ile çekilecek (sono passati dieci anni, abbiamo passato bellissimi anni in questa città).
Diğer bir örnek de ritornare fiili. Geri vermek, iade etmek anlamında avere ve dönmek, geri gelmek anlamında essere ile çekilir (ho ritornato i soldi, sono ritornato/a a casa).
Son olarak da avere ile çekilip kuralsız olan fiillere bakalım:
I tre verbi modali (volere, potere, dovere) ise beraberinde kullanılacak fiil avere ile çekiliyorsa avere, essere ile çekiliyorsa essere ile çekilir.
Abbiamo voluto viaggiare in macchina (Arabayla seyahat etmek istedik) Siamo voluti/e andare in macchina (Arabayla gitmek istedik)
Non ho potuto parcheggiare la macchina (Arabayı park edemedim) Non sono potuto/a uscire dalla macchina (Arabadan çıkamadım)
Ho dovuto lavare la mia macchina (Arabamı yıkamak zorunda kaldım) Sono dovuto/a andare con la macchina (Arabayla gitmek zorunda kaldım)
Siamo andati in treno Trenle gittik
Bir araçla bir yere gideceğimizi belirtirken in macchina (in auto), in autobus, in treno veya articolo kullanmak şartıyla con la macchina (con l’auto), con l’autobus, con il treno diyeceğiz.
Picasso’nun dediği gibi zürafa, fil ve kediyi icat eden Tanrı aslında gerçek bir tarzı olmayan ve farklı şeyler deneyen bir sanatçıdır.
Dio in realtà non è che un altro artista. Egli ha inventato la giraffa, l’elefante e il gatto. Non ha un vero stile: non fa altro che provare cose diverse.
Evcil hayvan olarak üçünden birini seçecek olsam tercihim kesinlikle zürafa olurdu. La giraffa Tanrının en güzel eserlerindendir. Öğrencilerim ve arkadaşlarım bilir, ofisime girer girmez karşı duvarda kafasını bir pencereden içeri sokmuş meraklı bir zürafa resmi vardır. Yok, öğrencilerime meraklı olun, sorgulayın gibi subliminal mesajlar göndermek için asmadım onu oraya, tamamen benim zürafa sevgimle ilgili.
I miei studenti
Bendeki resmi fotoğraflayamadığım için bunu temsili olarak koydum, çok benziyor ama benim resmimde tek zürafa var. Buradakiler öğrencilerim olsun o zaman!
Neden bu kadar seviyorum zürafaları? Belki de çok büyük ve güçlü kalpleri olduğu için. Zürafanın kalbi ve beyni arasında iki metre kadar mesafe olduğu için beynine müthiş bir basınçla kan gönderen kalbi son derece güçlüdür ve èpiù grande della sua testa (başından daha büyüktür). Dış tasarımları kadar iç tasarımları da özgün olan bu tatlı yaratıklar için tek bir sıfat seçmem gerekirse zarif derdim.
Nitekim zürafanın adı da Arapça zarafet anlamına gelen zarafa sözcüğünden geliyor. Batı dillerindeki isimlerinin kökeni de bu sözcük.
Zarafa, 1826 yılında Mısır Valisi Muhammed Ali Paşa’nın Fransa Kralına hediye olarak gönderdiği yavru zürafanın da adı aynı zamanda. Come un gesto diplomatico (diplomatik bir jest olarak) zürafa göndermek fikri nereden çıkmış derseniz, X. Charles’ın Paris’teki Jardin des Plantes’de sergilediği egzotik hayvanlara zürafa da eklemek üzere verdiği ilan maalesef.
Una giraffa francese
Etiyopya’daki avcılarla iletişime geçen Muhammed Ali Paşa, henüz iki haftalık yavru zürafayı develere yükleterek kaçırmış. Develer üzerinde, yelkenliler ve gemilerle, en son da yürüyerek durissimo (çok meşakkatli) bir yolculuktan sonra kralın sarayına ulaşan zavallı yorgun hayvan, ömrünü Jardin des Plantes’de geçirmiş. Burada on yedi sene itinayla bakılan ve büyük sevgi toplayan Zarafa, halk arasında ikon olmuş, modaya ve hatta saç şekillerine yön vermiş.
