Buon Natale

İyi Noeller!

Öğrencilerimden duyuyorum, bu yılbaşında çocuklar ve gençler heyecanla ağaçlarını süslemeyi beklerken anneler yorgun ve bezgin bir halde onları caydırmaya çalışıyor, ağacı kurmamakta direniyor. Ben gizlice anneleri arayıp rica ediyorum çocukların hevesini kırmasınlar diye. Bir parıltı her eve, herkese enerji verecek bu dönemde. Hazırlama aşaması bir faaliyet olacak, o renkler ve ışıklar günlerce keyif saçacak.

Diyen ben, kızının bir dizideki güçlü kadın figüründen etkilenip kendine onunki gibi kırmızı bir palto aldığını söyleyen arkadaşıma gülerek, “Ne yapacak paltoyu, evde mi giyecek” dedim ve şu an bu aklıma gelince utandım ne yalan söyleyeyim! Alsın ne güzel işte, o hevesi ve heyecanı yaşıyor olması ne hoş değil mi?

Amerika’daki evini uzaktan boşaltmak zorunda kalan, Dünya Bankasındaki işini çok uzun bir süredir Adana’da evinin bir odasından yürüten bu tatlı kızın kıpırtısı ne kadar umut verici oysa. Bu kış giyemezse seneye Washington’da giyer!

Oya eski öğrencim ve annesi Zeynep de çok yakın arkadaşım. Zeynep’in zaten yıllardır kırmızı paltosu var! Acaba ben en son altı yaşında anneannemin ördüğü tek tığ, metal düğmeli kırmızı paltoyu giymiş olduğum için kıskandım mı?

Bu kırmızı paltolu tatlı anne kız mutfakta harikalar yaratır ve bu lezzetlerden beni de mahrum bırakmazlar. Apartmanlarımız aynı sokakta ve çapraz karşılıklı olduğu için apartman görevlilerimizle sürekli bir şeyler yollarız birbirimize.

Oya ve Zeynep hiçbir Noel’de panettonesiz bırakmaz beni! Panettone, İtalyanların meşhur yılbaşı keki, Milano kökenli ama tüm Avrupa, Amerika, Kanada ve Avustralya’da yaygın bir tatlı ekmek ama bildiğimiz kek. Aslında bilmediğimiz bir kek, uzun ve farklı mayalanma sürecinden dolayı çok farklı bir rayihası var ve içinde yok yok. Nasıl yapıldığına dair ahkam kesmeyeceğim, sadece nasıl yendiğini biliyorum!

Panettonemin ne kadar kabarmış olduğunu görünce dehşete kapıldım ve üzerindeki notu okuyunca da pek mahcup oldum. Üçüncü denemede başardık bu sefer yazmış Oya, halbuki ben ilk denemeyi de yerdim bayıla bayıla.

Keşke ilk iki denemenin kırıntılarını da bir poşete doldurup gönderselerdi, kaşıklardım kahvemin yanında! Umut fakirin, bana umut veren ve adında pane (ekmek), kokusunda davet olan panettone de benim ekmeğim bu günlerde.

Ben fotoğrafını çekmeyi akıl etmeden hemen kestiğim için benzer bir sunumun olduğu bu fotoğrafı temsilen ekliyorum. Benim panettonemin fiyonguna küçük bir buğday başağı demeti iliştirilmişti!

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler anlayışının Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’den çok daha önce, Orta Çağ’da somutlaştığı diğer bir güzellik de pandoro. Onun da adında ekmek var, bir de altın anlamına gelen oro sözcüğü. Altın ekmek pandoro, soyluların yediği bir tatlı ekmekmiş o dönemde.

Pandoro, yukarıya doğru genişleyen yıldız şeklinde kalıpta pişen bir kek. Yatay olarak ince dilimler halinde kesilip dilimler kaydırılarak yerleştirildiğinde ise ortaya bir yılbaşı ağacı çıkıyor. Keyfinize göre süslerseniz de muhteşem bir görüntüsü oluyor.

Ben evdeki tüm ekmekleri, biraz daha kalsın diye ruhumdaki kuşa verdiğim için panettone ile besleniyorum artık. Bu arada, pandoro ekolünden de bir arkadaş arıyorum, buradan duyurmuş olayım!

Bu da Noel şiirimiz, fırından yeni çıktı:

Avete cotto dei deliziozi dolci

Che farannno tutti molto felici

Un panettone soffice come cotone

Oppure un pandoro che splende come oro

Avete preparato i vostri alberi

Con le decorazioni di diversi colori

Ditemi sono già stati cotti

Delle torte e vari biscotti

Al zenezero cannella burro e miele

Tanti Auguri per un Felice Natale

(Herkesi mutlu eden lezzetli tatlılar pişirdiniz mi? Pamuk gibi yumuşak bir panettone ya da altın gibi parıldayan bir pandoro? Farklı renklerde süslerle ağaçlarınızı hazırladınız mı? Söyleyin bana zencefilli, tarçınlı, tereyağlı ve ballı çeşitli pastalar ve kurabiyeler pişti mi?)

Ağız tadıyla Mutlu Noeller efendim!

Yeni yıl için dileklerimiz her zamankinden çok ve zaruri, bence Noel’den başlayalım biz ama önce Andrea Bocelli ve kızı Virginia’dan Leonard Cohen’in Hallelujah şarkısı:

Scrivere o non scrivere, è questo il dilemma!

Yazmak ya da yazmamak, işte bütün mesele bu!

