Mangia prega ama

Ye Dua Et Sev!

Amerikalı yazar Elizabeth Gilbert’ın 2006 yılında yayınlanan Ye Dua Et Sev adlı anı kitabı, 2010 yılında filme uyarlandı. Yapımcıları arasında Brad Pitt’in de olduğu filmin başrol oyuncuları Julia Roberts ve Javiar Bardem.

Javiar Bardem e Julia Roberts

Kitap ve naturalmente (tabii ki) film de İtalya (Roma ve Napoli), Hindistan (Delhi ve Pataudi) ve Endonezya’da (Bali) geçiyor. Genellikle bir kitabın filmini izlediğimde il libro era meglio (kitap daha iyiydi) diye düşünürüm ama bu filmi de kitabı kadar sevmiştim.

Tam da rutin hayatından kaçıp tohumundan çıkacak gerçeğin peşine düşen kız, şimdi Bali’de yoga eğitmenliği yapan Emily ve üç farklı şehirde geçen Üç Yönlü Ayna kitabını yazan babasının hayatlarının kesiştiği günleri anlattıktan ve Hint guru Satchidananda Saraswati’den alıntı yaptıktan sonra bu filmi önermeyi düşündüm bugün. İtalya da var, cos’altro volete (daha ne istiyorsunuz)?

Geçen sene Netflix’te tekrar izleyip çok keyif almıştım. Bugün de kitabı karıştıracağım biraz. Definitamente (kesinlikle) farklı mesajlar alırım, yıllar geçmiş okuyalı!  

Il trailer in italiano
İtalyanca fragman

Filmi izlemediyseniz veya tekrar izlemek isterseniz, mangia bevi dormi (ye iç uyu) hayatınıza bir renk katmayı düşünürseniz:

https://tafdi.org/izle/altyazili/1473-eat-pray-love

Mangiate pane e state calmi

Ekmek yiyin ve sakin olun!

Aristo’nun dolduruşuna gelip tohumumdan çıkacak gerçekliğin peşinde Assos kaçamaklarıma devam ettim. Orada ruhumu besleyen bir şey vardı. Elimde günlüğüm, belimde walkman’im köyden iskele mevkiine yürür, o zamanlar tek tük olan pansiyonların birinin bahçesinde oturup kendi çapımda qualche cosa (bir şeyler) yazardım çevremi seyrederek.

Bir gün Amerikalı bir yazarla tanıştım orada. İki küçük çocuğuyla yemek yiyordu. Nasıl başladı sohbet hiç hatırlamıyorum ama o İngilizce konuşan birini bulmanın, ben de con uno scrittore (bir yazarla) tanışmış olmanın heyecanıyla uzatmıştık muhabbeti. Orada babasının evi varmış ve yaz aylarını Türkiye’de geçiriyorlarmış. Karısı birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmişti ve Michael çocuklara bakıyordu. Ama sadece bakıyordu onlara, başka bir dünyada gibi dalgın görünüyordu.

Çocukların tatlılığını anlatamam. Anlatamayacağım için bol bol fotoğraf ekleyeceğim.

Ben bir hafta kadar kalıp vizelere girmek üzere dönecektim İstanbul’a. Arkadaşlarım harıl harıl ders çalışırken ben Assos’ta aylaklık yapıyordum, i miei allievi (öğrencilerim) duymasın kötü örnek olmak istemem. Şu anda bu satırları okuyanlar da hemen unutsun bunu, çok yanlış bir şey yapmışım. Kendime çok kızdım şimdi!

Michael Kuser

Comunque (neyse), biz o günden sonra Michael ile çok sıkı dost olduk. Uzun sohbetler ettik, balık tutmaya gidenlerin peşine takıldık, nella barca (kayıkta) çırpınan balıkların haline üzülüp sessizce anlaşarak gizlice geri denize bıraktık birkaçını. O beni çok özlediği kız kardeşi Tina’ya benzetti, ben de onu keşke benim de olsaydı diye iç geçirdiğim abim yerine koydum.

Bir gün, bir kafede saatler süren bir sohbet sırasında çocuklar yanımıza gelip acıktıklarını söyledi. Michael gayet donuk bir tavırla masada duran sepetten iki dilim ekmek alıp çocuklara uzattı, “Eat bread, be still.”

İşte fino a quel momento (o ana kadar) adamın ağzından çıkan her cümleyi zihnine kaydeden çömez yazar adayı ben, çocukların ekmekleri alıp gidişini izlerken anaç içgüdülerime yenik düştüm ve yalnızca bu cümleye odaklandım: Eat bread, be still. Zihinsel gelişimimi anında bir tarafa bırakıp çocuklara yöneldim ve anneleri gelene kadar volentieri (seve seve, gönüllü) babysitter’lık yaptım.

Çocuklar çok özgür ruhlu, kendine yeten tipler olduğu için bizim usul boğucu bir ilgi yerine göz ucuyla izliyordum onları, acıktılar mı üşüyorlar mı diye. Ormai (artık) sabahları köyden iskeleye inmeden önce bakkala uğruyor, sırt çantama un po’ (biraz) yiyecek ve süt stokluyordum.

Ama sevgimi nel nostro modo (bizim usul) göstermekten alamıyordum kendimi, aynen onların bu köpek yavrularını kucakladığı gibi kucağıma alıp şımartıyordum vallahi hiç çekinmeden.

Michael İstanbul’a geldikçe de buluşuyorduk ogni tanto (arada bir). Aklımda bana hediye birkaç kitap getirdiği Bebek Kahve’deki buluşmamız ve Sultanahmet Sarnıç’ta yediğimiz akşam yemeği kalmış. Bir de iş arkadaşlarımla Ortaköy Andon’da kutladığım doğum günü fotoğraflarında var. Bu arada baktım şimdi, Andon duruyor ancora (hâlâ) açıklama yapmama gerek kalmadı.

