Bella Ciao

Bu video yayınlanmak üzere masum masum sırasını beklerken şarkı Türkiye gündemine oturdu, ortalık karıştı.

Ben bir partizanlık çağrısı amacı gütmeden, hazır sözleri de üzerinde yazılıyken, güzel görüntüler eşliğinde mırıldanır ve bu arada telaffuz pratiği yaparsınız diye düşünmüştüm ve bugün için planlamıştım.

Bella Ciao, kimin yazdığı ve bestelediği bilinmeyen bir İtalyan halk şarkısıdır. Tabii şarkının kökenine dair çeşitli söylentiler var. Şarkı sözlerinin 19. yüzyılda pirinç tarlasında çalışan bir işçinin karısına bıraktığı bir yazıdan geldiğine inanılıyor. Daha sonra da Po Ovası’ndaki pirinç tarlalarında zor koşullar altında çalışan işçilerin söylediği bir şarkı haline gelmiş.

Bir söylentiye göre ise Bella Ciao melodisinin kaynağı bir Musevi halk müziği türü Klezmer. Aşağıda verdiğim 1919 yılında yapılmış bu kaydı bir dinleyin, oldukça benziyor.

Bildiğimiz gibi, Bella Ciao İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizm karşıtlarının marşı olmuş. Önce Mussolini’ye ve sonra da işgalci Alman güçlerine karşı duran direnişçiler şarkı sözlerinde değişiklik yaparak şarkıyı bir direniş marşı yapmışlar.

İtalya’nın bu partizan şarkısının 1947 yılında Prag’da yapılan ve 71 ülkeden 17 bin civarında delegenin katıldığı Dünya Öğrenci ve Gençlik Festivali ile dünyaya yayıldığı düşünülüyor. Bella Ciao bu festivalden sonra birçok dile çevrilip tüm dünyada popüler bir şarkı olmuş.

Bizde ise ilk olarak Mehmet Taneri tarafından farklı sözlerle Sen, Sen, Sen adıyla seslendirilmiş.

Grup Yorum’un Çav Bella yorumuyla şarkı bizde de devrimci, özgürlükçü ruhu temsil eden bir marş gibi söylenmeye başladı.

Aman dikkatli dinleyin ne olur, ya kısık sesle ya da kulaklıkla. Yerin kulağı var!

Not: Bu arada, dün Sözcü’de Deniz Zeyrek de benzer bir yazı yazdı

https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/deniz-zeyrek/cav-bella-5831587/

Not 2: İki aydır her yatsı ezanından sonra yüksek desibelde sela ve Allahım sana inandık sana sığındık diye başlayan corona duaları devam ediyor, sanırım bitince bakın duayla biz gönderdik denecek

Zaten uyku düzenimiz bu kadar bozulmuşken, bu sabah altıda (5.58) bir dua ile sıçradım uykudan. Bu neyin nesiydi anlamadım ve tabii ki bayrama öfkeyle uyandım, ne hayır beklenirse artık bu bayramdan.

İşte bir sabah uyandığında

Şehrin cami hoparlörlerinden

‘Oynatmaya az kaldı’ çalıyorsa

Anla ki o partizan hacker benim

Bella ciao bella ciao ciao ciao

La ragazza non contata

Sayılmayan kız!

1995 nüfus sayımında istatistiklere girmemiş olmanın gizli keyfi bana hep Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Heinrich Böll’ün Sayılmayan Sevgili hikâyesini hatırlatır.

Heinrich Böll
1917-1985

Bu hikâyenin diğer adı da Köprüde’dir. Almanca adı çoğunlukla An der Brücke ve bazı kaynaklarda da Die Ungezählte Geliebte olarak geçiyor. Bana ikinci adı daha anlamlı geliyor, zaten lisede seçmeli ders olarak aldığımız Almanca’da okutulan kitabımızdaki adı da buydu.

Waltraud e Basile Hanopulos

Bu güzel hikâyeyi okutan ve sevdiren sevgili hocamız Waltraud Hanopulos’un aşk hikâyesi çok daha güzel. 29 yaşında Nice’te tanışıp birkaç hafta geçirdiği İstanbullu Basile Hanopulos’u görmek için geldiği İstanbul’da kalmaya karar verip ülkesini bırakmış.

İlginizi çekerse, bu tatlı kadının hikâyesini okumak ve hatta ondan dinlemek için şu sayfaya bakabilirsiniz:

https://www.annefrank.de/mensch/tr/waltraud-hanopulos/biografie/

Keşke sonradan internette okumayıp kendinden dinleme şansım olsaydı o zamanlar. O bize Almanca öğretmeye çalışırken, biz aşk sandığımız sıradan hoşlanmalar hakkında fısıldaşıyorduk derslerde. Yani tam Dummkopf ergenus kız halleri. Basile Hanopulos ise Saint Benoit’da Fransızca hocasıydı.

Kadıncağız tatillerde Almanya’ya gittiğinde bizlere getirdiği gençlik dergilerinden bir şeyler okutmaya çalışırdı, pek ilgilenmezdik çünkü hiçbir şey bilmezken her şeyi bilir havasındaydık. En çok yandığım ise İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gönüllü hemşirelik günlerini can kulağıyla dinlememiş olmak.

Maalesef fiziksel açıdan gelişmekte olup zihinsel açıdan az gelişmiş olduğumuz yıllara tekabül ettiği için onun kıymetini bilemedik ama ben kendi adıma konuşayım, onu hep çok sevdim ve sevgiye, nezakete dair çok şey öğrendim ondan.

Zaten hayatın her döneminde bir önceki dönemde yaptıklarımız ve özellikle yapmadıklarımız için hayıflanmıyor muyuz? Hayat böyle bir şey maalesef. İnsan yaşadığı ortamdan o anda daha neler neler kazanabileceğinin bilincinde olmuyor. Yaşayarak öğrenebileceğimiz, yaşayandan dinleyebileceğimiz şeyleri daha sonra kitaplardan, filmlerden öğrenip Ach so diyoruz hep. Önemli olan bunu en aza indirgeyebilmek, gelişmeden hep aynı kafada kalmayacağımıza göre!