Bu dönemde ancak kendi yaşam serüvenimden duygular yakalayabildiğim filmler ve diziler izleyebiliyorum. Ridere (gülmek) veya en azından sorridere (gülümsemek) şart, ağır hiçbir şeye katlanamıyorum. Eskiden, başladığım kitabı veya filmi yarım bırakmak kitabımda yoktu. Sinemada film bittiği an kalkıp giden izleyicilere sinir olur, film hakkında diğer bilgilerin verildiği, emeği geçen herkesin listelendiği son jenerik bitmeden kalkmazdım. Bu kuralım değişmez gerçi ama şimdi evde televizyonda veya internet üzerinden bir film izlerken kapatıveriyorum sarmayınca. Ya da bir kitabın ortasında veya daha ilk sayfalarında vazgeçebiliyorum okumaktan. Şu anda bunu emeğe saygısızlık olarak görmüyorum, sonuçta kendi hikâyemin sonu kötü bitmesin diye uğraş vermekteyim!

L’altro giorno (geçen gün) boş bir zamanımda Netflix’te çılgınca gezinirken ve sürekli bir şeylere başlayıp ilk dakikalarında izlemeyi bırakırken, karşıma 2009 yapımı Amerikan filmi Julie & Julia çıktı. Bir türlü izleme fırsatım olmamıştı, hemen başladım. Filmin on üçüncü dakikasında Julie’nin blog yazmasına dair fikir ortaya atıldığı anda ise artık kesinlikle bırakmayacağım, sonunu getireceğim belli oldu.

Julie, işinin ve her biri ayrı telden çalan ‘çağdaş’ arkadaşlarının verdiği bıkkınlıkla ve hayatından duyduğu sıkkınlıkla, hayran olduğu Amerikalı şef ve yemek kitabı yazarı Julia Child’ın tariflerini paylaşacağı bir blog yazmaya karar verip 365 günlük emozionante (heyecanlı) bir serüvene başlıyor. İki kadının gerçek öyküsünün iç içe anlatıldığı filmin senaristi ve yönetmeni yine tatlı bir kadın, Nora Ephron.

Senaryo, 2004-2006 yıllarında yayınlanan Julia Child’ın otobiyografik kitabı My Life in Paris ve Julie Powell’ın Julie & Julia: 365 Days, 524 Recipes, 1 Tiny Apartment Kitchen adlı kitabından yola çıkarak yazılmış. Filmde ise bu iki kadının yazar olma süreçlerine tanık oluyoruz. Arada bir Meryl Streep’in canlandırdığı Julia Child’ın sesi ve konuşması karşısında fenalık gelse de keyifle izledim ve çok sevdim. Tutto considerato (sonuçta), o arada bir yoklayan fenalık benim bu sürece özel kendi sorunum, Julia ile hiç mi hiç ilgisi yok gerçekten.

Ben Julie’nin ablası olacak bir yaştayım. Cioè (yani) iş ve arkadaş konusunda tercihlerimi çoktan belirledim, benim gibi çağa ayak uyduran ama çağın dayattıklarının esiri olmayan çocuk masumiyetindeki kelaynak dostlarımla mutlu mesut yaşıyorum.

Ancak ben de blog macerama aynen kendime bir yıllık bir hedef biçerek terapi amacıyla başlamıştım. Il mio obiettivo (hedefim), İtalyancasever eski ve yeni öğrencilerime, dostlarıma hediye etmek üzere hazırladığım rehber niteliğindeki butik dil kitabını bu platforma taşımaktı. Kitap içeriğini güncelleyerek, videolarla zenginleştirerek ve kültür notları içeren yazılar ekleyerek bir yıl boyunca blog yazacaktım.

Bu yıl şubat ayında başladım ve tam bir ay sonra corona geldi çöreklendi hayatımıza. Dolayısıyla ruh halim ve yazıların içeriği değişti, blog başka bir şeye evrildi ama bu girişim planladığımın çok daha ötesine gitti bence. Dersler geri planda kalmış gibi görünse de filmler, şarkılar, yazı başlıkları, yazılarda geçen sözcükler ile più cose (daha çok şey) öğrenildi kesinlikle. Başlarda kendimce yazıyor, ilgilenenlerin diğer ilgilenenlerle paylaşacağını düşünüyordum. Kimlerin okuduğunu, ne düşündüğünü, yazıların ne kadar yayıldığını merak etmiyordum. Ama kılı kırk yararak delice emek verdikçe merak da başladı, beğeniliyor mu veya faydalanan çok mu gibilerden!

Julie’nin bir yazısına yorum geldiğinde yaşadığı heyecan çok aşina geldi bu yüzden. Benim yazılarıma da telefonla çok fazla yorum, çağrıştırdıklarıyla ilgili fotoğraf geldi, hikâyeler anlatıldı. Bu çok değerli paylaşımlar, gülüşmeler bizi yaşadığımız kâbustan azıcık da olsa uzaklaştırdı, birbirimize daha da yakınlaştırdı. Scrivendo (yazarak) ruhsal dengemi korumaya çalıştım, bunu ne kadar başarabildim henüz bilemiyorum. Yazma gayretim karşısında ise zaman zaman herhalde gidiciyim, eteğimdeki taşları döküyorum, giderayak bir iz bırakma telaşındayım hissine kapıldım!

Gelen yorumların hepsi arkadaşlarımdan, yakınlarımdan, dai conoscenti (tanıdıklardan). Tanımadığım herhangi birinden tek bir yorum ya da blogun iletişim kısmından soru veya talep içeren mail gelmedi. Bu nedenle bilemiyorum kimlere ne kadar fayda sağladım, ne kadar ilgi gördüm. Blog olayının raconu bu sanırım maalesef. Ama hep yakınlarımdan aldığım şahane yorumlar, sürprizli paylaşımlar ve sevgili arkadaşımın aman yazmayı bırakma, yoksa hepimiz devriliriz çağrısıyla devam ettim, tam devrileceğim anlarda yeniden güç buldum. İlham sizden bereket Allah’tan geldi!

