Viva la repubblica turca

Türkiye Cumhuriyeti çok yaşa!

Bu da Atatürk’ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı zafer konuşması:

“Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek heyetinize teklif edilen kanun tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı. Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz. Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce heyetinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.”

“Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.”

“Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.”

“Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.”

“Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Mustafa Kemal Atatürk

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

Grande maestro Aristotele

Büyük hoca Aristoteles!

Aristotele
(a.C. 385-322
)

Haziran ayında yazdığım La ragazza desolata başlıklı yazımda, ıssız kız modunda sırt çantamla Assos’a kaçışlarımın, Aristo’nun üç yıl yaşadığı ve una scuola di filosofia (bir felsefe okulu) kurup hocalık yaptığı bu antik liman kentine fena halde dadanışımın öyküsünü anlatmıştım. Okul bitince bir süre çalışmayıp oraya yerleşerek kitap yazma cüretimin, günah keçisi olarak tabiat bilgini Aristo’yu gösterip, onun her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır sözünden ilham aldığımı ima etmiştim.

Yani Athena Tapınağı’ndan uçsuz bucaksız denizin ve göğün mavisine dalıp Aristo Hocamın bıraktığı havayı içime çekerken hayat felsefemde bir titreşim olmuş. Sonra titreşimi devre dışı bırak düğmeme basıldı o ayrı konu!

Aristo Hocam derken, sakın Socrates, Platon, Aristoteles üçlemesinin devamıyım sanmayın çünkü onlar avanti Cristo (milattan önce) yaşadı, mümkün değil yani! Şaka bir yana, Aristo ile aynı havayı solumuş olmak bile şeref benim için. Araştırılmadık konu, yazılmadık kitap bırakmayan Aristo’nun babası da Büyük İskender’in dedesi Makedonya Kralının özel doktoru!

Aristo, Platon öldükten sonra Akademi ile uzlaşamayıp bir süre Atina’dan kaçıyor. İşte bu kısa dönem (M.Ö. 347-344) Assos’ta yaşadığı ve botanikle ilgilendiği yıllar! Hatta bir üniversitenin yayınladığı bir makalede okuyup şaşırmıştım, bu üç yıl içinde evlenip çocuk sahibi olmuş ve lo stato ideale (ideal devlet) anlayışı üzerine yazdığı ünlü eseri Politika’nın çalışmalarına başladığı yermiş burası aynı zamanda.

Assos’tan ayrılışının sebebi ise İskender’e hocalık yapmak üzere Makedonya Kralından gelen davet!

Aristo bir haftadır yine gündemimde benim. Bu sene Amerika’da üniversiteye başlayan ama şu anda çalışmalarını evinden online yürüten öğrencime bir ödevinde yardımcı oldum. Ödevin konusu, bir veya iki metin üzerinden analisi retorica (retorik analiz) yapmak ve özellikle Aristo’nun retorik üçgenindeki ikna etme yöntemleri ethos, pathos ve logos üzerinden yürümek!

Ethos kısaca konuşmacının dürüst, güvenilir, iyi niyetli, ahlaklı ve otoriter bir kişi olduğunu belli ederek dinleyicinin duyduklarına inanmasını ve ikna olmasını sağlamak için kullanılan bir yöntemdir. Pathos duygulara ve logos da mantığa hitap etmek, anlatılanlar üzerinden dinleyiciyi arzu edilen çıkarımları yapmaya davet etmek için kullanılır. Tutti e tre metodi (üç yöntem de) dinleyiciyi etkilemede son derece etkilidir.

Asıl etkileyici olan ise Aristo’nun sanatsal kanıtlar olarak adlandırdığı bu retorik yöntemlerin günümüzde politikadan reklamlara, akademik çevrelerden iş dünyasına, gittikçe yaygınlaşarak kullanılmaya devam ediyor olmasıdır.

Liseli öğrencilerime en az on yıldır öğretiliyor, yaratıcı ödevler veriliyor bu kavramlar üzerine. Ama bizim haylazlar, bu üçlemeye bir de cheetos ekleyip hocalarının verdiği ödevlere çerez muamelesi yapıyor bazen. Ama ben masaya bir kâse cheetos koyup hoca camide diyen ekolün hocaları gibi sert ve ısrarcı bir tutumla cheetos masada diye yakalarına yapışıp öğretiyorum. Ve hatta hızımı alamayıp Türkçe’ye dal francese (Fransızca’dan) geçen lise sözcüğünün Aristo’nun kurduğu Lykeion adındaki okulundan geldiğini söylüyorum. Aristo’nun öğrencisi hoca burada!

Comunque (neyse), bu üç yöntem en çarpıcı örneklerle politik konuşmalarda görüldüğü için biz reklam analizine falan girmeden, Obama ve W. Bush’un seçimleri kazandıktan sonra yaptıkları zafer konuşmalarını inceledik. Baba H. W. Bush’tan itibaren başkanlığın pinpon topu gibi bir Cumhuriyetçilere bir Demokratlara geçtiğini söyleyerek başladık.