Ben Adana’ya döndüm, Michael da ikinci evliliğini yapıp İstanbul’da yaşadı. İngilizce-Türkçe bir gazetede yazdı. Bir süre telefonlaştık ve tek tük yazıştık, sonra koptuk. Şimdi azıcık interneti kurcalarken Google Books’ta Michel Tucker adlı bir yazarın Family Meals: Bringing Her Home kitabından qualche pagina (birkaç sayfa) çıktı karşıma. İstanbul seyahatini anlatırken buluştukları, arkadaşlarının oğlu bizim Michael’dan bahsetmiş. Yeni ikizleri olduğunu yazmış ama kitap piyasada olmadığı için yayın tarihini bulamadım ve çocukların yaşını kestiremedim, circa venticinque (yirmi beş civarı) olabilirler.

Yıllardır öğrencilerle ödev hazırlamadığımız konu, bulmadığımız kaynak kalmadı, her türlü bilgiye ulaşmak benim işim. Bir sonraki seçimde mahalle muhtarlığına adaylığımı koyacağım!

Lo specchio trilaterale
Üç taraflı ayna

Michael’ın 2010 yılında Çitlembik Yayınları tarafından yayınlanan, üç farklı şehirde geçen hikâyelerden oluşan Three-Way Mirror adında bir kitabı var.

Üç Yönlü Ayna, hikâyelerin geçtiği şehirler İstanbul, Atina ve Roma

Ben yazar olamadım ama burada amatör bir yazarlık deneyimi yaşamak çok iyi geldi. Blog yazmanın raconu sayfaya reklam alıp her tıklandığında guadagnare soldi (para kazanmak) sanırım ama bu bana göre bir şey değil. Sayfa kirleniyor parasal bir kaygı bulaşınca, okumak zorlaşıyor ve işin keyfi kaçıyor. Ben hiç sevmiyorum, per esempio (örneğin) bir kitap tanıtımı okurken sayfanın, bir gün önce baktığım ayakkabının veya benzerlerinin görselleriyle dolmasını.

Muhtaç olmadıkça bunu hiç yapmam merak etmeyin!

Blog yazarken aklıma hep Michael geldi. Ben emek emek yazdığım bir paragrafı superfluo (gereksiz, fazla) bulup silemezken, onun bir ay boyunca yazdıklarından bir anda nefret edip şömineye attığı anı anlatışını hatırladım. Benim içim yanmıştı!

“Eat bread, be still” diyerek bir parça ekmekle çevredeki dikkat dağıtan tüm hareketli ve sesli unsurları bertaraf etme güdüsünü gayet iyi anladım. Hiçbir zorunluluğum yokken, alle sei di mattina (sabahın altısında) gözümü açıp vahiy yoluyla aklıma gelenleri unutmayayım diye not eder buldum kendimi. Huzurum kaçtı ama yazmazsam daha da huzursuz olacağım kesin.

Karantina bitsin Kalamış’a bir tatlı huzur almaya gideceğim!

Michael’ın kızı Emily ise Bali’de bulmuş tatlı huzuru. Nasıl güzel, nasıl sıcak bir kız olmuş bayıldım. Acaba çocuklar hakkında bir şeyler bulur muyum diye bakayım dedim ve o tatlı gamzeli kızı dal vivo (canlı) karşımda bulup çok ama çok sevindim. Sanırım iki kardeş yine beraber orada.

Yogacılar, ilgilenirseniz Emily’nin Bali’de High Vibe Yoga adında bir eğitim merkezi varmış. Ben de bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisiyle iletişime geçeceğim, çok heyecanlıyım.

Fazla küçültmeye kıyamadığım en güzel fotoğrafını sona sakladım küçük yoginin ve güzel kardeşinin!

Non cercare la soluzione, trova l’equilibrio: esso porterà la soluzione.

Swami Satchidananda

(Çözüm arama, dengeyi bul: o çözümü getirecektir)

Swami Satchidananda
1914-2002

Ya da ekmek ye, sakin ol!

La ragazza desolata

Issız kız!

Üniversitedeyken, mecburi hizmetini Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde yapan doktor bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. Orada yalnızca un fine settimana (bir hafta sonu) geçirdiğimiz halde, bu ilçeye bağlı Behramkale (yani Assos) beni fena halde büyüledi. Aristo’nun burada filosofia (felsefe) okulu kurmuş olması fikri çok heyecan vericiydi, tepedeki ihtişamlı Athena Tapınağından uçsuz bucaksız denizi seyretmek de.

Il Tempio di Atena

Köylülerin kısaca Behram dediği Behramkale’nin pek bilinmediği, yalnızca bir avuç entelektüel İstanbullu’nun bu cenneti keşfedip, a buon mercato (ucuz fiyatlara) köylülerin ahırlarını satın alarak taş evler yaptırdığı yıllar öncesinden bahsediyorum.

Comunque (her neyse), çok mutlu bir hafta sonundan sonra İstanbul’a döndük. Assos’a di nuovo (yeniden) gideceğimden emindim, ayrılırken köyün telefon santrali olan bakkalın telefon numarasını yazdım bir yere. Yanlış hatırlamıyorsam un numero di quattro cifre (dört haneli bir numara) idi. Bu numara daha sonra ilk yardım hattım olacaktı.

Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı işlerde çalıştığım ve İstanbul’un iki yakasında miniklere ders verdiğim için ara sıra çok yorgun hisseder, alıp başımı ıssız kız modunda bir yerlere kaçardım. Şimdi alıp başımı kaçabildiğim yerin sadece yan oda olduğu karantina günlerinde, tranne uno zaino (bir sırt çantası haricinde) yükü olmayan özgür hallerimi çok özlüyorum. Unuttum sanıyordum ama bu karantina günlerinde hayat durunca ve oradan buradan delle foto (fotoğraflar) çıkınca, o günlere bir zaman yolculuğu yaptım zihnimde.