Filmde Julie’nin sürekli kaç günü ve paylaşacağı kaç tarifi kaldığını sayması gibi, ben de kitaptan kalan bölümlerin hesabını yapıyorum. Nel mese di febbraio (şubat ayında) tüm gramer konularını tamamlayıp kitabı online platforma taşımış ve hedefimi gerçekleştirmiş olacağım. Aynı sıklıkta ve uzunlukta olmasa da yazarım yine muhtemelen, isteyen kayıt olup yazılar biriktikçe bültenler yoluyla bildirim alabilir.

Blogun arka planında kullandığım programda yazıların kopyasını alma olanağı yok, yalnızca blogu olduğu gibi buluta yükleyebiliyormuşum ama bunu hiç yapmadım şimdiye kadar. Bir aksilik olur, yazılar uçar diye geçen hafta bir gün boyunca tüm yazıları anam babam usulü (kopyala yapıştır) yedekledim. Naturalmente (tabii ki) o esnada çoğunu tekrar okudum ve hayal kurdum, belki ben de bu dönem yazılarını derler Julie gibi bir kitapta toplarım. Kitabın adını bile buldum şimdiden ama söylemem, sürpriz olsun!

Bir de pseudonimo (takma yazar adı) buldum kendime, sizce Jale nasıl?

İmza günümü de sevgili Merve’nin butik pasta ve yemek evi Julie & Julia’da yapacağım. Fanatik bir Adanalı olduğunu söyleyen Merve, küçücük dükkânına bu ismin çok yakıştığını düşünüyor çünkü usta bir şef olana kadar Julia Child gibi zorlu bir süreç yaşamış. Marka tescilini alarak bu ismi verdiği, taze çiçekler olmazsa olmaz dediği sevimli mekânında misafirlerimizi kendi yemek masamızdaymışız gibi ağırlıyor. Ayrıca evlerdeki özel davetleri de organize edip şeflik yapıyor.

Umarım geçen yıl per un pelo (kılpayı) sarmaş dolaş, dip dibe, mutlu mesut kutladığımız doğum günümü imza gününe denk getirir, yine eski usul kutlarız, amin ve de amen!

İstanbul’da Michelin yıldızlı şeflerle çalışan Merve’nin mutfağı tam da bizim konsepte uygun, İtalyan ağırlıklı. Ancak İspanyol, Osmanlı, Hint veya Meksika mutfaklarından da esintiler de olabiliyor.

Nel nostro menu (bizim menümüzde) İtalyan esintileri olsun, üç yıl birlikte çalıştığı İtalyan şeften lezzetlerle yapalım jübileyi.

Toplantının adı da Julie & Julia & Jale olsun mu?

Not: Merve, ofisimin olduğu sokaktaki, muhteşem eklerleri ve pastaları ile midemi, sıcak dostlukları ile kalbimi fetheden Aslı ve Volkan çiftinin kuzeni. Zarafete ve tatlılığa dair bir fikriniz olsun diye söylüyorum!

La vita davanti a sé

Önümüzdeki hayat!

Aslında tam çevirisi kişinin önündeki hayat gibi bir şey olurdu ama kulağa daha iyi geldiği için böyle çevirdim. Zaten Fransız yazar Romain Gary’nin Émile Ajar takma adıyla yazdığı La vie devant soi adlı romanı Türkçe’ye Onca Yoksulluk Varken diye çevrilmiştir. In questo caso (bu durumda), benim çevirimdeki değişiklik çok mütevazı kaldığı için hoş göreceğinizi düşünüyorum.

Romain Gary (1914-1980)

Romain Gary’nin romanı İngilizce olarak 1986 yılında önce Momo ve daha sonra The Life Before Us adıyla yayınlandı. Romain Gary 1975 yılında bu romanıyla Goncourt Ödülü’nü kazandı. Goncourt Akademisi Ödülü aslında bir yazara bir kez veriliyor. 1956 yılında Cennetin Kökleri romanıyla bu ödülü kazanan yazar, on dokuz yıl sonra takma adla yazdığı bu romanla ödülü ikinci kez alan l’unico scrittore (tek yazar) olmuş. Bu gerçek ise 1980 yılında, intihar notunda ortaya çıkmış.

Edoardo Ponti’nin yaptığı ve annesi muhteşem kadın Sophia Loren’in oynadığı filmi bu sabah izledim ve çok beğendim. Mutlaka izleyin, hem film çok güzel hem İtalyancası çok sade ve facile da capire (kolay anlaşılır). Böylece Cassandra Geçidi ile başladığım Sophia Loren filmleri geçidini bu güzel filmle noktalamış oldum. Ama beki de noktalamamışımdır, chissà (kim bilir)! Umarım bir film daha yapar anne oğul.

Momo’yu oynayan Senegalli Ibrahima Gueye de çok iyi gerçekten. Laura Pausini’nin commuovente (etkileyici) sesinden Io sì şarkısını dinlerken ve film Puglia Bölgesinin Bari şehrinde çekildiği için Faro San Cataldo Bari olduğunu tahmin ettiğim deniz fenerine bakarken bir ışık doğdu bugün içimde!