Obama’nın oratorio (hitabet) gücü gayet belirgin, ancak iki başkan da oldukça kısa olan konuşmasında bu üç yöntemi bol bol kullanmış. Geleceğe odaklanmakla beraber, her ikisi de ülkenin tarihinden de alıntılar yapıyor. Obama, gururla bahsettiği 106 yaşındaki zenci seçmen kadının hayatı üzerinden ülkenin tarihinde zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bush ise ülkenin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ı anlatıyor ve konuşmasının sonlarında Jefferson’ın ilkelerini benimseyeceğini vurguluyor.

Ben daha sonra merak edip Trump’ın zafer konuşmasını da okudum. Birazcık yapacaklarına değinmiş, gerisi hep seçim kampanyasında destek olanlara teşekkür. Başka içerik yok, dil sokak jargonu. Ne ülkenin tarihine dair bir referans, ne bir söz sanatı, ne de bir ikna tekniği! Logos beklemiyoruz zaten, halkın rasyonel olmasına gerek yok, anzi (hatta aksine) olmasa daha iyi! Tüm akıl ve mantık o güzel saçların altındaki güzel kafada toplanmış. Halkı yerine her şeyi kendisi üstlenen, hiç kimseyi yormayan ince düşünceli başkanlara bayılıyorum!

Ülkenin kurucu babalarına, tarihindeki kazanımlara hiç değinilmeyen bu konuşma tanıdık geldi bir yerden ama çıkaramadım bir türlü. Forse (belki) bir filmde görmüşümdür!

Logos yönteminin de kullanıldığı, ihtişamlı bir balkondan tepeden bakarak değil de dinleyicilerle eşit seviyede modesto (mütevazı) bir köşeden yapılacak bir zafer konuşması dinlemek umuduyla…

Obama konuşmasını Chicago’da Gran Park’ta yaptı örneğin, bizde de Gezi Parkı’nda bir zafer konuşması ne güzel olur. Pathos yapmasına gerek yok konuşmacının, duygular bizden!

La mia bocca sciom

Şom ağzım!

Bartolomeu Dias

Güzel sesiyle çalışırken güç, yazarken ilham veren çilli horozumuz Bartolomeu’ya güvenip yoğun çalışmak için ofise kaçtım geçen hafta yine. Fakat o da ne, yine eski sessizliğine bürünmüş sokak! Da due giorni (iki gündür) sesinin çıkmadığını duyunca küçük bir parmak hesabı yaptım ve ortadan kayboluşunun horozlu tişörtümle ona görünüp kıskandırmaya niyetlendiğim güne denk geldiğini dehşetle fark ettim.

Bir de utanmadan, ya yataklara düşüp ötemez olacak ya da pılısını pırtısını toplayıp gidecek bu diyardan diye yazmışım. Herhalde benim gibi çirkef bir horozla aynı çöplükte ötmek istemediği için terk etti bizi! Vakur çillim ne olur dön, chiedo scusa (özür dilerim), büyüklük sende kalsın, sensiz ben neylerim?

Sessizliğe tahammül edemeyip birkaç gün sonra pılımı pırtını toplayıp eve döndüm.

Mi dispiace davvero tanto (çok üzgünüm gerçekten) ve kendimden utanıyorum. Ama bir yazımda söylemiştim dilimin kemiği hızla erirken kalbimde de bir kötülenme başladığını, arkadaşlarımın da saçlarının döküldüğünü veya benimkilerden daha absürt rüyalar gördüklerini duyunca sevindiğimi. Allah’a sığınıp ondan şefaat istemiştim.

O zaman tekrarlıyorum bu isteği çünkü ıslah olmadım henüz, sanırım coronanın aldığı canlardan dolayı fazla mesaide!

Allahım lütfen beni affet ve tez vakitte ıslah et. Ya da sen coronayı hallet, ben fabrika ayarlarıma kendim dönerim.

Sciom sözcüğü de cilli gibi benim uydurmam tabii ki, okunuşu doğru bir tek. Zaten belli çünkü İtalyanca’da tüm sözcükler sesli harfle bitiyor. Bu nedenle İtalyanlar, dillerine girmiş olan film, stress, autobus gibi sözcükleri söylerken zorlanır, hızını alamayıp bir sesli harfle uzatır. Yarın İtalyan bir arkadaşımla zoom’da görüşeceğim. Okutayım bakalım bu sözcüğü, bence kesin şomma falan gibi bir şey çıkacak.

Allahım, scefaat per favore!

Dove scappare in Italia

İtalya’da nerelere kaçılır?

Umarım en kısa zamanda kendi pilavımıza ara verip İtalya’dsa risotto yeme şansımız olur. Bu yazıyı iki yıl önce yazmıştım ama hafta sonu bir sanal turla nostalji yapalım, ilerideki günler için hayal kuralım istedim.

Qualsiasi (herhangi) bir nedenle İtalya’da bulunuyorsak, gezip nuovi sapori (yeni tatlar) peşine düşebileceğimiz şahane yerleri de görmeliyiz.

Ülke çok büyük olmadığı ve tren son derece rahat bir ulaşım aracı olduğu için çok şey sığdırılabilir bir İtalya seyahatine. Però (ancak) süreniz kısıtlıysa, bulunduğunuz şehre yakın görmeye değer cennet köşelerde dolce far niente (hiç birşey yapmama keyfi) kaçamakları yapmalısınız mutlaka.