İşte Heinrich Böll’den Sayılmayan Sevgili:

Bacaklarımı yamayıp yapıştırdılar ve bana oturduğum yerde görebileceğim bir iş verdiler: yeni köprünün üzerinden gelip geçen yayaları saymak. Başarılarını sayılarda görüp sevinsinler, birkaç anlamsız rakama bakıp zevkle kendilerinden geçsinler diye ben, bütün gün, sabahtan akşama kadar sayı sayıyorum; ağzım bir taksimetre gibi durmadan, sessizce işliyor; sayı üzerine sayı katıyor ve akşam olunca, zaferlerini tek bir sayı ile kendilerine sunuyorum.

Vardiyanın sonucunu kendilerine bildirdiğim zaman, gözleri parlıyor, sayı ne denli yüksekse, yüzleri de o denli güleç oluyor. Sevinmekte de o kadar haksız değiller hani, zira yeni köprüden geçenlerin sayısı hiçbir gün binlerin altına düşmüyor. Gel gör ki, onların bu istatistiği doğru değil! Evet, özür dilerim, bu istatistik doğru değil! Onlar beni, görünüşüme bakıp, sözüne güvenilir bir kişi sayıyorlar, ama aldanıyorlar: ben öyle sözüne güvenilecek insanlardan değilim.

Arada bir onlara bir sayı eksik söylüyorum ve yutturdum diye için için seviniyorum. Sonra, kimi zaman, içimden bir acıma geliyor, onlara birkaç sayıyı bağışlayıveriyorum. Mutlulukları benim elimde. Öfkeli olduğum günler, sigaram kalmadığı zamanlar, ortalamayı verip geçiyorum; kimi zaman da ortalamanın altında bir sayıyı.

Ama keyfim yerinde mi? Gönlüm aydınlık mı, o zaman bol keseden beş basamaklı bir sayıyı sunuveriyorum. Ne mutlu oluyorlar o zaman! Sonucu belirttiğim raporu adeta elimden kapıyorlar, gözleri sevinçten pırıl pırıl yanıyor, elleri ile omzuma vuruyorlar. Kuşkulanmak akıllarının ucundan geçmiyor! Derken, başlıyorlar sayıları birbirine vurmaya, bölmeye, yüzdelerini almaya ve daha neler neler yapmaya.

Sul ponte
Köprüde

Bugün bir dakika içinde köprüden kaç kişi geçmiş imiş? On yıl sonra kaç kişi geçmiş olacakmış? Hesaplayıp, uğraşıp bunu ortaya çıkarıyorlar. Zaten gramerde en sevdikleri zaman da bu: gelecekte olmuş bitmişi gösteren zaman, bu onların baş uğraşıları. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, dedim ya, özür dilerim, bu hesapların tümü yanlış.

Benim minik sevgilim, köprünün üzerinde görünmüyor mu, hem de günde iki kez, ah, o zaman, kalbim sanki duruyor. Evet, o ağaçlıklı yola sapıp da gözden kaybolana kadar, kalbimin o aralıksız vuruşları duruyor ve bu arada gelip geçenleri ben, pek doğal değil mi, atlayıveriyorum. Bu iki dakika benim dakikalarım, tümü ile bana ait dakikalar, kimse onları benden alamaz.

L’amore non contata
Sayılmayan sevgili

Akşam üzerleri, o dondurmacı dükkânından dönerken, bir dondurmacı dükkânında çalıştığını artık biliyorum, karşı kaldırımdan, benim sayı saymakla görevli sessiz ağzımın hizasından geçerken, yine kalbim duruyor ve ben ancak o gözden iyice kaybolduktan sonra yeniden saymaya başlıyorum.

Ve bu dakikalarda benim görmeyen gözlerimin önünde defile yapan tüm mutlular, istatistiğin ölümsüzlüğüne geçmemiş oluyorlar: gölge adamlar gölge, kadınlar bunlar; var mı, yok mu, belirsiz varlıklar. Bunlar, istatistiğin “gelecekte olup bitmiş zamanı” içinde yürüyüşe katılmayacak olanlar.

Onu seviyorum besbelli. Ama kız bunu bilmiyor; ben de zaten bilsin istemiyorum. Bir kez göründü mü, tüm hesapların altını üstüne getirdiğini o hiç bilmesin ve bu bilgisizliği içinde, o tertemiz yüreciği ile uzun kumral saçları omuzlarında dalgalanırken, minik ayakları ile bassın geçsin köprüden ve dondurmacı dükkânına gitsin ve bolcana bahşişleri toplasın. Onu seviyorum. Evet, besbelli, ona tutkunum ben.

Geçenlerde bir kontrolden geçtim. Karşı tarafta otomobilleri saymakla görevli, arkadaş beni uyarmıştı, o gün dikkat kesildim, deliler gibi saydım, saydım, bir kilometre sayacı benim saydığımdan daha iyi sayamazdı. Baş istatistikçi de karşı tarafta durmuş, sayıyordu. sonunda bir saat içinde kendi saydığını benim verdiğim saat sonucu ile karşılaştırdı. Benim ki, onunkinden ancak bir tek sayı eksik çıktı.

Benim küçük sevgilim bu arada gelip geçmişti . Ve ben onu yine bu anlamsız sayı dizisine katmamıştım. O güzelim kızcağızı bırakırmıydım ki, onu bir tek sayı olarak alsınlar, öteki sayılarla birbirine vursunlar, bölsünler, yüzdesini alıp sonunda bir hiçe çevirsinler.

Arkasından bakamıyorum diye yüreğim kan ağlarken, yine saymayı sürdürdüm. Öbür kıyıda, otomobil sayan arkadaşa ne kadar teşekkür etsem az şakası yok. Ekmek parası elden gidebilir!

