La ragazza non contata

Sayılmayan kız!

1995 nüfus sayımında istatistiklere girmemiş olmanın gizli keyfi bana hep Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Heinrich Böll’ün Sayılmayan Sevgili hikâyesini hatırlatır.

Heinrich Böll
1917-1985

Bu hikâyenin diğer adı da Köprüde’dir. Almanca adı çoğunlukla An der Brücke ve bazı kaynaklarda da Die Ungezählte Geliebte olarak geçiyor. Bana ikinci adı daha anlamlı geliyor, zaten lisede seçmeli ders olarak aldığımız Almanca’da okutulan kitabımızdaki adı da buydu.

Waltraud e Basile Hanopulos

Bu güzel hikâyeyi okutan ve sevdiren sevgili hocamız Waltraud Hanopulos’un aşk hikâyesi çok daha güzel. 29 yaşında Nice’te tanışıp birkaç hafta geçirdiği İstanbullu Basile Hanopulos’u görmek için geldiği İstanbul’da kalmaya karar verip ülkesini bırakmış.

İlginizi çekerse, bu tatlı kadının hikâyesini okumak ve hatta ondan dinlemek için şu sayfaya bakabilirsiniz:

https://www.annefrank.de/mensch/tr/waltraud-hanopulos/biografie/

Keşke sonradan internette okumayıp kendinden dinleme şansım olsaydı o zamanlar. O bize Almanca öğretmeye çalışırken, biz aşk sandığımız sıradan hoşlanmalar hakkında fısıldaşıyorduk derslerde. Yani tam Dummkopf ergenus kız halleri. Basile Hanopulos ise Saint Benoit’da Fransızca hocasıydı.

Kadıncağız tatillerde Almanya’ya gittiğinde bizlere getirdiği gençlik dergilerinden bir şeyler okutmaya çalışırdı, pek ilgilenmezdik çünkü hiçbir şey bilmezken her şeyi bilir havasındaydık. En çok yandığım ise İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gönüllü hemşirelik günlerini can kulağıyla dinlememiş olmak.

Maalesef fiziksel açıdan gelişmekte olup zihinsel açıdan az gelişmiş olduğumuz yıllara tekabül ettiği için onun kıymetini bilemedik ama ben kendi adıma konuşayım, onu hep çok sevdim ve sevgiye, nezakete dair çok şey öğrendim ondan.

Zaten hayatın her döneminde bir önceki dönemde yaptıklarımız ve özellikle yapmadıklarımız için hayıflanmıyor muyuz? Hayat böyle bir şey maalesef. İnsan yaşadığı ortamdan o anda daha neler neler kazanabileceğinin bilincinde olmuyor. Yaşayarak öğrenebileceğimiz, yaşayandan dinleyebileceğimiz şeyleri daha sonra kitaplardan, filmlerden öğrenip Ach so diyoruz hep. Önemli olan bunu en aza indirgeyebilmek, gelişmeden hep aynı kafada kalmayacağımıza göre!

İşte Heinrich Böll’den Sayılmayan Sevgili:

Bacaklarımı yamayıp yapıştırdılar ve bana oturduğum yerde görebileceğim bir iş verdiler: yeni köprünün üzerinden gelip geçen yayaları saymak. Başarılarını sayılarda görüp sevinsinler, birkaç anlamsız rakama bakıp zevkle kendilerinden geçsinler diye ben, bütün gün, sabahtan akşama kadar sayı sayıyorum; ağzım bir taksimetre gibi durmadan, sessizce işliyor; sayı üzerine sayı katıyor ve akşam olunca, zaferlerini tek bir sayı ile kendilerine sunuyorum.

Vardiyanın sonucunu kendilerine bildirdiğim zaman, gözleri parlıyor, sayı ne denli yüksekse, yüzleri de o denli güleç oluyor. Sevinmekte de o kadar haksız değiller hani, zira yeni köprüden geçenlerin sayısı hiçbir gün binlerin altına düşmüyor. Gel gör ki, onların bu istatistiği doğru değil! Evet, özür dilerim, bu istatistik doğru değil! Onlar beni, görünüşüme bakıp, sözüne güvenilir bir kişi sayıyorlar, ama aldanıyorlar: ben öyle sözüne güvenilecek insanlardan değilim.

Arada bir onlara bir sayı eksik söylüyorum ve yutturdum diye için için seviniyorum. Sonra, kimi zaman, içimden bir acıma geliyor, onlara birkaç sayıyı bağışlayıveriyorum. Mutlulukları benim elimde. Öfkeli olduğum günler, sigaram kalmadığı zamanlar, ortalamayı verip geçiyorum; kimi zaman da ortalamanın altında bir sayıyı.

Ama keyfim yerinde mi? Gönlüm aydınlık mı, o zaman bol keseden beş basamaklı bir sayıyı sunuveriyorum. Ne mutlu oluyorlar o zaman! Sonucu belirttiğim raporu adeta elimden kapıyorlar, gözleri sevinçten pırıl pırıl yanıyor, elleri ile omzuma vuruyorlar. Kuşkulanmak akıllarının ucundan geçmiyor! Derken, başlıyorlar sayıları birbirine vurmaya, bölmeye, yüzdelerini almaya ve daha neler neler yapmaya.

Sul ponte
Köprüde

Bugün bir dakika içinde köprüden kaç kişi geçmiş imiş? On yıl sonra kaç kişi geçmiş olacakmış? Hesaplayıp, uğraşıp bunu ortaya çıkarıyorlar. Zaten gramerde en sevdikleri zaman da bu: gelecekte olmuş bitmişi gösteren zaman, bu onların baş uğraşıları. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, dedim ya, özür dilerim, bu hesapların tümü yanlış.

Benim minik sevgilim, köprünün üzerinde görünmüyor mu, hem de günde iki kez, ah, o zaman, kalbim sanki duruyor. Evet, o ağaçlıklı yola sapıp da gözden kaybolana kadar, kalbimin o aralıksız vuruşları duruyor ve bu arada gelip geçenleri ben, pek doğal değil mi, atlayıveriyorum. Bu iki dakika benim dakikalarım, tümü ile bana ait dakikalar, kimse onları benden alamaz.

