Mangiate pane e state calmi

Ekmek yiyin ve sakin olun!

Aristo’nun dolduruşuna gelip tohumumdan çıkacak gerçekliğin peşinde Assos kaçamaklarıma devam ettim. Orada ruhumu besleyen bir şey vardı. Elimde günlüğüm, belimde walkman’im köyden iskele mevkiine yürür, o zamanlar tek tük olan pansiyonların birinin bahçesinde oturup kendi çapımda qualche cosa (bir şeyler) yazardım çevremi seyrederek.

Bir gün Amerikalı bir yazarla tanıştım orada. İki küçük çocuğuyla yemek yiyordu. Nasıl başladı sohbet hiç hatırlamıyorum ama o İngilizce konuşan birini bulmanın, ben de con uno scrittore (bir yazarla) tanışmış olmanın heyecanıyla uzatmıştık muhabbeti. Orada babasının evi varmış ve yaz aylarını Türkiye’de geçiriyorlarmış. Karısı birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmişti ve Michael çocuklara bakıyordu. Ama sadece bakıyordu onlara, başka bir dünyada gibi dalgın görünüyordu.

Çocukların tatlılığını anlatamam. Anlatamayacağım için bol bol fotoğraf ekleyeceğim.

Ben bir hafta kadar kalıp vizelere girmek üzere dönecektim İstanbul’a. Arkadaşlarım harıl harıl ders çalışırken ben Assos’ta aylaklık yapıyordum, i miei allievi (öğrencilerim) duymasın kötü örnek olmak istemem. Şu anda bu satırları okuyanlar da hemen unutsun bunu, çok yanlış bir şey yapmışım. Kendime çok kızdım şimdi!

Michael Kuser

Comunque (neyse), biz o günden sonra Michael ile çok sıkı dost olduk. Uzun sohbetler ettik, balık tutmaya gidenlerin peşine takıldık, nella barca (kayıkta) çırpınan balıkların haline üzülüp sessizce anlaşarak gizlice geri denize bıraktık birkaçını. O beni çok özlediği kız kardeşi Tina’ya benzetti, ben de onu keşke benim de olsaydı diye iç geçirdiğim abim yerine koydum.

Bir gün, bir kafede saatler süren bir sohbet sırasında çocuklar yanımıza gelip acıktıklarını söyledi. Michael gayet donuk bir tavırla masada duran sepetten iki dilim ekmek alıp çocuklara uzattı, “Eat bread, be still.”

İşte fino a quel momento (o ana kadar) adamın ağzından çıkan her cümleyi zihnine kaydeden çömez yazar adayı ben, çocukların ekmekleri alıp gidişini izlerken anaç içgüdülerime yenik düştüm ve yalnızca bu cümleye odaklandım: Eat bread, be still. Zihinsel gelişimimi anında bir tarafa bırakıp çocuklara yöneldim ve anneleri gelene kadar volentieri (seve seve, gönüllü) babysitter’lık yaptım.

Çocuklar çok özgür ruhlu, kendine yeten tipler olduğu için bizim usul boğucu bir ilgi yerine göz ucuyla izliyordum onları, acıktılar mı üşüyorlar mı diye. Ormai (artık) sabahları köyden iskeleye inmeden önce bakkala uğruyor, sırt çantama un po’ (biraz) yiyecek ve süt stokluyordum.

Ama sevgimi nel nostro modo (bizim usul) göstermekten alamıyordum kendimi, aynen onların bu köpek yavrularını kucakladığı gibi kucağıma alıp şımartıyordum vallahi hiç çekinmeden.

Michael İstanbul’a geldikçe de buluşuyorduk ogni tanto (arada bir). Aklımda bana hediye birkaç kitap getirdiği Bebek Kahve’deki buluşmamız ve Sultanahmet Sarnıç’ta yediğimiz akşam yemeği kalmış. Bir de iş arkadaşlarımla Ortaköy Andon’da kutladığım doğum günü fotoğraflarında var. Bu arada baktım şimdi, Andon duruyor ancora (hâlâ) açıklama yapmama gerek kalmadı.

Ben Adana’ya döndüm, Michael da ikinci evliliğini yapıp İstanbul’da yaşadı. İngilizce-Türkçe bir gazetede yazdı. Bir süre telefonlaştık ve tek tük yazıştık, sonra koptuk. Şimdi azıcık interneti kurcalarken Google Books’ta Michel Tucker adlı bir yazarın Family Meals: Bringing Her Home kitabından qualche pagina (birkaç sayfa) çıktı karşıma. İstanbul seyahatini anlatırken buluştukları, arkadaşlarının oğlu bizim Michael’dan bahsetmiş. Yeni ikizleri olduğunu yazmış ama kitap piyasada olmadığı için yayın tarihini bulamadım ve çocukların yaşını kestiremedim, circa venticinque (yirmi beş civarı) olabilirler.

Yıllardır öğrencilerle ödev hazırlamadığımız konu, bulmadığımız kaynak kalmadı, her türlü bilgiye ulaşmak benim işim. Bir sonraki seçimde mahalle muhtarlığına adaylığımı koyacağım!

Lo specchio trilaterale
Üç taraflı ayna

Michael’ın 2010 yılında Çitlembik Yayınları tarafından yayınlanan, üç farklı şehirde geçen hikâyelerden oluşan Three-Way Mirror adında bir kitabı var.

Üç Yönlü Ayna, hikâyelerin geçtiği şehirler İstanbul, Atina ve Roma

Ben yazar olamadım ama burada amatör bir yazarlık deneyimi yaşamak çok iyi geldi. Blog yazmanın raconu sayfaya reklam alıp her tıklandığında guadagnare soldi (para kazanmak) sanırım ama bu bana göre bir şey değil. Sayfa kirleniyor parasal bir kaygı bulaşınca, okumak zorlaşıyor ve işin keyfi kaçıyor. Ben hiç sevmiyorum, per esempio (örneğin) bir kitap tanıtımı okurken sayfanın, bir gün önce baktığım ayakkabının veya benzerlerinin görselleriyle dolmasını.

Muhtaç olmadıkça bunu hiç yapmam merak etmeyin!

Blog yazarken aklıma hep Michael geldi. Ben emek emek yazdığım bir paragrafı superfluo (gereksiz, fazla) bulup silemezken, onun bir ay boyunca yazdıklarından bir anda nefret edip şömineye attığı anı anlatışını hatırladım. Benim içim yanmıştı!

“Eat bread, be still” diyerek bir parça ekmekle çevredeki dikkat dağıtan tüm hareketli ve sesli unsurları bertaraf etme güdüsünü gayet iyi anladım. Hiçbir zorunluluğum yokken, alle sei di mattina (sabahın altısında) gözümü açıp vahiy yoluyla aklıma gelenleri unutmayayım diye not eder buldum kendimi. Huzurum kaçtı ama yazmazsam daha da huzursuz olacağım kesin.