Il villaggio Behramkale
Behramkale köyü

O güzel hafta sonundan circa cinque mesi (yaklaşık beş ay) sonra aklıma Assos düştü. Ayvacık’taki arkadaşımızın mecburi hizmeti bittiği için una pensione (bir pansiyon) bulma umuduyla o dört haneli minik numarayı aradım. Santral bakkal beni köyde bir pansiyona bağladı.

Pansiyon sahibi hanım, dört odalı pansiyonunun dolu olduğunu ama eğer istersem bir yıl önce eşini kaybetmiş, iki kızıyla yaşayan köylü bir komşusunun evinde kalabileceğimi söyledi. İçine kapanmış olan komşusunun hayatına una novità (bir yenilik) getirmek ve bütçesine katkı sağlamak istiyordu. Tek endişesi, köy evinde rahat etmeyeceğimdi perché (çünkü) evin tuvaleti dışarıdaydı.

Ben tereddütsüz atladım bu teklife. Benim infanzia (çocukluk) yazlarım elektrik olmayan bir yaylada geçmişti ve evimiz tuvaleti içinde olan birkaç evden biriydi. Halalarımda çok sık kaldığım için alışıktım gece tek başıma elimde fenerle, delice esen bir poyrazda uğultular arasında savrularak evden quasi venti metri (neredeyse yirmi metre) uzaktaki tuvalete gitmeye.

Con l’autobus (otobüsle) Çanakkale’ye, minibüsle Ayvacık’a ve daha küçük bir taşıtla Behram’a vardım. Abbastanza normale (gayet normal) kotlu ve botlu bir öğrenci kılığında olmama rağmen ev sahibim uzaylı görmüş gibi karşıladı beni. Sanırım walkman’imdi bu imajı oluşturan. Gerçi o walkman’i bugün ben bile görsem, kendimi dünyalıya benzetmem.

Assos’ta pansiyon işleten o İstanbullu hanımla arkadaş oldum, onun ahbaplarıyla tanıştım. Tek seyahat etmenin en büyük avantajıdır yerel insanlarla tanışmak çünkü onların rahatlıkla sohbet başlatabileceği mesafede durursunuz. Altrimenti (aksi takdirde), zaten her zaman birlikte olduğunuz kişilerle farklı bir mekânda gli stessi argomenti (aynı konular) çerçevesinde kalırsınız, size turist gözüyle bakan yöre halkı da size yaklaşıp sohbet etme cesaretini bulamaz.

Musica sotto i girasoli
Ayçiçeklerinin altında müzik

Daha sonra Assos’a sürekli gitmeye başladım, orası benim sığınağım oldu. Bir 23 Nisan’da köy ilkokuluna libri per bambini (çocuk kitapları) götürme bahanesiyle yine yola düşerken bir arkadaşım da gitarını kapıp bana takılmıştı. Insieme (beraber) yeni yerler keşfedip yeni dostlar edindik. Bu fotoğraftaki tatlı kız, köylü ailemin küçük kızı Ümmühan. Oğlan ise gitarı görünce beni unutup sonunda kucağımdan inen, komşunun oğlu Hüseyin.

O gidişimde, Ümmühan’ın ablası Yasemin’in kocaya kaçtığını duymuştum. Aynı köyde başka bir evde olmasına rağmen ailesiyle görüşmüyordu. Kayınpederinin, nel passato (geçmişte) annesini sevip evlenemeyen bir adam olduğunu duyunca intikam kokusu aldım ve araştırmacı gazeteci kimliğimle çat kapı Yasemin’i görmeye gittim.

Bene e felice (iyi ve mutlu) olduğundan emin olmak istiyordum. Neyse la sua nuova famiglia (yeni ailesi) beni kabul etti ve ağırladı. Ben birkaç kurnaz soruyla durumu yokladım ve bu sefer de aşk kokusu aldım, büyüklerin deyimiyle yıllardır konuşuyorlarmış zaten. Döndüğümde annesinin yüreğine su serptim. Yasemin stava bene (iyiydi) ve el üstünde tutuluyordu, annesinin ve kız kardeşinin onu görmek istediğini, ne zaman isterse kapılarını çalabileceğini duyunca sevinmişti.

Assos seyahatlerime sayfalar ayırmışım nei miei diari (günlüklerimde), çok severek okuduğum Buket Uzuner’i anmışım. Bir defterin alla prima pagina (ilk sayfasında) şu cümle var örneğin, “Buket Uzuner olmasa hayatımda, böyle sevimli bir özgürlüğün hayalini bile kuramazdım.” Bu cümlemi Buket Uzuner’e de ilettim çok sonra, birkaç mektup alışverişimiz olmuştu. “Çevrenize ışık saçmaya devam edin lütfen” gibi yüreklendirici çok güzel şeyler yazardı ama ben yazar bir kadına musallat olan okur durumuna düşme korkusuyla dopo qualche lettera (birkaç mektuptan sonra) yazmamıştım. İletişimi kesmeyecek kadar kibardı, bu iş bana düşüyordu.

Benim de tek hayalim yazar olmaktı. Mezun olmak üzereydik, i miei amici (arkadaşlarım) heyecanla sektörlerden sektör beğenirken, ben artık emekli olmayı düşlemekteydim. Emeklilik planım belliydi: Behramkale’ye yakın Paşaköy’de bir ev kiralayıp orada scrivere libri (kitap yazmak). O yaşta hangi yaşanmışlıkla ne yazacaksam artık!

Aristoteles
a.C. (avanti Cristo) 384-322

Günah keçim, antik Assos kentinde yalnızca üç yıl yaşamış ama düşüncelerini gökyüzünde asılı bırakmış olan tabiat bilgini Aristo. O dememiş miydi hem “Her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır.”