Baş istatistikçi eliyle omzumu okşadı ve benim dürüst, güvenilir, işine bağlı bir görevli olmamı övdü. “Bir saat içinde bir rakam eksik olmuş, bunun önemi yok” dedi. “Biz nasıl olsa yüzde bir miktar farkı hesaba katıyoruz. Raporumda sizi atlı araçlara atamalarını önereceğim.”

Le carrozze a cavalli
Atlı arabalar


Atlı araçlar! Arayıp da bulamadığım şey! Atlı arabalar, cennet. Rahatlık! Atlı araba, günde en çok 25, ya geçiyor, ya geçmiyor. Demek günde, ortalama her yarım saate bir tek sayıyı aşağıya düşüreceksin. Oh! Bu bir cennet!


Atlı araçlara bir geçsem, oh ne güzel, ne güzel! Dörtle sekiz arası zaten atlı araçların köprüden geçmesi yasak. Bu arada insan şöyle bir dolaşıverir, ya da dondurmacı dükkânına uzanabilir. Ve onu doya doya seyredebilir.

Ola ki bir gün, küçük sevgiliyi alır, evine gidene dek ona yolda arkadaşlık edebilir.

Gianluca Costantini

“Bir ülkeyi severseniz orada özgürlük mücadelesi verenleri de seversiniz”

Gerçek bir insan hakları savunucusu, aktivist çizer Gianluca Costantini tüm dünyadaki olaylara karşı son derece duyarlı bir sanatçı. Ancak, Türkiye’nin ve burada olup bitenin çok ayrı bir yeri var onun için. Aldığı tehditlere, sosyal medya hesaplarına uygulanan sansüre rağmen oradan korkusuzca haksızlığa uğrayanlar adına mücadele veriyor.

Bakın la mia seconda casa (ikinci evim) dediği İstanbul için umudunu nasıl dile getirmiş çizgileriyle:

Gianluca Costantini’yi tanımak, Volga Kuşçuoğlu ile yaptığı söyleşiyi okumak isterseniz bağımsız iletişim ağı Bianet’teki şu sayfaya bir göz atın:

http://m.bianet.org/bianet/sanat/206010-italyali-cizer-bir-ulkeyi-severseniz-orada-ozgurluk-mucadelesi-verenleri-de-seversiniz

Buraya alamayacağım kadar çok sayıda haber niteliğinde çizimi var. Kendi sayfasından inceleyebilirsiniz:

https://www.gianlucacostantini.com

Bu da benim sevdiğim diğer bir çizimi:

Salute alle tue mani e al tuo cuore Gianluca!

(ellerine, yüreğine sağlık çevirisi)

Se la vita ti dà limoni

Hayat sana limonlar veriyorsa!

Hayat bize corona formunda limonlar verdi. Betimiz benzimiz attı korkudan, limon gibi sarardık. Limon kolonyalarına bulandık, market poşetlerinin dışını ve içini fıs fıs kolonyaladık, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için eve kasa kasa limon doldurup her şeye limon sıkmaya başladık. Kendimizde gribal durumlar görmeye başlayınca nane limon kaynattık, nane limon paranoyamıza ve sinirimizin vurduğu midemize iyi geldi. Evdekilerle aramız bir iyi bir limoni oldu, suratımızı limon gibi ekşitip oturduk kimi günler.

Yani keyfimize limon sıkıldı fena halde!

Kısa bir süre sonra toparlandık neyse ki, eve depoladığımız limonlardan depoladığımız enerjiyle hayatın verdiği limonlara karşı güçlü durmaya başladık.

Se la vita ti dà limoni
fatti una bella limonata

Kendimize güzel bir limonata yapıp hayata kaldığımız yerden devam ettik.

Hayat sana limon veriyorsa limonata yap sözü her ne kadar John Verdon’un Aklından Bir Sayı Tut romanından alıntılansa da kaynağı çok eskidir bu iyimserlik aşılayan lafın. Amerikalı yazar ve filozof Elbert Green Hubbard, 1915 yılında aktör Marshall Pinckney Wilder’ın ölümünün ardından yayınladığı Soytarılar Kralı başlıklı yazısında Wilder’ın güçlükler karşısındaki duruşunu şu sözlerle ifade etmiş:

“Kaderin kendine gönderdiği limonları toplayıp bir limonata standı kurdu”

Amerikalı yazar Dale Carnegie ise Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak adlı kitabında “limonun varsa kes limonata yap hayatın tadını çıkar” demiş. Birçok dilde bu anlama gelen bir ifade kullanılıyor. Tüm dünya insanları elindeki limonlarla limonata yapma kaygısında şimdi.

Ben dün limonatanın yanına bir de limonlu kek yaptım, nasıl iyi geldi anlatamam diyecektim ama anlatmak ve bu mutluluğun tarifini vermek istiyorum.

Uzun bir süredir fırını kullanamıyorduk çünkü temizlerken (artık nasıl abarttıysak) kapağındaki bir menteşe düşmüştü. Hem usta çağırmamak için hem de fırınsızlık kilo almaya karşı iyi bir önlem diye bantlayıp devre dışı bırakmıştık fırını.

Ama ben artık keksizliğe son verme isteğiyle bu çaresizliğe bir çözüm buldum ve yarım saat boyunca tam konsantrasyon ve koordinasyon fırın kapağını tuttum, içeri bir milimetre küp hava sızdırmadım. Hem kol egzersizi oldu hem de meditasyon.

Keki fırında saniye saniye izledim, kokusunu doya doya içime çektim. Sevgi ve fedakarlıkla yapıldı diye herhalde, daha önce hiç kabarmadığı kadar kabardı, hiç olmadığı kadar lezzetli oldu. Tabii mutfakta köpük gibi enfes bir şey dururken dayanamıyor insan, akıl orada kalıyor ister istemez. Çayla, kahveyle, kuru kuru derken, eğri kesilen yerlerden düzeltirken kek küçüldü de küçüldü ve gün biterken o da bitti.

Ben diğer menteşeyi de kırayım bari, fırın kullanıma girdi, benim de börek olayına giresim gelebilir!