Zarafa’nın yolculuğunu yazan naturalista (doğa bilimci) Étienne Geoffroy Saint-Hilaire (1772-1844) bu zarif hayvanı ilk gördüğü anda büyülenmiş ve kurduğu her cümlede onun fantastik bir güzelliğe sahip, göz alıcı, muhteşem bir hayvan olduğuna değinmiş.
1845 yılına kadar yaşayan Zarafa şimdi La Rochelle Müzesinde.
Zarafa’nın yolculuğunu Michael Allin’in Zarafa adlı kitabından okuyabilir, 2012 yapımı animasyon filminden izleyebilirsiniz:
İtalyan hiciv yazarı, gazeteci ve şair Stefano Benni de zürafaların kalpleri ve beyinleri arasındaki lunga distanza (uzun mesafe) üzerinden tek bir cümleyle felsefe yapmış:
(Zürafanın kalbi düşüncelerinden uzaktır. Dün aşık oldu ama henüz bilmiyor)
Stefano Benni’nin Tatlı Hayat, Tanrı’nın Grameri, Deniz Dibindeki Bar, Prendiluna ve Cyrano De Bergerac/Hepsi Sana Miras adlı Türkçe’ye çevrilmiş kitapları var eğer ilgilenirseniz.
Yolculuğunuz ne kadar meşakkatli olursa olsun, düşünceleriniz kalbinize yakın olsun!
İtalya’da nerede ne yenir, slow food, organiklik, yavaşlık ne güzel, farkındalık ne de hoş falan derken dünkü yazımı nasıl oldu da fast food’a bağladım anlamadım. Birden hamburger özlediğimin farkına vardım, böyle bir farkındalık oldu bende!
Sonra şuurumu kaybettim, gözlerim karardı ve kendime geldiğimde Yemek Sepeti’ndeki restoranlarda geziniyordum.
Zaten da un mese (bir aydır) yaklaşma-kaçınma çatışması yaşıyor, yemek sepetimi doldurup tam sipariş verecekken neyse yaa, zeytinyağlı fasulye var dünden veya mis gibi mercimekli bulgur pilavı ve cacık dururken diyerek durup uygulamadan çıkıyordum.
Dışarıdan yemek yemeyeli quattro mesi (dört ay) olmuştu, dile bile kolay değil! Ne olacaksa olsun artık diye gözümü karartıp pizza siparişi vermeye karar verdim. Slow food yazılarından sonra hamburger ve kızarmış patates olayını yakıştıramadım kendime. Tercihimi, İzmir’li iki genç girişimcinin pizza zincirine dönüşen restoranı Pizza Locale’den yana kullandım. Adında bir yerellik tınısı olduğu için suçluluk katsayım yarıya düştü. Pizza geldi, balkonda azıcık havalandı ve qualche minuto (birkaç dakika) fırına girip coronadan iyice arındıktan sonra sofrada yerini aldı.
Dalla finestra della cucina Mutfağın penceresinden
Beş duyuma da hitap eden nefis pizzanın yanına bir Senfoni şarabı açıldı, öküzgözü ve shiraz. Sulla bottiglia (şişede) bir ağaca konmuş serçeler görünce sevinildi. Beethoven senfonileri eşliğinde Senfoni içerken, bodur mandalina ağacındaki sararması heyecanla beklenen bücür mandalinalar seyredildi.
Pizzasızlık adagio ma non troppo bir tempoda giderildi.
Bu keyfin öznesi ben değilim diye edilgen kipte yazdım sanırım. Bu ortam bana Allah tarafından bahşedildi diye şükrettim.
Tamam, şarap benden!