Sözcüklerin bittiğinde ben buradayım, ben buradayım

Belki işine yalnızca bu iki sözcük yarar, ben buradayım, ben buradayım

Hayatta kalmayı öğrendiğinde ve imkânsızı kabul ettiğinde

Kimse buna inanmaz, ben inanırım

Bilmiyorum, kaderin ne senin

Ama istersen, eğer beni istersen, ben buradayım

Seni kimse duymaz

Ama ben duyarım

Che grande donna!

Ne muhteşem kadın!

İtalyanca’da sıfatlar nitelendirdiği isimden sonra gelir, cinsiyete ve ismin tekil veya çoğul olmasına göre değişir. Ancak bello, bravo, caro gibi bazı sıfatlar isimden önce kullanıır, sıfat vurgulanmak istenirse isimden sonra gelir (una brava ragazza, una ragazza brava). Sıfatları ayrıntılı olarak gramer konuları arasında Gli aggettivi başlıklı yazımda anlatmıştım. Bazı sıfatların ise konumuna göre anlamı değişir. İşte grande bu sıfatlardan biridir. Grande sıfatı isimden önce kullanıldığında muhteşem, sonra kullanıldığında ise büyük anlamına gelir. Örnek olarak, una grande piazza (muhteşem bir meydan) ve una grande piazza (büyük bir meydan) ifadelerini vermişim.

Bu yazıya verdiğim başlık Che grande donna ise küçük prensim Faruk’un MSC Splendida başlıklı yazıma yaptığı yorumda Sophia Loren için kullandığı ifade. Bu yazıda MSC Şirketinin sahibi Aponte ailesine gelin giden Ela Soyuer ve dünyanın en büyük konteyner gemisine kayınvalidesinin adını veren Diego Aponte’den bahsetmiştim. Faruk, zamanında Tekirdağlı kayınbaba ile bir iş konusunda tanışmış ve kızının hikâyesini ondan dinlemiş.

Ahmet Soyuer, çiftin İsviçre’de okulda tanıştığını falan anlattıktan sonra torunlarının fotoğrafını göstermiş. Gemide yaşlı güzel bir kadının kucağında iki bebiş gören Faruk, kadını aileden biri sanıp babaanneleri mi diye sormuş. Daha sonra iyice bakınca anlamış ki Sophia Loren. Meğer aile dostlarıymış!

Asıl adı Sofia Villani Scicolone olan Sophia Loren, insegnante di pianoforte (piyano öğretmeni) bir anne ve ingegnere (mühendis) bir babanın kızı. Bugün 86 yaşında olan Sophia Loren’i ilk kez çocukken sinemada izlediğim Cassandra Geçidi filminde görüp hayran olmuştum. Biz büyüdük ve kirlendi dünya ama Sophia Loren hâlâ güzel.

Sophia Loren, 1950 yılında 16 yaşındayken tanıştığı regista (yönetmen) Carlo Ponti ile 1957 yılında ilk evliliğini yaptı, ancak Carlo Ponti ayrı yaşadığı karısından henüz boşanmamış olduğu için bu evlilik iki avukatın vekilliğinde kağıt üzerinde bir anlaşma ile yapılmış. Daha sonra 1966 yılında resmî olarak evlenen Loren ve Ponti 2007 yılında Carlo Ponti’nin ölümüne kadar evli kaldı. Sophia Loren’in iki oğlu ve dört torunu var.

Radio Times için yaptığı yeni bir söyleşide şunları söylemiş Sophia Loren:

“Hayatta hiç pişmanlıklarınız olmadığını söylemek zor. Yaşadıkça çok çeşitli deneyimler elde ediyorsunuz. Ama ben her zaman pişmanlıklarım olmaması için uğraştım.”

“Huzurlu bir yaşamım oldu. İstediğim her şeye sahip oldum. Harika bir aile, güzel çocuklar ve güzel torunlar. Pişman olduğum tek şey beyaz gelinlik giyerek evlenmemiş olmak. Bu benim hayatımın hayaliydi, hâlâ da içimde.”

Carlo Ponti ile evlenirken gelinlik yerine açık renkli sade bir elbise tercih etmiş. Vallahi ne diyelim, insanın 86 yaşına gelip de hayattaki tek pişmanlığı olarak yalnızca bunu söylemesi ne güzel!

İlginç bir bilgi daha vereyim. Sophia Loren’in kız kardeşi Maria, 1962 yılında Benito Mussolini’nin dört oğlundan en küçüğü Romano Mussolini ile evlenmiş ve on yıl süren evliliklerinde iki kızları olmuş. 2006 yılında ölen Romano Mussolini caz piyanisti, pittore (ressam) ve film yapımcısıymış!

Bu kadar magazin haberi yeter diyorum ve Sophia Loren’in filmlerinden kesitler içeren güzel bir video paylaşıyorum:

Mambo Italiano şarkısı aslında 1954 yılında Bob Merrill tarafından Amerikalı şarkıcı Rosemary Clooney için yazılmış olsa da akla Sophia Loren’i ve Vittorio De Sica ile dans ettiği meşhur Pane, amore e … filmini getirir.

Annemi hep eski yıllara götürür ve enerji verir bu şarkı, kalkıp mambo yapar.

Aklıma güzel bir fikir geldi şu an, çıkması için yalvarıp sürekli veto edildiğim şu günlerde son çare olarak bir de yüksek desibelde Mambo Italiano çalayım en iyisi!

Not: Yazıyı dün gece yazdım ve bu sabah karşıma Netflix’te, oğlu Edoardo Ponti’nin yönettiği Onca Yoksulluk Varken filminde çıktı. Çok şaşırdım, erdim mi acaba derken bir de baktım 13 Kasım’da Netflix’te yayınlanacağı gazetede yazmış ama ben artık gündem takibini bırakıp günleri geldiği gibi yaşadığım için hiç haberim olmamıştı.