L’amore non contata
Sayılmayan sevgili

Akşam üzerleri, o dondurmacı dükkânından dönerken, bir dondurmacı dükkânında çalıştığını artık biliyorum, karşı kaldırımdan, benim sayı saymakla görevli sessiz ağzımın hizasından geçerken, yine kalbim duruyor ve ben ancak o gözden iyice kaybolduktan sonra yeniden saymaya başlıyorum.

Ve bu dakikalarda benim görmeyen gözlerimin önünde defile yapan tüm mutlular, istatistiğin ölümsüzlüğüne geçmemiş oluyorlar: gölge adamlar gölge, kadınlar bunlar; var mı, yok mu, belirsiz varlıklar. Bunlar, istatistiğin “gelecekte olup bitmiş zamanı” içinde yürüyüşe katılmayacak olanlar.

Onu seviyorum besbelli. Ama kız bunu bilmiyor; ben de zaten bilsin istemiyorum. Bir kez göründü mü, tüm hesapların altını üstüne getirdiğini o hiç bilmesin ve bu bilgisizliği içinde, o tertemiz yüreciği ile uzun kumral saçları omuzlarında dalgalanırken, minik ayakları ile bassın geçsin köprüden ve dondurmacı dükkânına gitsin ve bolcana bahşişleri toplasın. Onu seviyorum. Evet, besbelli, ona tutkunum ben.

Geçenlerde bir kontrolden geçtim. Karşı tarafta otomobilleri saymakla görevli, arkadaş beni uyarmıştı, o gün dikkat kesildim, deliler gibi saydım, saydım, bir kilometre sayacı benim saydığımdan daha iyi sayamazdı. Baş istatistikçi de karşı tarafta durmuş, sayıyordu. sonunda bir saat içinde kendi saydığını benim verdiğim saat sonucu ile karşılaştırdı. Benim ki, onunkinden ancak bir tek sayı eksik çıktı.

Benim küçük sevgilim bu arada gelip geçmişti . Ve ben onu yine bu anlamsız sayı dizisine katmamıştım. O güzelim kızcağızı bırakırmıydım ki, onu bir tek sayı olarak alsınlar, öteki sayılarla birbirine vursunlar, bölsünler, yüzdesini alıp sonunda bir hiçe çevirsinler.

Arkasından bakamıyorum diye yüreğim kan ağlarken, yine saymayı sürdürdüm. Öbür kıyıda, otomobil sayan arkadaşa ne kadar teşekkür etsem az şakası yok. Ekmek parası elden gidebilir!

Baş istatistikçi eliyle omzumu okşadı ve benim dürüst, güvenilir, işine bağlı bir görevli olmamı övdü. “Bir saat içinde bir rakam eksik olmuş, bunun önemi yok” dedi. “Biz nasıl olsa yüzde bir miktar farkı hesaba katıyoruz. Raporumda sizi atlı araçlara atamalarını önereceğim.”

Le carrozze a cavalli
Atlı arabalar


Atlı araçlar! Arayıp da bulamadığım şey! Atlı arabalar, cennet. Rahatlık! Atlı araba, günde en çok 25, ya geçiyor, ya geçmiyor. Demek günde, ortalama her yarım saate bir tek sayıyı aşağıya düşüreceksin. Oh! Bu bir cennet!


Atlı araçlara bir geçsem, oh ne güzel, ne güzel! Dörtle sekiz arası zaten atlı araçların köprüden geçmesi yasak. Bu arada insan şöyle bir dolaşıverir, ya da dondurmacı dükkânına uzanabilir. Ve onu doya doya seyredebilir.

Ola ki bir gün, küçük sevgiliyi alır, evine gidene dek ona yolda arkadaşlık edebilir.

I ragazzi non contati

Sayılmayan gençler!

19 Mayıs’ın ertesinde işte size serotonin ve adrenalin yüklü bir avuç gencin öyküsü:

Üniversiteden hemen sonra IBM’de başladığım işimin eğitim sürecini tamamlayıp Adana’daki bölge ofisinde çalışmak üzere ailemin yanına dönüş yaptım. Bu bir tercihti, bir yandan yıllarca uzak kaldığım ailemin yanında olacaktım, bir yandan da çok uluslu bir şirketin himayesinde birkaç yıl birikim yapıp İstanbul’uma geri dönecektim. Evdeki hesap çarşıya uymadı o ayrı.

Pesce fuor d’acqua

Sudan çıkmış balık, saksısından çıkarılıp çöle ekilen bir çiçek gibi çok yıllar sonra döndüm memlekete. Tıpkı şimdi karantinada yapmaya çalıştığım gibi hayıflanmak yerine bu süreci değerlendirmeye karar verdim en baştan. Zaten haftada bir toplantı veya eğitim için İstanbul’a gidiyordum. Aradaki gün veya günlerde izin kullanıp hafta sonu ile birleştirerek, aralara da seyahat falan sıkıştırarak eski düzenimde, İstanbul’daymış gibi yaşıyordum.

Sonra biraz daha yerleşik düzen başladı ve şehir değiştirmiş olduğum, onca arkadaşımı ve bir yıllık eğitim süresince edindiğim bir gökdelen dolusu harika iş arkadaşımı geride bıraktığım gerçeği dank etti yavaş yavaş. Artık tek bir iş arkadaşımdan başka arkadaşım, birkaç akran akrabam dışında kimse yoktu sosyalleşebileceğim.

Şu anki halimden hallice bir durum yani!

Çok severim yalnızlığı, tek başına sinemaya veya kafeye gitmeyi, seyahat etmeyi ama o dönemde bakışları üzerime çeken bir davranıştı bu yeni şehrimde. Alışsınlar ne yapayım diye ısrarla sürdürdüm bu tarzımı gerçi ama yine de yerim dardı, uyum sağlamakta zorlanıyordum.

I miei libri
Kitaplarım

Aradan üç beş ay geçti ve ben henüz kitaplarımın, kasetlerimin ve CD’lerimin olduğu kutuları açmamıştım. Her an dönebileceğimi hissediyordum ve eğer anlık bir karar verirsem bu kutuları kargoya vermem yeterliydi. Sonuçta kılık kıyafet gidilen yerden de alınır ama yılların birikimi kitaplar ve müzik geride bırakılamazdı. O yıllarda kitaplarımız ve müziğimiz bir telefona ve bilgisayara sığmazdı.