Behramkale o kadar sakinken daha da ıssız bir köye yerleşmek, yazları da Assos’ta bir hediyelik eşya dükkânı işleterek geçinmekten ibaret bir gelecek hedefim vardı. İstanbul’da una vita crudele (acımasız bir hayat) yaşamış, artık şehri bırakıp köyünde tarlasını sürmek isteyen yorgun ve yaşlı bir kadınmışım gibi!

Meno male (neyse ki) bu harika gelecek planımı çok normalmiş gibi rahatlıkla aile büyüklerime anlatıp, “Yoruldum, bir süre çalışmayacağım” demiştim con grande determinazione (büyük bir kararlılıkla).

Sonra işte, beni ikna edip apar topar baş göz ettiler ve kurumsal bir şirkete gelin gittim. Yani ben Yasemin gibi bohçamı alıp kaçamadım!

Not: Yarın kaldığımız yerden devam, çok sıcak bir öykü geliyor. Suvla şaraplarının Migros’a düştüğü, Behramlı ve Kabatepe’nin iyi olduğu yönünde bir duyum aldım. Siz de duyun istedim.

Markete yolunuz düşecekse Suvla Behramlı şarabı alın, yarın Behramlı ıssız kızın yeni bir Behram yazısına eşlik etsin!

Dire addio ad un amico

Bir arkadaşa veda etmek!

IBM’de Sistem Uzmanı olarak görev yaptığım yıllarda un mio cliente (bir müşterim) de Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde Ceyhan Nehri üzerindeki Berke Barajı’nın inşaatını üstlenen, o zaman adı Italstrade olan società italiana Fintecna idi. Şirket, ödemelerini tahsil edemediği halde uzun bir süre ilkelerinden ödün vermeyip projeyi tamamlamak için dirense de kendileri için bir ilk olduğunu bildirerek due anni dopo (iki yıl sonra) sözleşmeyi feshettti.

Bu iki yıllık sürede ben de nelle mie memorie (anılarımda) olan tatlı bir çift tanıdım, orada tanışıp evlenen Hatay’lı Semira ve Napoli’li Giuseppe Albano. Bilgisayar sisteminin çok önemli olduğu ama la loro localizzazione geografica (coğrafi konumları) nedeniyle spesso (sık sık) sorun yaşayan şirketteki aksamalar la mia fortuna (benim şansım) oldu. Her fırsatta soluğu orada alıyor, nedense soyadını adı olarak kullandığımız Albano ile İtalyanca pratik yapıyordum.

La piccola casa della coppia Albano
Albano çiftinin küçük evi

Dopo il lavoro (işten sonra) Albano çiftinin sevimli kulübe evinde espresso içiyor, Semira’nın dumanı tüten kek ve börekleri etrafında harika sohbetler yapıyorduk. Kulübede yer yatağı için ufak bir yer olsa yatıya kalacak kadar uzatıyordum müşteri ziyaretlerini.

Albano çiftinin, adını Anna Nastra koydukları bir kızları oldu. Nastra, Semira’nın annesinin adıydı ve iki ismi böyle birleştirdiklerini gururla söylemişti Albano. Bana çok anlamlı gelmişti çünkü Nastra bir yandan da İtalyanca nostro/nostra sözcüğüne benziyor, Anna ile birlikte ‘Bizim Annamız’ gibi geliyordu kulağa.

Sonra purtroppo (maalesef) Italstrade ziyaretlerim bitti ve sanırım onlar Hatay’da yaşamaya devam etti. İletişimin pek kolay olmadığı bir dönem olduğu için kolay koptuk.

Prima di un volo a Roma (bir Roma uçuşu öncesinde), o dönemin klasik 5:50 aktarma uçağına binmek için beklerken Semira ve yanında Anna Nastra’yı gördüm. Onun da bana baktığını sandığım bir anda el salladım ama o bir tepki vermedi. Telaşlı bir şekilde görevliler ile konuşuyor, bir yandan da ortalıkta gezinen Anna Nastra’ya sahip olmaya çalışıyordu. Yanına gittim ama o yine şaşkın bir ifadeyle bakıyordu bana. Konuşması bitince selamladı beni. Albano’yu sorduğumda ”Il tuo amico è con noi” (arkadaşın bizimle) dedi ve gözleri doldu.

Bu sefer Albano’yu görmek için şaşkın şaşkın etrafa bakan bendim.

Meğer Albano bir gece önce arkadaşları ile yedikleri bir yemekten sonra vefat etmiş ve Semira kızıyla birlikte Napoli’ye götürüyormuş onu. Evet, Albano bizimleydi o uçakta, yol boyu sarılıp ağladığımız o uçuş sırasında.

Anna Nastra şimdi İngilizce öğretmeni olarak çalıştığı Hatay’da yaşıyor.

Sotto il sole della Toscana

Toskana güneşinin altında!

20. yüzyılın son yıllarından birinde işim gereği Adana’ya geldiğimi ve küçük bir yaşta ayrılıp yıllar sonra döndüğüm için ilk zamanlar pesce fuor d’acqua (sudan çıkmış balık) gibi olduğumu yazmıştım. Arada bir geri suya atlayıp soluklanmak için yemek saatlerinde ofise yakın bir otelin havuzuna kaçardım. Yemek molamız normalde bir saatti ama biz uzak bölgede çalışanlar evde veya dışarıda yediğimiz için un’ora e mezza (bir buçuk) saat süremiz vardı. Hem süremiz daha uzundu hem de İstanbul merkezimizdeki yemekhane ve enfes yemeklerinden mahrum olup kendi yağımızda kavrulduğumuz için ekstra bir para yatardı hesabımıza her ay.

İşte ben de bu vakit ve nakit avantajını havuzda değerlendirirdim. Bizim buralara yaz molto presto (çok erken) geldiği için oldukça uzun bir dönem bu keyifli kaçamağı yapardım fırsat buldukça. İşim gereği sık sık geç saatlere kadar çalıştığım için bazen bu süreyi iki saate çıkarma hakkı bulurdum kendimde. Amerikalı scrittrice (kadın yazar) Frances Mayes’in Under the Tuscan Sun kitabını orada, Çukurova güneşi altında okumuştum. Islanıp ıslanıp kurumaktan oldukça kalındır kitabım, ona baktıkça hep o günleri hatırlarım.