Un’altra notte a Portofino

Portofino’da bir gece daha!

Portofino’dan dönmeden önce un’altra canzone (bir şarkı daha) dinletmek istedim. C. Carson Parks’ın yazıp 1966 yılında karısı Gaile Foot ile söylediği meşhur şarkı Somethin’ Stupid, daha sonra Frank Sinatra ve kızı Nancy Sinatra, Robbie Williams ve Nicole Kidman başta olmak üzere birçok kişi tarafından seslendirildi.

Bir liste buldum, inanamadım. Çıktığı tarihten fino ad oggi (bugüne kadar) Fince’den Japonca’ya çevrilmediği dil ve söylemeyen şarkıcı kalmamış ama nasıl olduysa Fikret Şeneş ve Ajda bu şarkıyı atlamış, buna da inanamadım. Ekol farkı herhalde!

Andrea Bocelli, Portofino’da şarkının Giorgio Calabrese tarafından yazılan İtalyanca versiyonu Qualche Stupido’yu karısı Veronica Berti ile söylüyor:

Difficile trovare la maniera di passare la serata con te
Supponi, per esempio, ce ne andassiamo a ballare, lo sai bene com’è
Insieme finiremmo per cercare un posto quieto per nasconderci
E inevitabilmente finirei con qualche stupido “ti amo”

Lo so già, finiresti col reagire perlomeno risentendoti
Pensando non sia altro che una frase fra le tante che si dicono

Rimurgino parole estremamente intelligenti come piacciono a me
E aspetto che la sera mi procuri l’atmosfera per offrirle a te
Ma vuoi che sia la luna o il tuo profumo che io sento vicinissimo
E inevitabilmente m’impappino in qualche stupido “ti amo”

Ma vuoi che sia la luna o il tuo profumo che io sento vicinissimo
E inevitabilmente m’impappino in qualche stupido “ti amo”


Ti amo
Ti amo
Ti amo

L’amore a Portofino

Portofino’da aşk!

Dalida
(1933-1987)

Asıl adı Iolanda Cristina Gigliotti olan İtalyan şarkıcı Dalida, Kahire Opera Orkestrası’nda birinci kemancı olarak görev yapan babasının işi nedeniyle orada doğmuş ve çocukluğunu Mısır’da geçirmiştir. Bir süre terzi olan annesinin izinde modaya yönelip mankenlik yapmış ve Miss Egypt güzellik yarışmasında birinci olduktan sonra kariyerine Paris’te attrice (oyuncu) olarak devam etmek istemiştir.

Sinemada umduğu başarıyı elde edemeyen Dalida, nella sua infanzia (çocukluğunda) tanıştığı müzik dünyasında yerini aldı ve aramızdaki yaşı yetenlerin iyi bildiği ve hatta büyük ihtimalle şu anda mırıldanmaya başladığı Fransızca Salma ya Salama dahil olmak üzere birçok güzel şarkıya imza attı ve çoğu Fransızca olan çok sayıda albüm çıkardı.

Dalida’nın Arapçasını da söylediği Salma ya Salama şarkısı yine Fikret Şeneş’in zengin immaginazione (hayal gücü) ve eşsiz sözcük benzetmeleri ile bizde de Gönlümdeki Saraya adıyla gönlümüzdeki saraya kurulduydu!

Şarkıyı kapan, tadını ve hatta cılkını çıkaran ise tahmin edeceğiniz gibi yine süper starımız Ajda:

İsteklerin varsa
Böyle yaşamaktan başka
Yoktan var olur her şey dilersen
Sevgim az gelirse
Altın gümüş paraya
Eğer onlar bende yoksa
Arar bulurum hemen ben
Yeter ki sen iste

Saraya saraya, gönlümdeki saraya

Saray, altın gümüş paraya az gelen sevgi, her şeyi yoktan var etme, Salma ya Salama deyince aklıma nereden geldiyse a scuola elementare (ilkokulda) öğrendiğimiz bir türkü geldi, Eminem Eminem Köyümün Güzeli!

Neyse konumuz Eminem değil, dünya güzeli Dalida. Purtroppo (maalesef) Dalida’nın ihtişamlı hayatı, onca başarı ve şöhrete rağmen çok hüzünlü geçmiştir. Fırtınalı aşklar ve intiharlar silsilesi ile sarsılan Dalida, aşırı dozda uyku ilacı alarak intihar etti, bıraktığı notta ise şunlar yazılıydı:

“La vita mi è insopportabile. Perdonatemi

(Hayat benim için katlanılmaz. Beni affedin)

Dalida’nın gerçek boyutlarında heykelinin olduğu mezarı Paris’teki açık hava müzesi veya rengârenk bir bahçe güzelliğindeki Montmartre Mezarlığında.

Sveva Alviti

2017 yılında vizyona giren Dalida adlı filmde, 55 altın plak alan ve elmas plak verilen ilk şarkıcı olan Dalida’nın müzik hayatı, özel hayatından kesitler, içsel arayışla yaptığı Hindistan seyahati ve trajik ölümü konu ediliyor. Senaryosunu Lisa Azuelos ve Dalida’nın kardeşi Orlando’nun yazdığı filmin yönetmeni Azuelos. Nel film (filmde), adeta Dalida karşımızdaymış hissini veren oyuncu ise İtalyan aktris ve model Sveva Alviti .

Dalida’nın 1959 yılında söylediği leggendario (efsane) şarkısı Love in Portofino, Leo Chiosso tarafından İtalyanca olarak yazılıp Fred Buscaglione tarafından bestelenmiştir. Ancak şarkıya daha sonra Jacques Laure’nin Fransızca sözleri de eklenmiştir.