Milano’nun da içinde bulunduğu Lombardia bölgesinde elbette Garda, Como, Maggiore ve Iseo göllerini sarmalayan eşsiz doğada zaman geçirilmeli. Ziyaretiniz yaza denk geldiyse Lago Como’nun batı kıyısındaki Villa Oleandra civarında oyalanırsanız George Clooney’i görme şansınız artabilir.

Cinque Terre

Cenova ve hatta Milano veya Torino’daysanız, UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan Cinque Terre’yi görmden dönmeyin. Cenova’dan La Spezia’ya doğru sırasıyla Monterosso, Vernezza, Corniglia, Manarola, Riomaggiore adlı cinque piccolissimi villaggi (beş minik köy), gözlerinize nefis bir renk ziyafeti sunmaya hazır.

Orda beş köy var uzakta, gidemesek de göremesek de, bizim olmasa da çok ama çok güzeller!


Floransa’ya gittiyseniz mutlaka Torre di Pisa’yı ziyaret edip kuleyi doğrultuyormuş gibi göründüğünüz bir fotoğraf çektirmişsinizdir. Se non l’avete vista (eğer görmediyseniz), aynı mesafedeki, evlerinin balkonlarından sardunyalar taşan güzel Siena çok hoşunuza gidecek. Arabaların girmediği, Arnavut kaldırımlı daracık, kıvrımlı Siena sokakları merkezdeki Piazza del Campo’ya çıkıyor. Bu meydanda her yıl 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde yapılan geleneksel Palio corse dei cavalli (at yarışları) çok ihtişamlı.

Palio at yarışlarını 16 Ağustos’taki yazımda videolar ekleyerek anlatmıştım.

Verdi’den sonra İtalyan operasının en büyük bestecisi kabul edilen, Madam Butterfly ve Nessun Dorma operalarının bestecisi Giacomo Puccini’nin doğduğu ve yaşadığı şehir Lucca, San Gimignano ve Borgo San Lorenzo da Toscana bölgesinde posti da visitare (ziyaret edilecek yerler).

Roma’da gezerken yorulup mola verdiğinizde, bir çeşme başında eğilip su içerken bile bir insan veya hayvan figürü ile göz göze gelmekten fenalık gelebiliyor bazen. Bu tarihi dokudan kaçmak için Ne mi yapabilirsiniz? Elbette iki adım ötedeki çilek köyü Nemi’ye gidip havadaki fragola (çilek) kokusunu içinize çekerek güzel doğasının keyfini çıkarabilirsiniz. Vaktiniz daha bolsa, Roma’dan feribotla Sardegna Adası’na geçip lezzet noktalarını keşfetmek de possibile.

Napoli veya yakın bir yerdeyseniz per forza (kesinlikle) Costiera Amalfitana (Amalfi Kıyı Şeridi) üzerindeki kasabaları gezip yamaçlardaki eşsiz manzaraları yakalamanız gerek. Bir adasever olarak, oralara kadar gitmişken Capri ve Ischia’yı da görmenizi öneririm.

Yine Napoli veya topuktaki Bari ve Brindisi liman şehirlerinden birindeyseniz, çizmenin burnunu içine alan Calabria ve hemen karşısındaki Sicilia da sono posti che valgono la pena di essere visti (görülmeye değer yerlerdir).

Bu arada, İtalyanca’da salute diyerek sağlığa kadeh kaldırmak fare un brindisi!

Giuseppe Tornatore’nin doğduğu yer olan Sicilya’daki Bagheria’da ve şirin balıkçı kasabası Cefalù’da çekilen Cinema Paradiso filmini izlediyseniz, buralarda gezerken filmden kareler gelecektir gözlerinizin önüne. Bari’ye bağlı Alberobello Köyü’ndeki, yine UNESCO Dünya Miras Listesinde olan trulli (konik çatılı taş evler) ise delle belle sorprese della regione (bölgenin güzel sürprizlerinden)!

Buon viaggio e buon weekend a tutti!

Zombie zoom allo zoo

Zoom zombisi hayvanat bahçesinde!

Zoom ile katıldığı nikahta çok eğlenen, yer yer duygulanan ve hemen ardından aile gruplarıyla toplantılar düzenleyen ben, bir haftada bir zoom zombisine dönüştüm.

Ne kadar kolay ve keyifliymiş diye düşünüp, bu sene kendimi hiç yormadan birkaç öğrenciyle haftada birkaç ders yapabileceğime kanaat getirdim.

Yalnızca bir haftada kırıldı kanatlarım, kesildi özgürlük naralarım. Ortaokuldan beri tanıdığım un mio allievo (bir öğrencim) o kanatların altında çok güvende hissettiği için kendini, tövbe kopmadı benden. Lisede bir yandan Hamlet sınavına hazırlanırken, bir yandan matematik dönem ödevi çıkarırdık. Almanca sınavına bile benimle hazırlanmak istediği için önden kitabını bırakıp sınavda çıkacak konuları söylerdi, qualche giorno (birkaç gün) beynimdeki kırıntıları döküp çalışarak onu hazırlardım. Üniversiteye gitti ama maalesef işletme okumuş olduğum için bende bir ışık görmeye devam etti. Vize ve final dönemlerinde Adana’ya geldi ve birlikte çalıştık.