Derken çok tatlı bir arkadaş grubunun içinde buldum kendimi. Üniversiteden sonra şu veya bu sebeple ailesinin yanına dönmüş, çok kafa dengi kader ortağı bir grup. Onların, çekirdek ekip dışında da bir sürü arkadaşı vardı. Arkadaşlarımın arkadaşları benim de arkadaşımdır ilkesiyle tam bir yandaş olarak, çölde vaha bulmuş bahtsız bedevi mertebesine geçip hayata tutundum yeniden.

Açılmamış kutularımı açtım ve çok keyifli bir hayata başladım bir anda!

Birbirimizi görmediğimiz tek bir gün yoktu, iş çıkışı mutlaka buluşur, ikili üçlü kombinasyonlarda komplo planları yapıp diğerlerini şaşırtır veya korkutur, çılgınlar gibi eğlenirdik. Konser, tiyatro kaçırmaz, akşamları bir restoranda kadeh tokuşturmadan ayrılmazdık.

Anche tu, Bruto?
Sen de mi Brütüs
?

Ailelerimizin dağ ve deniz evleri şehre birer saat mesafede olduğu için hafta sonları mutlaka şehirden kaçar, iş ve sosyal hayat yorgunluğumuzu atardık. Arkadaşlarımızdan birinin Danua cinsi köpeği Brütüs de her gittiğimiz yere gelir, iri cüssesiyle ne arabada ne gidilen evde bize yer bırakmaz, bizden çok eğlenirdi.

Nüfus sayımının yapılacağı ve dolayısıyla sokağa çıkma yasağının olacağı gün yaklaştı. Bilmeyen gençler için söyleyelim, biz eskiden evlerde sayılırdık. Bir 80 ihtilalinde çıkmadık tek gün, bir de beş yılda bir yapılan nüfus sayımlarında. Alışığız sokağa çıkma yasağına ve evde oturmaya, sıkıntı olmaz derken bu kadarı bizim sabrımızı da zorluyor şimdi ama bekleyeceğiz ne yapalım.

Neyse, öyküye döneyim. Pazar günü nüfus sayımı nedeniyle görüşemeyeceğiz diye bir gün önce yemeğe çıktık ve abartıp akşamı biraz uzattık. Sanki bir daha görüşemeyecekmiş gibi gözlerimizde hüzün vedalaşırken biz iki arkadaş gizlice sözleştik, ertesi gün sayım memuru gibi çıkıp diğerlerinin kapısını çalacaktık. Sokağa çıkma yasağını delmek cesaret isteyen bir işti, yanlış hatırlamıyorsam altı aya kadar hapis cezası olan büyük bir suçtu ama ertesi gün görüşemeyecek olmak daha katlanılamaz gelmiş demek ki, gençlik işte!

Yakalanırsak, acil durum için çıktık diye arkadaşımın diş hekimi kimliğini öne sürecektik.

Arkadaşım beni almaya geldiğinde üzerimde döpiyes, ten rengi naylon çoraplar, gözümde gözlük, elimde dosya, yüzümde ciddi bir ifade ile gerçek bir sayım memuru gibiydim. Sürpriz yapmaya giderken ilk sürpriz benden gelmişti, gülüşmelerimiz bitince yola koyulduk.

İlk durağımızda kapıyı çaldığımız an çok heyecanlandık. Ama içerideki heyecan ve telaş daha büyüktü, evde bir fırtına esti. Şu günlerde kapımız çalındığında (olur da çalarsa tabii) yaşadığımız heyecana, kendimize ve evimize çekidüzen verme çabasına benzer bir şey! Arkadaşımın annesinin sesi geliyordu içeriden, “Geldi işte memur, dedim size, çabuk toplayın şu sofrayı”. Uzun bir koşuşturmadan sonra kapıyı açan arkadaşımızın gözleri faltaşı gibi açıldı.

Hep beraber arka balkona çıkıp evi çok yakın olan diğer bir arkadaşımızı aradık balkona çıksana diye. Balkondan kendisine el sallayan bizi görünce o da büyük şaşkınlık yaşadı ve gelsenize dedi.

Yasağı bir kez deldikten sonra bir cesaret gelir ya insana, diş hekimi çıkartması güvencesi olan arabayı bırakıp oraya yürüdük. O da giyinip aşağı inmişti çünkü o arada konuştuğu diğer bir arkadaşımız hadi bize gelin, annemler yok demişti. Elimizi kolumuzu sallayarak dört genç şehrin ana caddelerinden gülüşe gülüşe geçip son durağımıza vardık.

Son durağımız evde mutfak masasının etrafına konuşlanıp saatlerce kağıt oynadık. Akşamüstü çay demleyip verdiğimiz molada arkadaşımızın annesinin yapıp bıraktığı bir haftalık kek ve börek stoğunu, evlere dağılmadan da dolaptaki leziz anne yemeklerini tükettik.

O apartmana sayım memuru sabah geldiği için kendi evlerinde sayılmadan çıkan biz dördümüz sayılmadık ve bu nedenle sonraki beş yılın istatistiklerinde yoktuk.

Ben o gün anladım ki bu şehirde benim ruhumda müthiş bir arkadaş kaynağı vardı ve benim kalıp onları keşfetmem gerekiyordu!

Ve böylece ‘kaldırımlar arasında açan aykırı çiçek gibi bu şehrin sokaklarında, taşlarında eskittim gençliğimi’.

Bazen şüpheye düşmüyor değilim Sezen Aksu benden mi ilham aldı Aykırı Çiçek şarkısını yazarken!

Not: Yarın çok daha güzel bir öykü ve onun içinde başka bir öykü geliyor

Buona festa dei ragazzi

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun!

”Benim nazarımda 20 yaşında bir yobaz ihtiyardır,70 yaşında bir idealist de zinde bir gençtir”

Mustafa Kemal Atatürk

Not: Kadir Gecesinde yapılan dualar kabul olur diye bir duyum aldım. corona, vahdettin, damat ferit falan için dualarım hazır (gud mu bed mi tahmin edersiniz), geceyi bekliyorum

Direnerò direnerai

Direneceğim direneceksin!