Karantina bitsin Kalamış’a bir tatlı huzur almaya gideceğim!

Michael’ın kızı Emily ise Bali’de bulmuş tatlı huzuru. Nasıl güzel, nasıl sıcak bir kız olmuş bayıldım. Acaba çocuklar hakkında bir şeyler bulur muyum diye bakayım dedim ve o tatlı gamzeli kızı dal vivo (canlı) karşımda bulup çok ama çok sevindim. Sanırım iki kardeş yine beraber orada.

Yogacılar, ilgilenirseniz Emily’nin Bali’de High Vibe Yoga adında bir eğitim merkezi varmış. Ben de bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisiyle iletişime geçeceğim, çok heyecanlıyım.

Fazla küçültmeye kıyamadığım en güzel fotoğrafını sona sakladım küçük yoginin ve güzel kardeşinin!

Non cercare la soluzione, trova l’equilibrio: esso porterà la soluzione.

Swami Satchidananda

(Çözüm arama, dengeyi bul: o çözümü getirecektir)

Swami Satchidananda
1914-2002

Ya da ekmek ye, sakin ol!

La ragazza desolata

Issız kız!

Üniversitedeyken, mecburi hizmetini Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde yapan doktor bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. Orada yalnızca un fine settimana (bir hafta sonu) geçirdiğimiz halde, bu ilçeye bağlı Behramkale (yani Assos) beni fena halde büyüledi. Aristo’nun burada filosofia (felsefe) okulu kurmuş olması fikri çok heyecan vericiydi, tepedeki ihtişamlı Athena Tapınağından uçsuz bucaksız denizi seyretmek de.

Il Tempio di Atena

Köylülerin kısaca Behram dediği Behramkale’nin pek bilinmediği, yalnızca bir avuç entelektüel İstanbullu’nun bu cenneti keşfedip, a buon mercato (ucuz fiyatlara) köylülerin ahırlarını satın alarak taş evler yaptırdığı yıllar öncesinden bahsediyorum.

Comunque (her neyse), çok mutlu bir hafta sonundan sonra İstanbul’a döndük. Assos’a di nuovo (yeniden) gideceğimden emindim, ayrılırken köyün telefon santrali olan bakkalın telefon numarasını yazdım bir yere. Yanlış hatırlamıyorsam un numero di quattro cifre (dört haneli bir numara) idi. Bu numara daha sonra ilk yardım hattım olacaktı.

Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı işlerde çalıştığım ve İstanbul’un iki yakasında miniklere ders verdiğim için ara sıra çok yorgun hisseder, alıp başımı ıssız kız modunda bir yerlere kaçardım. Şimdi alıp başımı kaçabildiğim yerin sadece yan oda olduğu karantina günlerinde, tranne uno zaino (bir sırt çantası haricinde) yükü olmayan özgür hallerimi çok özlüyorum. Unuttum sanıyordum ama bu karantina günlerinde hayat durunca ve oradan buradan delle foto (fotoğraflar) çıkınca, o günlere bir zaman yolculuğu yaptım zihnimde.

Il villaggio Behramkale
Behramkale köyü

O güzel hafta sonundan circa cinque mesi (yaklaşık beş ay) sonra aklıma Assos düştü. Ayvacık’taki arkadaşımızın mecburi hizmeti bittiği için una pensione (bir pansiyon) bulma umuduyla o dört haneli minik numarayı aradım. Santral bakkal beni köyde bir pansiyona bağladı.

Pansiyon sahibi hanım, dört odalı pansiyonunun dolu olduğunu ama eğer istersem bir yıl önce eşini kaybetmiş, iki kızıyla yaşayan köylü bir komşusunun evinde kalabileceğimi söyledi. İçine kapanmış olan komşusunun hayatına una novità (bir yenilik) getirmek ve bütçesine katkı sağlamak istiyordu. Tek endişesi, köy evinde rahat etmeyeceğimdi perché (çünkü) evin tuvaleti dışarıdaydı.

Ben tereddütsüz atladım bu teklife. Benim infanzia (çocukluk) yazlarım elektrik olmayan bir yaylada geçmişti ve evimiz tuvaleti içinde olan birkaç evden biriydi. Halalarımda çok sık kaldığım için alışıktım gece tek başıma elimde fenerle, delice esen bir poyrazda uğultular arasında savrularak evden quasi venti metri (neredeyse yirmi metre) uzaktaki tuvalete gitmeye.

Con l’autobus (otobüsle) Çanakkale’ye, minibüsle Ayvacık’a ve daha küçük bir taşıtla Behram’a vardım. Abbastanza normale (gayet normal) kotlu ve botlu bir öğrenci kılığında olmama rağmen ev sahibim uzaylı görmüş gibi karşıladı beni. Sanırım walkman’imdi bu imajı oluşturan. Gerçi o walkman’i bugün ben bile görsem, kendimi dünyalıya benzetmem.

Assos’ta pansiyon işleten o İstanbullu hanımla arkadaş oldum, onun ahbaplarıyla tanıştım. Tek seyahat etmenin en büyük avantajıdır yerel insanlarla tanışmak çünkü onların rahatlıkla sohbet başlatabileceği mesafede durursunuz. Altrimenti (aksi takdirde), zaten her zaman birlikte olduğunuz kişilerle farklı bir mekânda gli stessi argomenti (aynı konular) çerçevesinde kalırsınız, size turist gözüyle bakan yöre halkı da size yaklaşıp sohbet etme cesaretini bulamaz.

Musica sotto i girasoli
Ayçiçeklerinin altında müzik

Daha sonra Assos’a sürekli gitmeye başladım, orası benim sığınağım oldu. Bir 23 Nisan’da köy ilkokuluna libri per bambini (çocuk kitapları) götürme bahanesiyle yine yola düşerken bir arkadaşım da gitarını kapıp bana takılmıştı. Insieme (beraber) yeni yerler keşfedip yeni dostlar edindik. Bu fotoğraftaki tatlı kız, köylü ailemin küçük kızı Ümmühan. Oğlan ise gitarı görünce beni unutup sonunda kucağımdan inen, komşunun oğlu Hüseyin.

O gidişimde, Ümmühan’ın ablası Yasemin’in kocaya kaçtığını duymuştum. Aynı köyde başka bir evde olmasına rağmen ailesiyle görüşmüyordu. Kayınpederinin, nel passato (geçmişte) annesini sevip evlenemeyen bir adam olduğunu duyunca intikam kokusu aldım ve araştırmacı gazeteci kimliğimle çat kapı Yasemin’i görmeye gittim.