Essere una brava insegnante (iyi bir öğretmen olmak), öğrenciyi en kısa sürede kendine yeter kılmak, bağımsız yapmaktır. Yani ona da kanatlar takıp kendi semalarına uçurmaktır. Ben böyle çalışırım ve herkesle bunu başardım şimdiye kadar. Ama onunla bunu yapamadık, beni çok sevip bir türlü bırakmadı!

Üniversite bitti, Adana’ya döndü ve aile işletmelerinin başında yıllardır gayet başarılı çalışırken yıllar sonra uluslararası işletme yüksek lisansı yapası tuttu. Akademik çalışmalardan çok sosyal ortam özlemiyle olduğunu anlamıştım bir konuşmada. Essendo la sua insegnante (öğretmeni olarak) onu bu sevdadan vazgeçirmeyi kendime yakıştıramadığım için başvuru sürecinde yardımcı oldum ve bu sene başladı.

Beklenen sosyal ortam şimdi zoom’da yaşanıyor, online eğitimle master yapıyor. Üniversite, işletme dalında çok iyi bir okul olduğu için program molto comprensivo e pesante (çok kapsamlı ve ağır). Ağır diyorum çünkü bizzat gördüm. Bir quiz’e hazırlanmak için zoom’da buluşmak istedi, kabul edince her biri en az on sayfalık bir sürü makale ve ders notları geldi. Derken yağmur gibi ödevler çıktı ortaya. Motivasyon günümüzde başlayıp üç gün üçer saat ders yaptım gece yarılarına kadar.

Ve ben derslere kadar ve sonrasında onca şeyi okudum veya en azından gözlerimle taradım. Saçımı taramaya vaktim olmadı çünkü aralarda diğer işlerimi yetiştirmek zorundaydım. Dersler sırasında da bir yandan yağmur gibi mail ve whatsapp mesajları gönderdi, zaten ekranda birbirimizi görüp konuşuyorken! Nereye bakacağımı şaşırdım. Ekran paylaşımı falan gibi özellikleri öğrenirken mi sono persa (kayboldum) ekranda, dönemedim toplantı odasına bir türlü. O esnada ruhumun kaybolmaya başladığını hissettim.

Bilgisayar başında geçen günler ve gecelerin ardından uyku düzenim ve kalitem bozuldu, havlu attım üç günde. Havluyla birlikte kanatlarımı da çıkarıp fırlattım çünkü bu kadar tembelliğe alışmışken bu tempoda bir yıl çalışamayacağımı çok net gördüm. Bir quiz’le kalaydı iyiydi.

Yani hayvanat bahçeme geri dönüyorum, ci vediamo!

Risate rotonde

Yuvarlak gülüşler!

Bu da nereden çıktı demeyin. Geçen gün İtalyan hat sanatıyla yazılmış hoş bir cümleye rastladım ve sizlerle de paylaşmak için yine haftanın ilk gününü, motivasyon günümüzü bekledim. Yuvarlak gülüşler veya kahkahalar anlamına gelen risate rotonde ifadesini pek sevdim, umarım yuvarlak gülüşlerle dolu bir hafta geçiririz.

“Nel tuo cuore fai entrare solo cose belle, belle persone, risate rotonde”

(Kalbine yalnızca güzel şeylerin, güzel insanların, yuvarlak gülüşlerin girmesine izin ver)

Yazıyı gördüğüm sabah ruhsuz bir tonda ütü yaparken bir öğrencim aradı, uzun uzun konuştuk. Konu bir türlü okula ve derslere gelmeyince, bir konuda yardım isteyeceğini ama da molto tempo (uzun zamandır) haberleşmediğimiz için çekindiğini düşündüm. Kapatırken ben sordum artık herhangi bir konuda yardıma ihtiyacı olup olmadığını. Yok ben sadece sizi çok özlediğim için aradım demez mi! Ben eridim bittim tabii o anda. Kapatırken de hocam hiç yakışmadı ütü yapmak size dedi, bence içinden Allah kurtarsın diye de geçirdi.

Konuşurken yuvarlanmaya başlayan gülüşlerim bu kapanış cümlesini duyunca yuvarlak kahkahalara dönüştü birden ve çok denişik bulduğum bu güzel ifade anında somutlaştı yüzümde!

O keyifle hafta sonu çıkmayacağım için üşenip bıraktığım iki kot pantolonumu da güzelce ütüledim. Forse (belki) çıkarım ve hatta çıkayım diye, beni teşvik etmeleri için askıları dışarıya, dolabın kulpuna astım. Üzerine nasıl olsa elime geçen bir tişörtü giyiverebilirdim. Yeter ki çıkma isteği gelsin!

Ne bileyim aynı gün dünyanın en güzel iki tişörtünün hediye geleceğini! Verso la sera (akşama doğru), o gün hiçbir şey yapmamış olmanın ağırlığıyla kanepede bir yetmiş iki yatarken kapı çaldı, harika dostum komşum çok şık bir karton çantada bir hediye getirdi. Ben yalnızca o çanta gelse çok sevinir, günlerce yanımda yatırabilirdim.