Nişastalı limonlu kek: 1 rakı bardağı şeker 4 yumurta ile iyice çırpıldıktan sonra 1 rakı bardağından az sıvı yağ, 1 limon kabuğu rendesi, 1 limonun suyu, 200 g buğday nişastası, 1 paket vanilya ve 1 paket kabartma tozu eklenip çırpılacak ve 150 derecede önceden ısıtılmış fırında 35-40 dakika pişirilecek. Soğuduktan sonra üzerine biraz pudra şekeri elenip afiyetle yenecek!

(Anne tariflerinde ölçü olarak hep rakı bardağı olur, eğer evde rakı bardağı yoksa ayran bardağı da kullanabilirsiniz)

Keki soğumaya bırakıp balkona çıktığımda manzaram şuydu:

Hemen bir fotoğraf çektim. Arkadaki limon ağacının üstünde geçen yıldan dört tane limon kalmış, her gün bakıyorum onlara. O. Henry’nin harika Son Yaprak öyküsündeki gibi son limon düşene kadar tutunacağım hayata.

Genellikle şiire uygun fotoğraf bulunur ama ben fotoğrafıma uygun şiir buldum:

Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
Votka bardağımın içine
Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

Edip Cansever, Uçurum şiirinden

Tam fotoğrafı çekerken bir güvercin havalandı, fotoğrafa girdiğini görünce benim olmayan bir sevinç duydum!

Limonlardan biri onun arkasında kaldı, fotoğrafa dikkatli bakınca göreceksiniz.

Demem o ki eğer hayat sana limon veriyorsa kendine güzel bir limonata ve hatta yanına bir limonlu kek yap, ya da tuz ve tekilayı kap balkonda güneşi batır, limonata gibi havanın tadını çıkar!

Lemon Tree di Fool’s Garden

Not: Ramazan günü rakı, votka ve tekila bahsi oldu kusura bakmayın ama hazır bir ruhsal denge tutturmuşken ne iyi geliyorsa yapalım derim. coronayı veren, onunla baş etme yöntemlerimizi de hoş görür bence

Caruso di Lucio Dalla

Enrico Caruso
(1873-1921)

Caruso, 2012 yılında ölen İtalyan şarkıcı, şarkı sözü yazarı, müzisyen ve aktör Lucio Dalla’nın, kısacık hayatına büyük başarılar sığdırmış ünlü Napolili tenor Enrico Caruso için besteleyip ona ithaf ettiği efsane şarkıdır.

Lucio Dalla
(1943-2012)

Lucio Dalla müzik hayatına erken yaşta, şimdi ünlü bir yönetmen olan arkadaşı Pupi Avati ile başlamış. Avati, gruptan ayrılma nedenini Dalla’nın müzik yeteneği altında ezildiğini hissetmesi olarak açıklıyor ve 2005 yılında çevirdiği Ma quando arrivano le ragazze? filminde Lucio Dalla ile olan arkadaşlığından ilham aldığını söylüyor.

Lucio Dalla, Il Corriere della Sera gazetesi ile yaptığı bir röportajda bu şarkısının ilham kaynağını ve anlamını anlatmış. Sorrento’da Grand Hotel Excelsior Vittoria’da tesadüfen yıllar önce Enrico Caruso’nun ölmeden önce bir süre kaldığı odada kaldığını öğrendiğinde ve yaşadığı aşkın hikâyesini dinlediğinde çok etkilenerek yazmış bu şarkıyı.

Söylentiye göre, Enrico Caruso bir akşam oteldeki hasta yatağından kalkıp bulunduğu kıyının en ucunda bir kayanın üzerinde şarkı söylemiş o muhteşem sesiyle ve çevredeki balıkçılar bir araya gelip saatlerce onu dinlemiş.

Bu Enrico Caruso’nun son konseri ve son gecesiymiş zaten.

Dorothy Caruso
(1893-1955)

Caruso belki de en güzel İtalyan aşk şarkısıdır. Ölmek üzere olan bir adamın sevdiği kadının gözlerinin içine bakarak dile getirdiği duyguları içeren sözlerinde Enrico Caruso’nun hayatından insanlar ve yerler vardır. Lucio Dalla’nın şarkısındaki yeşil gözlü kadın ise Enrico Caruso’nun ölmeden üç yıl önce evlendiği Dorothy Park Benjamin.

Lucio Dalla şarkıyı Napoli lehçesinde yazdığı için Sorrento, Surriento olarak geçiyor. Tıpkı Te voglio bene assai olarak duyacağınız Ti voglio bene sai (seni çok seviyorum) gibi.

Biz hep Ti amo (amare fiilinden) ifadesini biliriz seni seviyorum anlamında. Ti amo karşı cinse olan aşkı anlatmak için kullanılır. Amare fiili başka bir nesne ile kullanıldığında ise çok sevmek anlamına gelir (amo la pizza, amo questa città).

Ti voglio bene ise anneye, babaya, kardeşe, arkadaşa veya diğer bir yakınımıza duyduğumuz sevgiyi belirtmek için kullanılır. Seni seviyorum anlamında kullanılır ama tam çevirisi senin için iyi olanı istiyorum’dur.

Aşk acısını “Ti amo’dan Ti voglio bene’ye düştük” diye tek cümle ile özetleyen arkadaşımı “Unutma bir de Ti odio (senden nefret ediyorum) var, Ti voglio bene’de kalmak iyidir” diyerek avutmaya çalışmıştım.

Ancak şimdi Caruso’nun sözlerine tekrar bakınca Ti amo’dan Ti voglio bene’ye düşülmediğini, aksine çıkıldığını düşünüyorum. Ti amo’yu da kapsayan çok daha büyük bir sevgiyi ifade ediyor bence.

Sonuçta, koskoca Lucio Dalla da Enrico Caruso’nun tutkuyla aşık olduğu karısına vedasını yazarken Ti amo dememiş, değil mi ama!