Da mesi (aylardır) hafif yollu her şikayetin ardından şükretme seansları yaşıyoruz. Hepimizin bu durumda olduğunu ise tatlı arkadaşım Aslı’nın anneannelerimize benzemeye başladığımızı, çok şükür diye sürekli halimize şükrettiğimizi söyleyerek yaptığı yalın ve gerçekçi metaforla en çarpıcı şekilde fark ettim.
Ben şaraptan çok pizzanın etkisiyle çakırkeyif bir haldeyken arkadaşım aradı. Süha benim çocukluk arkadaşım ama bu yaşımıza kadar hiç bu kadar infantile (çocuksu) bir sohbetimiz olmamıştı. Ben laf arasında, o gün ilk defa dışarıdan yediğimi söyledim ve hemen bunu çok aptalca bulup sustum. İkimizin de aynı günlerde açılım başlattığına çok şaşırdı, o da ilk defa un giorno fa (bir gün önce) hamburger yemiş. Sanki ilk defa hamburger yiyormuş gibi sosunu eline yüzüne bulaştırdığını anlatırken ben koptum gülmekten ve benim pizza yerken yaşadığım bocalamayı, döküp saçmalarımı anlatamadım.
Al telefono (telefonda) değil de karşılıklı olsak, bu muhabbetin devamı kesin ketçap mayonez savaşıydı!
Amici come te…
Onun canı pizza, benimki de hamburger isterken bu konuşma çok incoraggiante (yüreklendirici) oldu. Gelecek ay o pizza yiyecek, ben de hamburger. Bu ay bu kadar adrenalin yeter!
Böyle ayrıntıları bu kadar rahat ve keyifle paylaştığım, aynı dili konuşup aynı şeylere güldüğüm meraviglioso (harika) arkadaşlarım olduğu için şükrediyorum!
İtalya’da Yavaş Hareketinin parçası olarak 1999 yılında kurulan Cittaslow ise Slow Food hareketini kentsel bir boyuta taşımıştır. Greve in Chianti Belediye Başkanı Paolo Saturnuni’nin önderliğinde dört belediyenin katılımı ile kurulan birlik, 28 ülkede 182 üyesi olan geniş bir ağdır. Birlik kurulduğunda yavaş şehir,insomma (yani, başka bir deyişle) sakin şehir, olmak için 59 kriter belirlenmişken 2013 yılında criterio (kriter) sayısı 70 olmuştur.
Cittaslow olabilmenin ilk koşulu, başvuru yapan yerleşim merkezinin nüfusunun 50.000 altında olması. Bir cittaslow, Slow Food ilkelerini benimsemeli, yani fast food zincirlerine hayır demeli ve geleneksel yöntemlerle üretilen yöresel tatları sunmalı. Diğer kriterler şu başlıklar altında toplanabilir: altyapı, çevre ve tarım politikaları, kentsel kalite, sosyal uyum, turizm ve misafirperverlik, consapevolezza (farkındalık).
Una strada a Seferhisar Seferhisar’da bir sokak
Türkiye’nin ilk yavaş şehri, bu harekete 2009 yılında katılan Seferhisar. Başlıca geçim kaynağı tarım olan Seferhisar, aynı zamanda turistik bir yerleşim merkezi. Ancak Çeşme, Şirince ve Urla gibi turistik yerlere abbastanza vicino (oldukça yakın) olmasına rağmen, konaklama tesislerindeki yatak kapasitesi bile sınırlı olmak durumunda çünkü cittaslow olmanın bir koşulu da bu. Türkiye’deki diğer sakin şehirlerden bazıları Gökçeada, Eğridir, Akyaka, Mudurnu, Perşembe, Şavşat, Vize ve Halfeti.
Il vero motivo (gerçek, asıl amacı) şehirlerin kendi kimliklerine sahip çıkmasını ve özgün kalmasını sağlamak, yavaşlayarak sakinleşmek, yaşam kalitesini yükseltmek ve hızlı yaşam tarzından, trafikten, gürültüden bunalan misafirlere kucak açan doğal ve huzurlu köşeler yaratmak olanCittaslowhareketinin felsefesi, kısaca vivere rallentando la quotidianità (günlük hayatı yavaşlatarak yaşamak).