Frances Mayes, Toskana Güneşi adıyla Türkçe olarak da yayınlanan bu anı kitabında, Toskana’da görüp anında sahip olma isteği duyduğu 200 yıllık eski Casa Bramasole’yi satın alma, restore etme ve bu arada İtalyan yaşam tarzına alışma sürecini anlatıyor. Bu eski Toskana evini bir cennete dönüştüren Frances ve suo marito (kocası) Ed, yeni evlerindeki hayatlarını o kadar seviyor ki Bramasole’nin bulunduğu Cortona artık yalnızca yazı geçirdikleri yer değil, asıl memleketleri olmaya başlıyor.

Mayes, bu kültürden aldığı ilhamla, aralarında keyifli bir yemek kitabı da olan, Toskana ağırlıklı olmak üzere İtalya ile ilgili farklı türlerde çok sayıda kitap yayınladı. Inoltre (ayrıca), yine Türkçe’ye çevrilmiş olan A Year in the World (Dünyada Bir Yıl) ve bir anı kitabı olan Under Magnolia da huzurlu evi Bramasole’den çıkan eserleri.

Bramasole, olio di oliva extra vergine

Frances Mayes’i solamente (yalnızca) yazar olarak tanımlamak eksik olur. O aynı zamanda üniversite hocası, şair, gezgin, gurme, amatör mimar ve girişimci bir kadın. Kendi zeytinlerinden ürettikleri Bramasole markalı naturel sızma zeytinyağını, torununun hazırladığını söylediği sito web (web sitesi) üzerinden de pazarlıyor.

Sizi Frances ve Ed ile tanıştırayım:

Bramasole e la vita toscana
Bramasole ve Toskana hayatı

Frances Mayes’in, kitaplarına, blog yazılarına ve yemek tariflerine göz atmak istersiniz belki, web sayfasının adresini de vereyim:

https://www.francesmayesbooks.com

Gelelim benim Bramasole’me! İtalyanca bramare fiili arzulamak, çok istemek (long for, yearn for) demek, yani güneşi arzulamak oluyor Bramasole. Geçen yıl Eylül ayında anne, teyze, abla ve kuzenler olmak üzere altı kadın Alaçatı’ya kaçtık dört gün. Terapi amaçlı bu kaçamağı ben icat edip herkesi tek tek ikna etmiştim.

En zor olan bu ilk adımı geçince organizasyona başladım. İkinci zor adım, herkesin rahat edeceği ve memnun kalacağı mekânı bulabilmekti. La mia preferenza (benim tercihim) olan butik otel fikrini çok demokratik yollardan empoze edip kabul ettirdikten sonra işin en keyifli ama bir o kadar da sorumluluk içeren kısmı kaldı: herkesi kucaklayan bir butik otel bulmak, yani un boutique hotel che abbraccia tutti!

Sotto il sole dell’Egeo
Ege güneşinin altında

Günlerce ince eleyip sık dokuyarak araştırma yaptım ve kendimi dönüp dolaşıp, güzel görsellerini ve hakkında yapılan yorumları çok sevdiğim Bramasole Butik Otel’e bakarken buldum. Tanti anni fa (çok yıllar önce) okuduğum Under the Tuscan kitabının ayrıntılarını ve Frances Mayes’in villasının adının Bramasole olduğunu hatırlamıyordum.

Bu otelin adının, kitaptan uyarlanan filmden ilham alınarak seçildiğini okuyunca giusto (doğru, tamam) dedim zaten çünkü tıpkı Mayes ile Casa Bramasole arasındaki gibi bir bağ oluşmuştu bu şirin otelle aramda. Gerçekten de girdiğimiz andan kapıda uğurlandığımız ana kadar sarmaladı bizi Bramasole ve tatlı ekibi.

Bramasole Butik Otel, otel sahibi çiftin İtalya’da architettura (mimarlık) okuyan kızının eseriymiş meğer ama zaten her bir ayrıntı fısıldıyordu insanın kulağına bunu!

Bu yaz, corona yüzünden vacanze estive (yaz tatili) seçenekleri çok sınırlandı. Bence ev konforunda butik oteller konaklamada tercih edilecek, edilmeli de. Merkeze son derece yakın ama bir o kadar da sessiz ve huzurlu bir sokaktaki on odalı Bramasole Butik Otel’i Alaçatı’ya gitmeyi düşünenlere, Ege güneşi altında Toskana zevkini yaşamak isteyenlere öneririm.

Alaçatı’da bizim Morçatı Kadın Sığınma Evimiz olup ruhumuzu onaran, yalnızca adulti (yetişkinleri) kabul eden Bramasole, her türlü tatil beklentiniz için uygun bir seçenek.

Otel yeni olduğu için TripAdvisor’a yorum yazmamızı rica etmişlerdi. Döner dönmez, yabancılar da okuyabilsin diye, İngilizce bir commento (yorum) yazdım. Şimdi tekrar baktım yorumuma ne yazmışım diye. Seneye Eylül’de tüm odaları ayırtıp oteli kapatacağımı ifade eden çok iddialı bir başlık atmışım, demek ki seneye diğer odalara da misafir bulurum, yine gideriz gibi hissetmişim. Ne bileyim başımıza gelecekleri!

Dal libro (kitaptan) esinlenerek çevrilen ama farklı bir kurgusu olan, benim de geçen sene Alaçatı’ya gitmeden izlediğim Under the Tuscan Sun (Türkçe adı Kızgın Güneş) filmini izlemek isterseniz:

https://www.filmmodu.org/under-the-tuscan-sun-altyazili-izle

Şimdilik balkondan, Çukurova güneşi altından selamlıyorum. İlerleyen günlerde bakarız!