Paketi bir açtım, iki tane muhteşem arte da indossare (giyilebilir sanat) örneği, incecik yumuşacık tişörtler üzerinde rapido kalemle çizilmiş, renkli mürekkeple boyanmış iki tablo! Hemen tişörtlerimi ütülediğim kotların üzerine astım ve çok güzel iki kombin yaptım. Canlı bir müze formatında hemen çıkmam lazım, herkes görsün tişörtlerimi!

Stirare (ütü yapmak) yakışmıyor olabilir ama bunlar çok yakıştı bana. Kolajlarımı özlediğinizi biliyorum, bu nedenle bu tabloları bir kolajda sergilemek isterim.

Görünce neden sevinçten deliye döndüğümü hemen anladınız değil mi?

Bu tabloların özenli sunumuna ait, yine bir tablo değerindeki kartta ise şunlar yazıyor:

Sevgili Ülgen,

Horoz gördüğümde aklıma sen geliyorsun. Bu markayı yeni keşfettim. Sana Çilli Horoz (Bartolomeu Dias) ve kalbi düşüncelerine yakın zürafa ile sevgilerimi yolluyorum. Umarım beğenirsin.

Merih

Sevgiyle kal..

Sevgiyle kalakaldım gerçekten, aşırı dozda bir incelik ve sevgi karşısında kal geldi adeta! Beklenmedik bir anda ruhumuza dokunan bir dost eli, ince bir düşünce sihirli bir değnek gibi nasıl da bir anda değiştiriyor dünyamızı, rotondissimo (yusyuvarlak) yapıyor gülüşlerimizi.

Nisan ayında yazdığım Una meraviglia della vita (hayatın bir harikası) başlıklı yazımda, da sedici anni (on altı yıldır) komşuluk yaptığım ama aslında hukukumuzun daha da eskilere dayandığı bu tatlı kadını tanıtıp devetabanı yaprağının doğumu sırasında paylaştığı heyecanını anlatmıştım.

Temmuz ayında zürafalarla ilgili bir yazı yazdığımda, Kenya’da çektiği zürafa fotoğraflarını ve videolarını paylaşmıştı ilginç bilgiler eşliğinde. Güzel kirpiklerinin dökülüp kornealarının bozulduğunu, bu nedenle gelişen görme kaybı yüzünden tek düşmanları aslanlara yem olduklarını öğrenince ben de çok üzülmüştüm. Bacaklarını iki yana açıp su içmeye çalıştıkları komik, sakar duruşlarına gülüp birçok ortak yönümüzün yanında gerçek birer zürafasever olduğumuzu da keşfetmiştik.

Ama komşu olduğumuz için en ortak konumuz (bazen de derdimiz) çilli horozumuz! Bu nedenle, Il mio cilli gallo (çilli horozum) yazımı çok sevdi, beni çok iyi anladı. Şehrin göbeğinde ve her saat ötebilen yeni nesil horoz tanımı tam da uydu bizim deli çilliye. Bu hafta horozlu tişörtümle bir görünüp ayar vereyim diyorum Bartolomeu’ya!

Sono sicura (eminim) kıskançlıktan yataklara düşecek, sesi kısılıp ötemez olacak, ya da iki horoz bir çöplükte ötmez diyerek pılısını pırtısını toplayıp gidecek bu diyardan.

Ama kaçsa da Merih’e sığınır korkarım çünkü o aynı zamanda gerçek bir horozsever. Bükreş’te bir restoranın duvarında bu resmi gördüğünde, o zamana kadar horozların ne kadar estetik varlıklar olduğunu görmediğine, bilmediğine, fark etmediğine hayıflandığını yazmıştı. Bunun üzerine, bir arkadaşının babasının çiftliğinde görmeye gittiği birbirinden güzel rengârenk horozların fotoğraflarını gördüğümde benim de balkona bir pollaio (kümes) kurasım gelmişti.

Yaklaşık on beş yıl önceye gittim şimdi, bütün gün hasta bakıp zor ve yorucu göz ameliyatlarının ardından gelen enerjik öğrenciyle, oturduğu yerden yaptığı dört beş saat ders sonrasında yorgun düşmüş öğretmenin l’italiano çalıştığı o güzel akşam dersleri! O günlerde bir Portekiz gezisinden seramik bir horoz getirmişti bana, yanımda fotoğrafı yok ama resimdekinin aynısı çok sevimli, vakur bir horoz. O günden beri ofiste kitaplığımın başköşesinde durur.

Padri e figli

Hatta yıllar sonra yanına, yine Portekiz’den, aynı formda minik bir beyaz horoz geldi ve bu kompozisyonumun adı Babalar ve Oğullar oldu. Bu arada fotoğraflama şansı buldum, ekliyorum baba ve oğlun fotoğrafını hemen.

Horoz, Portekiz’in simgesidir ve çok da güzel bir öyküsü vardır. Ülkenin adı kendi dillerinde Portugal, İtalyanca’da ise Portogallo, yani içinde bir horoz barındırıyor: Portekizce galo ve İtalyanca gallo. Ben de canlı cansız her şeye bir ad vermeyi pek sevdiğim için sanat eseri horozlu tişörtümün adını Artegallo koydum!