Città lente hareketinin yirmi yılda 28 ülkede hızla yayıldığı düşünülürken, aslında bununsalyangoz hızında lentissimo (çok yavaş) bir ilerleme olduğunu gördük. corona tüm dünya şehirlerini iki ay gibi kısa bir sürede yavaş şehre çevirdi, herhangi bir kriter getirmeden.
Günlük hayatlarımız uzun süredir yavaş. Evlerimiz geleneksel ve yerel organik gıdalarla Slow Food merkezlerine döndü, gürültü ve trafik yok artık hayatlarımızda, farkındalığımız arttı ama huzurumuz kaçtı. Evlerimizde più sicuro(daha güvenli) vepiù sano(daha sağlıklı) bir ortamda yaşıyor olmamıza rağmen, sürekli bir sağlık tehdidiyle meno tranquillo (daha az sakin) olduk. Organik beslensek de organik buluşmalar, sarılmalar, kavuşmalar olmayınca eksiğiz.
C’é un legame segreto fra lentezza e memoria, fra velocità e oblio.
Milan Kundera, Lentezza
Milan Kundera Yavaşlık romanında, Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır diyor. Yavaşlığın derecesinin anının yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunun, hızın derecesinin de unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılı olduğunu söylüyor.
Evet, yavaşlık hızlı günlük yaşamda hızla unutulan eskiyi en ince ayrıntılarla anımsattı ama yavaş yaşam da günlük hayatta endişe verici düzeyde bir unutkanlık başlattı bende.
1986 yılında İtalya’da başlayan Slow Food hareketi tüm dünyada hızla yayılıyor. Türkiye’de bu harekete katılan ilk yerleşim yeri, Çeşme’ye bağlı l’unico (tek) Türkmen köyü olan Germiyan. Çeşme Rotary Kulübünün çalışmaları sonucunda 2015 yılında katıldığı Slow Food hareketinin Türkiye’deki öncülüğünü yapan Germiyan, bu tarihe kadar zaten organik yöntemlerle gıda üreten bir köy iken, bu adımla la gente del villaggio (köy halkı) seferber olup bu simpatico köyde turizm hareketliliği başlatmış.
Ama kesinlikle köyün la più (en)seferber kişisi Nuran Erden. Müthiş pitture murali (duvar resimleri) ile köyünü müze haline getiren gerçek bir pittrice (kadın ressam), girişimci ruhuyla köyü gastronomi turizmine açan şahane bir kadın.
Ben ne kadar çabalasam da anlatamam, per favore (lütfen) kendinden dinleyin hikâyesini.
Ve videonun sonlarına doğru, duvardaki resimleri onun yaptığını duyup delusione (hayal kırıklığı) yaşayan kadın tiplemesini canlandırdığı sahneyi kaçırmayın. Hemen gözümün önünde belirdi o ziyaretçi profili. Magari (keşke) onlar da açabilse azıcık gözlerini ve kalplerini, indirebilseler burunlarını havadan.
Azıcık Nuranlaşabilseler yani!
Aşağıdaki videoda da Ev Bezgini adında bir seyahat blogu olan çılgın Nur Banu Molla, tüm Türkiye’yi boyayacağını söyleyen çılgın Nuran ile röportaj yapmış:
Dipingerò tutta la Turchia
Ci sono pittori che dipingono il sole come una macchia gialla, ma ce ne sono altri che, grazie alla loro arte e intelligenza, trasformano una macchia gialla nel sole.
Pablo Picasso
(Güneşi sarı bir leke gibi çizen ressamlar var ama bazıları da var ki, sanatları ve zekâları sayesinde sarı bir lekeyi güneşe dönüştürüyor)
Ege’de kalan kalbimi almaya gittiğimde köyünü güneşe dönüştüren ve tüm Türkiye’yi renklendirmek isteyen bu koca yürekli sanatçıyla tanışacağım!