Come si cuoce la pasta?

Makarna nasıl pişirilir?

Bu videoyu izledikten sonra benim ezberim bozuldu vallahi, siz ne düşüneceksiniz bakalım bu tarifi izlerken! Daha appena (henüz, yeni) gördüğüm için deneme fırsatı olmadı ama kafama yattı.

Quale tipo di pasta preferisci?
(Hangi tip makarnayı tercih edersin)

Hayatlarımız son derece monoton ve olumsuz bir durum olmasın da böyle monoton kalsın diye şükrediyoruz sürekli ama en azından molto spesso (çok sık) yapar olduğumuz bu kolay ama lezzetli yemeğe farklı bir punto di vista (bakış açısı) getirerek eğlenebiliriz.

İsterseniz denedikten sonra yorum yapmamı bekleyin, oppure (ya da) deneyip siz bana yorum bırakın. Ama bu cingöz Ahmet bu kadar emek sarf edip bu videoyu çekerek paylaşmak istediyse vardır bir bildiği!

Makarnayı İtalyan usulü al dente (dişe gelir, sertçe) seviyorsanız, anche con questo metodo (bu yöntemle de) istediğiniz kıvamı yakalamak mümkün görünüyor.

Cacığı lasciate perdere (boş verin), güzel bir salata ve içecek olarak da con l’uva (üzümle, üzümden) yapılan o harika meşrubattan tavsiye edeceğim naçizane.

Hani üç rengi olur: kırmızı, beyaz, pembe!

Buon appetito
Afiyet olsun

Che tempo fa?

Hava nasıl?

Soru sözcüklerine baktığımız yazıda bu soruyu Com’è il tempo oggi? (Bugün hava nasıl) soru cümlesinde bu şekilde vermiştim. Henüz yalnızca essere (olmak) fiilinin çekimini öğrendiğimiz için böyle sormuştum havanın nasıl olduğunu.

Com’è il tempo?

İtalyanca’da hava durumunu iki şekilde sorabiliriz:

Com’è il tempo? (hava nasıl)

Che tempo fa? (ne hava yapıyor).

Hava nasıl olabilir bakalım:

Il tempo è bello/Fa bel tempo – Hava güzel

Il tempo è brutto/Fa brutto tempo – Hava kötü

C’è il sole

Fa freddo veya freddissimo – Hava soğuk veya çok soğuk

Fa caldo veya caldissimo – Hava sıcak veya çok sıcak

C’è il sole – Güneşli (güneş var)

C’è la nebbia – Sisli (sis var)

C’è vento/Tira vento – Rüzgârlı (rüzgâr var/rüzgâr esiyor)

Tira vento

È nuvoloso/Coperto – Bulutlu/Kapalı

È parzialmente nuvoloso – Parçalı bulutlu

È burrascoso/Tempestoso – Fırtınalı

È piovoso/Piove – Yağmurlu/Yağmur yağıyor

Grandina – Dolu yağıyor

Nevica – Karlı (kar yağıyor)

Edip Akbayram’ı da analım bari Hava Nasıl Oralarda şarkısının nakaratını İtalyanca’ya çevirerek:

Che tempo fa da quelle parti, hai freddo?

Nevica sui miei capelli, non lo vedi?

(Hava nasıl oralarda, üşüyor musun? Kar yağıyor saçlarıma görmüyor musun?)

Nevica sui miei capelli
Saçlarıma kar yağıyor

Sadece kar yağsa iyi saçlara, bir de Rapunzel olma yolundayız hayırlısı bakalım. Kuaför bir terapi merkezidir bizler için, girerken depresif çıkarken manik olduğumuz. Sohbetimizi eder, bol köpüklü kahvemizi içer, sevgiyle uğurlanırız. Orada tanıdıklarla sohbet etmek, tanımadıklarla tanışmak, memleketimden kadın manzaraları izlemek ne de güzeldi.

21. yüzyılın savaş kalkanı reklamıyla sinirimi bozan siperliklerle teker teker girip savaşır gibi saç kestireceksek, saçlarına kar yağmış Rapunzel olarak gezerim daha iyi. İşleri biraz sakinleşsin, kuaförüm bana gelir ve evde keser, boyar saçımı. Kahvemizi içer, sohbet ederiz. Ben de anlamsız cılız tay kuyruğumdan kurtulur, aynalarla barışırım artık.

İtalyanca derslere gelen üçüncü sınıfta minik bir kız öğrencim vardı. Dersleri çizgi filmler, karikatürler ve komik şiirler ile ona göre tasarlamıştım. Ders günleri dışında da gelirdi sıkıldıkça. Bir gün, daha bir bakımlı gördü beni herhalde, “Ülgeeen bugün kendini çok havalı sanıyorsun ama değilsin” dedi gayet acımasız bir tonda. Kalakaldım, öyle sanmıyordum kendimi ama bu ezici iltifatı aldığım an havam değişti, bütün günü özgüvenli ve havalı geçirdim. Küçük kızlar (gerçi bazen koca kadınlar da) sevgiye rekabet karıştırır farkında olmadan. Bu tarz cümlelerde ve tepkilerde bol iltifat gizlidir aslında!

Yaşı yetenler bilir, çok yıllar önce ilk özel televizyon kanalında Hülya Uğur diye çok havalı bir hava durumu spikeri vardı. Ben de onun kapanış dileğiyle bitirmek istedim bu yazımı:

Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun!

Ennio Morricone

Ennio Morricone, dünya çapında üne sahip 91 yaşında Romalı bir film müziği bestecisidir. Aldığı ödülleri burada listelemek mümkün değil. Ancak, 2016 yılında Quentin Tarantino’nun The Hateful Eight filmi için bestelediği müzikle aldığı En İyi Film Müziği Oscar’ından başlayabiliriz.