Adı ve nakaratı İngilizce, sözleri İtalyanca ve Fransızca olan bu güzel şarkıyı önce Dalida’nın sesinden, poi (sonra) sözlerinin de olduğu klipte Jonny Dorelli’den ve son olarak da Portofino’ya gidip Andrea Bocelli’den dinlemeye ne dersiniz?

Grande maestro Aristotele

Büyük hoca Aristoteles!

Aristotele
(a.C. 385-322
)

Haziran ayında yazdığım La ragazza desolata başlıklı yazımda, ıssız kız modunda sırt çantamla Assos’a kaçışlarımın, Aristo’nun üç yıl yaşadığı ve una scuola di filosofia (bir felsefe okulu) kurup hocalık yaptığı bu antik liman kentine fena halde dadanışımın öyküsünü anlatmıştım. Okul bitince bir süre çalışmayıp oraya yerleşerek kitap yazma cüretimin, günah keçisi olarak tabiat bilgini Aristo’yu gösterip, onun her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır sözünden ilham aldığımı ima etmiştim.

Yani Athena Tapınağı’ndan uçsuz bucaksız denizin ve göğün mavisine dalıp Aristo Hocamın bıraktığı havayı içime çekerken hayat felsefemde bir titreşim olmuş. Sonra titreşimi devre dışı bırak düğmeme basıldı o ayrı konu!

Aristo Hocam derken, sakın Socrates, Platon, Aristoteles üçlemesinin devamıyım sanmayın çünkü onlar avanti Cristo (milattan önce) yaşadı, mümkün değil yani! Şaka bir yana, Aristo ile aynı havayı solumuş olmak bile şeref benim için. Araştırılmadık konu, yazılmadık kitap bırakmayan Aristo’nun babası da Büyük İskender’in dedesi Makedonya Kralının özel doktoru!

Aristo, Platon öldükten sonra Akademi ile uzlaşamayıp bir süre Atina’dan kaçıyor. İşte bu kısa dönem (M.Ö. 347-344) Assos’ta yaşadığı ve botanikle ilgilendiği yıllar! Hatta bir üniversitenin yayınladığı bir makalede okuyup şaşırmıştım, bu üç yıl içinde evlenip çocuk sahibi olmuş ve lo stato ideale (ideal devlet) anlayışı üzerine yazdığı ünlü eseri Politika’nın çalışmalarına başladığı yermiş burası aynı zamanda.

Assos’tan ayrılışının sebebi ise İskender’e hocalık yapmak üzere Makedonya Kralından gelen davet!

Aristo bir haftadır yine gündemimde benim. Bu sene Amerika’da üniversiteye başlayan ama şu anda çalışmalarını evinden online yürüten öğrencime bir ödevinde yardımcı oldum. Ödevin konusu, bir veya iki metin üzerinden analisi retorica (retorik analiz) yapmak ve özellikle Aristo’nun retorik üçgenindeki ikna etme yöntemleri ethos, pathos ve logos üzerinden yürümek!

Ethos kısaca konuşmacının dürüst, güvenilir, iyi niyetli, ahlaklı ve otoriter bir kişi olduğunu belli ederek dinleyicinin duyduklarına inanmasını ve ikna olmasını sağlamak için kullanılan bir yöntemdir. Pathos duygulara ve logos da mantığa hitap etmek, anlatılanlar üzerinden dinleyiciyi arzu edilen çıkarımları yapmaya davet etmek için kullanılır. Tutti e tre metodi (üç yöntem de) dinleyiciyi etkilemede son derece etkilidir.

Asıl etkileyici olan ise Aristo’nun sanatsal kanıtlar olarak adlandırdığı bu retorik yöntemlerin günümüzde politikadan reklamlara, akademik çevrelerden iş dünyasına, gittikçe yaygınlaşarak kullanılmaya devam ediyor olmasıdır.

Liseli öğrencilerime en az on yıldır öğretiliyor, yaratıcı ödevler veriliyor bu kavramlar üzerine. Ama bizim haylazlar, bu üçlemeye bir de cheetos ekleyip hocalarının verdiği ödevlere çerez muamelesi yapıyor bazen. Ama ben masaya bir kâse cheetos koyup hoca camide diyen ekolün hocaları gibi sert ve ısrarcı bir tutumla cheetos masada diye yakalarına yapışıp öğretiyorum. Ve hatta hızımı alamayıp Türkçe’ye dal francese (Fransızca’dan) geçen lise sözcüğünün Aristo’nun kurduğu Lykeion adındaki okulundan geldiğini söylüyorum. Aristo’nun öğrencisi hoca burada!

Comunque (neyse), bu üç yöntem en çarpıcı örneklerle politik konuşmalarda görüldüğü için biz reklam analizine falan girmeden, Obama ve W. Bush’un seçimleri kazandıktan sonra yaptıkları zafer konuşmalarını inceledik. Baba H. W. Bush’tan itibaren başkanlığın pinpon topu gibi bir Cumhuriyetçilere bir Demokratlara geçtiğini söyleyerek başladık.

Obama’nın oratorio (hitabet) gücü gayet belirgin, ancak iki başkan da oldukça kısa olan konuşmasında bu üç yöntemi bol bol kullanmış. Geleceğe odaklanmakla beraber, her ikisi de ülkenin tarihinden de alıntılar yapıyor. Obama, gururla bahsettiği 106 yaşındaki zenci seçmen kadının hayatı üzerinden ülkenin tarihinde zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bush ise ülkenin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ı anlatıyor ve konuşmasının sonlarında Jefferson’ın ilkelerini benimseyeceğini vurguluyor.