Bene e felice (iyi ve mutlu) olduğundan emin olmak istiyordum. Neyse la sua nuova famiglia (yeni ailesi) beni kabul etti ve ağırladı. Ben birkaç kurnaz soruyla durumu yokladım ve bu sefer de aşk kokusu aldım, büyüklerin deyimiyle yıllardır konuşuyorlarmış zaten. Döndüğümde annesinin yüreğine su serptim. Yasemin stava bene (iyiydi) ve el üstünde tutuluyordu, annesinin ve kız kardeşinin onu görmek istediğini, ne zaman isterse kapılarını çalabileceğini duyunca sevinmişti.

Assos seyahatlerime sayfalar ayırmışım nei miei diari (günlüklerimde), çok severek okuduğum Buket Uzuner’i anmışım. Bir defterin alla prima pagina (ilk sayfasında) şu cümle var örneğin, “Buket Uzuner olmasa hayatımda, böyle sevimli bir özgürlüğün hayalini bile kuramazdım.” Bu cümlemi Buket Uzuner’e de ilettim çok sonra, birkaç mektup alışverişimiz olmuştu. “Çevrenize ışık saçmaya devam edin lütfen” gibi yüreklendirici çok güzel şeyler yazardı ama ben yazar bir kadına musallat olan okur durumuna düşme korkusuyla dopo qualche lettera (birkaç mektuptan sonra) yazmamıştım. İletişimi kesmeyecek kadar kibardı, bu iş bana düşüyordu.

Benim de tek hayalim yazar olmaktı. Mezun olmak üzereydik, i miei amici (arkadaşlarım) heyecanla sektörlerden sektör beğenirken, ben artık emekli olmayı düşlemekteydim. Emeklilik planım belliydi: Behramkale’ye yakın Paşaköy’de bir ev kiralayıp orada scrivere libri (kitap yazmak). O yaşta hangi yaşanmışlıkla ne yazacaksam artık!

Aristoteles
a.C. (avanti Cristo) 384-322

Günah keçim, antik Assos kentinde yalnızca üç yıl yaşamış ama düşüncelerini gökyüzünde asılı bırakmış olan tabiat bilgini Aristo. O dememiş miydi hem “Her tohumun içinde, o tohumdan bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlayacak kuvvet saklıdır.”

Behramkale o kadar sakinken daha da ıssız bir köye yerleşmek, yazları da Assos’ta bir hediyelik eşya dükkânı işleterek geçinmekten ibaret bir gelecek hedefim vardı. İstanbul’da una vita crudele (acımasız bir hayat) yaşamış, artık şehri bırakıp köyünde tarlasını sürmek isteyen yorgun ve yaşlı bir kadınmışım gibi!

Meno male (neyse ki) bu harika gelecek planımı çok normalmiş gibi rahatlıkla aile büyüklerime anlatıp, “Yoruldum, bir süre çalışmayacağım” demiştim con grande determinazione (büyük bir kararlılıkla).

Sonra işte, beni ikna edip apar topar baş göz ettiler ve kurumsal bir şirkete gelin gittim. Yani ben Yasemin gibi bohçamı alıp kaçamadım!

Not: Yarın kaldığımız yerden devam, çok sıcak bir öykü geliyor. Suvla şaraplarının Migros’a düştüğü, Behramlı ve Kabatepe’nin iyi olduğu yönünde bir duyum aldım. Siz de duyun istedim.

Markete yolunuz düşecekse Suvla Behramlı şarabı alın, yarın Behramlı ıssız kızın yeni bir Behram yazısına eşlik etsin!

Sotto il sole della Toscana

Toskana güneşinin altında!

20. yüzyılın son yıllarından birinde işim gereği Adana’ya geldiğimi ve küçük bir yaşta ayrılıp yıllar sonra döndüğüm için ilk zamanlar pesce fuor d’acqua (sudan çıkmış balık) gibi olduğumu yazmıştım. Arada bir geri suya atlayıp soluklanmak için yemek saatlerinde ofise yakın bir otelin havuzuna kaçardım. Yemek molamız normalde bir saatti ama biz uzak bölgede çalışanlar evde veya dışarıda yediğimiz için un’ora e mezza (bir buçuk) saat süremiz vardı. Hem süremiz daha uzundu hem de İstanbul merkezimizdeki yemekhane ve enfes yemeklerinden mahrum olup kendi yağımızda kavrulduğumuz için ekstra bir para yatardı hesabımıza her ay.

İşte ben de bu vakit ve nakit avantajını havuzda değerlendirirdim. Bizim buralara yaz molto presto (çok erken) geldiği için oldukça uzun bir dönem bu keyifli kaçamağı yapardım fırsat buldukça. İşim gereği sık sık geç saatlere kadar çalıştığım için bazen bu süreyi iki saate çıkarma hakkı bulurdum kendimde. Amerikalı scrittrice (kadın yazar) Frances Mayes’in Under the Tuscan Sun kitabını orada, Çukurova güneşi altında okumuştum. Islanıp ıslanıp kurumaktan oldukça kalındır kitabım, ona baktıkça hep o günleri hatırlarım.

Frances Mayes, Toskana Güneşi adıyla Türkçe olarak da yayınlanan bu anı kitabında, Toskana’da görüp anında sahip olma isteği duyduğu 200 yıllık eski Casa Bramasole’yi satın alma, restore etme ve bu arada İtalyan yaşam tarzına alışma sürecini anlatıyor. Bu eski Toskana evini bir cennete dönüştüren Frances ve suo marito (kocası) Ed, yeni evlerindeki hayatlarını o kadar seviyor ki Bramasole’nin bulunduğu Cortona artık yalnızca yazı geçirdikleri yer değil, asıl memleketleri olmaya başlıyor.

Mayes, bu kültürden aldığı ilhamla, aralarında keyifli bir yemek kitabı da olan, Toskana ağırlıklı olmak üzere İtalya ile ilgili farklı türlerde çok sayıda kitap yayınladı. Inoltre (ayrıca), yine Türkçe’ye çevrilmiş olan A Year in the World (Dünyada Bir Yıl) ve bir anı kitabı olan Under Magnolia da huzurlu evi Bramasole’den çıkan eserleri.

Bramasole, olio di oliva extra vergine

Frances Mayes’i solamente (yalnızca) yazar olarak tanımlamak eksik olur. O aynı zamanda üniversite hocası, şair, gezgin, gurme, amatör mimar ve girişimci bir kadın. Kendi zeytinlerinden ürettikleri Bramasole markalı naturel sızma zeytinyağını, torununun hazırladığını söylediği sito web (web sitesi) üzerinden de pazarlıyor.

Sizi Frances ve Ed ile tanıştırayım:

Bramasole e la vita toscana
Bramasole ve Toskana hayatı

Frances Mayes’in, kitaplarına, blog yazılarına ve yemek tariflerine göz atmak istersiniz belki, web sayfasının adresini de vereyim:

https://www.francesmayesbooks.com

Gelelim benim Bramasole’me! İtalyanca bramare fiili arzulamak, çok istemek (long for, yearn for) demek, yani güneşi arzulamak oluyor Bramasole. Geçen yıl Eylül ayında anne, teyze, abla ve kuzenler olmak üzere altı kadın Alaçatı’ya kaçtık dört gün. Terapi amaçlı bu kaçamağı ben icat edip herkesi tek tek ikna etmiştim.