Una pittura murale di Nuran Nuran’ın bir duvar resmi
Not: Germiyan’daki kırmızı slow food salyangozlarının ağzında birer zeytin dalı var
İtalya’da karnımızı (ve gözümüzü) doyurabileceğimiz çok çeşitli mekân var. Yemek adeta ayin yapmakla sinonimo (eş anlamlı) olduğu için İtalyanlar kahve gibi yemek kültürlerini de korumak amacıyla ülke olarak takdire şayan bir direniş sergiliyorlar. Starbucks zincirine un anello (bir halka) olmayı yıllarca reddeden İtalya’nın slow food akımının başladığı yer olmasına şaşırmamak gerek.
1986 yılında, a piedi (ayaküstü) yenen sağlıksız gıdalarla karın doyurmaya ve hatta gereğinden fazla tıkınmaya alıştıran fast food çılgınlığına tepki olarak Carlo Petrini tarafından başlatılan bu movimento (hareket), temiz koşullarda üretilen sağlıklı gıdaların piano piano (yavaş yavaş) tüketilmesi gerektiğini savunarak başlamıştır. Oggi (bugün) Slow Food® dünya çapında iyi, temiz ve adil gıda ilkesini benimsemiş milyonlarca insanın bir araya geldiği büyük bir ağdır.
Kalabalık ve gürültülü sofraları, hep İtalyan ailelerinin etrafında bağrış çağrış coşkuyla ama hep piano piano yemek yediği masalara benzetmiyor muyuz? Natale con i tuoi, Capodanno con chi vuoi (Noel anne ve babanla, yılbaşı istediklerinle) gibi sözlü bir kuralın geçerli olduğu İtalya’da pazar günleri mutlaka büyüklerin evinde toplanılıp insieme (birlikte) hazırlanan ve birlikte toplanan bir sofra etrafında saatlerce sohbet edilir.
Dışarıda yeme alışkanlığının yeni yeni yaygınlaştığı ülkede, özellikle orta yaş ve üzeri kişiler çoğunlukla qualsiasi (herhangi) bir olayı kutlama dışında pek de dışarıda yemiyor. Genelleme yapmam için yeterli değil ama bir arkadaşımın oğlunun her öğlen molasında yemek için ofisten çıkıp eve gittiğini duyunca ister istemez gençlerin de un po’ tradizionale (biraz gelenekçi) olduğunu düşündüm.
Biz halktan olmadığımıza göre, diğer ziyaretçiler gibi lezzetli İtalyan yemeklerini nerelerde tadabileceğimize bakalım.
Ristorante’ler antipasti (iştah açıcılar), primi e secondi piatti (ön yemekler ve ana yemekler), contorni (garnitürler) ve dolci (tatlılar) sunulan, uzun uzun oturup masanıza gelen lezzetlerin keyfini çıkarabileceğiniz daha lüks mekânlardır. Çoğunlukla kapısında menüsü bulunan ristorante’nin yemeklerini ve fiyatlarını daha içeri girmeden görebilirsiniz. Aldığınız hizmet ve masanıza gelen ekmek için hesabınıza eklenen bir pane e coperto ödediğiniz için ayrıca mancia (bahşiş) bırakmanıza gerek yok ama yine de siz bilirsiniz.
Gözünüze ve kulağınıza aşina geleceğine emin olduğum diğer bir lokanta türü de trattoria. Trattoria’lar çoğunlukla bir aile tarafından işletilen, diversi tipi di pasta (farklı makarna çeşitleri) ve geleneksel ev yemekleri bulabileceğiniz daha küçük, daha samimi ve più economico (daha hesaplı) ristorante’lerdir. Trattoria’lar ristorante’lerden farklı olarak genellikle ana caddeler üzerinde veya trafiğin yoğun olduğu bölgelerde değil, ara sokaklardadır. Yerel yemeklerin sunulduğu, simile (benzer) ama più piccolo ve più economico diğer bir lokanta türü de osteria’dır.