Ennio Morricone e Maria Travia

Morricone, şimdilik son olan bu ödülünü başarısını borçlu olduğunu söylediği karısı Maria Travia’ya ithaf etti. 2016 yılında bir İtalyan gazetesi için Maurizio Turrioni ile yaptığı röportajda hiçbir zaman ödül beklentisiyle müzik yapmadığını, ödül gelince sevindiğini, hele bu ödül bir Oscar ise volentieri (seve seve) alacağını söylüyor. Fizyoterapi almaya devam ettiği, henüz tam iyileşmeyen kalça kırığına rağmen törene gitmeye karar verdiğini, böyle bir geceden mahrum kalamayacağını düşündüğünü ifade ediyor.

Ennio Morricone nel 2016

Ünlü bestecinin En Orijinal Film Müziği dalında Akademi Ödülüne aday gösterildiği filmler ise Cennet Günleri (1979), Misyon (1987), Dokunulmazlar (1988), Bugsy (1992) ve Malèna (2001).

Leone e Morricone (sopra)
Yukarıda ikinci ve dördüncü

Ennio Morricone’nin çalışmaları, 1964 yılında birlikte çalışmaya başladığı ilkokul arkadaşı famoso regista (ünlü yönetmen) Sergio Leone’nin filmleri ile popülerlik kazandı, çok beğenilen film müzikleri için yönetmenler sıraya girdi.

Sergio Leone
(1929-1989)

Sergio Leone, sinemada spaghetti western türünün babası olarak bilinen bravissimo (çok başarılı) bir yönetmen. Leone’nin yarattığı bu alt kategori Italo-Western olarak da biliniyor. Hollywood’un ai costi più bassi (daha düşük maliyetlerle) İtalya’da filmler çektiği dönemde Rahibe Hikayesi (1959), Troia’nın Helen’i (1955) ve Ben-Hur (1959) gibi filmlerde çalışan Leone bir süre sonra kovboy filmleri çekmeye başlayarak spaghetti western dönemine öncülük etti. Böylece 1960-1975 yılları arasında, çoğunlukla İtalyan yapımcıların üstlendiği ve yönettiği spaghetti western türü filmler çekildi İtalya’da.

Leone’nin ilk yönettiği spaghetti western filmi Bir Avuç Dolar (1964). Birkaç Dolar İçin ise un anno dopo (bir yıl sonra) çekildi. Leone’nin geleneksel western estetiği kurallarına uymadığı ve müziğini yine Ennio Morricone’nin yaptığı diğer kovboy filmi İyi Kötü ve Çirkin (1966) ile Trilogia del dollaro (Dolar Üçlemesi) tamamlandı. Bu üçleme Sergio Leone, Ennio Morricone ve Clint Eastwood üçlüsünün destanıdır sinema tarihinde.

İyi Kötü ve Çirkin filminin leggendario (efsane) müziği:

Leone’nin daha sonra çevirdiği filmler ise C’era Una Volta (Bir Zamanlar) Üçlemesi olarak biliniyor: Bir Zamanlar Batıda (1968), Bir Zamanlar Devrim (1971) ve başrolde Robert De Niro’nun oynadığı meşhur Bir Zamanlar Amerika (1984).

C’era una volta il west

Morricone, Bir Zamanlar Amerika’da filminin müziğiyle 1985 yılında Gümüş Kurdele ve BAFTA ödülleri aldı.

C’era una volta in America

Ennio Morricone, 2007 yılında film müziklerine katkılarından dolayı onur ödülü aldığı Oscar töreninde yaptığı duygu yüklü bu konuşmasında, aldığı ödülün un punto di arrivo (varış noktası) değil, kendini geliştirmek üzere un punto di partenza (yola çıkış noktası) olduğunu vurguluyor. Bu ödülünü de çok sevdiği ve bunca yıl hep yanında olan karısına ithaf ediyor. Morricone’ye ödülünü veren Clint Eastwood bu güzel konuşmanın çevirmenliğini de yapıyor.

L’Oscar onorario nel 2007

Ennio Morricone’nin film müziklerine yer verdiğim bu yazıda David di Donatello ödülü aldığı Herkesin Keyfi Yerinde filminin müziğinden canlı bir parça vereyim:

Stanno tutti bene – Viaggio

Dün bahsettiğim ve dilerseniz izlemeniz için bağlantısını verdiğim, Giuseppe Tornatore’nin En İyi Yabancı Film dalında Oscar aldığı Cinema Paradiso filmi için yaptığı müzikle Ennio Morricone de David di Donatello ödülü aldı.

Giuseppe Tornatore’nin yönettiği diğer bir film de Malèna. Başrolde Monica Belluci’nin oynadığı ve En İyi Orijinal Film Müziği dalında Oscar adayı olan filmin müziği yine Ennio Morricone’ye ait.

Filmi altyazılı veya Türkçe dublajlı izlemek isterseniz:

https://www.filmmodu.org/malena-altyazili-izle

Stanno tutti bene

Herkes iyi, herkesin keyfi yerinde!

Herhalde hiçbir film Giuseppe Tornatore’nin 1990 yapımı, bol ödüllü Stanno Tutti Bene (Herkesin Keyfi Yerinde) filmini yüreğimde ikinci sıraya indiremeyecek. Kaç kez izlediğimi bilemiyorum ama filmin bendeki kopyası bu quasi (neredeyse) otuz yıllık sürede tüm kayıt teknolojilerinden geçti. Kasada saklanacak kadar değerlidir benim için.

Stanno Tutti Bene’nin ikinci sıraya indirdiği film ise yine Giuseppe Tornatore’nin 1989 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı alan yarı otobiyografik filmi bol ödüllü Cinema Paradiso. Her iki filmin de müziği İyi Kötü ve Çirkin filminin efsane müziğinin bestecisi Ennio Morricone’ye ait. Giuseppe Tornatore’nin söylediği gibi Ennio Morricone yalnızca bir film müziği bestecisi değil, aynı zamanda muhteşem bir besteci, yani un grande compositore.