Hep Luciano Pavarotti’den dinlemeye alışık olduğumuz ve artık Andrea Bocelli’den dinlemeyi çok sevdiğimiz Caruso‘yu bir de bestecisi Lucio Dalla’dan dinleyelim:

Julio Iglesias, Laura Pausini, Mina, Al Bano, Josh Groban ve Lara Fabian gibi şarkıcıların da söylediği bu güzel şarkının İtalyanca ve Türkçe olarak Fatih Erkoç yorumu:

Umarım keyifle okumuşsunuzdur ve dinlemişsinizdir, müzik sarmalasın ruhumuzu.

Vi voglio bene sapete (sizi seviyorum biliyorsunuz) ma tanto tanto bene (ama çok çok)!

Lucio Dalla

Lo Shampoo

Günlük, sıradan ve koşuşturma dolu hayatlarımızda durup düşünmeye zaman ayırmadığımız konular, Giorgio Gaber’in penceresinden baktığımızda büyük anlam kazanır çoğu zaman.

Politika ve ağır kavramların bir entelektüel ve hiçbir şey bilmeyen bir kişi arasındaki diyalogda işlendiği Dialogo tra un impegnato e un non so albümünde Lo Shampoo şarkısı hoş bir sürprizdir örneğin.

Son derece bezgin bir sesle söylemeye başladığı Lo Shampoo şarkısının ilk dizelerinde chiuso in casa a pensare (düşünmek üzere eve kapanan), yozlaşmış bir hayat içinde una brutta giornata (kötü, çirkin bir gün) yaşayan bir adam görüyoruz. Non c’è niente da fare ve non c’è via di scampo (yapacak bir şey ve kaçıştan başka yol yok) diye düşünen adam banyo yapmaya karar verir.

Una strana giornata (tuhaf bir gündür) ve non si muove una foglia (bir yaprak bile kıpırdamaz). Kafası pamukla doldurulmuş gibi olduğu ve hiçbir istek duymadığı için per forza (kesinlikle) bir şampuan yapması gerektiğini düşünür.

İşte bu andan itibaren şarkıdaki ruh hali değişmeye başlar. Shhh su sesi ile birlikte bu sesin olduğu fiillerle (scende l’acqua, scroscia l’acqua) suyun indiğini, aktığını duyuyor, adeta suyu üzerimizde hissediyoruz.

Derken calda, fredda, calda diye suyun sıcaklığı ayarlanıyor ve giusta diye doğru ısı yakalanıyor.

Sırada şampuan seçimi var. Keyfi yerine gelmeye başlayan adam, kırmızı ve sarı şampuana bakarken quale marca mi va meglio diye hangi markanın kendisi için daha iyi olacağını soruyor ve questa (bu) diyerek birinde karar kılıyor.

Su ve şampuan bir araya gelince tabii ki schiuma (köpük) çıkmaya başlıyor ve şarkı daha da neşeli bir hal alıyor. Yumuşacık, beyaz, hafif hafif gibi sıfatlarla betimlenen köpük, kaymağa ve kara benzetiliyor.

Burada duygusallaşan karakterimiz, konuşarak köpüğün iyi bir şey olduğunu söylüyor ve köpüğü üzgün ve yorgun olduğumuzda başınızı okşayan, kocaman beyazlar içinde bir anneye benzetiyor.

Lo Shampoo

Una brutta giornata
chiuso in casa a pensare
una vita sprecata
non c’è niente da fare
non c’è via di scampo
mah, quasi quasi mi faccio uno shampoo.

Uno shampoo?
Una strana giornata
non si muove una foglia
ho la testa ovattata
non ho neanche una voglia
non c’è via di scampo
devo farmi per forza uno shampoo.
Uno shampoo?
Scende l’acqua, scroscia l’acqua calda, fredda, calda…
Giusta!
Shampoo rosso e giallo, quale marca mi va meglio?
Questa!

Schiuma soffice, morbida, bianca, lieve
lieve sembra panna, sembra neve.
La schiuma è una cosa buona, come la mamma, che ti accarezza la testa
quando sei triste e stanco:
una mamma enorme, una mamma in bianco.
Sciacquo, sciacquo, sciacquo.

Ben burada şarkının su sesleri ile biten ilk bölümünü verdim. İkinci bölümde antiforfora (kepeğe karşı) şampuanın meglio (daha iyi) olduğuna ikna olduğunu dile getiren il Signor G, yine aynı özelliklerinden dolayı köpüğü insanın içini temizleyen saf bir şeye, süte ve ardından da kutsal bir şeye benzetiyor.

Şimdi bu şarkıyı Giorgio Gaber’in sesinden dinleyip ona eşlik etmeye ne dersiniz?

Not: Yazının girişinde koşuşturma dolu hayatlarımızdan bahsetmem tuhaf, bu tarz bir hayat nostaljik gelmiş olabilir, bu yazı kitabımdan

Fare uno shampoo (bir şampuan yapmak) her zaman iyi geliyor insana, karantina uzadıkça şampuan sıklığı artıyor!

Il Signor G

“Dove esistono una voglia, un amore, una passione, lì ci sono anch’io”
(Arzu, sevgi ve tutkunun olduğu her yerde ben de varım)
Giorgio Gaber

İtalya’da Il Signor G lakabıyla tanınan Giorgio Gaber, 64 yıllık yaşamına çok şey sığdırmış bir şarkıcı, besteci, söz yazarı, yorumcu, oyuncu ve oyun yazarıydı.

15 yaşında bir kaza sonucu elini aktif olarak kullanamamaya başlayan Giorgio, bir doktorun önerisi üzerine fizik tedavi amacıyla gitar çalmaya başlayıp hayatını adayacağı tutkusunu keşfetmiş.

Giorgio Gaber, İtalyan toplumunun ve politik hayatın gerçeklerini ironik, felsefi ama son derece sade ve sahici bir dille yansıtmıştır tüm albümlerinde, oyunlarında, televizyon şovlarında.

Il Signor G, özgün kişiliği ve sanatçı kimliğiyle kısa sürede kitlelerin sevgilisi olmuş, büyük bir iz bırakmıştır ülke halkının gönlünde.

İtalyan çocuk öyküleri yazarı Gustavo Roldán’ın 2010 yılında yayınlanan Il Signor G adlı kitabının öyküsü çölde geçiyor. Signor G hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyin büyümediği, her şeyin sonsuza kadar hareketsiz olduğu küçük bir köyde yaşar.

Bir gün Signor G’nin aklına tuhaf bir fikir gelir, daha doğrusu delice bir fikir: fazla sessiz olan köylerine birazcık müzik getirmek için çölde bir çiçek ekmek. Bilge komşular, çölde çiçek yetişmeyeceğini ve çiçeklerin müzik yapmayacağını bildikleri için Signor G’nin gerçekten çıldırmış olduğunu düşünürler.

Ancak, çok güzel bir bakım sayesinde harika bir çiçek açar ve çok sayıda kuş oraya üşüşür. Ve bu kuşlar, şarkılarıyla köy halkına müzik ve neşe getirirler.

“Signor G bir ülkede doğdu, büyüdü ve hep orada yaşadı.

Büyük bir sessizliğin sarmaladığı bir ülke”

Dal libro di Gustavo Roldán

İtalya’yı, ülkemizi ve tabii ki tüm dünyayı en kısa zamanda yeniden müziğin sarmalamasını diliyorum ve bu dileğimi evrene gönderiyorum!

Not: Dün sabah Ekrem İmamoğlu’nun (Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu için kısaca Il Signor B diyebiliriz) benzer ifadelerle Askıda Fatura uygulaması başlattığını, daha doğrusu benim Spesa Sospesa yazısını yazarken o anda konuyla bağlantılı veriverdiğim adı duyunca çok şaşırdım. Proje isminin telif hakkı bende falan diye çirkefleşmeyeceğim şu kriz ortamında, pijamamın cebindeki parayı bile harcayamadığım bir dönemde rant peşinde değilim. Çocuk iyi şeyler yapıyor aferin, hevesini kırmak istemem. Zaten bu aralar uğraşmadığı bir ben eksiğim

Ben haddimi bilerek asıl işim olan öğretmenliğe dönüyorum. Bu hafta derslerde ilerleyelim madem biraz!

Spesa sospesa

Askıda market alışverişi!

Caffè Sospeso (askıda kahve) yüz küsur yıl önce Napoli’de başlamış olan bir gelenek, bir sosyal sorumluluk projesidir. Bir bar‘da kahve alırken fazladan bir fincan kahve için daha ödeme yapıp tanımadığınız, yoksul birine kahve ısmarlayarak kahve keyfinizi artırmanın, anlamlandırmanın yoludur.

Mettici il cuore
Yüreğinizi koyun

Bizde de askıda ekmek olarak yaygınlaşmış, askıda kahve olarak denenip pek oturmamış ve hatta 80’li yıllarda Karadeniz’de askıda çorba adıyla benzeri uygulanmış bu projeyi İtalyanlar şimdi Spesa Sospesa adıyla süpermarketlerde uyguluyor. Market alışverişini yapıp çıkan müşteriler fazladan aldığı bir ürün paketini süpermarketin dışındaki büyük kutuya bırakıyor, ihtiyacı olanlar gidip o kutudan istediklerini alabiliyor.

Veren elin alan eli görmediği bu uygulama bizde de başlatılsa ne güzel olur aslında. Ama bir örgütle bağlantılandırılıp ömrümüzün kalan kısmını evden daha dar, balkonsuz bir hapishanede geçirmek zorunda kalabiliriz. En iyisi, bu fikri sızdırıp ‘onlar’ akıl etmiş gibi uygulamaya sokmalı!

Siamo angeli con un’ala soltanto e possiamo volare solo restando abbracciati

Luciano de Crescenzo

(Tek kanatlı melekleriz, yalnızca birbirimize sarılarak uçabiliriz)

Blog yazmaya yeni başladığımda 16 Şubat’ta hakkında yazdığım ve ondan iki gün önceki Buon San Valentino yazımda çok sevdiğim bu sözünü paylaştığım Luciano de Crescenzo’nun Caffè Sospeso adında bir kitabı var. Crescenzo, bu eğlenceli kitabında çok sayıda makalesini bir araya getirmiş ve anekdotlara yer vermiş.

Kitabın arka kapağında bu geleneğin başlangıcını şöyle anlatmış Crescenzo:

«Quando un napoletano è felice per qualche ragione, invece di pagare un solo caffè, quello che berrebbe lui, ne paga due, uno per sé e uno per il cliente che viene dopo. È come offrire un caffè al resto del mondo…»

Napoli’de herhangi bir nedenle mutlu olan bir kişinin, yalnızca kendi içeceği kahve yerine biri kendi, diğeri de daha sonra gelen müşteri için olmak üzere iki kahve için ödeme yaptığını söylüyor. Bunun al resto del mondo (dünyanın geri kalanına) bir kahve ikram etmek gibi olduğunu ekliyor.

Un napoletano, ‘bir Napolili’ demek ama yukarıda Napolilinin demek zorunda kalmamak için öyle çevirdim.

Bu söyleşide ise yine kitabının adı olarak seçtiği caffè sospeso ifadesini all’umanità (insanlığa) sunulan bir kahve olarak açıklıyor.

Netflix’te Caffè Sospeso adında güzel bir belgesel var, izlemediyseniz hoşunuza gidebilir.

Ben de bu vesileyle, çok hoşuma giden, altı genç girişimcinin özveriyle yürüttüğü bir çalışma olan Bi’Komşu uygulamasına kanat vermeniz için bolletta sospesa (askıda fatura) çağrısı yapayım.

İster size yakın bir yerde, bulunduğunuz ilde ve ilçede, ister Türkiye genelinde istediğiniz türde ve miktarda bir veya birkaç faturayı ödeyip ihtiyaç sahibi bir aileyi mutlu edebilirsiniz.

https://bikomsu.com/

Ben bir su faturası ödeyerek başladım, alışkanlık oldu. Telefonu elime aldıkça bankaya girip küçük borçlar kapatmaya başladım.