En zor olan bu ilk adımı geçince organizasyona başladım. İkinci zor adım, herkesin rahat edeceği ve memnun kalacağı mekânı bulabilmekti. La mia preferenza (benim tercihim) olan butik otel fikrini çok demokratik yollardan empoze edip kabul ettirdikten sonra işin en keyifli ama bir o kadar da sorumluluk içeren kısmı kaldı: herkesi kucaklayan bir butik otel bulmak, yani un boutique hotel che abbraccia tutti!

Sotto il sole dell’Egeo
Ege güneşinin altında

Günlerce ince eleyip sık dokuyarak araştırma yaptım ve kendimi dönüp dolaşıp, güzel görsellerini ve hakkında yapılan yorumları çok sevdiğim Bramasole Butik Otel’e bakarken buldum. Tanti anni fa (çok yıllar önce) okuduğum Under the Tuscan kitabının ayrıntılarını ve Frances Mayes’in villasının adının Bramasole olduğunu hatırlamıyordum.

Bu otelin adının, kitaptan uyarlanan filmden ilham alınarak seçildiğini okuyunca giusto (doğru, tamam) dedim zaten çünkü tıpkı Mayes ile Casa Bramasole arasındaki gibi bir bağ oluşmuştu bu şirin otelle aramda. Gerçekten de girdiğimiz andan kapıda uğurlandığımız ana kadar sarmaladı bizi Bramasole ve tatlı ekibi.

Bramasole Butik Otel, otel sahibi çiftin İtalya’da architettura (mimarlık) okuyan kızının eseriymiş meğer ama zaten her bir ayrıntı fısıldıyordu insanın kulağına bunu!

Bu yaz, corona yüzünden vacanze estive (yaz tatili) seçenekleri çok sınırlandı. Bence ev konforunda butik oteller konaklamada tercih edilecek, edilmeli de. Merkeze son derece yakın ama bir o kadar da sessiz ve huzurlu bir sokaktaki on odalı Bramasole Butik Otel’i Alaçatı’ya gitmeyi düşünenlere, Ege güneşi altında Toskana zevkini yaşamak isteyenlere öneririm.

Alaçatı’da bizim Morçatı Kadın Sığınma Evimiz olup ruhumuzu onaran, yalnızca adulti (yetişkinleri) kabul eden Bramasole, her türlü tatil beklentiniz için uygun bir seçenek.

Otel yeni olduğu için TripAdvisor’a yorum yazmamızı rica etmişlerdi. Döner dönmez, yabancılar da okuyabilsin diye, İngilizce bir commento (yorum) yazdım. Şimdi tekrar baktım yorumuma ne yazmışım diye. Seneye Eylül’de tüm odaları ayırtıp oteli kapatacağımı ifade eden çok iddialı bir başlık atmışım, demek ki seneye diğer odalara da misafir bulurum, yine gideriz gibi hissetmişim. Ne bileyim başımıza gelecekleri!

Dal libro (kitaptan) esinlenerek çevrilen ama farklı bir kurgusu olan, benim de geçen sene Alaçatı’ya gitmeden izlediğim Under the Tuscan Sun (Türkçe adı Kızgın Güneş) filmini izlemek isterseniz:

https://www.filmmodu.org/under-the-tuscan-sun-altyazili-izle

Şimdilik balkondan, Çukurova güneşi altından selamlıyorum. İlerleyen günlerde bakarız!

Ennio Morricone

Ennio Morricone, dünya çapında üne sahip 91 yaşında Romalı bir film müziği bestecisidir. Aldığı ödülleri burada listelemek mümkün değil. Ancak, 2016 yılında Quentin Tarantino’nun The Hateful Eight filmi için bestelediği müzikle aldığı En İyi Film Müziği Oscar’ından başlayabiliriz.

Ennio Morricone e Maria Travia

Morricone, şimdilik son olan bu ödülünü başarısını borçlu olduğunu söylediği karısı Maria Travia’ya ithaf etti. 2016 yılında bir İtalyan gazetesi için Maurizio Turrioni ile yaptığı röportajda hiçbir zaman ödül beklentisiyle müzik yapmadığını, ödül gelince sevindiğini, hele bu ödül bir Oscar ise volentieri (seve seve) alacağını söylüyor. Fizyoterapi almaya devam ettiği, henüz tam iyileşmeyen kalça kırığına rağmen törene gitmeye karar verdiğini, böyle bir geceden mahrum kalamayacağını düşündüğünü ifade ediyor.

Ennio Morricone nel 2016

Ünlü bestecinin En Orijinal Film Müziği dalında Akademi Ödülüne aday gösterildiği filmler ise Cennet Günleri (1979), Misyon (1987), Dokunulmazlar (1988), Bugsy (1992) ve Malèna (2001).

Leone e Morricone (sopra)
Yukarıda ikinci ve dördüncü

Ennio Morricone’nin çalışmaları, 1964 yılında birlikte çalışmaya başladığı ilkokul arkadaşı famoso regista (ünlü yönetmen) Sergio Leone’nin filmleri ile popülerlik kazandı, çok beğenilen film müzikleri için yönetmenler sıraya girdi.

Sergio Leone
(1929-1989)

Sergio Leone, sinemada spaghetti western türünün babası olarak bilinen bravissimo (çok başarılı) bir yönetmen. Leone’nin yarattığı bu alt kategori Italo-Western olarak da biliniyor. Hollywood’un ai costi più bassi (daha düşük maliyetlerle) İtalya’da filmler çektiği dönemde Rahibe Hikayesi (1959), Troia’nın Helen’i (1955) ve Ben-Hur (1959) gibi filmlerde çalışan Leone bir süre sonra kovboy filmleri çekmeye başlayarak spaghetti western dönemine öncülük etti. Böylece 1960-1975 yılları arasında, çoğunlukla İtalyan yapımcıların üstlendiği ve yönettiği spaghetti western türü filmler çekildi İtalya’da.

Leone’nin ilk yönettiği spaghetti western filmi Bir Avuç Dolar (1964). Birkaç Dolar İçin ise un anno dopo (bir yıl sonra) çekildi. Leone’nin geleneksel western estetiği kurallarına uymadığı ve müziğini yine Ennio Morricone’nin yaptığı diğer kovboy filmi İyi Kötü ve Çirkin (1966) ile Trilogia del dollaro (Dolar Üçlemesi) tamamlandı. Bu üçleme Sergio Leone, Ennio Morricone ve Clint Eastwood üçlüsünün destanıdır sinema tarihinde.