Bu başlıkta, daha önce Roby Facchinetti’nin şarkısını paylaştığım yazımdaki yeniden doğacağım yeniden doğacaksın anlamına gelen, İtalya’nın anlamlı rinascerò rinascerai sloganından ilham aldım.

Tom Hanks, Cast Away

Bugün size Tom Hanks’in oynadığı 2000 yapımı Cast Away (Yeni Hayat) filmini önermek istedim. Bir öğrencimin bu film ve Gary Paulsen’ın Hatchet (Balta) romanı hakkında karşılaştırmalı bir yazı ödevi nedeniyle izlemiştim zamanında. Uçak kazası sonrası ıssız bir adada sürdürülen yaşam mücadelesini konu alan filmleri oldum olası sevdiğim ve Tom Hanks hayranı olduğum için bu filmi unutamadım.

Dün sabah, salgının başında İstanbul’dan ayrılıp ailesiyle buradaki dağ evlerine yerleşen bir arkadaşımdan, sürdürdükleri doğal ve özgür yaşamın nasıl bir anda kesintiye uğradığına dair haber aldım. Tatlı tatlı paylaşımlarda bulunup birbirimizi gülümsetiyorduk sık sık. İtalyanca çalışıyordu, “şu articololarla başım dertte” diyordu itinayla notlar aldığı defterinden fotoğraflar yollayıp.

Kaç gündür ses çıkmayınca “bunalımda mısın yoksa benim gibi” diye sordum şakayla karışık. Öyleymiş meğer. Olabilecek her aksilik bir araya gelmiş: elektrik kesintisi, patlayan su borusu nedeniyle nehirden su taşıma zorunluluğu, klimasız geçirilen 40 derece çöl sıcağı, mutfağı basan karıncalar, benim yazımdan sonra ortaya çıkan ve arada bir boy gösterip korkutan kertenkele. Satır aralarında hep muzip ifadeler var ama, sonunda da durumu daha net canlandırayım gözümde diye eşofman altını tırnak makasıyla kesip kapri yaparak yaz moduna geçtiğini yazmış.

Chuck e il suo amico Wilson, pallone da pallavolo
Chuck ve voleybol topu arkadaşı Wilson

Aklıma hemen Cast Away geldi bu kısa ama çok şey anlatan, esprili durum tasvirini okuyunca. Filmde (sembolik olarak) bir kargo paketi için hayata tutunan FedEx çalışanı Chuck’ın yaşam savaşını heyecanla izlemiştim.

Benim de umudum bir kargo paketi şu anda aslında. Beğendiğim saku handmade kahve fincanlarını alıyorum, ben aldıkça Umut bir kutuya atıyor onları (yani atmıyor tabii, her zamanki gibi müthiş bir özenle yerleştiriyor) benim için. Fincan kumbaramda, Yeni Hayatımda arkadaşlarımla ve öğrencilerimle kahve içmek için birbirinden güzel, boy boy yeni fincanlarım birikiyor. Bu süreç bitince kargom gelecek ve ben yeni paylaşımlarla Yeni Hayatıma başlayacağım.

Dün akşam kargo kutusuna bir fincan daha eklerken, artık kutunun şiştiğini söyledi Umut. Ben şiştikçe kutu da şişiyor tabii, sürekli yeni tasarım el yapımı bir umut ekliyorum.

Hepimiz castaway’iz, hepimiz corona mağduruyuz farklı yerlerde, farklı koşullarda ama şu durumda bile espriler yapıp gülebiliyorsak halimize, güldürebiliyorsak karşımızdakini, ileride kahvelerimiz elimizde karantina anılarımızı paylaşırken daha da çok güleceğiz demektir!

Pimpa di Francesco Tullio Altan 

Not: Bu yazı sevgili Ayşe ve Milano’daki okuluna dönmenin hayalini kuran, kiralamak istediği güzel çatı dairesinin fotoğraflarını paylaşarak benim hayatımı da renklendiren oğlu, tatlı öğrencim Emre için yazıldı

Mart ayında, Elvis Presley’in hayatıyla ilgili bir film çekmek üzere gittiği Avustralya’da eşi ile corona virüs kapan ve iyileşen Tom Hanks’in Cast Away filmi:

Bu daTürkçe dublajlı izlemek isteyenler için:

https://filmakinesi.net/yeni-hayat-izle-fm2.html

Diteci dove dobbiamo andare

Bize nereye gitmemiz gerektiğini söyleyin!

Kafalar karışık vallahi! Televizyonda bir profesör çıkıyor, mecbur olmadığınız sürece izinli olduğunuz günlerde dahi çıkmayın diyor, bayramı da içine alacak şekilde dokuz gün blok sokağa çıkma yasağı olması gerektiğini söylüyor. Mantıklı geliyor çünkü meclis kapalıyken açılan alışveriş merkezlerinin, pazar yerlerinin halini görünce bütün emeğimizin boşa gideceğini, başa saracağımızı düşünüyorum.

Yurdum insanının toplu iftarları ve bayram heyecanı beni endişelendiriyor. Bir bayramda da el öptürme ne olur, kapın çalmasın veya kapının çalmaması çok dayanılmaz geliyorsa sen çal ve “Ooo kimler gelmemiş diye aç”, kolonya ve diğer ikramları bu seferlik aile içinde yap ki bu iş daha çabuk bitsin!

Bir diğeri daha ılımlı konuşuyor, maske takarak ve sosyal mesafeyi koruyarak kısıtlı sürelerde çıkabileceğimizi söylüyor. Tedbirler alındığı sürece riskin azalacağı konusunda ikna ediyor. Riskin azalma oranını bilmiyoruz ama. Sağlık Bakanının okuduğu başarı öyküsünün ve kahramanlık destanının satır aralarında meslek ahlakı ile sıkıştırılmış ciddi uyarılar duyuyorum, yüzünde ve konuşmalarında endişe seziyorum.

Ve son olarak dün, 65 yaş üzerinde ve 20 yaş altında olanların boş yere evde tutulduklarını söylemeye getiren ifadeler duydum televizyonda iki doktordan. Maske ve sosyal mesafe tedbirleri ile normal hayata dönülmesi, başka sağlık sorunları nedeniyle hastanelere gitmekten korkulmaması yönünde telkinler geldi.