Kendi faturalarımı ödeyemez hale gelip Destek Ver yerine Destek Talep Et butonuna dokunmaya başlamadan durmam gerek!

Gli italiani e il caffè

İtalyanlar ve kahve!

Belli bir yaşın üzerindekiler Madonna’nın iddialı Italians Do It Better sloganını hatırlayacaktır. Madonna, 1987 yılında MTV Video Müzik Ödülleri’nde En İyi Klip ödülünü kazandığı Papa Don’t Preach şarkısının klibinde, üzerinde bu sloganın yazılı olduğu siyah tişörtü ve kısacık saçlarıyla, hamile olduğunu ve bebeğini aldırmayacağını babasına duyuran, ondan vaaz değil öğüt isteyen asi bir genç kızı oynuyordu.

O dönemde büyük çıkış yapan bu şarkıdaki ‘papa (baba) vaaz verme’ göndermesini ve doğrudan yetkili merci olduğu mevzuyu Papa da üzerine alınınca Vatikan’nın tepkilerini üzerine çekmişti İtalyan asıllı Madonna.

Şarkının ve yankılarının üzerinden yıllar geçti ama İtalyanlar o klipte kısacık bir süre görünen bu sloganı her anlamıyla fazlaca benimsedi.

İtalyanların ‘daha iyi yaptıkları’ şeylerden biri de kahvedir!

Türk kahvesini ikinci plana attığımız günümüzde İtalyanların kahve kültürlerine bağlılığı ammirazione (hayranlık) ve gelosia (kıskançlık) uyandıracak cinstendir. Starbucks’ın 20 yıldan az bir sürede çekirdek kahve satan bir şirketten dünyanın en büyük kahve zincirine dönüşmesinde, Howard Schultz’un henüz Starbucks’ın pazarlama direktörü iken Milano’da bir ticaret fuarına katılmak üzere yaptığı İtalya seyahati en büyük rolü oynamıştır şüphesiz.

Schultz, İtalya’daki sosyal buluşma noktası olan cıvıltılı, mis kokulu barlardan çok etkilenerek grande teatro olarak nitelendirdiği bu bar atmosferini yeni çalışmaya başladığı Starbucks şirketi ile Amerika’ya da götürmeye karar verir e quindi (ve böylece) Starbucks’ın başarı öyküsü başlar. Starbucks, ilhamını İtalyan kahve geleneğinden almış olsa da, uygulamalarını Amerikan toplumunun yaşam tarzına uyarlamış ve belki de bu yüzden İtalyan pazarına ancak 2018 yılında, Milano’da açılan görkemli mağaza ile girebilmiştir.

Herkes her şeyden vazgeçebilir, ancak İtalyanlar geleneklerinden asla vazgeçmez. İtalyanlara kocaman karton bardaklarda kahve içiremezsiniz. Onlar kahvelerini ellerine alıp yola düşme olasılığını bile düşünemezler. İtalyanlar ‘kahve bahane, sohbet şahane’ anlayışıyla günlerine barda başlar.

İtalya’da bar deyince içki değil kahve gelir akla. Neredeyse her sokakta bulunan barlar, İtalya’nın buluşma noktalarıdır. Sabahın erken saatlerinde risate (kahkahalar) ve porselen fincanların ahenkli sesleri yükselir barlardan. Bar müdavimleri işe gitmeden önce burada kahvesini içer, gazetesini okur, bar arkadaşları ile quattro chiacchiere (iki çift laf) eder, şakalaşır, güne neşeyle başlar. Barlar kahve sevmeyenleri bile tiryaki yapabilir.

İtalya’da espresso kahve ile eş anlamlıdır. Eğer sipariş verirken yalnızca un caffè dediyseniz espresso beklemeye başlayabilirsiniz. Espresso, bildiğiniz gibi bir fincanın dibinde gelen, tek yudumluk çok sert bir kahvedir. Eğer bu kadar yoğun bir kahve içemiyor ama yine de sade kahve tercih ediyorsanız caffè lungo içmelisiniz. Bu, espresso’nun genellikle iki katı kadar su ile ‘uzatılmış’ halidir. Caffè americano, espresso’ya sıcak su ekleyerek yapılır ve sertliği espresso veya su miktarına göre değişir. Caffè ristretto ise ‘sınırlandırılmış’ kahvedir. Daha kısa süreli bir işlemle hazırlanır, daha az su geçirildiği için espresso’dan kuvvetlidir ama daha az acıdır.

Eğer sade kahve sevmiyorsanız, espresso’nun köpüklü sütle hazırlanmış hali olan caffè macchiato tercih edebilirsiniz. Genellikle yemek sonrasında tercih edilen kahve çeşitleri espresso veya macchiato’dur. İtalyanlar cappuccino’yu yalnızca sabah içerler. Yemekten sonra cappuccino içmek isterseniz, yabancı olduğunuzu konuşarak aksanınızla belli etmenize gerek kalmaz. Barda “Un cappuccio per favore” diye seslenen birini duyarsanız şaşırmayın, farklı bir kahve sanmayın sakın.

Caffè latte ise cam bardakta sunulan köpüksüz cappuccino veya sıcak sütlü espresso olarak tanımlanabilir. ‘Düzeltilmiş’ bir kahve olan caffè corretto, espresso üzerine az miktarda grappa veya sambuca gibi
likörler ekleyerek servis edilir.

Tabii ki kahve seçenekleriniz bunlarla sınırlı değil. Tercihlerinize göre caffè freddo, caffè doppio, caffè con zucchero, caffè con panna ve caffè shakerato gibi neredeyse makarna çeşidi kadar kahve çeşidi bulabilirsiniz İtalya’da. Gittiğiniz barın özel kahvesi caffè della casa’yı denemek iyi bir fikir olabilir.

Kahvenizi al tavolo (masada) alabilirsiniz veya çoğunluğun yaptığı gibi al banco (tezgâhta, yani ayakta) içebilirsiniz. Genellikle büyük barlarda masada içilen kahve biraz daha pahalıdır.