İyi Kötü ve Çirkin filminin leggendario (efsane) müziği:

Leone’nin daha sonra çevirdiği filmler ise C’era Una Volta (Bir Zamanlar) Üçlemesi olarak biliniyor: Bir Zamanlar Batıda (1968), Bir Zamanlar Devrim (1971) ve başrolde Robert De Niro’nun oynadığı meşhur Bir Zamanlar Amerika (1984).

C’era una volta il west

Morricone, Bir Zamanlar Amerika’da filminin müziğiyle 1985 yılında Gümüş Kurdele ve BAFTA ödülleri aldı.

C’era una volta in America

Ennio Morricone, 2007 yılında film müziklerine katkılarından dolayı onur ödülü aldığı Oscar töreninde yaptığı duygu yüklü bu konuşmasında, aldığı ödülün un punto di arrivo (varış noktası) değil, kendini geliştirmek üzere un punto di partenza (yola çıkış noktası) olduğunu vurguluyor. Bu ödülünü de çok sevdiği ve bunca yıl hep yanında olan karısına ithaf ediyor. Morricone’ye ödülünü veren Clint Eastwood bu güzel konuşmanın çevirmenliğini de yapıyor.

L’Oscar onorario nel 2007

Ennio Morricone’nin film müziklerine yer verdiğim bu yazıda David di Donatello ödülü aldığı Herkesin Keyfi Yerinde filminin müziğinden canlı bir parça vereyim:

Stanno tutti bene – Viaggio

Dün bahsettiğim ve dilerseniz izlemeniz için bağlantısını verdiğim, Giuseppe Tornatore’nin En İyi Yabancı Film dalında Oscar aldığı Cinema Paradiso filmi için yaptığı müzikle Ennio Morricone de David di Donatello ödülü aldı.

Giuseppe Tornatore’nin yönettiği diğer bir film de Malèna. Başrolde Monica Belluci’nin oynadığı ve En İyi Orijinal Film Müziği dalında Oscar adayı olan filmin müziği yine Ennio Morricone’ye ait.

Filmi altyazılı veya Türkçe dublajlı izlemek isterseniz:

https://www.filmmodu.org/malena-altyazili-izle

Stanno tutti bene

Herkes iyi, herkesin keyfi yerinde!

Herhalde hiçbir film Giuseppe Tornatore’nin 1990 yapımı, bol ödüllü Stanno Tutti Bene (Herkesin Keyfi Yerinde) filmini yüreğimde ikinci sıraya indiremeyecek. Kaç kez izlediğimi bilemiyorum ama filmin bendeki kopyası bu quasi (neredeyse) otuz yıllık sürede tüm kayıt teknolojilerinden geçti. Kasada saklanacak kadar değerlidir benim için.

Stanno Tutti Bene’nin ikinci sıraya indirdiği film ise yine Giuseppe Tornatore’nin 1989 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı alan yarı otobiyografik filmi bol ödüllü Cinema Paradiso. Her iki filmin de müziği İyi Kötü ve Çirkin filminin efsane müziğinin bestecisi Ennio Morricone’ye ait. Giuseppe Tornatore’nin söylediği gibi Ennio Morricone yalnızca bir film müziği bestecisi değil, aynı zamanda muhteşem bir besteci, yani un grande compositore.

“I miei figli”
Çocuklarım

Filmin başrol oyuncusu, film çekildikten altı yıl sonra vefat eden ama neyse ki filmin gördüğü ilgiye ve sevgiye tanık olan Marcello Mastroianni. Filmde Matteo Scuro, kendisini ziyarete gelemeyen çocuklarını görmek için yanında gururla taşıdığı aile fotoğrafı ile Sicilya’dan trenle yola çıkan yaşlı bir babadır.

Senza preavviso (haber vermeden) beş çocuğunu yaşadıkları yerde bulmak üzere keyifle yollara düşen baba, İtalya’nın farklı şehirlerinde çağdaş yaşamın dayattıklarına tanık olur, çocuklarının kendisinden sakladıkları gerçekleri öğrenir, hayal kırıklıkları yaşar.

Sicilya’ya döndüğünde ise karısının mezarı başında ‘herkesin keyfinin yerinde’ olduğunu söyleyerek hem onu üzmez, hem de kendini kandırma yolunu seçer.

Unutulmaz replikler, kareler ve paralel kurgu sahneleri ile dolu olan bu film bir harika! Türkçe altyazılı veya seslendirmeli versiyonunu bulunca filmin tamamını da ekleyeceğim.

Marcello Mastroianni nel film Stanno Tutti Bene

Bu arada, Internet’te filmi ararsanız 2009 ABD yapımı Everybody’s Fine çıkabilir karşınıza. Aynı senaryodan uyarlanan bu filmde çocuklarını ziyaret etmek için trene atlayan baba Robert De Niro.

Çok sevdiğim bir oyuncuyu çok sevdiğim bir senaryoda görmek için izledim tabii ki bu filmi ama aklımda kalan tek bir sahne yok desem yalan olmaz.

Ama aklımda kalan bir şarkı var filmden: Paul McCartney’in 2010 yılında En İyi Orijinal Şarkı dalında Golden Globe Ödülüne aday gösterilen (I Want To) Come Home şarkısı!

La bella canzone di Paul McCartney

İzlemek isterseniz Cinema Paradiso filminin tamamını buldum. Bu bağlantıda Türkçe altyazılı olarak veya Türkçe Dublaj sekmesini tıklayarak Türkçe seslendirmeli izleyebilirsiniz:

Not: Reisin gönlü razı olmadı halkının bu hafta sonu da evde kalmasına, son anda kaldırdı yasağı. Biliyorum eve uğramazsınız hafta sonu, gezmekten vaktiniz olmaz okumaya ama benim de gönlüm razı değil sizi yazısız bırakmaya, yarın da bu iki filmin müziklerini besteleyen Ennio Morricone var

Un grande cuore

Kocaman bir yürek!

Dün Nâzım Hikmet’in aşk şiirlerinin derlendiği Poesie d’Amore kitabından ve şiirleri çeviren Joyce Lussu’dan bahsettim.

Joyce Lussu’nun ayrıca ilk baskısı 1992 yılında yapılan Il turco in Italia (ovvero l’italiana in Turchia) adlı bir kitabı var. Kitap aslında Nâzım Hikmet’in otobiyografisi olarak kaleme alınmış oldukça kapsamlı bir çalışma.

Ancak bu kitapta, Lussu’nun daha sonra çok iyi arkadaş olduğu ve kitabında bir kardeş kadar yakın hissettiğini söylediği Münevver ve Memet’i Ayvalık üzerinden Midilli’ye kaçırmasının hikâyesi de var.

Lussu, Nâzım Hikmet’in daha önce Piraye ile yaşadığı ve o sırada Moskova’da Vera ile yaşamakta olduğu aşktan habersiz, tüm şiirlerin Münevver için yazılmış olduğunu düşünerek Münevver’e tanımadan hayran olmuştur. Amacı, henüz üç aylıkken bıraktığı oğlu Memet’e hasret olan Nâzım Hikmet’i suo figlio e sua moglie (oğlu ve karısı) ile buluşturmaktır.

Lussu, bir elimle Münevver’ini, diğeriyle küçük Mehmet’ini tutarak geldiğimi göreceksin dediği şu sözleri ile Nâzım Hikmet’e bu niyetini bildiririr:

“Mi vedrai arrivare tenendo per mano da una parte la tua Munevver, dall’altra il tuo piccolo Mehmet”

Ama Nâzım’ın hayatında Vera vardır artık ve bu nedenle pek de sevinçle karşılamaz Lussu’nun bu kararlılığını. Ona bir açıklama yapmaz ama Türk polisinin zorluk çıkaracağını, bunun başarıyla sonuçlanmayacak rischioso (riskli) bir girişim olacağını söyler durur.

Ama Lussu kararından vazgeçmez, kaçışı planlar ve gerekli işlemleri yaparak duro (zor, meşakkatli) bir deniz yolculuğu ile Münevver’i ve Memet’i yurt dışına kaçırmayı başarır.

Maalesef Nâzım Vera ile evlenip una nova vita (yeni bir hayat) kurmuştur kendine ve yeniden aile olmak üzere onlarla bir araya gelemez. Münevver ve Memet Varşova’ya yerleşir ve orada yaşamaya başlar.

Yani Lussu con grande determinazione (büyük bir kararlılıkla) elindeki olanakları seferber ettiği tehlikeli serüveni başarıyla tamamlamış olsa da gerçek bir buluşma olmaz bu.

Lussu’nun kitabı, çevirmenleri Engin Demiriz ve Anna Lia Ergün’ün eline tesadüfen geçer ve çevirmenler biyografi kısmını atlayarak bu ilginç kaçırma öyküsünü Türkçe’ye çevirir. 1995 yılında Lussu’nun önerisi üzerine buluşma adıyla bu derleme kitabın ilk baskısı yapılır. Bu kitabın yeni baskısı yok piyasada, bendeki di seconda mano (ikinci el)!

Münevver, oğlu ile Önce Varşova’da ve daha sonra kağıt üzerinde un matrimonio (bir evlilik) yaparak oturma izni aldığı Paris’te yaşar. Nazım Türkiye’den (Refik Erduran sayesinde) kaçtıktan sonra İstanbul’da on yıl polis gözetimi altında yaşayan Münevver, Paris’te daha rahat olsa da mutlu olamaz artık.

Nâzım Hikmet’in öz oğlu ressam Mehmet Nâzım ise kendini bırakıp gitmiş (ülkesinden kaçmak zorunda kaldığı için) ve daha sonra sahip çıkmamış olan babasına hep kırgın ve kızgın olmuş, çok tepkili konuştuğu tek bir intervista (röportaj) dışında basında hiç yer almamış, 15 Ekim 2018 tarihinde Fransa’da ölmüştür.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde oğlum memet diye seslendiği ve Nâzım Hikmet hakkında eserleri olan yazar, eleştirmen, eğitimci Mehmet Fuat ise Piraye’nin oğlu, Nâzım Hikmet’in üvey oğludur.

Joyce Lussu, İngiliz kökenli İtalyan bir aristokrat ailenin kızı olarak Floransa’da doğmuş ama ailesi İtalyan faşizminden kaçıp yurt dışına yerleşince Almanya ve Fransa’da eğitim görmüş, Sorbonne’da edebiyat ve ardından Lizbon’da filoloji dereceleri almış. Kocası Emilio Lussu ile ise aktif üyesi olduğu Giustizia e Libertà (Adalet ve Özgürlük) adlı antifascismo (faşizm karşıtı) direnişçi örgütte tanışmış.

Il docufilm di Piccinini
Marcella Piccinini

İtalyan yönetmen Marcella Piccinini, Nâzım Hikmet vakfının da desteklediği La mia casa e i miei coinquilini (Evim ve ev arkadaşlarım) adlı belgesel filminde,  86 yaşında Roma’da ölen şair, çevirmen, partizan Joyce Lussu’nun hayatından kesitleri göstermiş. Piccinini, Bellaria Film Festivalinde ödül alan bu filminde Lussu’nun bir kadın olarak edebi kişiliğine ve ideolojik duruşuna olan hayranlığını samimi bir şekilde dile getirmiş.

Aşağıdaki videonun sonlarına doğru (3:35 civarı) Lussu, Nâzım Hikmet’e bu güzel şiirlerin İtalya’da da bilinmesi gerektiğini söyleyerek çevirmenliğini üstlendiğini anlatıyor.

L’anniversario della morte di Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümü!

Nazım Hikmet, 1963 yılının 3 Haziran sabahı apartman kapısında gazetesini alırken kalp krizi geçirdi, hayata veda etti ama ölmedi!

İtalya’da Nâzım Hikmet’i yalnızca yetişkinler tanımıyor. Gün Benderli, Nâzım’ın Giderayak şiirinden esinlenerek adlandırdığı anı kitabında, Livorno’da ziyaret ettiği yakın arkadaşı Bianca Vidali’nin torunu Vittorio’nun 10 yaşına girdiği doğum günü partisinde kendisine yaşattığı şaşkınlığı anlatmış.

Sono contento
Memnunum

Vittorio, Gün Benderli’nin Türk olduğunu anlayınca koşup getirdiği ders kitabından heyecanla Nâzım Hikmet’in Sono Contento şiirinin olduğu sayfayı açmış. Nâzım’n Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğimden şiirinden ilkokul öğrencilerinin anlayacağı ve onlara yaşam sevinci aşılayacak Dünyayı dolaşmak, görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızları görmek isterdim gibi dizelerden derlenmiş bu Memnunum adlı şiiri görmek Benderli’ye kıvanç ve hüznü bir arada yaşatmış.

Derken, oradaki misafirlerden gazeteci Andrea Jardella, kaptan ve makinist yetiştiren Livorno Sivil Denizcilik Lisesi’nin sınıflarından birinin kapısında asılı olan bir Nâzım Hikmet şiirinden bahsetmiş: Ed ecco ce ne andiamo come siamo venutiarrivederci fratello mare. 

Zülfü Livaneli ve Leman Sam’ın sesinden dinlemeyi sevdiğmiz İşte geldik gidiyoruz, hoşçakal kardeşim deniz dizeleri!