Kalbinize yalnızca güzel şeylerin, güzel insanların girmesine izin verin, yuvarlak gülüşler gelir zaten!

 Buon lunedì 

Not: Lunedì (pazartesi) luna (ay) sözcüğünden geliyor. Güzel bir ay günü dilemek için seçtiğim bu resim de tişörtlerimin tasarımcısına ait.

Quante volte

Kaç kez!

(1947-1995)

Domenica Rita Adriana Bertè, İtalyan hafif müziğinin en güzel ve etkileyici seslerinden, İtalya’nın en sevilen kadın şarkıcılarındandı. Biz onu il suo nome d’arte (sahne adı) ile tanıyoruz, Mia Martini ya da popüler kısa adıyla Mimì!

Mia Martini’nin önemli başarılar ve ödüller sığdırdığı kısacık hayatı, Riccardo Donna’nın yönettiği 2019 yapımı drama filmi Io sono Mia’ya konu oldu. Bu filmde Mia Martini’nin müzik kariyeri, yaşamından kesitler, yine bir şarkıcı olan kız kardeşi Loredana’ya yer verilmiş.

Peki, biz Mia Martini’yi hangi şarkı ile tanıyoruz? Tabii ki, yaklaşık 300 şarkıyı Türk pop müziğine kazandıran Fikret Şeneş’in sözleriyle aklımıza ve ruhumuza kazınan, dilimize dolanan Ajda Pekkan şarkısı Sana Doğru ile:

“Herkes seçer kendi yolunu
Bilmez ki mutsuzluk mu sonu
Şu günlük güneşlik dünyada
Bulur en zorunu”

Quante volte (kaç kez) dinledik kim bilir bu şarkıyı ve şu günlük güneşlik dünyada kaç kez en zor yollara saptık, dik yokuşlara tırmanıp uçurumlarda bulduk kendimizi, önümüzde pusu kuran anlaşmazlıklar içinde kaybolduk.

Niyetim, Mia Martini’nin 1982 yılında çıkardığı Quante volte … ho contato le stelle (Kaç kez … yıldızları saydım) albümünden, sözlerini kendisinin yazdığı bu efsane şarkıyı güzel klipler eşliğinde farklı İtalyan şarkıcılardan dinletmekti bugün. Ancak, Quante volte adında başka şarkılar olmasına rağmen Mimì’nin şarkısını sadece kendisi seslendirmiş.

Bizde ise 1983 yılında çıkan Sana Doğru’yu benden başka herkes söylemiş, şarkı Ajda’nın tekelinde kalmamış! Ben bu şarkıyı seslendiren birkaç isim sayayım size hemen: Zuhal Olcay, Işın Karaca, Nihan Şahenk, oyuncu Gökçe Bahadır, 2003 yılında Sertab Erener’in birinci olduğu Eurovision Şarkı Yarışmasında ona eşlik eden tek Türk dansçı ve vokalist olan Özge Fışkın.

Sanırsınız şarkı bizim, Mia Martini bizden araklamış!

Ben de şarkının orijinalini bir zoom konserinde sizlere söylemek isterim, artık bilemem konser sonunda quante persone (kaç kişi) kalır dinleyen ama è il pensiero che conta, non la voce (önemli olan düşüncedir, ses değil)!

O zaman çalışmalara başlıyorum ama şimdilik Mia Martini’den Quante Volte gelsin sana doğru:

Klipte sözleri de var, qualche volta (birkaç kez) dinleyip çalışın, bana eşlik edersiniz zoom günü!

Ve başrollerini Serena Rossi, Maurizio Lastrico, Lucia Mascino ve Dajana Roncione’nin oynadığı Io sono Mia filminden:

Pronomi Relativi

Cümle içinde kişi(ler) veya şey(ler) hakkında doğrudan veya dolaylı bir yan bilgi daha vermek istediğimizde Pronomi Relativi (ilgi zamirleri) kullanmalıyız.

Özne veya nesne ne olursa olsun (kişi, nesne, tekil, çoğul) hakkında doğrudan ikinci bir bilgi vermek için che ilgi zamiri kullanılır:

La signora che ho appena salutato é la madre di Luigi.
(Şimdi selamladığım hanım Luigi’nin annesidir)

Tutti i libri che ho letto durante l’estate sono romanzi gialli.
(Yazın okuduğum tüm kitaplar polisiye roman)

Sarı anlamına gelen giallo sözcüğü, aynı zamanda libro, romanzo, film ve racconto sözcükleri ile kullanıldığında polisiye anlamına gelir.

Bazen de hakkında bilgi vereceğimiz kişi veya şey cümlenin nesnesidir:

Non conosco quelle bambine che stanno giocando nel giardino.
(Bahçede oynayan o kız çocuklarını tanımıyorum)

Mi piace molto il vestito che mi hai regalato.
(Bana hediye ettiğin elbiseyi çok beğendim)

Che yerine sözcüğün erkek tekil, dişi tekil, erkek çoğul ve dişi çoğul oluşuna göre il quale, la quale, i quali ve le quali de kullanılabilir ama sürekli articolo düşünmek gerekir o zaman.

Yukarıdaki cümleleri şu şekilde de kurabiliriz:

La signora la quale ho appena salutato é la madre di Luigi.

Tutti i libri i quali ho letto durante l’estate sono romanzi gialli.

Non conosco quelle bambine le quali stanno giocando nel giardino.

Mi piace molto il vestito il quale mi hai regalato.

Bunu bilin ama bu tarz cümlelerde che kullanmayı tercih edin derim. Hem daha sık kullanılıyor hem de çok daha kolay!

Son örneğe tekrar bakalım:

Mi piace molto il vestito che / il quale mi hai regalato.

(Bana hediye ettiğin elbiseyi çok beğendim)

Burada, mi piace quello che mi hai regalato dersem ‘bana hediye ettiğin şeyi beğendim’ demiş olurum. Yani quello sözcüğü il vestito sözcüğünün yerini tutar.

Quello che yerine ciò che de kullanabilirsiniz.

Non ho capito quello che/ciò che hai detto (Dediklerini anlamadım)

Dolaylı anlatım için ise a, di, da, in, su, con, per, fra/tra gibi edatlar kullanılır. Bu
cümlelerde, preposizione sonrasında cui sözcüğünü kullanmak yeterlidir.


Conosco bene gli insegnanti di cui stai parlando.
(Hakkında konuştuğun/bahsettiğin öğretmenleri iyi tanıyorum)

Sono molto bravi questi bambini fra cui c’è anche tuo figlio.
(Aralarında senin oğlunun da olduğu bu çocuklar çok başarılı)

Bu yapıda yine cui yerine cinsiyet ve niceliğe göre il quale, la quale, i quali, le quali demek de mümkün (conosco bene gli insegnanti dei quali stai parlando).

Ancak, articolo ile birleşen bir edat kullandığınızda ifade çok zorlaşabiliyor: al quale, delle quali, sulla quale, dai quali, nel quale. Bu nedenle cui tercih edilerek kolaya kaçılabilir.

Cui aynı zamanda dolaylı anlatımda iyelik bildiren yapılarda kullanılır:

Il ragazzo, la cui macchina é parcheggiata qui, é entrato in quel negozio.

(Arabası burada park edilmiş olan çocuk o dükkâna girdi)

Conosci quei bambini il cui padre vuole parlare con te?

(Babaları seninle konuşmak isteyen o çocukları tanıyor musun)

En sade ve anlaşılır şekilde böyle anlatabildim, yine pratik yaparak pekiştiririz!

Not: Bugün rengim sarı gördüğünüz gibi. Küçükken saçlarımın rengi çok açıkmış, babam ve dayım Sarı derdi bana. Bu yaşıma geldim, o sarışın halden eser kalmadı ama quel soprannome (o lakap) kaldı, dayım hala Sarı diyor.

Sizin de çocukluğunuzda takılıp yakanızı bırakmayan bir lakabınız var mı?

Oggi è lunedì

Bugün Pazartesi, malum başlangıçlar günümüz. Rejim olsun, spor olsun bir şeylere başlıyoruzdur hepimiz bugün mutlaka. Kararlı ve keyifli bir inizio (başlangıç) olsun!

Bugün aynı zamanda Dünya Kır Çiçekleri günü demiştim ama falso allarme (yanlış alarm) olmuş, bu nedenle yazıyı güncelliyorum.

Olay şöyle gelişti: Sabah tam yazarken bir arkadaşım şu mesajı gönderdi. Sık sık Dünya Bir Şey Günümü kutlar. Ben de resmi büyütmeden göz ucuyla baktığım için yanlış okumuşum, meğer Dünya Kız Çocukları Günü imiş! Bir önceki gün olan tarihe de dikkat etmemişim, bence sözcüklerin benzerliği ve resim de yanıltıcı olmuş. Tamam, gözlerim de bozuldu! Olsun, kız çocukları da kır çiçekleri gibidir. Bugün de Dünya Kır Çiçekleri Günü olsun madem ve herkese kutlu olsun!

Bugün annemin doğum günü, dolayısıyla bir kız çocuğu olarak çok aktifim ve yine iş peşindeyim Bu senenin sürprizleri farklı haliyle. Kır çiçekleri è la prima sorpresa (ilk sürpriz)!

Geçen hafta zoom olayına çok geç ama hızlı bir giriş yaptım. İlk seansı yaptığım günün akşamında Amerika’daki yeğenimin nikahına katıldık. Come nei film (filmlerdeki gibi), hastalıkta ve sağlıkta birbirlerinin yanında olmaya söz verip I do dedi tatlı çift. Onlar bile evden nikah dairesine bağlandı, gerçek misafirleri yalnızca gelinimizin ablası ve herkesten daha şık olan köpekleriydi.

Bizler de Türkiye’nin ve hatta dünyanın dört bir yanından ospiti virtuali (sanal konuklar) olarak katılıp kadehlerimizi onlara kaldırdık. Nikahı kıyan genç kız çok tatlı ve neşeliydi, gayet rahat çiçekleri sulayan diğer bir kızın olduğu arka plan dahil olmak üzere hiç de resmî bir ortam olmadığı için çok doğal bir sohbet eşliğinde çok eğlendik.

Bugün de dört ayrı zoom buluşmaşı planladım annem için. Haydi bir film izleyelim deyip oturturum herhalde ekran başına. La coppia appena sposata (yeni evli çift) ve köpekleri ile de buluşacağız. Yurt dışında yaşayanlarla saat farklarını da dikkate alıp tüm katılanlara uyan saatleri belirledik ve mecburen (daha iyi aslında) yarımşar saatlik mini buluşmalar ayarladım art arda. Mumları yakar yakar üfleriz artık!

Vediamo (bakalım) nasıl geçecek..

BUGÜN yapabileceğin şeyleri asla YARIN yapma

ERTELEME zamanın HIRSIZIDIR

MSC Splendida

Interrail sırasında gemi güvertesinde, bağdaş kurup oturduğumuz sefil yer sofrasında, sırt çantalarımıza zulaladığımız konserve yemekleri plastik kaşıklarla ve hatta sarmaları ellerimizle yerken kola kutularımızı tokuşturup deliler gibi eğlenmiştik. Nefis yemeklerin meraviglioso (harika) bir sunumla geldiği ama mutsuz tur arkadaşımızın günün çorbasını ve risotto’yu burnumuzdan getirdiği şık sofrada ise o kadar keyifle kadeh tokuşturamamıştık.

MSC Splendida

Turlara katılmayıp geminin konakladığı şehirleri Interrail ruhuyla gezince una settimana indimenticabile (unutulmaz bir hafta) geçirdik MSC Splendida’da. Her yaş grubu için çok keyifli bir seyahat alternatifi, herkes kendi zevklerine ve beklentilerine göre takılabilir. En cazip tarafı ise otel odanızın da sizinle birlikte dolaşıyor olması, o kadar yer gezip de bir kere yerleşmek ve toparlanmak güzel bir şey doğrusu!

Bizim tur programımızda yine Akdeniz ülkeleri ve daha önce görmediğim Fas vardı. Orayı heyecanla bekliyordum ama Mayıs ayında incredibile (inanılmaz) bir fırtınaya yakalandık ve tam Fas’a doğru yola çıkmışken geri dönüp Palermo’da duraklayacağımız anons edildi. Bu anonsun yapıldığı akşam yemeği sırasında, scontenta (memnuniyetsiz) tur arkadaşı bu sefer de ekşi bir suratla fırtınadan yakınıyor, bir daha gemi turuna çıkarsa iki olacağını söylüyordu. Bende ise adrenalin tavan, korku sıfır, masada bardaklar bir oraya bir buraya kaydıkça tatlı bir macera hissi ve tarifi zor bir keyif vardı. Ben isterdim bir daha gemi turuna katılıp iki olmasını ama tekrar yapamadım una crociera (bir gemi seyahati).

Gianluigi Aponte’nin 1970 yılında tek bir yolcu gemisi alarak kurduğu MSC’nin (Mediterranean Shipping Company) şimdi farklı güzergahlarda yolculuk yapan numerose navi passeggeri (çok sayıda yolcu gemisi) var. Gemilerin adları birbirinden güzel, ya dişi bir sözcük ya da bir sıfatın dişi hali: Magnifica, Orchestra, Poesia, Divina, Musica, Sinfonia, Opera, Virtuosa, Fantasia, Preziosa, Seaside, Seaview, Meraviglia, Lirica, Bellissima, Grandiosa, Armonia.

MSC Gülsün

Aslında şirketin tarihçesi, ailenin Napoli limanından deniz taşımacılığı yapmaya başladığı 1675 yılına kadar uzanıyor. Dünyanın en büyük ikinci konteyner operatörü MSC bugün tam 23 bin konteyner taşıyabilen, dünyanın en büyük nakliye gemisine sahip. Şimdi sıkı durun, 400 metre uzunluğu ve 60 metreden fazla genişliği olan, mühendislik eseri bu gigantico (devasa) konteyner gemisinin adı MSC Gülsün!

Gemiyi Güney Kore’de yaptırıp 2019 yılında denize indiren şirketin başkanı Diego Aponte, Tekirdağlı bir iş adamının kızı Ela Soyuer ile sposato (evli). Çiftin çocuklarının adları Maya, Asya ve Oscar. 2015 yılında inşa edilen konteyner gemilerinin adları da MSC Maya ve MSC Oscar. Şirketin Tekirdağ’da yaptığı, Türkiye’nin en büyük ve Avrupa’nın üçüncü büyük limanı Asyaport ise yıllık 2 milyon 500 bin konteyner yükleme kapasitesine sahip. Tabii ki söylemeye gerek bile yok, MSC Ela adında da bir konteyner gemisi var!

Bilin bakalım Gülsün kim? Evet, Diego’nun kayınvalidesi! Allah herkese uluslararası arenada çalışan bu gemiye, adındaki ü’lerin yaratacağı bürokratik zorlukları önemsemeyip, kayınvalidesinin adını veren Diego gibi damat nasip etsin!

Gerçi ben şahsen adımı bir konteyner gemisine değil, tatlı bir taya vermiş olduğum için son derece memnunum, ne sono contentissima.

Davvero (gerçekten)!

Not: MSC de coronadan fena aldı payını, Ağustos ayından itibaren birer ikişer yeniden sefer yapmaya başladı bazı yolcu gemileri