Antico Caffè Greco

Pahalı ama kesinlikle gitmeye değer barlardan biri Roma’daki Antico Caffè Greco’dur.

İspanyol Merdivenleri’nden Via dei Condotti’ye girdiğinizde hemen sağınızda olan bu bar, İtalya kahve kültürünün önemli simgelerinden biridir.

1760 yılında Nicola della Maddalena adlı bir Yunanlı’nın açtğı ve Venedik’teki Caffè Florian’dan sonra İtalya’daki en eski bar olan Caffè Greco, yıllar içinde çok sayıda edebiyatçı, sanatçı ve müzisyene ev sahipliği yapmıştır.

Lord Byron, Shelley, Keats, Goethe, Stendhal, Hans Christian Andersen, Henrik Ibsen, Maria Zambrano, Richard Wagner, Felix Mendelssohn ve Franz Liszt bu ünlülerden yalnızca birkaçıdır.

Günümüzde halen yazarları, sanatçıları, politikacıları, Roma’nın seçkin kişilerini ağırlayan Antico Caffè Greco’da bu entelektüel havayı soluyarak kahvenizi yudumlamak keyifli ve değerli bir deneyim olacaktır.

Not: Bu yazı kitabımdan, umarım coronanın izniyle en kısa zamanda o cıvıl cıvıl barlar yine açılacak ve gitmek kısmet olacak hepimize

Mediterraneo, un bellissimo film

Akdeniz, çok güzel bir film!

AKM – Atatürk Kültür Merkezi

La Scala, Palais Garnier, Londra Kraliyet Opera Binası, Bolşoy Tiyatrosu ve Viyana Devlet Opera Binası ile ’ekişerek’ dünyanın ‘en büyük’ opera binalarından birini yapma iddiasıyla yıkılan Atatürk Kültür Merkezi, tüm kültürseverlerin kalbindeki, ruhundaki, anılarındaki il più grande (en büyük) yeri korumaya devam edecek.

Çocukluğumda hayal gücümü besleyen çocuk oyunları, öğrencilik yıllarımda sayamayacağım kadar oyun, opera ve spettacolo (gösteri) izlediğim, musica classica (klasik müzik) konserlerinin müdavimi olduğum AKM’ye, arkadaşlarımla gittiğim bir ralliden koştura koştura yetişip ayağımın çamuruyla Fındıkkıran Balesi’ne gitmişliğim bile var.

AKM’de film gösterileri de olurdu. Orada izleyip bugün repliklerine hâkim olduğum, Gabriele Salvatores’in 1992’de Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını alan 1991 yapımı magnifico (muhteşem) filmi Mediterraneo’yu ilk orada izledim. Her izleyişim ise hep sondan bir önceki olacak galiba!

İkinci Dünya Savaşı sırasında, possibile (olası) bir saldırı anında adayı korumak üzere Meis’e bırakılan İtalyan askerlerinin kısa sürede soldato (asker) kimliklerinden sıyrılıp ada halkı ile yaşadıkları dostluğu unutulmaz kareler ile gözler önüne seren, hem güldüren hem ağlatan, hem de düşündüren bu anti-guerra (savaş karşıtı) filmde İtalyanlar, Yunanlılar ve Türkler arasındaki benzerliği anlatan, yer yer tekrarlanan una faccia una razza (tek yüz tek ırk) en anlamlı sözdür bana göre.

Filmde, teknesiyle yanaştığı adada tek bildiği ”non so” (bilmiyorum) ifadesi ile askerlerle ‘sohbet eden’ ve onlara haşhaş verip uyuttuktan sonra eşyalarını ve hatta silahlarını alıp sıvışan Türk Aziz hiç de alınganlık hissi uyandırmadı bende. Filmi ikinci kez 1993 yılında Roma’da İtalyanca kursu aldığım Torre di Babele (Babil Kulesi) dil okulunda izledim. Pratik derslerimize giren Nuccia, bu filmi izlettikten sonra o sahneyi yorumlama gereği duydu ve benden özür diler gibi filmdeki una faccia una razza vurgusunu yapıp hepimizin aynı olduğunu tekrarladı durdu. Ben ise onun karşısındakini düşünerek gösterdiği bu hassasiyet ve nezaket karşısında bir kez daha anladım ki biz Akdenizliler gerçekten una faccia una razza’yız.

Circa venticinque anni dopo (yaklaşık yirmi beş yıl sonra), Selanik’te bir bilgisayar şirketinde çalışan ve izinlerini Meis’te yaşayan ailesinin yanında çalışmaya devam ederek geçiren Achilis’in taksisinde telefonumun sesini sonuna kadar açıp Giancarlo Bigazzi ve Marco Falagiani’nin yaptığı colonna sonora (film müziği) eşliğinde set cinematografico (film seti) turu yapacağım nereden aklıma gelebilirdi ki!

Meis – Kastellorizo

Bu yazı kitabımda var. Karantinanın ilk haftalarında günleri karıştırıyorduk, bugün bir an aylar konusunda bir bocalamamız oldu. Yakında içinde bulunduğumuz yılı da şaşırırsak şaşırmam. Hatta karantinadan çıkıldığının farkında olmadan, neden evde olduğumuzu unutup, evdeki yaşantımıza devam ediyor olabiliriz.

Tıpkı bu filmde askerlerin dünyadan kopup, savaşın bittiğinden habersiz, keyifle adadaki yaşamlarını sürdürmeleri gibi!

Filmin Türkçe altyazılı versiyonu şu adreste var ama yalnızca telefondan açabiliyorum, belki bilgisayarımdan kaynaklanan bir sorundur.

Türkçe altyazılı veya seslendirmeli versiyonunu aramaya devam edeceğim. İngilizce altyazılı izlemek isteyenler için:

https://www.youtube.com/watch?v=RNxpGYIx3aE&t=2100s
Mediterraneo con sottotitoli in inglese