Nâzım Hikmet’in en güzel aşk şiirlerini içeren Poesie d’Amore (Aşk Şiirleri) İtalya’da Ferzan Özpetek’in Le Fate Ignoranti (Cahil Periler) filmiyle popolarità (popülerlik) kazandı. 2001 yılında gösterime giren film sonrasında Nâzım Hikmet şiirleri romantik İtalyan erkeklerine ilham kaynağı oldu, kitap İtalya’da halen ünlü kitapçıların raflarındaki yerini koruyor.

İtalya’da Sevgililer Günü hediyesi olarak çok rağbet gören Poesie d’Amore, ilk olarak 1991 yılında İtalya’nın önde gelen yayınevi Mondadori tarafından basılmış. Hatta bu yayınevine geçmeden önce Lo Specchio tarafından 12 kez basılmış olduğu biliniyor.

Orada her baskının 5.000 adet olduğu düşünülürse, bizim için son derece gurur verici ama bir yandan da iç burkucu bir tablo çıkıyor ortaya.

Keşke kendi ülkesinde de bu denli sevilip benimsenseydi grande poeta (büyük şair)!

Benim bu kitabı keşfetmem ise Cahil Periler öncesine denk düştü ama yine de kendimi una fata ignorante (cahil bir peri) gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim.

İşi gereği bir süre ailesinden uzak kalıp Adana’da ve daha sonra İstanbul’da yaşayan Türkçe öğrencim Mimmo, bir derse Poesie d’Amore kitabını getirip sevdiği birkaç şiirin Türkçe’sini bulmamı istedi benden. Nâzım’ın sade dilini Türkçe olarak da anlayabileceğini düşünüyordu.

Bu çok sevdiğim şiiri ilk sıraya alarak bir süre derslerimizin konusu yaptık kitabı ve öğrendiğimiz grammatica (dilbilgisi) kurallarını Nâzım Hikmet şiirleri üzerinde tekrar ettik:

En güzel deniz
henüz gidilmemiş olanıdır. 
En güzel çocuk
henüz büyümedi. 
En güzel günlerimiz
henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür.

Ben de bu vesileyle hemen kitabın fotokopisini çektirerek İtalyanca okumuştum şiirleri, sevdiğim dizelerin altını özgürce çizerek ve notlar alarak.

Fakat çevirilerin bu kadar başarılı olmasına hayret etmiştim, şiirleri Türkçe’ye hiç de benzemeyen bir dilde bu kadar rahat okuyup yadırgamıyordum. Biraz araştırıp çevirmen Joyce Lussu’nun Türkçe bilmediğini öğrendiğimde daha da hayrete düşmüştüm.

Meğer İtalyan bir scrittrice (kadın yazar) ve traduttrice (kadın çevirmen) olan Joyce Lussu ve Nâzım Hikmet şiirleri Roma’da yaşadıkları kaçamak bir buluşma sırasında birlikte Fransızca’dan çevirmiş.

Pek duyulmamış olsa da, eldeki verilerle bu aşk hikâyesine inanmamak zor: Karısı Münevver ve oğlu Memet’i İstanbul’da bırakarak ülkesinden kaçmak zorunda kalan, aşka aşık yakışıklı romantik devrimci Nâzım Hikmet ve o sırada Fransa’da sürgünde olan ünlü İtalyan komünist lider Emilio Lussu’nun karısı güzel Joyce Lussu.

Ve tabii ki birlikte çevrilen şiirlerdeki o duygu!

Son olarak, Ruhun bir ırmaktır gülüm dizesi ile başlayan şiirin Lussu için yazıldığı gibi bir magazin haberi vererek kaçıyorum.

La tua anima è un fiume, mio amore

1912-1998

Not: Yarın Joyce Lussu’yu tanıyacağız

Not 2: Tam ben yazıyı yayınlarken sevgili Merih Soylu’dan harika bir fotoğraf geldi. Bir arkadaşı yollamış, etikette Nâzım Hikmet’in şiirini görünce çok şaşırmış

Paylaşmadan edemedim:


Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer…

Nâzım Hikmet

That’s amore

That’s amore, Jack Brooks’un sözlerini yazdığı ve Harry Warren’ın bestelediği 1953’ten günümüze popülerliğini yitirmeyen çok güzel bir şarkı. Bu şarkı 1953 yılında Dean Martin ve Jerry Levis’in oynadığı The Caddy adlı komedi filminin müzik albümünde yer alıyor.

Dean Martin (1917-1995)

Jerry Lewis, bu filmde Dean Martin’in söylemesi için Brooks ve Warren’a özel olarak hazırlatmış bu parçayı. Dean Martin zaten İtalyan Arnavut asıllı Amerikalı bir attore (oyuncu) ve cantante (şarkıcı), asıl adı Dino Paul Crocetti. Dean Martin şarkıya Latin ruhunu da katınca That’s Amore En İyi Orijinal Şarkı dalında Akademi Ödülüne aday gösterilmiş, però (ancak) ödülü başrolde Doris Day’in oynadığı Calamity Jane filmindeki Secret Love şarkısı almış.

Dean Martin e Jerry Lewis nel film The Caddy
Dean Martin ve Jerry Lewis The Caddy filminde

Şarkının sözlerine uygun bir animazione izleyerek Dean Martin ve Frank Sinatra’dan dinlemek isterseniz:

Dean Martin e Frank Sinatra cantano insieme
Dean Martin ve Frank Sinatra birlikte söylüyor

Bu şarkıyı, on yaşında ailesiyle Belçika’ya yerleşip orada yaşayan musicista (müzisyen) Rocco Granata da güzel söylüyor. Ama ben onun 1959 yılında in tutto il mondo (dünya çapında) ün yaptığı Marina şarkısını vereceğim.

Klipte şarkının sözleri de var:

Dean Martin ile özdeşleşen That’s Amore, başrollerinde Cher ve Nicholas Cage’in oynadığı 1987 yapımı Moonstruck (Ay Çarpması) filminin başında ve sonunda da çalar.

Tatlı bir nostaljik romantik komedi izlemek isterseniz Moonstruck filminin İngilizce ve Türkçe versiyonlarının bağlantılarını aşağıda vereyim:

https://www.filmmodu.org/moonstruck-altyazili-izle

https://www.filmmodu.org/moonstruck-turkce-dublaj-izle

Quando la luna colpisce il tuo occhio, come una grande pizza

Questo è amore

Quando il mondo sembra brillare come se avessi bevuto troppo vino

Questo è amore

(Ay gözüne büyük bir pizza gibi çarptığında bu aşktır, dünya çok fazla şarap içmişsin gibi parlıyor göründüğünde bu aşktır)

La dea fortuna

Şans tanrıçası!

Ferzan Özpetek, başarılı filmleriyle İtalya’daki gururumuz olmaya devam ediyor. Şimdi de 2019 yapımı son filmi La dea fortuna ile İtalya’nın 1946 yılından beri verilen köklü Nastro d’Argento ödülüne sekiz dalda aday gösterildi.