“I miei figli”
Çocuklarım

Filmin başrol oyuncusu, film çekildikten altı yıl sonra vefat eden ama neyse ki filmin gördüğü ilgiye ve sevgiye tanık olan Marcello Mastroianni. Filmde Matteo Scuro, kendisini ziyarete gelemeyen çocuklarını görmek için yanında gururla taşıdığı aile fotoğrafı ile Sicilya’dan trenle yola çıkan yaşlı bir babadır.

Senza preavviso (haber vermeden) beş çocuğunu yaşadıkları yerde bulmak üzere keyifle yollara düşen baba, İtalya’nın farklı şehirlerinde çağdaş yaşamın dayattıklarına tanık olur, çocuklarının kendisinden sakladıkları gerçekleri öğrenir, hayal kırıklıkları yaşar.

Sicilya’ya döndüğünde ise karısının mezarı başında ‘herkesin keyfinin yerinde’ olduğunu söyleyerek hem onu üzmez, hem de kendini kandırma yolunu seçer.

Unutulmaz replikler, kareler ve paralel kurgu sahneleri ile dolu olan bu film bir harika! Türkçe altyazılı veya seslendirmeli versiyonunu bulunca filmin tamamını da ekleyeceğim.

Marcello Mastroianni nel film Stanno Tutti Bene

Bu arada, Internet’te filmi ararsanız 2009 ABD yapımı Everybody’s Fine çıkabilir karşınıza. Aynı senaryodan uyarlanan bu filmde çocuklarını ziyaret etmek için trene atlayan baba Robert De Niro.

Çok sevdiğim bir oyuncuyu çok sevdiğim bir senaryoda görmek için izledim tabii ki bu filmi ama aklımda kalan tek bir sahne yok desem yalan olmaz.

Ama aklımda kalan bir şarkı var filmden: Paul McCartney’in 2010 yılında En İyi Orijinal Şarkı dalında Golden Globe Ödülüne aday gösterilen (I Want To) Come Home şarkısı!

La bella canzone di Paul McCartney

İzlemek isterseniz Cinema Paradiso filminin tamamını buldum. Bu bağlantıda Türkçe altyazılı olarak veya Türkçe Dublaj sekmesini tıklayarak Türkçe seslendirmeli izleyebilirsiniz:

Not: Reisin gönlü razı olmadı halkının bu hafta sonu da evde kalmasına, son anda kaldırdı yasağı. Biliyorum eve uğramazsınız hafta sonu, gezmekten vaktiniz olmaz okumaya ama benim de gönlüm razı değil sizi yazısız bırakmaya, yarın da bu iki filmin müziklerini besteleyen Ennio Morricone var

Essere o non essere

Olmak ya da olmamak!

Essere ve avere fiilinin çekimlerini çok rahat kullanabilmemiz gerekiyor çünkü bu iki fiili geçmiş zamanda verbi ausiliari (yardımcı fiiller) olarak kullanacağız.

Avere ile biraz daha pratik yapmak için bu fiilin kullanıldığı deyimsel ifadelere bakalım:

Ho sete
Susadım

avere x anni (x yaşında olmak), avere fame (acıkmak), avere sete (susamak), avere freddo (üşümek), avere caldo (sıcaklamak), avere sonno (uykusu olmak), avere paura (korkmak), avere ragione (haklı olmak), avere torto (haksız olmak), avere fretta (acelesi olmak), avere voglia di (istemek, canı istemek), avere bisogno di (ihtiyacı olmak)

Quanti anni hai? sorusu ile karşımızdakine yaşını sorabiliriz. Tam tercüme edecek olursak, kaç yıla sahip olduğunu sormuş oluyoruz. Karşılığında ho quindici anni, ho vent’anni, ho trentadue anni veya ne ho dieci, ne ho ventuno, ne ho quaranta gibi bir cevap alabiliriz.

Ne İtalyanca’da oldukça sık kullanılan bir particella, yani parçacık. Tam karşılığı olmasa da onlardan gibi çevirebiliriz belki. Kaç yıla sahipsin? sorusuna cevap olarak bende onlardan yirmi tane var demiş oluyoruz.

Sul piatto ce ne erano venti
Sono deliziosi, ne ho mangiati cinque

Bir tabakta 20 kurabiye olsun. “Tabakta onlardan (di quei biscotti) yirmi tane vardı”, “Çok lezzetli, onlardan (di quei biscotti) beş tane yedim” diye aramızda bahsi geçen kurabiyelere işaret edip tekrar kurabiyeler sözcüğünü kullanmayabiliriz.

Bu minik sözcüğü bir de di edadı alan ifadelerde kullanacağız. Avere fiilinin kullanıldığı deyimsel ifadeler listemdeki son iki ifade ile anlatmaya çalışayım.

Ho voglia di andare al cinema diye sinemaya gitmek istediğini söyleyen kişiye, canı gitmek istemeyen arkadaşı Non ne ho voglia diyebilir kısaca. Ne burada sinemaya gitmek eyleminin yerini tutar.

Birisine bir şey anlattıktan veya bir teklif yaptıktan sonra Che/cosa ne dici? veya Che/cosa ne pensi? diye bu konuda ne dediğini veya düşündüğünü sorabiliriz. Ya da teklifimizi doğrudan ne kullanarak yapabiliriz: Che/cosa ne dici di mangiare fuori stasera? (Bu akşam dışarıda yemeye ne dersin)

İş yerinde bunalmışken telefonda tatilinin ne kadar güzel geçtiğini anlatan arkadaşıma iç geçirerek Ne ho bisogno anch’io diyerek benim de buna ihtiyacım olduğunu dile getirebilirim. Uzun uzun tatile gitmeye ihtiyacım olduğunu
söylememe gerek kalmaz, yani non c’è ne bisogno!

Che ne dite di prendere una pausa caffè, bir kahve molasına ne dersiniz?