Biz bize olsak çıkıp görüşebilir, tedbiri elden bırakmayarak daha kaliteli bir yaşam sürebiliriz ama memleketimden insan manzaralarında gördüklerim beni en katı tedbirlerin uygulanması yönünde ikna ediyor her günün sonunda. Yoksa bir bu kadar daha oturacağız evde.

İtalyan karikatürist Francesco Tullio Altan, dün La Repubblica gazetesinde yayınlanan karikatüründe bu kafa karışıklığını, dizginleri ele vermişliğimizi şöyle anlatmış:

Bisikleti aldım. Nereye gitmem gerektiğini söylemelerini bekliyorum

Gianluca Costantini

“Bir ülkeyi severseniz orada özgürlük mücadelesi verenleri de seversiniz”

Gerçek bir insan hakları savunucusu, aktivist çizer Gianluca Costantini tüm dünyadaki olaylara karşı son derece duyarlı bir sanatçı. Ancak, Türkiye’nin ve burada olup bitenin çok ayrı bir yeri var onun için. Aldığı tehditlere, sosyal medya hesaplarına uygulanan sansüre rağmen oradan korkusuzca haksızlığa uğrayanlar adına mücadele veriyor.

Bakın la mia seconda casa (ikinci evim) dediği İstanbul için umudunu nasıl dile getirmiş çizgileriyle:

Gianluca Costantini’yi tanımak, Volga Kuşçuoğlu ile yaptığı söyleşiyi okumak isterseniz bağımsız iletişim ağı Bianet’teki şu sayfaya bir göz atın:

http://m.bianet.org/bianet/sanat/206010-italyali-cizer-bir-ulkeyi-severseniz-orada-ozgurluk-mucadelesi-verenleri-de-seversiniz

Buraya alamayacağım kadar çok sayıda haber niteliğinde çizimi var. Kendi sayfasından inceleyebilirsiniz:

https://www.gianlucacostantini.com

Bu da benim sevdiğim diğer bir çizimi:

Salute alle tue mani e al tuo cuore Gianluca!

(ellerine, yüreğine sağlık çevirisi)

Gli aggettivi e i pronomi possessivi

İyelik sıfatlarını ve zamirlerini öğrenmeden önce kişi zamirlerine bakalım:

Tekil kişi zamirleri: io (ben), tu (sen), lui (o, erkek), lei (o, kadın), Lei (siz, resmî hitap) ve çoğul kişi zamirleri noi (biz), voi (siz), loro (onlar)

Gramerde cansız nesneler ve hayvanlar için esso (tekil erkek o), essa (tekil dişi o), essi (çoğul erkek onlar) ve esse (çoğul dişi onlar) zamirleri olsa bile modern İtalyanca’da hiç kullanılmadığı için yer vermeyeceğim. Nadiren resmi belgelerde falan görebilirsiniz!

Aitlik bildiren mio, tuo, suo nostro, vostro, loro iyelik sıfatları ve zamirlerinden önce çoğunlukla articolo kullanıldığı için kolaylık olsun diye tabloda bu şekilde veriyorum. İyelik sıfatlarından sonra gelen ismin cinsiyeti ve niceliği önemli, kişinin değil!

Örneklerde kullanacağım sözcükler: l’ufficio, la casa, il problema, il lavoro, l’amica, la macchina

il mio ufficio (benim ofisim), la tua casa (senin evin), i suoi problemi (onun sorunları), il Suo lavoro (sizin işiniz, resmî hitap), le vostre amiche (sizin arkadaşlarınız), la loro macchina (onların arabası)

Aynı sözcüklerle farklı ifadeler deneyelim:

il suo ufficio (onun ofisi), la nostra casa (bizim evimiz), i miei problemi (benim sorunlarım), il tuo lavoro (senin işin), le loro amiche (onların arkadaşları), la Sua macchina (sizin arabanız, resmî hitap)

İsim kullanmadan yalnızca il mio, la tua, i suoi, il Suo, le vostre, la loro ise sırasıyla benimki seninki, onunkiler, sizinki (resmî hitap), sizinkiler ve onlarınki anlamında zamir olarak kullanılır.

Dikkat etmemiz gereken birkaç kurala bakalım:

Loro (onların) iyelik sıfatı ve zamiri, diğerleri gibi cinsiyete ve niceliğe göre değişmez, hep loro kalır

il loro ufficio, la loro casa, i loro amici, le loro amiche

Tekil aile bireyleri için articolo kullanılmaz

mio fratello, tua zia, sua sorella, Sua figlia, nostra madre, vostro padre ama la loro cugina

Ama aile bireylerinden çoğul olarak bahsederken articolo kullanılır

le mie cugine, i tuoi fratelli, i suoi genitori, le Sue zie, i nostri nonni, i vostri figli, le loro sorelle

Loro ile aile bireyleri için her zaman (tekil/çoğul) articolo kullanılır

il loro figlio, la loro sorella, il loro nipote, i loro genitori, le loro nonne

Biraz karışık gelebilir, yine pratikle yerleşecek.

Örneğin, giorno (gün) sözcüğünü kullanarak evdeki günlerimiz diyelim. Bu sözcük o harfi ile bittiği için erkek olduğunu anlayıp il giorno olduğunu düşünmeliyiz, o zaman çoğulu da i giorni olur. Bizim anlamındaki nostro sözcüğünü de çoğullaştırmalıyız. Bu sözcük, erkek çoğul isimler için nostri olarak kullanılır, yani i nostri giorni (günlerimiz) olur.

Evdeki günlerimiz diyeceksek i nostri giorni a casa demeliyiz.

Karantinadaki iki ayımız demeye çalışalım şimdi de. Ay sözcüğü il mese, dolayısıyla çoğulu i mesi ve aylarımız anlamında i nostri mesi demeliyiz. Ama iki ayımız diyeceğiz, o zaman i nostri due mesi in quarantena olacak.

Dünkü yazımın başlığına bakalım, Le mie dolci superstizioni (benim tatlı batıl inançlarım). Bu zorca bir örnek.

Sözcüğümüz tekil olarak superstizione, e harfi ile biten sözcüklerin erkek mi yoksa dişi mi olduğunu ezberlememiz gerekiyordu. Yani o veya a ile biten sözcükler (istisnalar hariç) gibi hemen anlayamıyorduk.