Filmin aday gösterildiği kategoriler: En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo (Gianni Romoli, Silvia Ranfagni, Ferzan Özpetek), En İyi Aktör (Stefano Accorsi – Edoardo Leo), En İyi Aktrist (Jasmine Trinca), En İyi Film müziği (Pasquale Catalano), En İyi Orijinal Müzik (Che vita meravigliosa), En İyi Cast Direktörü (Pino Pellegrino)

In ogni storia d’amore la follia è la parte migliore
Delilik her aşk hikâyesinin en iyi tarafıdır

La dea fortuna İtalya’da geçen yıl Aralık ayında gösterime girmişti, bizim ne zaman ve hangi platformda izleyebileceğimiz henüz belli değil. Bu kadar belirsizlik içindeyken bunu dert etmeyeceğiz tabii ki ama umarım en kısa sürede normal hayatlarımıza dönüp izleme isteği ve heyecanı duymaya başlarız, yani duygularımızda da normalleşme yaşarız.

En İyi Orijinal Müzik dalında Nastro d’Argento ödüüne aday gösterilen Che vita meravigliosa (Ne harika hayat) şarkısı genç İtalyan şarkıcı Antonio Diodato’nun. Bu şarkı ayrıca bu yıl En İyi Orijinal Şarkı dalında David di Donatello ödülü kazandı.

Filmde dinleriz nasıl olsa, ben burada Diodato’nun 2020 San Remo Müzik Festivalinde basın salonundaki mini organik konserini paylaşayım. Öndekiler çiçekten çok yeşillik ve sebze gibi göründü önce gözüme, ondan organik dedim galiba samimiyeti anlatmak için. Bu arada daha önce Romina Power ve Al Bano’yu andığımız Felicità yazımdaki basın salonu videosu geldi aklıma. Ne kadar eğlenceliymiş orası!

Che vita sanremosa, Diodato

Diodato burada şarkıyı Che vita sanremosa olarak söyleyerek tatlı bir espri yapmış.

Filmdeki diğer güzel bir şarkı da şu anda 80 yaşında olan meşhur Mina Mazzini’den Luna diamante. Bu şarkı, Mina ve Ivano Fossati’nin 2019 yılında birlikte çıkardığı Mina Fossati albümünden.

Bu kuaförsüzlük durumu devam ederse yakında benim de böyle bir örgüm olabilir!

Ferzan Özpetek’in 2001 yapımı Le fate ignoranti (Cahil Periler) ve 2007 yapımı Saturno contro (Bir Ömür Yetmez) filmlerinden tanıdığımız Stefano Accorsi bu filmde de başrolde oynuyor.

Filmde Sezen Aksu’nun Aldatıldık şarkısını da duyacak ve mırıldanacaksınız. Tabii ki olmazsa olmazımız çılgın Serra Yılmaz’ımızı yine göreceğiz.

Una mia tavola Ferzan Özpetek
Bir Ferzan Özpetek sofram

Filmin yaklaşık ilk on dakikasını içeren bir video buldum. İzlerken, benim Ferzan Özpetek sofralarımın olmazsa olmazı renkli el yapımı cam kadeh bardaklarımdan gördüm. Aranızdan bilenler bilir, renk katar onlar oturumlarımıza. Onları ve onların başrolde olduğu bol sohbetli sofralarımızı çok özledim.

I miei bicchieri di vetro
Cam bardaklarım

Filmde masada, ellerde ve bir tepside de var ama özellikle Serra Yılmaz’ın elinde çok net görülüyor.

Benim bardaklarım en az alt yıldır var, onlar benden görmüş!

Ecco i primi (quasi) dieci minuti del film:

I primi nove minuti e trentotto secondi del film
Filmin ilk dokuz dakika ve otuz sekiz saniyesi

Not: İtalyanca’da şarkı, film, kitap adlarında ve başlıklarda yalnızca ilk sözcük büyük harfle yazılır

La ciliegina sulla torta

Pastanın üstündeki kiraz!

Yaza yaza yaz geldi, sanal markete kiraz geldi. Beş okka olmasa da aldım biraz kiraz, yiyorum bazen çok bazen az.

Kiraz yerken aklıma kirazlı bir İtalyanca ifade geldi, hemen yazayım dedim: La ciliegina sulla torta. Aslında kirazın İtalyancası la ciliegia ve çoğulu da le ciliegie. Ciliegina ise pastaların üstünde süsleme olarak kullanılacağı zaman sertliğini korumak, daha parlak bir görüntü vermek için bir işlemden geçmiş kirazdır. Telaffuzundan dolayı, ciliegia denince hep çilek gelir aklıma, alışmam zor olmuştu.

Essere la ciliegina sulla torta bizim dilimizde daha çok olumsuz kullanılan tuzu biberi olmak deyimi gibi hem olumlu hem de olumsuz anlamda kullanılıyor. Hep teşekkür, takdir getiren bir çocuğun bir de onur belgesi alması pastanın üstündeki kirazdır. Nel senso negativo (olumsuz anlamda) düşünürsek, geçim derdinin yanı sıra bir sürü sıkıntı yaşayan insanlar için pastanın üstündeki kiraz corona oldu.

Aynı ifade the cherry on the cake olarak İngilizce’de de var ama ben önce İtalyanca’sını öğrenip İngilizce’de hiç duymadığım için çok şaşırmıştım bir kitap okurken rastladığımda.

In inglese (İngilizce’de) aynısının olduğunu sonradan öğrendiğim diğer bir ifade de le ore piccole. Yani gece yarısından sonraki bir, iki, üç gibi küçük saatler. Fare le ore piccole ise geç saatlere kadar oturmak anlamında bir deyim.

In realtà (aslında) Amerikalı heavy metal grubu Metallica’nın The Small Hours adlı bir şarkısı var ama ben Nothing Else Matters’dan başka şarkılarını bilmez ve dinlemezdim. Nothing Else mattered yani!

La nostra canzone di oggi (bugünkü şarkımız), asıl adı Giovanni Pellino olan İtalyan şarkıcı, şarkı sözü yazarı ve besteci Neffa’dan Le ore piccole. Bu klipteki halleri hiç yadırgamayacağınızdan eminim:

Neffa, Giovanni Pellino

Neffa, Giovanni Pellino’nun Paraguaylı futbolcu Gustavo Neffa’dan ilham alarak seçtiği bir nome d’arte (sahne adı). Neffa aynı zamanda Ferzan Özpetek’in 2007 yapımı Saturno Contro filmi için yaptığı Passione şarkısı ile tanınıyor.

La canzone Passione dal film Saturno Contro

Biliyorum artık önemi kalmadı ma domani (ama yarın) saatleri öğreneceğiz, yalnızca küçük saatleri değil büyükleri, çeyrekli ve buçuklu saatleri de!

Not: İsteyen İtalyanca sayıları bir tekrar etsin, itirazım olmaz