Eğlenerek İtalyanca öğrenmek isteyenler için hazırladığım bloguma hoşgeldiniz! Öğrenmeye yeni başlıyorsanız, bütünlük açısından başta Gramer kategorisindekiler olmak üzere tüm yazıları ilkinden itibaren sırayla okumanızı öneririm..
Caruso, 2012 yılında ölen İtalyan şarkıcı, şarkı sözü yazarı, müzisyen ve aktör Lucio Dalla’nın, kısacık hayatına büyük başarılar sığdırmış ünlü Napolili tenor Enrico Caruso için besteleyip ona ithaf ettiği efsane şarkıdır.
Lucio Dalla (1943-2012)
Lucio Dalla müzik hayatına erken yaşta, şimdi ünlü bir yönetmen olan arkadaşı Pupi Avati ile başlamış. Avati, gruptan ayrılma nedenini Dalla’nın müzik yeteneği altında ezildiğini hissetmesi olarak açıklıyor ve 2005 yılında çevirdiği Ma quando arrivano le ragazze? filminde Lucio Dalla ile olan arkadaşlığından ilham aldığını söylüyor.
Lucio Dalla, Il Corriere della Sera gazetesi ile yaptığı bir röportajda bu şarkısının ilham kaynağını ve anlamını anlatmış. Sorrento’da Grand Hotel Excelsior Vittoria’da tesadüfen yıllar önce Enrico Caruso’nun ölmeden önce bir süre kaldığı odada kaldığını öğrendiğinde ve yaşadığı aşkın hikâyesini dinlediğinde çok etkilenerek yazmış bu şarkıyı.
Söylentiye göre, Enrico Caruso bir akşam oteldeki hasta yatağından kalkıp bulunduğu kıyının en ucunda bir kayanın üzerinde şarkı söylemiş o muhteşem sesiyle ve çevredeki balıkçılar bir araya gelip saatlerce onu dinlemiş.
Bu Enrico Caruso’nun son konseri ve son gecesiymiş zaten.
Dorothy Caruso (1893-1955)
Caruso belki de en güzel İtalyan aşk şarkısıdır. Ölmek üzere olan bir adamın sevdiği kadının gözlerinin içine bakarak dile getirdiği duyguları içeren sözlerinde Enrico Caruso’nun hayatından insanlar ve yerler vardır. Lucio Dalla’nın şarkısındaki yeşil gözlü kadın ise Enrico Caruso’nun ölmeden üç yıl önce evlendiği Dorothy Park Benjamin.
Lucio Dalla şarkıyı Napoli lehçesinde yazdığı için Sorrento, Surriento olarak geçiyor. Tıpkı Te voglio bene assai olarak duyacağınız Ti voglio bene sai (seni çok seviyorum) gibi.
Biz hep Ti amo (amare fiilinden) ifadesini biliriz seni seviyorum anlamında. Ti amo karşı cinse olan aşkı anlatmak için kullanılır. Amare fiili başka bir nesne ile kullanıldığında ise çok sevmek anlamına gelir (amo la pizza, amo questa città).
Ti voglio bene ise anneye, babaya, kardeşe, arkadaşa veya diğer bir yakınımıza duyduğumuz sevgiyi belirtmek için kullanılır. Seni seviyorum anlamında kullanılır ama tam çevirisi senin için iyi olanı istiyorum’dur.
Aşk acısını “Ti amo’dan Ti voglio bene’ye düştük” diye tek cümle ile özetleyen arkadaşımı “Unutma bir de Ti odio (senden nefret ediyorum) var, Ti voglio bene’de kalmak iyidir” diyerek avutmaya çalışmıştım.
Ancak şimdi Caruso’nun sözlerine tekrar bakınca Ti amo’dan Ti voglio bene’ye düşülmediğini, aksine çıkıldığını düşünüyorum. Ti amo’yu da kapsayan çok daha büyük bir sevgiyi ifade ediyor bence.
Sonuçta, koskoca Lucio Dalla da Enrico Caruso’nun tutkuyla aşık olduğu karısına vedasını yazarken Ti amo dememiş, değil mi ama!
Hep Luciano Pavarotti’den dinlemeye alışık olduğumuz ve artık Andrea Bocelli’den dinlemeyi çok sevdiğimiz Caruso‘yu bir de bestecisi Lucio Dalla’dan dinleyelim:
Julio Iglesias, Laura Pausini, Mina, Al Bano, Josh Groban ve Lara Fabian gibi şarkıcıların da söylediği bu güzel şarkının İtalyanca ve Türkçe olarak Fatih Erkoç yorumu:
Umarım keyifle okumuşsunuzdur ve dinlemişsinizdir, müzik sarmalasın ruhumuzu.
Vi voglio bene sapete (sizi seviyorum biliyorsunuz) ma tanto tanto bene(ama çok çok)!
Günlük, sıradan ve koşuşturma dolu hayatlarımızda durup düşünmeye zaman ayırmadığımız konular, Giorgio Gaber’in penceresinden baktığımızda büyük anlam kazanır çoğu zaman.
Politika ve ağır kavramların bir entelektüel ve hiçbir şey bilmeyen bir kişi arasındaki diyalogda işlendiği Dialogo tra un impegnato e un non so albümünde Lo Shampoo şarkısı hoş bir sürprizdir örneğin.
Son derece bezgin bir sesle söylemeye başladığı Lo Shampoo şarkısının ilk dizelerinde chiuso in casa a pensare (düşünmek üzere eve kapanan), yozlaşmış bir hayat içinde una brutta giornata (kötü, çirkin bir gün) yaşayan bir adam görüyoruz. Non c’è niente da fare ve non c’è viadi scampo (yapacak bir şey ve kaçıştan başka yol yok) diye düşünen adam banyo yapmaya karar verir.
Una strana giornata (tuhaf bir gündür) ve non si muove una foglia (bir yaprak bile kıpırdamaz). Kafası pamukla doldurulmuş gibi olduğu ve hiçbir istek duymadığı için per forza (kesinlikle) bir şampuan yapması gerektiğini düşünür.
İşte bu andan itibaren şarkıdaki ruh hali değişmeye başlar. Shhh su sesi ile birlikte bu sesin olduğu fiillerle (scende l’acqua, scroscia l’acqua) suyun indiğini, aktığını duyuyor, adeta suyu üzerimizde hissediyoruz.
Derken calda, fredda, calda diye suyun sıcaklığı ayarlanıyor ve giusta diye doğru ısı yakalanıyor.
Sırada şampuan seçimi var. Keyfi yerine gelmeye başlayan adam, kırmızı ve sarı şampuana bakarken quale marca mi va meglio diye hangi markanın kendisi için daha iyi olacağını soruyor ve questa (bu) diyerek birinde karar kılıyor.
Su ve şampuan bir araya gelince tabii ki schiuma (köpük) çıkmaya başlıyor ve şarkı daha da neşeli bir hal alıyor. Yumuşacık, beyaz, hafif hafif gibi sıfatlarla betimlenen köpük, kaymağa ve kara benzetiliyor.
Burada duygusallaşan karakterimiz, konuşarak köpüğün iyi bir şey olduğunu söylüyor ve köpüğü üzgün ve yorgun olduğumuzda başınızı okşayan, kocaman beyazlar içinde bir anneye benzetiyor.
Lo Shampoo
Una brutta giornata chiuso in casa a pensare una vita sprecata non c’è niente da fare non c’è via di scampo mah, quasi quasi mi faccio uno shampoo. Uno shampoo? Una strana giornata non si muove una foglia ho la testa ovattata non ho neanche una voglia non c’è via di scampo devo farmi per forza uno shampoo. Uno shampoo? Scende l’acqua, scroscia l’acqua calda, fredda, calda… Giusta! Shampoo rosso e giallo, quale marca mi va meglio? Questa! Schiuma soffice, morbida, bianca, lieve lieve sembra panna, sembra neve. La schiuma è una cosa buona, come la mamma, che ti accarezza la testa quando sei triste e stanco: una mamma enorme, una mamma in bianco. Sciacquo, sciacquo, sciacquo.
Ben burada şarkının su sesleri ile biten ilk bölümünü verdim. İkinci bölümde antiforfora (kepeğe karşı) şampuanın meglio (daha iyi) olduğuna ikna olduğunu dile getiren il Signor G, yine aynı özelliklerinden dolayı köpüğü insanın içini temizleyen saf bir şeye, süte ve ardından da kutsal bir şeye benzetiyor.
Şimdi bu şarkıyı Giorgio Gaber’in sesinden dinleyip ona eşlik etmeye ne dersiniz?
Not: Yazının girişinde koşuşturma dolu hayatlarımızdan bahsetmem tuhaf, bu tarz bir hayat nostaljik gelmiş olabilir, bu yazı kitabımdan
Fare uno shampoo (bir şampuan yapmak) her zaman iyi geliyor insana, karantina uzadıkça şampuan sıklığı artıyor!
“Dove esistono una voglia, un amore, una passione, lì ci sono anch’io” (Arzu, sevgi ve tutkunun olduğu her yerde ben de varım) Giorgio Gaber
İtalya’da Il Signor G lakabıyla tanınan Giorgio Gaber, 64 yıllık yaşamına çok şey sığdırmış bir şarkıcı, besteci, söz yazarı, yorumcu, oyuncu ve oyun yazarıydı.
15 yaşında bir kaza sonucu elini aktif olarak kullanamamaya başlayan Giorgio, bir doktorun önerisi üzerine fizik tedavi amacıyla gitar çalmaya başlayıp hayatını adayacağı tutkusunu keşfetmiş.
Giorgio Gaber, İtalyan toplumunun ve politik hayatın gerçeklerini ironik, felsefi ama son derece sade ve sahici bir dille yansıtmıştır tüm albümlerinde, oyunlarında, televizyon şovlarında.
Il Signor G, özgün kişiliği ve sanatçı kimliğiyle kısa sürede kitlelerin sevgilisi olmuş, büyük bir iz bırakmıştır ülke halkının gönlünde.
İtalyan çocuk öyküleri yazarı Gustavo Roldán’ın 2010 yılında yayınlanan Il Signor G adlı kitabının öyküsü çölde geçiyor. Signor G hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyin büyümediği, her şeyin sonsuza kadar hareketsiz olduğu küçük bir köyde yaşar.
Bir gün Signor G’nin aklına tuhaf bir fikir gelir, daha doğrusu delice bir fikir: fazla sessiz olan köylerine birazcık müzik getirmek için çölde bir çiçek ekmek. Bilge komşular, çölde çiçek yetişmeyeceğini ve çiçeklerin müzik yapmayacağını bildikleri için Signor G’nin gerçekten çıldırmış olduğunu düşünürler.
Ancak, çok güzel bir bakım sayesinde harika bir çiçek açar ve çok sayıda kuş oraya üşüşür. Ve bu kuşlar, şarkılarıyla köy halkına müzik ve neşe getirirler.
“Signor G bir ülkede doğdu, büyüdü ve hep orada yaşadı.
Büyük bir sessizliğin sarmaladığı bir ülke”
Dal libro di Gustavo Roldán
İtalya’yı, ülkemizi ve tabii ki tüm dünyayı en kısa zamanda yeniden müziğin sarmalamasını diliyorum ve bu dileğimi evrene gönderiyorum!
Not: Dün sabah Ekrem İmamoğlu’nun (Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu için kısaca Il Signor B diyebiliriz) benzer ifadelerle Askıda Fatura uygulaması başlattığını, daha doğrusu benim Spesa Sospesa yazısını yazarken o anda konuyla bağlantılı veriverdiğim adı duyunca çok şaşırdım. Proje isminin telif hakkı bende falan diye çirkefleşmeyeceğim şu kriz ortamında, pijamamın cebindeki parayı bile harcayamadığım bir dönemde rant peşinde değilim. Çocuk iyi şeyler yapıyor aferin, hevesini kırmak istemem. Zaten bu aralar uğraşmadığı bir ben eksiğim
Ben haddimi bilerek asıl işim olan öğretmenliğe dönüyorum. Bu hafta derslerde ilerleyelim madem biraz!
Kadınlar genellikle güzellik ve formda kalma sırlarını, hatta bazen pasta tariflerini bile paylaşmaz ama corona paylaşmayı öğretti bana. Artık ayna ayna söyle bana demiyorum, zaten aynaya da bakmıyorum.
Tek dileğim sizleri yeniden görebilmek ve bu nedenle karantina bittiğinde evlerimizin kapısından sığıp çıkabilecek bir ebatta ve kanatlarımızın taşıyabileceği bir ağırlıkta olmamız!
Bu nedenle, hazır evdeyken rahatça yapabileceğiniz 7 günlük GM diyetimi yazayım dedim bugün. Ben bu diyeti beş yıl önce keşfettim. Bir buçuk ay sonra gideceğim bir yaz tatili öncesinde kış ağırlığını atmak istiyordum ama çok az zamanım vardı.
Google’a çaresizce çok kısa sürede nasıl kilo verebilirim gibi samimi bir soru sordum. İngilizce sordum, daha fazla ve güvenilir seçenek bulup kendime uygun olanını seçmek için. Ve şansıma karşıma benim için en uygun olan diyet planı çıkıverdi. Hem de ABD Tarım Bakanlığı ve FDA’nın desteğiyle geliştirilip John Hopkins Araştırma Merkezinde test edilmiş GM Diet!
80’li yıllarda General Motors’un çalışanları için geliştirdiği söylenen ama kökeni tam olarak bilinmeyen sağlıklı bir detoks diyeti. Ben hemen sarıldım bu diyete çünkü kibrit kutusu kadar peynir gibi belli saatlerde belli ölçülerde bir şeyler yemeyi dikte etmiyordu. Gayet lezzetli, esnek bir diyetti, kafama yattı.
Il primo giorno: İstediğiniz zaman, istediğiniz miktarda muz hariç meyve, daha etkili sonuç için bol kavun, meyve suyu (succo di frutta) yok, 8-10 bardak su
Il secondo giorno: İstediğiniz zaman, istediğiniz kadar sebze, tercih sırasına göre çiğ, haşlanmış ve ızgara, ben yemiyorum ama yiyecekseniz sadece sabah bir adet haşlanmış patates, 8-10 bichieri di acqua
Il terzo giorno: Yine serbest miktarlarda ve saatlerde meyve ve verdure (sebze), 8-10 bardak su, meyve suyu yok
Il quarto giorno: Potasyum takviyesi için 6 büyük veya 8 küçük muz ve 3 bardak tercihen yağsız latte (süt), 8-10 bardak su
Gün boyu yarım bardak sütle yarım muz gayet tok tutuyor, isterseniz öğünlerde birer muz olabilir, önemli olan yatmadan acıkmamak için hemen tüketmemek hakkınızı, sona bir muz saklayın.
En sevdiğim, en zahmetsiz gün. Bu kadar uzun yazmamdan bellidir. Muz sevmeyenler için bir alternatif görmüştüm bir yerde ama neydi hatırlamıyorum. Bu güzelim meyveyi sevmeyen varsa ceza olarak kendi bulsun!
Il quinto giorno: Bir büyük kase haşlanmış pirinç (varsa kahverengi, yoksa sorun değil), 5-6 büyük pomodori (domates) veya 12-14 cherry domates, ürik asit fazlalığını dengelemek için 10-12 bardak su, vejetaryen değilseniz pirinç yerine makul miktarda yağsız kırmızı veya beyaz et (250-300 g) olabiliyor
L’insalata di riso Pirinç salatası
Il sesto giorno: Yine una ciotola di riso (bir kase pirinç) veya et, serbest miktarlarda ve saatlerde sebze, 8-10 bardak su
Il settimo giorno: Preferibilmente (tercihen) pirinç veya yine et, serbest miktarlarda ve saatlerde sebze, 3-4 bardak taze meyve suyu, 8-10 bardak su
Günlerin sırasını değiştirmemek gerekiyor unutmayın. Bir de acıkmayı beklemeden sürekli atıştırmak öneriliyor. İlk gün biraz halsizlik ve/veya kahvesizlikten baş ağrısı olabilir, geçiyor.
Gün boyu yeşil çay veya bitki çayı içebilirsiniz, kahve yok ama detoks olsun demezseniz abartmadan şekersiz çay ve sütsüz kahve olabilir. Ben günde bir fincan azıcık demli çay ve bir Türk kahvesi içiyorum. İlk denememde bir damla dahi çay veya kahve içmemiştim. Ama şimdi bu keyfi esirgemiyorum kendimden!
İlk yaptığımda et seçeneğini bilmediğim için hep pirinç yedim, beşinci gün biraz acıkıp kaçamak biraz daha pirinç yemiştim. O gün için et planlasanız daha iyi olur bence.
Bir hafta sonunda aniden mucizevi bir kilo kaybı oluyor, sanki bir heykeltıraş gelip yontmuş gibi uyanıyor insan son sabaha. Güzel ödem attırıyor, yağ yakıyor, cilt ve uyku düzeni üzerinde çok etkili. Kaybedilen kilo kişiye göre değişe de 4-6 kg civarında olacaktır. Ve asıl güzel olan, bu şekilde de doyduğunuzu, gün boyu ne kadar gereksiz atıştırdığınızı anlıyorsunuz ve bu farkındalık oldukça uzun sürüyor. Yani hemen eski düzene geçilip kilo alınmıyor.
Grazie al mio metabolismo (metabolizmam sayesinde) çok iştahlı olmama rağmen daha önce bir kez bile rejim yapmamıştım. Hiç işkence çekmeden, sevdiğim lezzetlerle özgürce umduğumdan fazla kilo verince, üç hafta sonra daha esnek bir uygulama ile bir tur daha yaptım ve gayet özgüvenli bir şekilde tatilime gittim.
Bir gram bile veremeseniz dahi, kendinizi bu süre içinde alacağınız kilolardan, bol miktarda tüketeceğiniz antioksidanlar sayesinde coronadan korumuş olacaksınız!
Not: Beş yıldır her bahar yapıyorum bu diyeti. Bir ay arayla tekrarlayabilirsiniz. Başımıza gelecekleri öngörüp karantinaya girer girmez yapmıştım. Şu an ikinci turun beşinci günündeyim.
Bir de karantinadan çıkmadan yaparım herhalde: giriş, gelişme sonuç!
Caffè Sospeso (askıda kahve) yüz küsur yıl önce Napoli’de başlamış olan bir gelenek, bir sosyal sorumluluk projesidir. Bir bar‘da kahve alırken fazladan bir fincan kahve için daha ödeme yapıp tanımadığınız, yoksul birine kahve ısmarlayarak kahve keyfinizi artırmanın, anlamlandırmanın yoludur.
Mettici il cuore Yüreğinizi koyun
Bizde de askıda ekmek olarak yaygınlaşmış, askıda kahve olarak denenip pek oturmamış ve hatta 80’li yıllarda Karadeniz’de askıda çorba adıyla benzeri uygulanmış bu projeyi İtalyanlar şimdi Spesa Sospesa adıyla süpermarketlerde uyguluyor. Market alışverişini yapıp çıkan müşteriler fazladan aldığı bir ürün paketini süpermarketin dışındaki büyük kutuya bırakıyor, ihtiyacı olanlar gidip o kutudan istediklerini alabiliyor.
Veren elin alan eli görmediği bu uygulama bizde de başlatılsa ne güzel olur aslında. Ama bir örgütle bağlantılandırılıp ömrümüzün kalan kısmını evden daha dar, balkonsuz bir hapishanede geçirmek zorunda kalabiliriz. En iyisi, bu fikri sızdırıp ‘onlar’ akıl etmiş gibi uygulamaya sokmalı!
Siamo angeli con un’ala soltanto e possiamo volare solo restando abbracciati…
Luciano de Crescenzo
(Tek kanatlı melekleriz, yalnızca birbirimize sarılarakuçabiliriz)
Blog yazmaya yeni başladığımda 16 Şubat’ta hakkında yazdığım ve ondan iki gün önceki Buon San Valentino yazımda çok sevdiğim bu sözünü paylaştığım Luciano de Crescenzo’nun Caffè Sospeso adında bir kitabı var. Crescenzo, bu eğlenceli kitabında çok sayıda makalesini bir araya getirmiş ve anekdotlara yer vermiş.
Kitabın arka kapağında bu geleneğin başlangıcını şöyle anlatmış Crescenzo:
«Quando un napoletano è felice per qualche ragione, invece di pagare un solo caffè, quello che berrebbe lui, ne paga due, uno per sé e uno per il cliente che viene dopo. È come offrire un caffè al resto del mondo…»
Napoli’de herhangi bir nedenle mutlu olan bir kişinin, yalnızca kendi içeceği kahve yerine biri kendi, diğeri de daha sonra gelen müşteri için olmak üzere iki kahve için ödeme yaptığını söylüyor. Bunun al resto del mondo (dünyanın geri kalanına) bir kahve ikram etmek gibi olduğunu ekliyor.
Un napoletano, ‘bir Napolili’ demek ama yukarıda Napolilinin demek zorunda kalmamak için öyle çevirdim.
Bu söyleşide ise yine kitabının adı olarak seçtiği caffè sospeso ifadesini all’umanità (insanlığa) sunulan bir kahve olarak açıklıyor.
Netflix’te Caffè Sospeso adında güzel bir belgesel var, izlemediyseniz hoşunuza gidebilir.
Ben de bu vesileyle, çok hoşuma giden, altı genç girişimcinin özveriyle yürüttüğü bir çalışma olan Bi’Komşu uygulamasına kanat vermeniz içinbolletta sospesa (askıda fatura) çağrısı yapayım.
İster size yakın bir yerde, bulunduğunuz ilde ve ilçede, ister Türkiye genelinde istediğiniz türde ve miktarda bir veya birkaç faturayı ödeyip ihtiyaç sahibi bir aileyi mutlu edebilirsiniz.
Belli bir yaşın üzerindekiler Madonna’nın iddialıItalians Do It Bettersloganını hatırlayacaktır. Madonna, 1987 yılında MTV Video Müzik Ödülleri’nde En İyi Klip ödülünü kazandığı Papa Don’t Preach şarkısının klibinde, üzerinde bu sloganın yazılı olduğu siyah tişörtü ve kısacık saçlarıyla, hamile olduğunu ve bebeğini aldırmayacağını babasına duyuran, ondan vaaz değil öğüt isteyen asi bir genç kızı oynuyordu.
O dönemde büyük çıkış yapan bu şarkıdaki ‘papa (baba) vaaz verme’ göndermesini ve doğrudan yetkili merci olduğu mevzuyu Papa da üzerine alınınca Vatikan’nın tepkilerini üzerine çekmişti İtalyan asıllı Madonna.
Şarkının ve yankılarının üzerinden yıllar geçti ama İtalyanlar o klipte kısacık bir süre görünen bu sloganı her anlamıyla fazlaca benimsedi.
İtalyanların ‘daha iyi yaptıkları’ şeylerden biri de kahvedir!
Türk kahvesini ikinci plana attığımız günümüzde İtalyanların kahve kültürlerine bağlılığı ammirazione (hayranlık) ve gelosia (kıskançlık) uyandıracak cinstendir. Starbucks’ın 20 yıldan az bir sürede çekirdek kahve satan bir şirketten dünyanın en büyük kahve zincirine dönüşmesinde, Howard Schultz’un henüz Starbucks’ın pazarlama direktörü iken Milano’da bir ticaret fuarına katılmak üzere yaptığı İtalya seyahati en büyük rolü oynamıştır şüphesiz.
Schultz, İtalya’daki sosyal buluşma noktası olan cıvıltılı, mis kokulu barlardan çok etkilenerek grande teatro olarak nitelendirdiği bu bar atmosferini yeni çalışmaya başladığı Starbucks şirketi ile Amerika’ya da götürmeye karar verir e quindi (ve böylece) Starbucks’ın başarı öyküsü başlar. Starbucks, ilhamını İtalyan kahve geleneğinden almış olsa da, uygulamalarını Amerikan toplumunun yaşam tarzına uyarlamış ve belki de bu yüzden İtalyan pazarına ancak 2018 yılında, Milano’da açılan görkemli mağaza ile girebilmiştir.
Herkes her şeyden vazgeçebilir, ancak İtalyanlar geleneklerinden asla vazgeçmez. İtalyanlara kocaman karton bardaklarda kahve içiremezsiniz. Onlar kahvelerini ellerine alıp yola düşme olasılığını bile düşünemezler. İtalyanlar ‘kahve bahane, sohbet şahane’ anlayışıyla günlerine barda başlar.
İtalya’da bar deyince içki değil kahve gelir akla. Neredeyse her sokakta bulunan barlar, İtalya’nın buluşma noktalarıdır. Sabahın erken saatlerinde risate (kahkahalar) ve porselen fincanların ahenkli sesleri yükselir barlardan. Bar müdavimleri işe gitmeden önce burada kahvesini içer, gazetesini okur, bar arkadaşları ile quattro chiacchiere (iki çift laf) eder, şakalaşır, güne neşeyle başlar. Barlar kahve sevmeyenleri bile tiryaki yapabilir.
İtalya’da espresso kahve ile eş anlamlıdır. Eğer sipariş verirken yalnızca un caffè dediyseniz espresso beklemeye başlayabilirsiniz. Espresso, bildiğiniz gibi bir fincanın dibinde gelen, tek yudumluk çok sert bir kahvedir. Eğer bu kadar yoğun bir kahve içemiyor ama yine de sade kahve tercih ediyorsanız caffè lungo içmelisiniz. Bu, espresso’nun genellikle iki katı kadar su ile ‘uzatılmış’ halidir. Caffè americano,espresso’ya sıcak su ekleyerek yapılır ve sertliği espresso veya su miktarına göre değişir. Caffè ristretto ise ‘sınırlandırılmış’ kahvedir. Daha kısa süreli bir işlemle hazırlanır, daha az su geçirildiği için espresso’dan kuvvetlidir ama daha az acıdır.
Eğer sade kahve sevmiyorsanız, espresso’nun köpüklü sütle hazırlanmış hali olan caffè macchiato tercih edebilirsiniz. Genellikle yemek sonrasında tercih edilen kahve çeşitleri espresso veya macchiato’dur. İtalyanlar cappuccino’yu yalnızca sabah içerler. Yemekten sonra cappuccino içmek isterseniz, yabancı olduğunuzu konuşarak aksanınızla belli etmenize gerek kalmaz. Barda “Un cappuccio per favore” diye seslenen birini duyarsanız şaşırmayın, farklı bir kahve sanmayın sakın.
Caffè latte ise cam bardakta sunulan köpüksüz cappuccino veya sıcak sütlü espresso olarak tanımlanabilir. ‘Düzeltilmiş’ bir kahve olan caffè corretto, espresso üzerine az miktarda grappa veya sambuca gibi likörler ekleyerek servis edilir.
Tabii ki kahve seçenekleriniz bunlarla sınırlı değil. Tercihlerinize göre caffè freddo, caffè doppio, caffè con zucchero, caffè con panna ve caffè shakerato gibi neredeyse makarna çeşidi kadar kahve çeşidi bulabilirsiniz İtalya’da. Gittiğiniz barın özel kahvesi caffè della casa’yı denemek iyi bir fikir olabilir.
Kahvenizi al tavolo (masada) alabilirsiniz veya çoğunluğun yaptığı gibi al banco (tezgâhta, yani ayakta) içebilirsiniz. Genellikle büyük barlarda masada içilen kahve biraz daha pahalıdır.
Antico Caffè Greco
Pahalı ama kesinlikle gitmeye değer barlardan biri Roma’daki Antico Caffè Greco’dur.
İspanyol Merdivenleri’nden Via dei Condotti’ye girdiğinizde hemen sağınızda olan bu bar, İtalya kahve kültürünün önemli simgelerinden biridir.
1760 yılında Nicola della Maddalena adlı bir Yunanlı’nın açtğı ve Venedik’teki Caffè Florian’dan sonra İtalya’daki en eski bar olan Caffè Greco, yıllar içinde çok sayıda edebiyatçı, sanatçı ve müzisyene ev sahipliği yapmıştır.
Lord Byron, Shelley, Keats, Goethe, Stendhal, Hans Christian Andersen, Henrik Ibsen, Maria Zambrano, Richard Wagner, Felix Mendelssohn ve Franz Liszt bu ünlülerden yalnızca birkaçıdır.
Günümüzde halen yazarları, sanatçıları, politikacıları, Roma’nın seçkin kişilerini ağırlayan AnticoCaffè Greco’da bu entelektüel havayı soluyarak kahvenizi yudumlamak keyifli ve değerli bir deneyim olacaktır.
Not: Bu yazı kitabımdan, umarım coronanın izniyle en kısa zamanda o cıvıl cıvıl barlar yine açılacak ve gitmek kısmet olacak hepimize
Çıkarın kağıtları, şimdiye kadar öğrendiklerimizden yazılı yapacağım. Çalışmadınız değil mi? Sıfırı basarım, hiç gözünüzün yaşına bakmam.
Evinizden (başka bir yer görmediğinize göre) on tane rosa şey seçin ve şu örneklerdeki gibi, sözcüğün erkek veya dişi olmasına, baş harf(ler)ine dikkat ederek tekil/çoğul ya da karışık bir liste yapın: il vaso rosa, il bicchiere rosa, lo sgabello rosa, lo zaino rosa, la tazza rosa, i quaderni rosa, i fiori rosa, le matite rosa, gli stivali rosa
Unutmayın, rosa istisnai bir renktir, viola ve blu hariç diğer renkler gibi sözcüğün cinsiyetine ve niceliğine göre değişmez!
Bu kadar kopya yeter, süreniz başladı!
Süreniz bitti.
Ne kadar sert bir hocayım değil mi? Değilimdir normalde ama içinde bulunduğum hayat koşulları böyle yaptı beni.
Listesinde pembe kertenkele olan var mı? Hayatında kertenkele görmeyen var mı? Yabancı bir dilde renkleri kertenkeleler üzerinden öğrenmiş olan var mı peki?
Başka sorum yok!
Çocukluğumuzun yazları Toroslarda bir yaylada, doğayla haşır neşir geçti. Evden çıkarken elimize tutuşturulan birer dilim karpuzu yedikten sonra kabuğunu bekleyen bir inekle göz göze gelebilecek kadar doğal bir yaşam tarzı sürerdik. Kabuğu ineğe verip ellerimizi üzerimize sürer yolumuza devam ederdik. Kirlenmenin güzel ve piyasadaki tek çamaşır deterjanının Omo olduğu, dezenfektan nedir bilinmeyen güzel yıllardı.
Una lucertola multicolore
Cesur kızlardık ama aniden karşımıza çıkan lucertole grigie, lucertole verdi ve lucertole multicolori fena halde ürkütürdü bizi. “Korkacak ne var” derdi büyüklerimiz, küçücük sevimli birer varlık olduğunu söylerlerdi bu gri, yeşil ve çok renkli kertenkelelerin. Doğruluk payı vardı evet, inekten korkmayıp kertenkeleden korkmak da neyin nesiydi?
Biraz büyüdük, bu sefer ara sıra balkon duvarında minik pembe kertenkeleler görmeye başladık, yine telaş ve panik tabii. Annem karlı dağlardan serin, “Parmak kadar şeyden mi korkuyorsunuz” diye yatıştırmaya çalışırdı bizi.
Biz büyüdükçe korktuğumuz varlıklar daha da küçülmeye başladı. Şimdi bizimle birlikte tüm dünya göze görünmeyen bir varlıktan korkuyor.
Annem hariç, o coronadan da korkmuyor, tek şikayeti sürekli yıkamaktan ellerinin kertenkele gibi olması. Hepimiz gibi ellerimyıprandı, kurudu, çatladı, perişan oldu gibi ifadeler yerine sadece bunu tekrarlıyor. Sanki kertenkele beslemişliği, yakından gözlemlemişliği var! Bu ısrarlı benzetmeye kafa yorup internette kapsamlı bir araştırma yaparken aklım geçmişe gitti.
Çocukken annemle halamın bir sohbetine kulak misafiri olmuştuk üç kardeş. Halam heyecanla ördüğü bir bebek battaniyesini anlatıyordu, annem rengini sorduğunda “Kertenkele pembesi” dedi gayet sakin, annem anladı ama bizim gözlerimiz pörtledi şaşkınlıktan.
Aman Tanrım, yoksa ailemizin bizden gizlediği bir sır mı var?
Aklıma bir şey geliyor ama nayır nolamaz. Yoksa, yoksa biz eski hayatlarımızda bir kertenkele ailesi miydik!
Şimdi keşke bir pembe kertenkele geçse balkon duvarından diye bekliyorum, kaçırmamak için içeri bile girmiyorum. Kuzenimi görmüş gibi sevineceğimden eminim. ‘Yalnızlık ömür boyu’ olacak diye kanaat getirmişken balkonda bir çilingir sofrası kurar bırakmam onu, yatıya kalır hatta.
Le lucertole marroni
Cansız da olsalar bunlarla sohbet ediyorum şimdilik. Balkona çıkarken ilişti gözüme, salondan bir aksesuar. Nedense elim ona gitmiş hediyelik eşya dükkânındaki onca şey arasından!
Not: Yazılıdan yıldızlı pekiyi aldınız hepiniz. Yarın İtalya’da kahve ısmarlayacağım. Oradaymış gibi yapacağız yani, zoomiamo. Siz en sevdiğiniz fincanı seçin bugünden, yarın sabah buluşalım, va bene?
Bir ekle üç kuş, bu İtalyanca’nın tatlı bir tarafı da budur. Yakında fiil çekimlerine ve hızla cümle kurmaya başlayınca bol örnek vererek anlatacağım.
Karantina günlerinde yurdumda ve dünyada bir zoom fırtınası esiyor. Hem yakınlarımdan duyuyorum (Paskalya kahvaltısı, kitap grubu buluşması, yatılı kızlarla hasret giderip yemek tarifi paylaşma) hem de televizyonda kına gecesi ve baby shower gibi etkinlikler gördüm. Ben henüz denemedim, önceki güne kadar da nasıl yapıldığını bilmiyordum ama biliyormuş gibi yapıyordum zoom yaptık, zoom yapacağız diyenlerle konuşurken.
Ama bu sürecin çok uzayacağı ve elbet öğrenmek durumunda kalacağım için açık yüreklilikle sordum bir arkadaşıma, sağ olsun o da anlattı. Tam anladığımı sandığım sırada şu fotoğrafı görünce kafam karıştı yine. Klavyenin üzerindeki yüz lira da neyin nesi? Düğünlerde gelinle damada para yapıştırabiliyor muyuz? Vay be, ben takibi bırakalı ne çığırlar aşılmış teknolojide.
Bilgi işlem sektöründe onca yıl (üniversitedeki yarı zamanlı işimi de sayarsak yedi) işimi çok severek çalışıp şimdi teknolojiden neden kaçtığımı, heyecanla teknoloji konuşulan ortamlarda neden sıkıldığımı bilmiyorum. Birtakım yazılımları öğrendim zamanında, kılavuzlar hazırladım, destek ve eğitim verdim, sonra da hem donanım hem yazılım pazarladım ama sadece işimin gerektirdiklerini özveriyle, hakkını vererek yapmışım sanki. Eve iş götürmemişim!
Çeşitli yazılımları asgari düzeyde kullanır, anlarım ama bilgisayarda veya bir cihazda herhangi bir hata mesajı aldığım an kısa devre yapar, error veririm. Kendimden başka birinden destek alıp sorunu anında çözebilmek için telefona yapışırım.
Bu blogun altyapısını hazırlayan Mert, yalnızca bir telefon konuşmasında anladı sadelik, kolaylık konusundaki yakarışlarımı, deli kızın çeyizi türünde bir blog yapacağımı. Bir haftayı bulmayan bir sürede beklentilerimi aşan çok şirin bir yazma ortamı tasarladı. Ben işi orada bırakmadım tabii, yapıştım çocuğun yakasına, arka planda kullanacağım yazılıma dair küçük bir eğitim istedim. Kendime güvenemedim.
İyi ki tanışıp masa başında birlikte kısa bir çalışma rica etmişim. Sohbete dönüşen o keyifli, kahveli oturumda çok tatlı bir ikili tanıdım, Mert ve kız arkadaşı Sinem. Ayrılırken tekrar görüşeceğimizden emindik üçümüz de. En son haberleşmemizde baharda şaraplı bir yemek sofrasında blogu ıslatmaya karar verdik ama corona ateşe verdi bizi o arada, ıslatılmayı bekleyen biz olduk.
Masa başında yapılan kahveli veya şaraplı oturumlar her zaman hoş sohbetleri de beraberinde getirir.
Bir önceki yılbaşına yakın, yirmi yıl kadar görüşemememiş olmanın özlemi, burukluğu ve utancı ile çok sevdiğim eski öğrencilerimle buluştum. Eski ve yeni öğrencilerime hediye etmek üzere hazırladığım butik İtalyanca kitabımı verecektim onlara. Blogumdaki ve kitabımdaki Teşekkürler sayfalarına adlarını altın harflerle yazdıran Zehra Teyze, Neval Hanım ve Maviş.
Fakat yılbaşı trafiğinden dolayı aynı güne denk düşemedik. Neval Hanım ve Maviş ayrı, Zehra Teyze ve ortak dostumuz Ceyda Hanım ayrı gelebildi. Kitabını daha önce ilettiğim çiçek komşum Merih Soylu ise iki gruba da katıldı.
Şimdi naçizane bir zoom denemesi ile o iki gün çektiğim fotoğraflardan bir oturum oluşturuyorum:
Ceyda Hanım
Maviş
Neval Hanım
Zehra Teyze
Fotoğrafları yapıştıramadım, garip bir şekilde ayrık kaldı. Telefonda bakınca Zehra Teyze, bilgisayarda ise Ceyda Hanım sosyal mesafeyi korumuş gibi görünüyor. Bozmamak için daha fazla oynamayacağım ama ilk deneme için fena olmadı bence, herkesin keyfi yerinde!
Grup ikiye bölününce ben de, artık kullanmayıp tel dolabımda teşhir ettiğim, onca yıl içinde sayıları yarıya inmiş üçlü Andrea Fontebasso seramik fincan takımımı çıkardım nostalji yapalım diye.
Ama artık benimAndrea Fontebasso’m Umut Poyrazoğlu yıllardır. Saku Handemade’i keşfettim keşfedeli, eski ve yeni sıradan fincanlarım kırılınca üzülmüyorum. Hatta bazen seviniyorum çünkü aklıma takılıp kalan Saku’lara yer açılmış oluyor dolaplarda. Bir pot (çömlek olan pot değil, gaf) kırarım diye bu fincanları ve diğer ürünleri anlatmaya kalkmayacağım. En iyisi Instagram hesabına bakıp kendi gözlerinizle görün. Umut’un yaptığı ürünler gibi, ürünlerine verdiği adları ve yazdığı tanıtım metinlerini de çok seveceksiniz!
Asciure nella Sonata Sonata’da aşure
El becerisi, koordinasyon, geometri ve bir sürü teknik ayrıntının buluştuğu bu fincanlarda kahve daha lezzetli oluyor. Sadece kahve değil, aşure ve diğer her şey de.
Fotoğraftaki espresso setinde beş fincan var aslında ama ben bir tanesini çıkarıp şarap şişesi ile bir fotoğraf çekmiştim iki yıl önce yeni aldığımda. Hand made demeye bin şahit ister, hepsi aynı tornadan çıkmış gibi kusursuz bir aynılıkta!
Aradan bir iki hafta geçti, bir arkadaşım “Espresso sevmem ama” diyerek mavi fincanda kahve içti (sadece yarısını) ve o kısacık sürede fincanı kırdı. “Madem sevmiyorsun, neden içtin?” diye çemkiremediğim için, kibarca klasik “Aman sana bir şey olmasın da, elin kesilmedi değil mi” kalıbını kullanıp gözyaşlarımı içime akıttım. Mavi olanı da ayrı bir seviyordum, bir umut Umut’u aradım tek kalmış bir mavi bulabilir miyim diye. Ama yoktu maalesef, ben de büyük boy bir mavi alıp farklı bir set yaptım, bir anne ve dördüzleri.
Birkaç ay sonra bir kargo geldi bana Saku Handmade’den. Mavi bir Mini Bob, yani benim yasını tuttuğum espresso fincanımdan. Meğer Umut unutmamış, yeni minnoşlardan yaptığında bana da ayırmış ve hediye göndermiş.
Amo queste tazze Bu fincanları seviyorum
Ben beş altı yaşlarında anneannemden tığ işi öğrenmeye başlamıştım, zincir çekip tığı bir yerlere dürtme de diyebiliriz tabii, o yaşta bir çocuktan iddialı bir çalışma beklememeliyiz. “Ne örüyorsun” diye soranlara “Bilmiyorum, bitince söylerim” dermişim. Torna da o hissi verir yapanı seyrederken. O kadar iyi olmasa da bir şey çıkarabileceğinden emin olur insan ama fena halde yanılır.
Kapadokya’da bir çömlek ustasını izleyip çevredeki envai çeşit binlerce nesneye baktıktan sonra içinden ‘E ne var bunda, çok kolaymış’ diye geçirip gruptan sivrilerek müthiş bir özgüvenle torna başına oturup rezil olmuşluğunuz varsa anlamışsınızdır ne demek istediğimi!
Elde seramik yapan sanatçılara ve amatörlere kesinlikle saygısızlık etmek istemem ama elde seramik biraz benim küçükken yaptığım tek tığ örgüler gibi, en beceriksiz kişinin bile eciş bücüş de olsa kullanılabilir bir nesne çıkarabileceği bir sanattır. Denememiş olsam haddim olmazdı bunları söylemeye tabii ki. Ama üniversitede iki dönem seçmeli ders olarak seramik aldım, (yetenekli olmamama rağmen) ortaya çıkardığım vazo, tabak ve fincan gibi fonksiyonel ürünlerim var. Teknik ve estetik ayrı mesele tabii ki ama başta niyetlendiğiniz ürünle hiç ilgisi olmasa da bir şey çıkıyor ortaya.
Kapadokya’da gelişen torna fobim yüzünden okulun seramik atölyesindeki tornanın karşısında saygı duruşunda bulunurdum sadece, denemedim bir daha!
Not: Elde seramik deyince, aynı incelikte ve zarafette son derece estetik ürünlerine hayran olduğum Alaçatılı sanatçı Serap Yurdaer Erboy’dan bahsetmeden geçemem.
Mi dispiace (üzgünüm) ama bunlar benim, siz başka bir şeyler seçin!
İtalyanca’dasorella kız kardeş demek, yeni başlayanların zor hatırladığı bir sözcüktür. Kolay hatırlasınlar diye bir benzetme yaparım, “Sarelle’den gelsin aklına, Sarelle gibi tatlıdır kız kardeşler” diye. Ben çok severim bu benzetmemi ama Ho due sorelle yerine Ho due tadelle (iki tadelle’m var) diyenler de çıktığı için daha temkinli davranıyorum artık.
Çok tatlı bir arkadaşımla her Cuma 15.00-17.00 kahve ritüelimiz var, vardı yani. corona onu da çok gördü, gözü kaldı gözü çıkasıcanın! En çok özlediğim ritüelim kesinlikle. Çünkü bu oturum, kahve ve lezzetli kurabiyelerin çevresinde yaptığımız bir terapi seansı aslında. Bir insan diğerine bu kadar mı iyi gelir, gerçek bir şans benimki! Birlikteyken gözlerimden yaşlar gelen kadar güldüğüm, rahatça ağlayabildiğim ve yanında her zaman huzur bulduğum meleğim o benim.
Ne dedikodu, ne çekiştirme, ne biri hakkında olumsuz bir düşünce, inanılmaz güzellikte bir huy ve yüz, dupduru. Ben de hiç sevmem dedikodu ama bazen çekiştirmeye meyillenirim ama o hep karşı tarafın neden öyle davranmış veya demiş olabileceğine dair haklı bir gerekçe bulup utandırır beni, susarım hemen. Dolayısıyla biz ikimiz başkalarıyla değil kendimizle uğraşırız, kendimizle dalga geçer, kendi yaşadıklarımızdan malzeme çıkarır, en minik ayrıntı üzerinden uzun uzun felsefe yaparız.
Geçen gün coşan orkidelerinin fotoğrafını yolladı, ben de hikâyesiyle birlikte paylaşmak istedim. Bir avuç çiçek çocuğuz şurada ve temamız çiçek ve bahar zaten, ilginizi çeker diye düşündüm.
Çocukluğumuz, öyle bir şey olduğunu bilmeyerek arıza çıkarmadan geçirdiğimiz uysal ergenliğimiz ve tabii ki hayatımızın geri kalan kısmı aynı yıllara rastlıyor. Bu nedenle çok ortak konumuz, anımız var. Ama en ortak konumuz ikimizin de ikişer yaş büyük ablasının olması.
Nasıl ilk çocuklar bir araya gelip ilk çocuk olmanın zorluklarını konuşur, ikinci çocuklar da trajikomik çocukluk anılarını paylaşır konu konuyu açınca bir ortamda. Arkadaşım bir gün “Ben hiç halka küpe takamadım” diye söze başladı. O iri halka küpelerin moda olduğu 80’li yıllarda ablası acımasızca “Buz kovasına benzemişsin” deyince hevesi kursağında kalmış ve halka küpe sevdası son bulmuş. Çok gülüyoruz bunlara şimdi tabii. Atlattık travmayı!
Bir gün Çiçek Sepeti’nde gezinirken bulduğum bu orkideyi hemen yolladım ona. O gözdeki hüzün, buz kovasına benzetilen halka küpeli arkadaşımın buruk halini getirdi aklıma. Onu bu çiçekle gülümsetmek istedim.
Orkidecik şimdi canlanmış ve üzgün ifadeye arkasını dönmüş!
Her çocukluk hastalığını beraber geçirdiğim sevgili ablam da sürekli benden su ister, hasta yatağımdan kaldırırdı beni. “Haydi 20’ye kadar sayıyorum bakalım getirebilecek misin?”. Getirirdim bir gayret. Ertesi gün, “Aferin, bak bugün 18’de getirdin”. Ben daha da gayretlenirdim, yüksek ateşin verdiği enerjiyle.
Küçükken ‘misafirlikte’ ikram edilen çikolatanın yarısını kağıda sarıp ablama götürürmüşüm, o ise birlikte gidilen ‘misafirliklerde’ benimkini de alırdı elimden. Aynen bakkalda bir şey alırken “Abime de alalım, dövüş çıkarır şimdi eve gidince” diyen kendi küçük oğlu gibiymişim.
Yeğenler küçükken bir akşam oturuyoruz. Büyük yeğen Mehmet Cem, en konforlu kanepeye uzanmış, televizyonu tekeline almış belgesel izliyor. Derken ablam çay getirdi hepimize ama bizler şekersiz içtiğimiz için kaşık getirmeyi unutmuş. Memo çayına baktı ve ‘kaşıııık’ dedi. Cümle kurup kendini yormadı bile. Yerde oyun oynayan üç yaşındaki Kerem ok gibi fırladı ve “Duy abi bağıyma, ben getiyiyim” dedi ve soluğu mutfakta aldı. Ablam arkasından “Bırak kendi alsın” diye seslense de bizim küçük emir eri anında bir kaşık getirdi ve abisinin çayını karıştırdı. Abisinde herhangi bir kıpırtı yok, çayını yudumlayarak belgesele devam ediyoy!
O sahne annemi, ablamı ve beni geçmişe götürdü. Üçümüz de kendimizi ve birbirimizi gördük. Bir yavrusunu diğerinden korumaya çalışan bir anne, konfor alanından çıkmayıp tüm hizmetleri kardeşinden bekleyen abla ve ablasına yaranmak, sevgisini kazanmak için hizmette kusur etmeyen köle kardeş.
Çocuklar ise hiçbir şeyin farkında değildi tabii, onlar bir doğa kanunu yaşıyordu.
Göz göze gelip gülüşünce ablam hemen savundu kendini, “Bak ben seni hayata hazırladım, evde güçlendin böyle benim sayemde, ben ise evde güçlüydüm ama dış dünyaya çıkınca güçsüz, savunmasız kaldım”. Doğru vallahi haklı, haksız da olsa haklı çünkü o benim ablam, saygıda kusur etmem, korkudan edemem zaten.
Şimdi ikimiz de evdeyiz ve güçlüyüz!
Bu blogu ablalarımız da okuduğu için adlarımızı ifşa etmedim. Ama anlamazlar ki zaten, sonuçta her abla kardeşini buz kovasına benzetmiştir ya da kızamık bulaştırdığı kardeşini hasta yatağından kaldırıp hizmet beklemiştir (bir de yetinmeyip hizmete erişim süresinde tasarruf etmeye kalkışmıştır).
Benim anlamadığım, o hasta ve ateşli perişan halde kafası nasıl tilki gibi çalışmış da beni hızlandırmak için o numarayı düşünmüş. Benim kafamın çalışmadığı besbelli zaten, bak hastayım bana su getir diyor, ben ona bakıp kendime bakmıyorum ve ben de hastayım ama diyemiyorum. O saymayı yavaşlatıyor, ben ise her gün daha da hızlandığımı sanıp rekora koşuyorum.
Dün yazıyı hazırlarken ara verip bir şeyler atıştırmak için dolabı bir açtım, karşıma bir Sarelle kavanozu çıkmaz mı?
İçine pancar turşusu koymuşum nedense!
Sevgili ablalarımız, bizi sizler yarattınız. Sizi çok seviyoruz ve sizin de bizi çok sevdiğinizi biliyoruz!
Not: İsim vermedim ama resim veriyorum. Arkadaşım da bu cici kızlar küçükken bir kapışma sesi duyduğunda hışımla odaya dalıp “Ne yaptın yine?” diye doğrudan büyüğe yönelirmiş ve hiçbir zaman küçükte aramazmış suçu.