Ancak -zione ve -sione ile biten sözcüklerin dişi olduğunu bildiğimiz için hemen superstizione sözcüğünün dişi bir sözcük olduğunu düşünmeliyiz, bu nedenle la superstizione olacak.

Benim batıl inancım demek istersek la mia superstizione, benim tatlı batıl inancım diyeceksek ise la mia dolce superstizione diyeceğiz. Bu ifadelerin çoğulu le mie superstizioni ve sıfatı da çoğullaştırarak le mie dolci superstizioni olacak.

Tatlı anlamına gelen dolce sıfatı, isimden önce gelen az sayıda sıfattan biri, o nedenle superstizione sözcüğünden önce kullandık.

Şimdiye kadar öğrendiklerimizi tekrar etmiş olduk birkaç örnekle. Artık cümle kurmaya hazırız i miei dolci studenti!

Not: Burada aslında sözcüğümüz lo studente (erkek bir sözcük ve baş harfleri st, yani s ve bir sessiz harf), bu nedenle çoğulu gli studenti ama araya benim anlamında çoğul miei iyelik sıfatı girdiği için articolo normalleşti ve gli yerine i oldu

Darısı bizim normalleşmemize!

Le mie dolci superstizioni

Benim tatlı batıllarım!

Tıp camiası obsesif kompulsif bozukluk, bizim cami günah olduğunu söylüyor ama ben gizliden tatlı tatlı sürdürüyorum, yani şu ana kadar gizliydi. Sanırım iyileşme konusunda bir adım atmak üzere ilk terapimi burada sizinle yapmaya karar verdim. Bu sırrımı kimseyle paylaşmayacağınızı biliyorum ama yine de size güvenebileceğimi bildirmek için telefonumu üç kere çaldırın.

Yoksa bu yazıyı geri çeker, deliliğime dair delil bırakmam ortada!

Çok bozuluyorum, niye bozukluk veya günah olsun ki! Kime ne zararım var kendimden başka? Kendime zararım da azıcık vakit kaybı o kadar, çok şükür günlük faaliyetlerimi etkileyecek derecede olmadı hiçbir zaman batılcıklarım. Aman tahtaya vurayım hemen üç kere, ne olur ne olmaz!

Tablolar, örtüler ve halılar düzgün duracak. Buna itirazı olan yoktur sanırım. Fincan kulpları aynı yönde ve hizalı olacak ikramda, misafirin rahatça alabilmesi için sağ tarafta. Ya misafir solaksa? Kitaplar boy sırasına göre dizili, buzdolabındaki şişeler ve kavanozlar ön etiketleri öne gelecek şekilde yerleşecek. Aynı şey temizlik malzemeleri için de geçerli. Püskürtme noktası gelişigüzel yerde bırakılmaz, önde duracak.

Sarà sempre così
Hep böyle olacak

Bu kuralımı her şişede o kadar aksatmadan uygularım ki birinde hiç bakmadan parfüm sıkarken baş parmağım ve işaret parmağımın arasından doğrudan gözümün içine sıkıp uzun müddet kendime gelememiştim.

Ben hayatta öyle bırakmayacağıma göre parfümümü başkası kullanmış olmalıydı!

Evde veya ofiste temizlik yapılırken durmam yardımcının yanında çünkü iş yaptırmam. Her şey yerine anında doğru bir şekilde yerleşsin isterim, ya birbirine paralel ya dik açıyla, düzgün düzgün. Biblolar ise rap rap asker gibi değil, hafif bir açı verilerek doğal durmalı.

Yardımcılar cetvel, gönye, iletki ve pergel kullanarak çalışmadığı için temizlik sonrasında benim mesaim başlar. Bir kitap veya DVD ters konmuşsa görürüm hemen, kalamaz öyle. Biblolar veya diğer eşyalar benim gözüme hoş göründükleri koordinatlara geri gelir.

Ne var ki bunda? Fenerbahçe’nin kazandığı maçta giydiği gömleği yıkatmayıp futbol sezonu boyunca her maçta o gömleği giyen adam totem yapıyor oluyor da benim tertip ve düzenime niye bozukluk deniyor?

Ütünün fişini çekmedim, ocağı söndürmedim, anahtarı almadım gibi endişelerim olmaz çünkü defalarca bakmışımdır evden çıkmadan. Bir pasaport kendi kendine geri çıkar mı çantadan seyahat öncesinde? Çıkabilir gibi geliyor işte, defalarca kontrol ediyorum. Zaman kaybettiriyor bunlar biraz evet ama bu saplantıların verdiği güvenceye değdiğini düşünüyorum.

Asıl tehlikeli olan da bu düşünce zaten!

Büyüklerin de suçu var ama tuhaf alışkanlıklarımızda. Çocukken ayakkabımı giyerken kızım önce sağ tekini giy demişti babaannem, bu yaşıma geldim henüz ayakkabı ve terliğin ilk sol tekini giymişliğim (ve hatta sanırım çıkarmışlığım, bilemedim şimdi) yok. Eh tabii kazak ve tişörtlere, montlara da ilk sağ kolumu sokuyorum bu mantıkla. Hangi mantık? Çocukken sorgulamayı akıl etmediğim babaanne mantığı!

Sağ taraf iyidir de sol taraf uğursuzluk mu getirir? Ben bu ayrımcılığı sayılar arasında da yaparım. Cihaz ayarlarında çift sayıları kayırırım mesela. Çift sayılar uğurlu görünür gözüme. Klima ısısını, müziğin sesini hep çift ayarlarım. Tek ayarlanmışsa düzeltirim el çabukluğuyla. Başka birinin arabasındaysam müziğin sesini kısma veya açma bahanesiyle çift sayıya getirerek kazadan beladan korurum kendimizi.

Başkalarının evinde karışmam ama, kendi sorumlulukları bana ne!

Çok yıllar önce, küçük bir öğrencim izlediği bir diziyi anlatıyordu. “Kız psikopat, kumandalarda falan hep çift sayı ayarlıyor düşünebiliyor musunuz” dedi. Düşünebiliyordum ama bunu söylemeye cesaretim yoktu. O ilkokul öğrencisi minik bir kızdı ve ben onun öğretmeni. Hemen klima kumandasına el atıp çaktırmadan tek sayıya getirdim şüphelenmesin diye ama içim rahat etmedi, biraz sonra üşümüş gibi yapıp bir derece artırdım.

I numeri pari sono più sicuri
Çift sayılar daha güvenlidir

O minik kız Londra’da aşçılık okudu, başarılı bir şef şimdi. Benim kumadalar hâlâ 18, 20, 22, 24’ü gösteriyor!

Yıllar sonra, elimde klima kumandası, gülüp benimle dalga geçeceğine ve hatta hafif yollu aşağılayacağına emin olduğum büyük yeğenime bahsettim takıntımdan. Ben küçülmüş beklerken, “Benim de bir arkadaşım hep öyle ayarlar” dedi gayet normalmiş gibi hiç üzerinde durmayarak.

Onun o arkadaşı da New York’ta başarılı bir yönetici. Demek ki çok da ilgisi yok zekâyla, başarıyla!

Orhan Pamuk’un dilimize kazandırdığı ifade ile “Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti”: Kadir Aydemir’in hazırladığı Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı. Bu kitapta, farklı dünyalardan ünlü ve ünlü olmayan 126 kişinin açık yüreklilikle anlattığı tuhaf alışkanlıklarını okuyunca kendimi çok normal, sorunsuz hissettim. Gözümde büyüttüğüm takıntılarım küçüldü birer birer.

Ama kitabın sayfa sayısı tek diye kitaplığıma koyamıyorum!

(Şakaydı, inanmış olamazsınız)

Obsesif kompulsiflik seviyemi ölçmek için yaptığım testte ‘sınırda’ çıktım, var mı arttıran?

https://onedio.com/haber/obsesif-kompulsiflik-seviyeni-tahmin-ediyoruz–661489

Se la vita ti dà limoni

Hayat sana limonlar veriyorsa!

Hayat bize corona formunda limonlar verdi. Betimiz benzimiz attı korkudan, limon gibi sarardık. Limon kolonyalarına bulandık, market poşetlerinin dışını ve içini fıs fıs kolonyaladık, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için eve kasa kasa limon doldurup her şeye limon sıkmaya başladık. Kendimizde gribal durumlar görmeye başlayınca nane limon kaynattık, nane limon paranoyamıza ve sinirimizin vurduğu midemize iyi geldi. Evdekilerle aramız bir iyi bir limoni oldu, suratımızı limon gibi ekşitip oturduk kimi günler.

Yani keyfimize limon sıkıldı fena halde!

Kısa bir süre sonra toparlandık neyse ki, eve depoladığımız limonlardan depoladığımız enerjiyle hayatın verdiği limonlara karşı güçlü durmaya başladık.

Se la vita ti dà limoni
fatti una bella limonata

Kendimize güzel bir limonata yapıp hayata kaldığımız yerden devam ettik.

Hayat sana limon veriyorsa limonata yap sözü her ne kadar John Verdon’un Aklından Bir Sayı Tut romanından alıntılansa da kaynağı çok eskidir bu iyimserlik aşılayan lafın. Amerikalı yazar ve filozof Elbert Green Hubbard, 1915 yılında aktör Marshall Pinckney Wilder’ın ölümünün ardından yayınladığı Soytarılar Kralı başlıklı yazısında Wilder’ın güçlükler karşısındaki duruşunu şu sözlerle ifade etmiş:

“Kaderin kendine gönderdiği limonları toplayıp bir limonata standı kurdu”

Amerikalı yazar Dale Carnegie ise Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak adlı kitabında “limonun varsa kes limonata yap hayatın tadını çıkar” demiş. Birçok dilde bu anlama gelen bir ifade kullanılıyor. Tüm dünya insanları elindeki limonlarla limonata yapma kaygısında şimdi.

Ben dün limonatanın yanına bir de limonlu kek yaptım, nasıl iyi geldi anlatamam diyecektim ama anlatmak ve bu mutluluğun tarifini vermek istiyorum.

Uzun bir süredir fırını kullanamıyorduk çünkü temizlerken (artık nasıl abarttıysak) kapağındaki bir menteşe düşmüştü. Hem usta çağırmamak için hem de fırınsızlık kilo almaya karşı iyi bir önlem diye bantlayıp devre dışı bırakmıştık fırını.

Ama ben artık keksizliğe son verme isteğiyle bu çaresizliğe bir çözüm buldum ve yarım saat boyunca tam konsantrasyon ve koordinasyon fırın kapağını tuttum, içeri bir milimetre küp hava sızdırmadım. Hem kol egzersizi oldu hem de meditasyon.

Keki fırında saniye saniye izledim, kokusunu doya doya içime çektim. Sevgi ve fedakarlıkla yapıldı diye herhalde, daha önce hiç kabarmadığı kadar kabardı, hiç olmadığı kadar lezzetli oldu. Tabii mutfakta köpük gibi enfes bir şey dururken dayanamıyor insan, akıl orada kalıyor ister istemez. Çayla, kahveyle, kuru kuru derken, eğri kesilen yerlerden düzeltirken kek küçüldü de küçüldü ve gün biterken o da bitti.

Ben diğer menteşeyi de kırayım bari, fırın kullanıma girdi, benim de börek olayına giresim gelebilir!

Nişastalı limonlu kek: 1 rakı bardağı şeker 4 yumurta ile iyice çırpıldıktan sonra 1 rakı bardağından az sıvı yağ, 1 limon kabuğu rendesi, 1 limonun suyu, 200 g buğday nişastası, 1 paket vanilya ve 1 paket kabartma tozu eklenip çırpılacak ve 150 derecede önceden ısıtılmış fırında 35-40 dakika pişirilecek. Soğuduktan sonra üzerine biraz pudra şekeri elenip afiyetle yenecek!

(Anne tariflerinde ölçü olarak hep rakı bardağı olur, eğer evde rakı bardağı yoksa ayran bardağı da kullanabilirsiniz)

Keki soğumaya bırakıp balkona çıktığımda manzaram şuydu:

Hemen bir fotoğraf çektim. Arkadaki limon ağacının üstünde geçen yıldan dört tane limon kalmış, her gün bakıyorum onlara. O. Henry’nin harika Son Yaprak öyküsündeki gibi son limon düşene kadar tutunacağım hayata.

Genellikle şiire uygun fotoğraf bulunur ama ben fotoğrafıma uygun şiir buldum:

Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
Votka bardağımın içine
Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

Edip Cansever, Uçurum şiirinden

Tam fotoğrafı çekerken bir güvercin havalandı, fotoğrafa girdiğini görünce benim olmayan bir sevinç duydum!

Limonlardan biri onun arkasında kaldı, fotoğrafa dikkatli bakınca göreceksiniz.

Demem o ki eğer hayat sana limon veriyorsa kendine güzel bir limonata ve hatta yanına bir limonlu kek yap, ya da tuz ve tekilayı kap balkonda güneşi batır, limonata gibi havanın tadını çıkar!

Lemon Tree di Fool’s Garden

Not: Ramazan günü rakı, votka ve tekila bahsi oldu kusura bakmayın ama hazır bir ruhsal denge tutturmuşken ne iyi geliyorsa yapalım derim. coronayı veren, onunla baş etme yöntemlerimizi de hoş görür bence

Le preposizioni

İtalyanca’da edatlar oldukça zor ve karmaşık bir konudur. Yalnızca le preposizioni anlatan bir kitabım olduğumu söylersem durum anlaşılacaktır.

I fiori di oggi
Bugünün çiçekleri

Ben öncelikle en sık kullanılan edatları, en sık kullanıldıkları anlamıyla anlatayım. Daha sonra cümle kurmaya başlayınca, farklı ifadeler içinde bol bol kullanarak diğer anlamlarını ve kullanım şekillerini daha rahat anlamanıza yardımcı olabilirim.

  • di – aitlik bildiren iyelik eki –in, ın, un, ün (İngilizce of)

di Laura (Laura’nın), di mia madre (annemin), di chi (kimin)

  • a – yön ve yer belirten ismin e hali ve de hali (İngilizce to ve at)

a casa (eve, evde), a scuola (okula, okulda), a Milano
(Milano’ya, Milano’da)

  • da – çıkma, ayrılma bildiren ismin den hali (İngilizce from)

da Roma (Roma’dan), da casa (evden), da vicino (yakından)

  • in – içinde veya ismin de hali (İngilizce in)

in Italia (İtalya’da), in una camera (bir odada), in due mesi (iki ayda)

In Italia aynı zamanda İtalya’ya anlamına gelir. Bu anlamlarda şehirler için a ve ülkeler için in kullanılır. A Madrid (Madrid’e, Madrid’de), in Spagna (İspanya’ya, İspanya’da).

  • su – üstüne ve üstünde (İnglizce on)

su una montagna (bir dağın üstünde/üstüne), su un divano (bir kanepenin/divanın üstünde/üstüne)

Bu anlattığım cinque preposizioni önündeki sözcüğün articolo’su ile birleşiyor. Daha önce verdiğim örneklerde özellikle articolo’suz kullanıldığı durumları seçtim veya sonrasında un, una gibi articolo indeterminativo kullandım.

Şimdi bu edatları articolo’lu bir sözcükle nasıl kullanacağımıza bakalım. Bir tablo yaparak incelersek daha kolay anlayabilir, gerektiğinde hemen başvurabiliriz.

dalla finestra (pencereden), al mare (denize, denizde), del film (filmin), sul tavolo (masanın üstünde, üstüne), al tavolo (masaya, masada), nella borsa (çantada), sullo sgabello (taburenin üstünde), all’alba (şafak vakti), della camera, (odanın), nell’autobus (otobüste), dei bambini (çocukların), degli amici (arkadaşların), sui piatti (tabaklarda, tabaklara), nelle tazze (fincanlarda), dalle informazioni (bilgilerden), sulle foto (fotoğrafların üstüne, üstünde), dai libri (kitaplardan), dagli alberi (ağaçlardan)

Buona festa della mamma yazımda di ve la (la mamma/madre) birleşip della olmuştu, 1 Mayıs’ta yazdığım Buona festa dei lavoratori’de (i lavoratori) ise di ve i bir araya gelip dei olmuştu. O zaman, Haziran’da da Buona Festa del papà adlı bir yazıda Babalar Gününü kutlarken di edadı ve il (il papà/padre) articolo’sunu birleştirip del ile bir tamlama oluşturacağız demek ki!

Bu tabloyu (la tabella delle preposizioni articolate) ezberleyip kafa karıştırmak yerine gördüğünüz kalıplarda dikkatli olup pratik bir şekilde öğrenmeniz daha kolay olacaktır, un suggerimento dall’insegnante (öğretmenden bir öneri).

Ben de alışmanız için yazıların içindeki İtalyanca ifadelerde daha çok kullanmaya çalışacağım.

Bu en zor kısmı atlattıktan sonra diğer edatlara bakalım:

  • per – için (İngilizce for)

per un amico, per la lezione, per i bambini, per gli amici

  • con – ile (İngilizce with)

con la carta di credito, con l’aiuto di un amico (bir arkadaşın yardımıyla)

Nadiren col veya colla olarak articolo ile birleşip kullanılsa da quasi sempre (neredeyse her zaman) ayrı rastlayacaksınız.

  • fra/tra – arasında (İngilizce between, among)

tra amici, fra Venezia e Padova, tra fratelli, fra l’auto e la bici

Il cane é fra l’auto e la bici

Bu iki preposizione aynı anlamdadır ve istediğinizi kullanabilirsiniz. Tek kural, tra ile başlayan bir sözcükten önce tra ve fra ile başlayan bir sözcükten önce de fra kullanılmaz. (tra fratelli, tra Franca e Spagna, fra traduttori)

Yani Socializzazione tra due balconi adlı yazımı Socializzazione fra due balconi olarak da adlandırabilirdim.

Bu iki balkon arası sosyalleşme de İtalya’dan:

Tavola fra due balconi a Porto San Giorgio
Porto San Giorgio’da iki balkon arasında sofra

Fra ve tra edatları bir zaman birimi ile kullanıldığında ‘içinde’ anlamına gelir: fra dieci minuti (on dakika içinde), tra due mesi (iki ay içinde), fra un anno (bir yıl içinde), tra quattro ore (dört saat içinde).

Ci vediamo fra qualche giorno! (Birkaç gün içinde görüşürüz)