Tabii ki İtalya’ya gidip pizza yemeden dönülmez. Pizzeria’lar lezzetli pizzalar yiyebileceğiniz sade ve keyifli yerel mekânlardır. Geleneksel pizzeria’lar yalnızca akşam açıktır. Ancak artık trattoria’lar da işletmelerine birer pizza fırını ekleyip menülerinde pizzaya yer vermeye başlayınca bazı pizzeria’lar öğlen de hizmet vermeye başladı. Bunu genellikle vitrinlerine astıkları pizza anche a pranzo (öğlen yemeğinde de pizza) gibi yazılarla duyuruyorlar.
İlk pizzeria deneyimimde, önüme gelen menüdeki pizza çeşitlerini anlamayınca pizza con verdure (sebzeli pizza) seçerek güvenceye aldım kendimi. Türkiye’de sebzeli pizza malzemelerinin biber, mısır ve domates ile sınırlı oluğu bir dönemde benzer bir pizza beklerken gerçek anlamda bir pizza con verdure geldi önüme. Kabak dilimleri, patlıcan, yer yer birkaç top ıspanak, ungrande asparago (kocaman bir kuşkonmaz) ve bunların sığabildiği dev pizzayı tek başıma bitirmem mümkün değildi. Gözüm arkada kalmasın diye biraz yedikten sonra kalan sebzeleri pizzanın üzerinden seçip yedim.
Özellikle Roma’da pizza rustica adıyla daha sık rastlayacağınız pizza a taglio, envai çeşit pizza arasından seçip istediğiniz kadar alabileceğiniz küçük kafeterya tarzında yerler. İstediğiniz miktarı belirtmek için kesme aletiyle seçtiğiniz pizzayı gösteren çalışanın basta così? (böyle yeter mi) sorusuna hazırlıklı olun. Sì, grazie deyip gösterilen miktarı kabul edebilirsiniz ya da più piccolo veya più grande per favore diye arzu ettiğiniz miktarı anlattıktan sonra tarttıkları pizzanızı hemen alabilirsiniz. Oturup yiyebileceğiniz gibi, elinize alıp gezmeye devam edebilirsiniz. Kâğıda sarılıp elinize tutuşturulan bu pizza da İtalya’nın fast food’u sayılabilir!
Hızlıca ve hafif bir sıcak yemek yiyebileceğiniz tavola calda, bir tavola calda çeşidi olan ve vitrininde pişen tavuk veya etleri görebileceğiniz rosticceria, sandviç dükânı diyebileceğimiz paninoteca, pastane ve fırın ürünlerinin satıldığı pasticceria, daha çok kafe gibi olan bar, antipasti eşliğinde şarabınızı yudumlayabileceğiniz enoteca ve karnınızı doyuracak çeşitlilikte enfes dondurmalar alabileceğiniz gelateria diğer lezzet mekânlarıdır.
Bir lokantada sipariş verirken, yine her ortamda istek belirtmek için tercih etmemiz gereken kibar rica sözcükleri vorrei ve vorremmo ifadelerini kullanabiliriz. Bunlar volere fiilinin birinci tekil ve çoğul şahıs condizionale (would) çekimleridir. İngilizce karşılıkları I would like ve We would like.
Su alırken ise sodalı su olan acqua gassata veya diğer adıyla acqua frizzante istemiyorsanız non gassata per favore diye belirtmeniz gerek. Per favore (lütfen) yerine kullanabileceğiniz diğer ifadeler ise per piacere ve per cortesia.
İtalya’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ve 1989 yılında örgütleşen slow food hareketinin etkinliklerini https://www.slowfood.com web sitelerinden izleyebilirsiniz.
Chi va piano va sano e va lontano (yavaş giden sağlıklı ilerler ve uzun yol alır) atasözünü esas alan bu güzel hareketin logosué una lumaca rossa (kırmızı bir salyangozdur).
Not: Bu yazı kitabımdan, İtalya’ya gidip lezzet mekânlarını gezebildiğimiz günlerden