Ben daha sonra merak edip Trump’ın zafer konuşmasını da okudum. Birazcık yapacaklarına değinmiş, gerisi hep seçim kampanyasında destek olanlara teşekkür. Başka içerik yok, dil sokak jargonu. Ne ülkenin tarihine dair bir referans, ne bir söz sanatı, ne de bir ikna tekniği! Logos beklemiyoruz zaten, halkın rasyonel olmasına gerek yok, anzi (hatta aksine) olmasa daha iyi! Tüm akıl ve mantık o güzel saçların altındaki güzel kafada toplanmış. Halkı yerine her şeyi kendisi üstlenen, hiç kimseyi yormayan ince düşünceli başkanlara bayılıyorum!

Ülkenin kurucu babalarına, tarihindeki kazanımlara hiç değinilmeyen bu konuşma tanıdık geldi bir yerden ama çıkaramadım bir türlü. Forse (belki) bir filmde görmüşümdür!

Logos yönteminin de kullanıldığı, ihtişamlı bir balkondan tepeden bakarak değil de dinleyicilerle eşit seviyede modesto (mütevazı) bir köşeden yapılacak bir zafer konuşması dinlemek umuduyla…

Obama konuşmasını Chicago’da Gran Park’ta yaptı örneğin, bizde de Gezi Parkı’nda bir zafer konuşması ne güzel olur. Pathos yapmasına gerek yok konuşmacının, duygular bizden!

Dove scappare in Italia

İtalya’da nerelere kaçılır?

Umarım en kısa zamanda kendi pilavımıza ara verip İtalya’dsa risotto yeme şansımız olur. Bu yazıyı iki yıl önce yazmıştım ama hafta sonu bir sanal turla nostalji yapalım, ilerideki günler için hayal kuralım istedim.

Qualsiasi (herhangi) bir nedenle İtalya’da bulunuyorsak, gezip nuovi sapori (yeni tatlar) peşine düşebileceğimiz şahane yerleri de görmeliyiz.

Ülke çok büyük olmadığı ve tren son derece rahat bir ulaşım aracı olduğu için çok şey sığdırılabilir bir İtalya seyahatine. Però (ancak) süreniz kısıtlıysa, bulunduğunuz şehre yakın görmeye değer cennet köşelerde dolce far niente (hiç birşey yapmama keyfi) kaçamakları yapmalısınız mutlaka.

Milano’nun da içinde bulunduğu Lombardia bölgesinde elbette Garda, Como, Maggiore ve Iseo göllerini sarmalayan eşsiz doğada zaman geçirilmeli. Ziyaretiniz yaza denk geldiyse Lago Como’nun batı kıyısındaki Villa Oleandra civarında oyalanırsanız George Clooney’i görme şansınız artabilir.

Cinque Terre

Cenova ve hatta Milano veya Torino’daysanız, UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan Cinque Terre’yi görmden dönmeyin. Cenova’dan La Spezia’ya doğru sırasıyla Monterosso, Vernezza, Corniglia, Manarola, Riomaggiore adlı cinque piccolissimi villaggi (beş minik köy), gözlerinize nefis bir renk ziyafeti sunmaya hazır.

Orda beş köy var uzakta, gidemesek de göremesek de, bizim olmasa da çok ama çok güzeller!


Floransa’ya gittiyseniz mutlaka Torre di Pisa’yı ziyaret edip kuleyi doğrultuyormuş gibi göründüğünüz bir fotoğraf çektirmişsinizdir. Se non l’avete vista (eğer görmediyseniz), aynı mesafedeki, evlerinin balkonlarından sardunyalar taşan güzel Siena çok hoşunuza gidecek. Arabaların girmediği, Arnavut kaldırımlı daracık, kıvrımlı Siena sokakları merkezdeki Piazza del Campo’ya çıkıyor. Bu meydanda her yıl 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde yapılan geleneksel Palio corse dei cavalli (at yarışları) çok ihtişamlı.

Palio at yarışlarını 16 Ağustos’taki yazımda videolar ekleyerek anlatmıştım.

Verdi’den sonra İtalyan operasının en büyük bestecisi kabul edilen, Madam Butterfly ve Nessun Dorma operalarının bestecisi Giacomo Puccini’nin doğduğu ve yaşadığı şehir Lucca, San Gimignano ve Borgo San Lorenzo da Toscana bölgesinde posti da visitare (ziyaret edilecek yerler).

Roma’da gezerken yorulup mola verdiğinizde, bir çeşme başında eğilip su içerken bile bir insan veya hayvan figürü ile göz göze gelmekten fenalık gelebiliyor bazen. Bu tarihi dokudan kaçmak için Ne mi yapabilirsiniz? Elbette iki adım ötedeki çilek köyü Nemi’ye gidip havadaki fragola (çilek) kokusunu içinize çekerek güzel doğasının keyfini çıkarabilirsiniz. Vaktiniz daha bolsa, Roma’dan feribotla Sardegna Adası’na geçip lezzet noktalarını keşfetmek de possibile.

Napoli veya yakın bir yerdeyseniz per forza (kesinlikle) Costiera Amalfitana (Amalfi Kıyı Şeridi) üzerindeki kasabaları gezip yamaçlardaki eşsiz manzaraları yakalamanız gerek. Bir adasever olarak, oralara kadar gitmişken Capri ve Ischia’yı da görmenizi öneririm.

Yine Napoli veya topuktaki Bari ve Brindisi liman şehirlerinden birindeyseniz, çizmenin burnunu içine alan Calabria ve hemen karşısındaki Sicilia da sono posti che valgono la pena di essere visti (görülmeye değer yerlerdir).

Bu arada, İtalyanca’da salute diyerek sağlığa kadeh kaldırmak fare un brindisi!

Giuseppe Tornatore’nin doğduğu yer olan Sicilya’daki Bagheria’da ve şirin balıkçı kasabası Cefalù’da çekilen Cinema Paradiso filmini izlediyseniz, buralarda gezerken filmden kareler gelecektir gözlerinizin önüne. Bari’ye bağlı Alberobello Köyü’ndeki, yine UNESCO Dünya Miras Listesinde olan trulli (konik çatılı taş evler) ise delle belle sorprese della regione (bölgenin güzel sürprizlerinden)!

Buon viaggio e buon weekend a tutti!

Quante volte

Kaç kez!

(1947-1995)

Domenica Rita Adriana Bertè, İtalyan hafif müziğinin en güzel ve etkileyici seslerinden, İtalya’nın en sevilen kadın şarkıcılarındandı. Biz onu il suo nome d’arte (sahne adı) ile tanıyoruz, Mia Martini ya da popüler kısa adıyla Mimì!

Mia Martini’nin önemli başarılar ve ödüller sığdırdığı kısacık hayatı, Riccardo Donna’nın yönettiği 2019 yapımı drama filmi Io sono Mia’ya konu oldu. Bu filmde Mia Martini’nin müzik kariyeri, yaşamından kesitler, yine bir şarkıcı olan kız kardeşi Loredana’ya yer verilmiş.

Peki, biz Mia Martini’yi hangi şarkı ile tanıyoruz? Tabii ki, yaklaşık 300 şarkıyı Türk pop müziğine kazandıran Fikret Şeneş’in sözleriyle aklımıza ve ruhumuza kazınan, dilimize dolanan Ajda Pekkan şarkısı Sana Doğru ile:

“Herkes seçer kendi yolunu
Bilmez ki mutsuzluk mu sonu
Şu günlük güneşlik dünyada
Bulur en zorunu”

Quante volte (kaç kez) dinledik kim bilir bu şarkıyı ve şu günlük güneşlik dünyada kaç kez en zor yollara saptık, dik yokuşlara tırmanıp uçurumlarda bulduk kendimizi, önümüzde pusu kuran anlaşmazlıklar içinde kaybolduk.

Niyetim, Mia Martini’nin 1982 yılında çıkardığı Quante volte … ho contato le stelle (Kaç kez … yıldızları saydım) albümünden, sözlerini kendisinin yazdığı bu efsane şarkıyı güzel klipler eşliğinde farklı İtalyan şarkıcılardan dinletmekti bugün. Ancak, Quante volte adında başka şarkılar olmasına rağmen Mimì’nin şarkısını sadece kendisi seslendirmiş.

Bizde ise 1983 yılında çıkan Sana Doğru’yu benden başka herkes söylemiş, şarkı Ajda’nın tekelinde kalmamış! Ben bu şarkıyı seslendiren birkaç isim sayayım size hemen: Zuhal Olcay, Işın Karaca, Nihan Şahenk, oyuncu Gökçe Bahadır, 2003 yılında Sertab Erener’in birinci olduğu Eurovision Şarkı Yarışmasında ona eşlik eden tek Türk dansçı ve vokalist olan Özge Fışkın.

Sanırsınız şarkı bizim, Mia Martini bizden araklamış!

Ben de şarkının orijinalini bir zoom konserinde sizlere söylemek isterim, artık bilemem konser sonunda quante persone (kaç kişi) kalır dinleyen ama è il pensiero che conta, non la voce (önemli olan düşüncedir, ses değil)!

O zaman çalışmalara başlıyorum ama şimdilik Mia Martini’den Quante Volte gelsin sana doğru:

Klipte sözleri de var, qualche volta (birkaç kez) dinleyip çalışın, bana eşlik edersiniz zoom günü!

Ve başrollerini Serena Rossi, Maurizio Lastrico, Lucia Mascino ve Dajana Roncione’nin oynadığı Io sono Mia filminden:

La voce serena di Amedeo Minghi

Amedeo Minghi’nin dingin sesi!

Çamlıyayla tefrikamın son yazısında, dikenli ama güzel bitkinin fotoğrafı geldiğinde Amedeo Minghi’nin Piccola spina (küçük diken) şarkısını dinlediğimizi söylemiştim. Romalı bir şarkıcı, besteci ve yapımcı olan Amedeo Minghi, film ve dizi müziklerinin yanı sıra Andrea Bocelli, Mietta, Mia Martini ve Gianni Morandi gibi isimler için de şarkılar yazmıştır. Nisan ayında, corona İtalya’yı kasıp kavururken, başka rahatsızlıklarından dolayı hastanede kalmak durumunda kalan şarkıcı 73 yaşında ve şimdi sağlık durumu gayet iyi.

Bu hafta sonuna yine müzikle, Amedeo Minghi’nin dingin sesiyle girelim diye düşündüm. Minghi ve dingin sözcüğü arasındaki benzerliğin ise şu an farkına vardım!

Aşina olduğumuz bir şarkısı olan Cantare è d’amore:

 Mont Saint-Michel üzerine yazdığı güzel bir şarkı:

 Vatikan’da Cappella Sistina’yı gezerken La vita mia:

Deniz fenerleri görselleri eşliğinde Un solo amore al mondo:

Çok sevilen düşman anlamına gelen şarkısı Mio nemico amatissimo:

Ve son olarak, düşüncelerinin küçük dikeninden bahsettiği Piccola spina: