Chi è più diligente?

Kim daha çalışkan?

Güne ve haftaya coronanın più forte (daha güçlü), riskimizin più grande (daha büyük) ve yolumuzun più lungo (daha uzun) olduğunu ancora una volta (bir kez daha) dinleyerek başladığım halde, meno allegra (daha az neşeli) bir ruh haline girmeden, karşılaştırma sözcüklerini anlatmaya başlıyorum.

İlk olarak comparativo di uguaglianza (aynı olma) sözcüklerine bakalım. Eğer iki kişi veya şey bir konuda aynı nitelikte ise così … come veya tanto … quanto ile karşılaştırma yapabiliriz. Genellikle, sıfattan önce gelen così ve tanto sözcükleri kullanılmaz.

Mario è così intelligente come sua sorella.
(Mario kız kardeşi kadar zekidir)
Livia è tanto bella quanto sua madre.
(Livia annesi kadar güzeldir)

Aynı cümleleri Mario è intelligente come sua sorella ve Livia è bella quanto sua madre olarak kurabiliriz.

Bir nitelik yerine yapılan bir şeyin çokluğunu karşılaştıracaksak fiilden sonra tanto quanto kullanmalıyız. Yine tanto sözcüğünü atabiliriz.

Non viaggiamo tanto quanto voi.
(Sizin kadar çok seyahat etmiyoruz)
I bambini mangiano quanto loro padre.
(Çocuklar babaları kadar yiyor)

Comparativo di maggioranza (daha fazla olma) ve minoranza (daha az olma) sözcükleri ise più ve meno. Karşılaştırdığımız kişi veya şeyden de bahsedeceksek –den, –dan anlamında di ve tabii gerekiyorsa del, dello, dell’, dei, degli veya delle gibi articolo ile birleşmiş halini kullanmalıyız.

Io ve tu zamirleri bir preposizione sonrasında kullanıldığında me ve te olur. Di me, di te, per me, per te, con me, con te gibi.

Tu sei più brava di me.
(Sen benden daha başarılısın)
Roberto è più giovane della sua moglie.
(Roberto karısından daha gençtir)

Io sono meno intelligente di Einstein.
(Einstein’dan daha az zekiyim)
Sono molto modesta vero?
(Çok mütevazıyım değil mi)

Miktar ve sayı karşılaştırılacaksa yine più veya meno kullanılır.

Loro hanno più amici di noi.
(Bizden daha fazla arkadaşları var)
Tu spendi più di tuo fratello.
(Erkek kardeşinden daha fazla harcıyorsun)
Lei dorme meno della sua gemella.
(İkizinden daha az uyuyor)

Aynı kişi için iki farklı özellik veya iki eylem karşılaştırıldığında
di yerine che kullanacağız cümlemizde.

Anita è più simpatica che bella.
(Anita güzel olmaktan çok sempatiktir)
Carlo sembra più americano che italiano.
(Carlo İtalyandan çok Amerikalıya benziyor)
Nuotare è meno difficile che sciare.
(Yüzmek, kayak yapmaktan daha az zordur)

Bazı sıfatlar için ise farklı bir karşılaştırma sözcüğü daha sık kullanılır.

buono (iyi) migliore, più buono (daha iyi)
cattivo (kötü) peggiore, più cattivo (daha kötü)
grande (büyük) maggiore, più grande (daha büyük)
piccolo (küçük) minore, più piccolo (daha küçük)

Maggiore ve minore çoğu zaman fratello maggiore/minore veya sorella maggiore/minore ifadelerinde olduğu gibi yaşça daha büyük veya daha küçük anlamında kullanılır.

En güzel, en zor, en az pahalı ifadeleri için kullanacağımız superlativo ise più ve meno öncesinde articolo determinativo ile oluşturulur.

La studentessa più studiosa della classe è Irina
(Sınıfın en çalışkan öğrencisi Irina’dır)
Irina è la più studiosa della classe (Irina sınıfın en çalışkanıdır)
Per te, qual’è la più bella città in Italia?
(Sence İtalya’daki en güzel şehir hangisi)
Il migliore metodo per imparare una lingua straniera è praticare molto.
(Yabancı bir dil öğrenmenin en iyi yolu çok pratik yapmaktır)

Bir sıfatın anlamını kuvvetlendirmek için öncesinde kullandığımız molto, tanto (çok) sözcükleri yerine sıfatın sonuna –issimo ekini getirebiliriz. Bu eke, sıfatın nitelendirdiği ismin cinsiyeti ve sayısına göre –issimo,–issima, –issimi ve –issime, yani son harfi –o olan sıfatlarda olduğu gibi dört şekilde rastlayacağız.

La vita è come ……….

Hayat ………. gibidir!

İşte size bir riempi gli spazi (boşlukları doldurma) sorusu. Bu sorunun belli bir cevabı yok, tüm cevaplar doğru. Herkes kendi hayat görüşüne göre bir benzetme yapsın, gerçi ruh halimiz ve hayata bakışımız her gün, hatta şu dönem her an değişiyor. Benzetmelerinizi bekliyorum, iyimser cevaplara daha yüksek not vereceğim.

Az kopya çekmemiş ve kopya teknikleri konusunda da ders verebilecek kadar capace (yetkin) bir öğretmen olarak size bir kopya vereyim. Google’da la vita è come yazıp görsellere bakın.

Haydi içinde bulunduğumuz dünya, ülke, karantina gerçeklerinden biraz uzaklaşıp güzel bir benzetme örneğine bakalım ilham almak için:

La vita è come una bicicletta con dieci velocità. La maggior parte di noi ha marce che non userà mai.

Charles M. Schulz
1922-2000

Charles M. Schulz

Hayat on hızı olan bir bisiklet gibidir. Birçoğumuz hiçbir zaman kullanmayacağımız viteslere sahibiz.

Şu anda in retromarcia (geri viteste) olabiliriz ama aniden vites değiştirmeyeceğimiz ne malum? Nella vita non si sa mai (hayatta hiçbir zaman ne olacağı bilinmez) demiştik değil mi?

Hızımız nasıl olursa olsun, vitesimiz hep ileri olsun!

Noi siamo così

Biz böyleyiz!

Hani aile içinde, arkadaşlar arasında deyimleşip dile giren ve yıllarca kullanılan ifadeler vardır ya, bugün onlardan birini anlatacağım. Beğenirseniz kullanın anche voi (siz de).

Teyzem bir gün yaptığı sini köftesini anlatıyordu anneme. Sini köftesi, çok zahmetli olan içli köftenin con gli stessi ingredienti (aynı malzemelerle) tepside yapılan kolay versiyonu. Neyse, teyzem uzun uzun anlattıktan sonra fena olmadı, içli köftesizliğimizi aldı dedi. Biz annemle göz göze gelip gülmeye başladık perché (çünkü) yalnızca susuzluğumu aldı şeklinde çok dar bir anlamda kullanırdık bu deyimi.

Aradan birkaç hafta geçti, kuzenimle ad un café (bir kafede) yemek yerken teyzem âlem, bak ne dedi diye anlatıyorum, hâlâ şaşkınım demek ki! Ona hiç komik gelmedi, meğer onlar çay demlemeye üşenip poşet çay içtiklerinde çaysızlığımızı aldı falan diye çok sık kullanırmış bu ifadeyi. Biz böyleyiz demeye getirdi yani. Ben hemen konuyu kapattım ve porcini mantarlı spagettisizliğimi alan yemeğimi bitirip tatlıya geçtim in silenzio (sessizce).

Noi siamo così

Dün Netflix’te izlediğim Biz Böyleyiz, Egesizliğimi ve Toskanasızlığımı aldı. Ve hatta filmsizliğimi de. Nei primi mesi di quest’anno (bu senenin ilk aylarında) gösterime giren filmde Hümeyra, Berrak Tüzünataç, Şebnem Bozoklu, Özge Özpirinçi ve Engin Öztürk var. Ayrı ayrı tanınan başarılı oyuncuların bir araya geldiği güzel bir ensemble cast film. Yönetmen Caner Özyurtlu, filmin senaryosunu ise Berrak Tüzünataç ve Melikşah Altuntaş yazmış.

Hümeyra’nın film hakkındaki yorumu:

Hepimize iyi geldi, hepimiz kendi içimizde yorgunduk, yaralıydık, hepimizi bir yerinden yakaladı bu film ve bize çok iyi geldi.

Secondo me (bana göre, bence) aynı şey seyirciler için de geçerli. Kesinlikle her yaş grubunun seveceği, herkese iyi gelecek bir film. Biz de hepimiz kendi içimizde yorgunuz ve yaralıyız. Urla’nın Ildır Köyü’nde harika bir evde geçen bu komik, duygusal, sıcak, sürprizli ve keyifli filmi izlemediyseniz öneririm.

Bilmem oldu mu bu yazı ama yarına kadar yazısızlığınızı alır diye düşünüyorum!

Nel blu, dipinto di blu

Maviye boyanmış mavilikte!

Nel blu, dipinto di blu, Domenico Modugno’nun halk arasında ve bizler tarafından Volare olarak bilinen, hiç eskimeyen şarkısıdır. Domenico ve Franco Migliacci tarafından yazılan şarkının çıkış tarihi 1958. Sekizinci Sanremo Müzik Festivalinde birinci olan şarkı, aynı yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında üçüncü olmuş.

Alla zampa di ogni uccello che vola è legato il filo dell’infinito.

Victor Hugo, I miserabili

(Uçan her kuşun ayağında sonsuzluğun ipliği bağlıdır)

Haydi ayaklarımıza birer sonsuzluk ipliği bağlayıp İtalya’nın üzerinde uçalım, o güzelim yerleri bir de kuş bakışı izleyelim:

(Siena yanlışlıkla Viena yazılmış videoda)

Şarkının sözlerinin Türkçe çevirisi:

https://lyricstranslate.com/tr/nel-blu-dipinto-di-bluvolare-maviye-boyanan-mavilikte-u%C3%A7mak.html

Beni en çok o selvili yol büyüledi, balkondan üç selvi ağacına bakıp Toscana’da olma hayali kurabiliyorsam Val d’Orcia’da kuş olup uçarım kesin!

sono un uccello

l’animale più bello

volo canto ballo

(ben bir kuşum, en güzel hayvan, uçarım şarkı söylerim dans ederim)

Haiku deyip geçmeyin, üç dizecikte sırasıyla articolo indeterminativo, bir sonraki konumuz superlativo ve presente indicativo tekrarı yaptım çaktırmadan.

l’uccello é sempre libero

sia nel cielo che su un albero

con il suo bel cuore d’oro

(kuş daima özgürdür, ister gökyüzünde ister bir ağaçta, güzel altın kalbiyle)

Son olarak da Türkçe bir haiku denemesi:

uç uç yorulunca kon

ister kuş ol ister drone

ya da bir uçan balon

Bu arada, Vincenzo’yu soranlar var aranızda, hamdolsun sta bene, soranlara saluti (selamlar) gönderiyor. Yalnız günden güne zayıflıyor, başlarda daha havalıydı.

Bana baktıkça eriyor gibime geliyor. Son günlerde biraz farklı bakmaya başladı o güzel yosun yeşili gözleriyle. Ben de balkona çıkarken üstüme başıma, pijamama çekidüzen verir, saçlarımı belime kadar açar, hatta tarar oldum. Gerçi biliyorum l’amore è cieco (aşkın gözü kördür) ama olsun.

Benden en fazla bir beyaz dizi yazarı ya da haiku şairi çıkar lo so (biliyorum)!

Piccoli pensieri, grande felicità

Küçük düşünceler, büyük mutluluk!

Dün Piccolo Principe’m Faruk işe giderken bir paket bıraktı bana. Küçük Prensimden, ilham perilerimi anlattığım Teşekkürler sayfasında (ana sayfada sol tarafta) bahsetmiştim. Siz gitmeyin, ben hemen buraya alayım o paragrafı:

Piccolo Principe

Boynuz kulağı geçecek korkusuyla uykularımı kaçıran brillante(parlak) öğrencim, cıvıltısı ve muhteşem kahkahaları ile dersleri daha da keyifli hale getiren, il cugino dei miei cugini (kuzenlerimin kuzeni) iken çok kısa sürede kardeşim olan, gittiği her yerden benim seveceğimi bildiği piccoli pensieri (küçük düşünceler) derleyip getiren, bella (güzel) eşi Muazzez ile sokaklarında dans ettiği Barcelona’da dünya evine giren, romantico ama sahilde çekilen gelin ve damat fotoğraflarına bakarken kendisiyle acımasızca dalga geçerek bir anda “Paçalarımı abdest alacakmış gibi çemirlemişim” diyebilen, kızları Mina’yı da kendisi gibi fırlama yetiştireceğine emin olduğum Piccolo Principe’m (Küçük Prens) Faruk;

Piccoli pensieri
Küçük düşünceler

Böyle tatlı bir şeydir işte Farukcuğum. Minik kızı Mina ile birlikte özenle hazırlamışlar hediye paketini. Heyecanla açtım ve içinden çıkanları görünce daha da heyecanlandım. Lise arkadaşı Pelin Akan’ın 2017 yılında Delta Kültür Yayınevi’nden çıkan İtalyanca-Türkçe Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü çok güzel bir derleme olmuş. Kelime ve gramer çalışması için de kullanabileceğiniz keyifli ve değerli, çok emek verilmiş bir çalışma.

Diğer hediyem olan keten kumaşla kaplı mis kokulu kutu ve içinden çıkanlar kadar doğaldır carissimo (çok sevgili) Faruk. Yazılarımı okur, teşvik eder beni. Fakat ilginç olan, serçeli yazılarıma gelmemiş henüz. Ben artık bahçeye gelmeyen kuşlardan, bir ağaca dolanıp serçeleri korkutan Vincenzo’dan bahsetmişim, o da gidip bana üzerine serçelerin konduğu bir ağaç işlemesi olan kutuda hediye almış.

Piccoli pensieri büyük mutluluklar verir, yorgun ve bezgin başlanmış karanlık bir sabahı aydınlatır!

Se qualcuno ama un fiore, di cui esiste un solo esemplare in milioni e milioni di stelle, questo basta a farlo felice quando lo guarda.

Antoine de Saint-Exupéry

(İnsan milyonlarca ve milyonlarca yıldızda tek bir örneği olan bir çiçeği seviyorsa, ona baktığında mutlu olması için yeterlidir bu)

Çok farklı çevirileri var bu sözün, şimdi ararken gördüm. Kiminde o yıldıza bakarken demiş, kiminde farklı bir cümle yapısı var. Kulağa anlamlı gelecek şekilde tam çeviri olsun, dili anlamaya da katkısı olsun diye ben çevirdim bunu.

Farukcuğum *TANTI AUGURI* in avanzato (şimdiden)!

BUON COMPLEANNO

Viva Vivaldi

Antonio Vivaldi
1678-1741

Çok yaşa Vivaldi!

Hayatı boyunca kalp yetmezliği, astım ve akciğer sorunları ile boğuşan, kızıl saçlarından ve aldığı rahiplik eğitiminden dolayı il prete rosso (kızıl papaz) lakabı ile tanınan Venedikli Antonio Vivaldi, dünyada le quattro stagioni (dört mevsim) olduğu sürece yaşayacak çok değerli bir bestecidir.

Da tre stagioni (üç mevsimdir) evdeyiz. Sonbahardan da gün alır, dört mevsimi tamamlarız gibi geliyor. Ben artık yaz konçertosuna geçtim. Akşamüstü balkonda günün yorgunluğunu (dinlenmenin yorgunluğu da denilebilir) atarken Vivaldi dinlemek iyi geliyor.

İlk bölümde (allegro ma non molto) kavurucu yaz sıcağından yanan insanlar, hayvanlar ve ağaçlar anlatılıyor. Bunu hayal etmem zor değil, zira en geç bir ay sonra ben de o insanlardan biri olacağım. Karşımdaki ağaçlar bu canlılığını yitirecek ve kuşlar kuytu serin köşelere kaçacak. Zaten ben de artık gündüz balkonda oturamayıp condizionatore (klima) serinliğine kaçacağım.

Bu bölümde la orchestra daha sonra kuşları, uğuldayan rüzgarı ve yaklaşan fırtınayı seslendiriyor. Tüm şehir halkı olarak her akşam saat dokuzda balkonlara çıkıp yağmur duası yapmaya başlıyoruz.

İkinci bölümde (adagio) uykulu bir küçük çobanın sinekler ve çakan fulmini (şimşekler) yüzünden uyuyamaması canlandırılıyor. Biz de bazen uyuyamayız gece, bir tane bile olsa uyutmaz sivrisinek. Sivrisineksiz uykunun en garanti yolu klimada uyumaktır ama klimada uyumak her zaman deliksiz uykuyu garanti edemez.

Eski klimalar, gece elektrik kesilip kapanınca otomatik olarak yeniden çalışmaz. Eh, bütün şehir klimalara yüklenince de interruzione di corrente (elektrik kesintisi) kaçınılmaz olur. Uykumuzu kaçırsa da çakan şimşeklere seviniriz, yağmur dualarımız tuttu demektir.

Son bölümde (presto) fırtınanın ürkütücü sesini, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ekinleri yerlere yatırmasını duyarız. Bu camlara çarpan çılgın pioggia (yağmur) iyi gelir, bizi kendimize getirir. Yeniden balkona çıkar, yıkanan doğayı seyrederken mis gibi toprak kokusunu içimize çekeriz.

Aynı zamanda sara hastası olan ve yaz aylarında sağlık sorunları artan Vivaldi için sıkıntılı bir mevsimdir l’estate (yaz), bu nedenle yaz konçertosunu hüzünlü bir ezgi olan Minör ezgisiyle yazdığı söyleniyor.

L’Estate
Yaz

Biraz hüzünlendik, hemen canlanalım. Bir Vivaldi değilim, konçerto yazamam ama ayçiçekleri üzerine çok neşeli (allegro ma molto) bir haiku denemesi yaptım:

Oh girasoli

gialli gialli

che belli!

(Ah ayçiçekleri, sarı sarı, ne güzel)

Haiku’nun ustasıyım, ayçiçeklerinin hastasıyım gördüğünüz gibi!

Le lavande
I girasoli

Bu yaz, Antalya merkezli bir tatilde Kuyucak’taki Lavanta Kokulu Köy’ü günübirlik ziyaret etmek vardı planda. Arada bir hatırlayıp iç geçiriyordum. Geçen pazar günü sevgili Merih Soylu’dan harika fotoğraflar geldi. Meğer Adana’nın Karaisalı ilçesinde, yani yanı başımızda, lavanta tarlaları ve Lavanta Kokulu Kelebekler adında bir kahvaltı restoranı varmış. Yolda da muhteşem ayçiçeği tarlalarının sunduğu görsel şölen.

Il programma di quest’estate (bu yaz programı) belli oldu: Adana merkezli bir tatilde Karaisalı’daki Lavanta Kokulu Kelebekler’i günübirlik ziyaret etmek ve dönmeden Ekotepe Yaşam Çiftliği’nde güneşi batırmak (güneşi farklı yerlerde batırmak önemli)!

Un girasole

Not: Bu arada, girasole sözcüğü girare (dönmek) fiili ve sole (güneş) sözcüklerinden geliyor. Güneşedönen, yani Günebakan..

Vorresti essere un passero o una lumaca?

Bir serçe mi yoksa bir salyangoz mu olmak isterdin?

Vorrei essere un passero piuttosto che una lumaca

(bir salyangozdansa serçe olmak isterdim)

Se potessi (If I could)

Hepimiz passero (serçe) olmayı salyangoz olmaya tercih ederiz galiba ama bir süreliğine kabuğunda güvence altında doğanın ritminde yaşayan, antenleriyle iletişimini yürüten, kendini yenileyebilen sabırlı birer lumaca (salyangoz) olduk.

Japonya’nın en önemli Haiku şairlerinden Kobayashi Issa’nın bu haiku’su bize gelsin o zaman:

1763-1827

Oh lumaca,

scala il Monte Fuji,

ma piano, piano!

(Ah salyangoz, Fuji Dağı’na çıkar, ama yavaş yavaş)

Havalar nasıl olursa olsun, moralimiz yerinde olsun!

Dove sono gli uccelli?

Kuşlar nerede?

Da qualche giorno (birkaç gündür) nerede bu kuşlar diye bakınıyordum etrafa. Artık iyice yüz göz olmuştuk, balkondaki sabah kahvelerine onlar da gelir olmuşlardı. Bir düşüncesizlik mi yaptım, bir şeye mi alındılar diye düşünürken bir de ne göreyim! O deli ventoso (rüzgârlı) günlerde bir çocuğun balonu uçmuş ve fena halde dolanmış bir ağaca.

Il mio compagno Vincenzo

Dünkü yazım için çeşitli köşelerden fotoğraf çekerken birden karşıma çıktı, önce çok korktum ama sonra arkadaş olduk. Tom Hanks’in Cast Away filmindeki voleybol topu arkadaşı Wilson gibi yoldaşım oldu. Si chiama Vincenzo, blogumun konseptine uysun diye adını Vincenzo koydum.

Anlaşılan kuşlar onu spaventapasseri (korkuluk) sandı, uğramıyorlar buralara. Adı üstünde, bu ancak serçeleri korkutabilir. Bir scarecrow değil ama kargalar dahil tüm kuşlar korktu, güvercinler de yok artık.

L’altro ieri (önceki gün) büyük bir çeviri işi aldım, birkaç gün yazamayabilirim veya içerik zayıf olabilir. Çalışmayı üç dört güne sıkıştırıp kurtulmaya çalışacağım. Gün içinde dikkatim çok dağılıyor diye ieri notte (dün gece) küçük saatlere kadar balkonda çalıştım. Vincenzo sağ olsun, gözünü kırpmadan yanımda eşlik etti bana.

Ya kırpsaydı gözünü veya bana bir göz kırpsaydı gecenin o karanlığında ve sessizliğnde, işte o an teslim olurdum!

Siamo tutti passeri
Hepimiz serçeyiz

Mi chiamo Pollyanna, e tu come ti chiami?

Benim adım Pollyanna, ya senin adın ne?

Negli ultimi giorni (son günlerde) corona bitince diye söze başlayanlara o bitmeyecek ki, biz biteceğiz demeye başladım sürekli.

Geldiği gibi gideceğini, sabırlı olmamız gerektiğini söyleyen, neleri atlattık bunu mu atlatamayacağız diyen arkadaşlarımın ve öğrencilerimin avutma çabalarında kendi ifadelerimi duymaya başladım. Ora tocca a loro (şimdi sıra onlarda), artık onlar bana el attı!

Ieri (dün) bir arkadaşın teslim olmuş gördüm seni deyince silkinip kendime geldim. Teslim olmak kitabımda yok benim, ne badireler atlattım, coronaya mı teslim olacağım? O kim be, görünmesin gözüme!

Karantinanın başlarında Balkon Cafe, Mutfak Restoran fantezileri iyi gelmişti. Bence yine kendimi kandırdığım bir gioco (oyun) atmosferinde çıkarım depresyondan, daha yeni girdim zaten. Madem tatil yapamıyorum ve yeni anı üretemiyorum, bari eskileri temcit pilavı gibi ısıtıp balkonda ve pencerelerin önünde vacanze d’estate (yaz tatili) yapayım diye düşündüm.

Bir önceki günden kalan pilavı ısıtıp yemek bizim işimiz!

Biraz fotoğraf karıştırıp hafızamı tazelerim, biraz da hayal gücüme sığınırım. Allah izin verirse oldu bu iş, sırt çantamı hazırlayayım subito (hemen). Bu sefer koca walkman yok, telefonumu ve kulaklığımı alsam yeter!

Nasperver e Cem
al caffè apéro

Geçen yaz kalbim Ege’de kaldı, oradan başlayayım diyorum. Aklım ve midem de eski öğrencim tatlı Nasperver ve Cem’in Alaçatı’daki şirin mekânı apéro’da kaldı. L’estate scorsa (geçen yaz) yaptığımız gibi sürpriz yapacağım ve mutfağa geçip Ülgen Ablasına kendi elleriyle yaptığı nefis fesleğen soslu sandviçinden isteyeceğim. Stasera (bu akşam) güneşi orada batırırız artık. Yine Bramasole’de kalırım, o güzel ev yapımı reçelli, simitli kahvaltılarını özledim.

Ad Alaçatı

-Mutfakta bir kafe dekorasyonu ve pencereden izlenen begonviller, müzik Sezen Aksu, ilk şarkım Kalbim Ege’de Kaldı-

Bir sonraki durağım Samos. Tanti anni fa (çok yıllar önce) arkadaşlarımla Bodrum’da buluşmadan önce tek başına gezdiğim birkaç Yunan Adasından la mia preferita (en sevdiğim). Kalacak yer bulamamıştım bir türlü, her yer otel ve pansiyondu ama hepsinin tüm odaları doluydu. Beni yorgun ve çaresiz görüp kendi misafirleri için ayırdığı nefis manzaralı yedek odayı hazırlayıp, sulla terazza (terasta) bekletirken elinde koca bir tepside börek, portakal suyu ve pasta ile gelen Atinalı mimar arkadaşım Popi’ye sürpriz yapacağım. Arkadaşım diyorum, o gün tanıştık ama zamanımın çoğunu onunla ve minik oğlu Dimitri ile geçirmiştim. Ayrılırken benden pagamento (ödeme) almamak için fena direnmişti sarılıp.

Nell’isola di Samos

-Balkonda karşıdaki zeytin ağacının karşısına mezelerle donatılmış bir taverna masası, müzik Yorgos Kazantsis, ilk parçam Sorocos-

Mio nipote maggiore (büyük yeğenim) minicikken, ablamı ziyarete gittiğimiz San Diego da yeniden gitmek istediğim yerler arasında. İstifa edip gittiğim için iki ay kalabilmiştim ve hayatta verdiğim en uzun molaydı bu, fino a quest’estate (bu yaza kadar). Şubat ayında, okyanus kenarında güneşi batırırken, göğü delen palmiyelerin altında martılarla sohbet ettim ve onlarla birlikte planladım dönünce yapacağım işi. Da lontano (uzaktan) bakınca daha özgür düşünebiliyor insan, eğitim ve iş deneyiminin devamı olmak zorunda olmayan, ama onlardan edindiklerimi de ekleyip severek, ruhumu katarak yapabileceğim bu işi orada tasarladım. Gidip o martılara teşekkür etmem gerek.

A San Diego

-Balkonda hep karşısında oturduğum palmiyelere bakan bir sofrada Meksika yemekleri, müzik Eagles, ilk şarkım Hotel California-

Oralara kadar gitmişken hemen sınırdaki Tijuana şehrine geçip Meksika’ya gideceğim. Yıllar önce San Diego’ya giderken bunu kafama koymuştum, hatta Meksika gümüşü takılar almayı bile hayal etmiştim ama Amerika’daki mesafeleri dikkate almamışım, öyle come nell’Europa (Avrupa’daki gibi) trene atlayıp çat oraya çat buraya gidilmiyor. Ne yapalım, kısmette bu yaz gitmek varmış!

In Messico

Yine balkonda, başka bir noktada görünen yuka ağacının karşısında, kafamda bir hasır şapka, omzumda rengârenk şalım, gümüş takılarım, tekila ve dip sosa batırıp doritos ve panço keyfi, müzik Narcos dizisinin müzikleri, ilk şarkım Dos Gardenias-

Emily’i birkaç hafta önceki yazımdan hatırlayacaksınız. Nasıl ısrarla Bali’ye çağırdı anlatamam. Kıramadım, onun High Vibe Yoga Merkezinde l’ospite (misafir) olacağım bir hafta. Yorucu olacak Meksika’dan oraya uçmak ama değer, orada dinlenirim nasıl olsa.

Balasana a Bali
A Bali

-Fotoğraf, balkondan karşı apartmanın bahçesi, Bali’de kalacağımı hayal ettiğim kulübe aslında apartmandaki çocukların salıncağından bir görsel, Balasana pozisyonunda (çocuk duruşu) güneşi batırıyoruz derin gevşeme müzikleri eşliğinde-

Palmiyelerin arkasındaki selvi ağaçlarına odaklanıp bir Toskana tatili var sırada. Bu sefer Cortona’ya da gideceğim, Casa Bramasole’yi görmek istiyorum. coronaya Amerika’da yakalanan Frances ve Ed gelmiştir artık Cortona’daki evlerine. Senza preavviso (haber vermeden) gitmem zaten.

-Selvilere bakarak elimde bir kadeh Chianti şarabı ile Toskana Güneşi Altında, müzik Jeff Steinberg, Romance in Tuscany albümü-

Son durağım Floransa. Buradan dönüyorum Türkiye’ye, uçağım erken, non ho molto tempo (çok vaktim yok) ama Santa Maria del Fiore Katedralini ziyaret etmek ve Ponte Vecchio’da güneşi batırmak istiyorum.

A Firenze

-Odamın penceresinden görünen cami kubbesine bakarak, iki üç saatte bir yapılan “rehavete kapılmayalım, maskemizi takalım, bu süreci de inşallaaah hep birlikte aşacağız” anonslarını duymazdan gelip bir ayindeymişim gibi huşu içindeyim, katedralden çıkınca o çınarın gölgesindeki bankta dinleneceğim biraz, müzik kilise müziği-

Yarın da şu dut ağacından delle foglie (biraz yaprak) toplayayım ipek böceklerime, kalmamış kutuda. Biz eskiden ayakkabı kutularında ipek böceği beslerdik, eskidendi çok eskiden.

İlkokuldan daha geriye gider miyim bilmem ama bu regresyon terapisi ve tatil iyi gelecek bana, corona bitince travma neyin bir şeyciğim kalmayacak.

Aaa fark ettiniz mi, corona bitince dedim, o bitecek biz bitmeyeceğiz!

Not: İnsanın evi gibisi yok inanın. Tatilim çok güzel geçti ama balkonda şöyle ayaklarımı uzatıp bir kebap sofrasında Müslüm Gürses’ten Tanrı İstemezse eşliğinde Çukurova güneşini batırmayı çok özledim.

Il corpo umano e alcuni modi di dire

İnsan vücudu ve bazı deyimler!

İtalyanca’da da vücudumuzdaki organlarla ilgili çok sayıda deyim var. Bu dildeki deyim ve atasözlerinin Türkçe’de kullandığımız deyimlerle benzerliği şaşırtıcıdır.

Çok sık kullanılan deyimlerden bazılarına bakalım:

la testa (baş, kafa)

  • Mi ascolti? Dove hai la testa? (Beni dinliyor musun? Aklın nerede?)
  • Marco è un tipo indipendente, fa sempre di testa sua
    (Marco bağımsız bir tiptir, hep kafasına göre davranır)
  • Oggi non mi sento bene, mi gira la testa
    (Bugün kendimi iyi hissetmiyorum, başım dönüyor)

la faccia (yüz)

  • È sempre meglio dire le cose in faccia
    (Bir şeyleri kişinin yüzüne söylemek her zaman daha iyidir)
  • Quando qualcosa non è piacevole, facciamo la faccia storta
    (Bir şey hoşumuza gitmediğinde yüzümüzü buruştururuz)

l’orecchio (kulak)

  • Dimmi! Sono tutto/a orecchie (Söyle! Tüm dikkatim sende)
  • Lui ha orecchio per musica (Müzik kulağı var)

l’occhio (göz)

  • Occhio! Arriva una macchina Ferrari (Bak! Bir Ferrari araba geliyor)
  • Parliamo a quattr’occhi (Özel konuşalım/konuşuyoruz)
  • Occhio per occhio, dente per dente (Göze göz, dişe diş)

il naso (burun)

  • Lui è molto curioso, mette sempre il naso negli affari degli altri
    (O çok meraklı, hep başkalarının işine burnunu sokar)

la bocca (ağız)

  • È sulla bocca di tutti, lo sanno tutti (Herkesin dilinde, herkes biliyor)
  • Quando sento qualcosa sorprendente, rimango la bocca aperta
    (Şaşırtıcı bir şey duyduğumda ağzım açık kalır)
  • Acqua in bocca! (Kimse duymasın)

Aramızda kalmayacağını bile bile yaptığımız aramızda kalsın tembihi gibi bir deyim. Ağzında bakla ıslanmayacağını düşündüğümüz kişiye, bakla ıslansın diye ağzına biraz su almasını bu şekilde söyleyebiliriz.

  • Dai un esame oggi? Allora in bocca al lupo.
    (Bugün bir sınava mı giriyorsun? Haydi o zaman iyi şanslar)

In bocca al lupo meseleyi bir kurdun ağzına gönderen bir deyim. Anlamı ise her şey yolunda gitsin, kolay gelsin, iyi şanslar. Böyle bir augurio (iyi dilek) ardından batıl bir inançla, crepi (ölsün) veya daha uzun haliyle crepi
il lupo
(kurt ölsün) gibilerden bir karşılık veriliyor. Ama artık hayvansever bir yaklaşımla lunga vita al lupo (kurda uzun ömür), evviva il lupo (yaşasın kurt) veya daha sade bir şekilde grazie yanıtları daha yaygın.

I gemelli Romulus e Remus

Bu deyimin nereden geldiğine dair söylentiler, Roma Mitolojisine göre Roma’nın kurucuları olan Romulus ve Remus’a kadar uzanıyor. Eğer bu doğruysa iyi şanslar dilediğimiz kişiyi, Tiber Nehri’nde boğulmaktan kurtulup Palatino tepesinin eteklerinde kıyıya vuran ikizleri emzirip onlara bakan dişi kurt gibi bir kurda emanet etmek mantıklı görünüyor.

O zaman tabii ki kurdun ölmesini değil, çok yaşamasını dilememiz gerek!

la spalla (omuz)

  • Ha tutta la famiglia sulle spalle (Tüm ailenin yükü onun omuzlarında)
  • Lui è disoccupato, vive alle spalle dei genitori (Çalışmıyor, ailesine bağımlı yaşıyor)

il braccio (kol)

  • Aspettiamo mio fratello a braccia aperte
    (Erkek kardeşimi kollarımız açık, özlemle bekliyoruz)

Erkek bir sözcük olmasına rağmen bu sözcüğün çoğulu le braccia.

la mano (el)

  • È ad un localino semplice, è molto alla mano (Kolay bir yerde, el altında)
  • Oggi do una mano a mia madre per il suo lavoro (Bugün anneme işinde yardım ediyorum)
  • Mia figlia ha le mani bucate, spende troppo (Kızım çok para harcıyor, elleri delik)

la gamba (bacak)

  • Fellini è un regista molto in gamba (molto bravo) (Fellini çok başarılı bir yönetmendir)

il piede (ayak)

  • Lei fa il suo compito con i piedi (molto male) (Ödevini çok kötü yapıyor)

Bu videoda birkaç farklı deyim daha var: