La lucertola rosa

Pembe kertenkele!

Çıkarın kağıtları, şimdiye kadar öğrendiklerimizden yazılı yapacağım. Çalışmadınız değil mi? Sıfırı basarım, hiç gözünüzün yaşına bakmam.

Evinizden (başka bir yer görmediğinize göre) on tane rosa şey seçin ve şu örneklerdeki gibi, sözcüğün erkek veya dişi olmasına, baş harf(ler)ine dikkat ederek tekil/çoğul ya da karışık bir liste yapın: il vaso rosa, il bicchiere rosa, lo sgabello rosa, lo zaino rosa, la tazza rosa, i quaderni rosa, i fiori rosa, le matite rosa, gli stivali rosa

Unutmayın, rosa istisnai bir renktir, viola ve blu hariç diğer renkler gibi sözcüğün cinsiyetine ve niceliğine göre değişmez!

Bu kadar kopya yeter, süreniz başladı!

Süreniz bitti.

Ne kadar sert bir hocayım değil mi? Değilimdir normalde ama içinde bulunduğum hayat koşulları böyle yaptı beni.

Listesinde pembe kertenkele olan var mı? Hayatında kertenkele görmeyen var mı? Yabancı bir dilde renkleri kertenkeleler üzerinden öğrenmiş olan var mı peki?

Başka sorum yok!

Çocukluğumuzun yazları Toroslarda bir yaylada, doğayla haşır neşir geçti. Evden çıkarken elimize tutuşturulan birer dilim karpuzu yedikten sonra kabuğunu bekleyen bir inekle göz göze gelebilecek kadar doğal bir yaşam tarzı sürerdik. Kabuğu ineğe verip ellerimizi üzerimize sürer yolumuza devam ederdik. Kirlenmenin güzel ve piyasadaki tek çamaşır deterjanının Omo olduğu, dezenfektan nedir bilinmeyen güzel yıllardı.

Una lucertola multicolore

Cesur kızlardık ama aniden karşımıza çıkan lucertole grigie, lucertole verdi ve lucertole multicolori fena halde ürkütürdü bizi. “Korkacak ne var” derdi büyüklerimiz, küçücük sevimli birer varlık olduğunu söylerlerdi bu gri, yeşil ve çok renkli kertenkelelerin. Doğruluk payı vardı evet, inekten korkmayıp kertenkeleden korkmak da neyin nesiydi?

Biraz büyüdük, bu sefer ara sıra balkon duvarında minik pembe kertenkeleler görmeye başladık, yine telaş ve panik tabii. Annem karlı dağlardan serin, “Parmak kadar şeyden mi korkuyorsunuz” diye yatıştırmaya çalışırdı bizi.

Biz büyüdükçe korktuğumuz varlıklar daha da küçülmeye başladı. Şimdi bizimle birlikte tüm dünya göze görünmeyen bir varlıktan korkuyor.

Annem hariç, o coronadan da korkmuyor, tek şikayeti sürekli yıkamaktan ellerinin kertenkele gibi olması. Hepimiz gibi ellerim yıprandı, kurudu, çatladı, perişan oldu gibi ifadeler yerine sadece bunu tekrarlıyor. Sanki kertenkele beslemişliği, yakından gözlemlemişliği var! Bu ısrarlı benzetmeye kafa yorup internette kapsamlı bir araştırma yaparken aklım geçmişe gitti.

Çocukken annemle halamın bir sohbetine kulak misafiri olmuştuk üç kardeş. Halam heyecanla ördüğü bir bebek battaniyesini anlatıyordu, annem rengini sorduğunda “Kertenkele pembesi” dedi gayet sakin, annem anladı ama bizim gözlerimiz pörtledi şaşkınlıktan.

Aman Tanrım, yoksa ailemizin bizden gizlediği bir sır mı var?

Aklıma bir şey geliyor ama nayır nolamaz. Yoksa, yoksa biz eski hayatlarımızda bir kertenkele ailesi miydik!

Şimdi keşke bir pembe kertenkele geçse balkon duvarından diye bekliyorum, kaçırmamak için içeri bile girmiyorum. Kuzenimi görmüş gibi sevineceğimden eminim. ‘Yalnızlık ömür boyu’ olacak diye kanaat getirmişken balkonda bir çilingir sofrası kurar bırakmam onu, yatıya kalır hatta.

Le lucertole marroni

Cansız da olsalar bunlarla sohbet ediyorum şimdilik. Balkona çıkarken ilişti gözüme, salondan bir aksesuar. Nedense elim ona gitmiş hediyelik eşya dükkânındaki onca şey arasından!

Not: Yazılıdan yıldızlı pekiyi aldınız hepiniz. Yarın İtalya’da kahve ısmarlayacağım. Oradaymış gibi yapacağız yani, zoomiamo. Siz en sevdiğiniz fincanı seçin bugünden, yarın sabah buluşalım, va bene?

Arrivederci!

Zoomiamo

Zoom yapıyoruz, yaparız, yapalım!

Bir ekle üç kuş, bu İtalyanca’nın tatlı bir tarafı da budur. Yakında fiil çekimlerine ve hızla cümle kurmaya başlayınca bol örnek vererek anlatacağım.

Karantina günlerinde yurdumda ve dünyada bir zoom fırtınası esiyor. Hem yakınlarımdan duyuyorum (Paskalya kahvaltısı, kitap grubu buluşması, yatılı kızlarla hasret giderip yemek tarifi paylaşma) hem de televizyonda kına gecesi ve baby shower gibi etkinlikler gördüm. Ben henüz denemedim, önceki güne kadar da nasıl yapıldığını bilmiyordum ama biliyormuş gibi yapıyordum zoom yaptık, zoom yapacağız diyenlerle konuşurken.

Ama bu sürecin çok uzayacağı ve elbet öğrenmek durumunda kalacağım için açık yüreklilikle sordum bir arkadaşıma, sağ olsun o da anlattı. Tam anladığımı sandığım sırada şu fotoğrafı görünce kafam karıştı yine. Klavyenin üzerindeki yüz lira da neyin nesi? Düğünlerde gelinle damada para yapıştırabiliyor muyuz? Vay be, ben takibi bırakalı ne çığırlar aşılmış teknolojide.

Bilgi işlem sektöründe onca yıl (üniversitedeki yarı zamanlı işimi de sayarsak yedi) işimi çok severek çalışıp şimdi teknolojiden neden kaçtığımı, heyecanla teknoloji konuşulan ortamlarda neden sıkıldığımı bilmiyorum. Birtakım yazılımları öğrendim zamanında, kılavuzlar hazırladım, destek ve eğitim verdim, sonra da hem donanım hem yazılım pazarladım ama sadece işimin gerektirdiklerini özveriyle, hakkını vererek yapmışım sanki. Eve iş götürmemişim!

Çeşitli yazılımları asgari düzeyde kullanır, anlarım ama bilgisayarda veya bir cihazda herhangi bir hata mesajı aldığım an kısa devre yapar, error veririm. Kendimden başka birinden destek alıp sorunu anında çözebilmek için telefona yapışırım.

Bu blogun altyapısını hazırlayan Mert, yalnızca bir telefon konuşmasında anladı sadelik, kolaylık konusundaki yakarışlarımı, deli kızın çeyizi türünde bir blog yapacağımı. Bir haftayı bulmayan bir sürede beklentilerimi aşan çok şirin bir yazma ortamı tasarladı. Ben işi orada bırakmadım tabii, yapıştım çocuğun yakasına, arka planda kullanacağım yazılıma dair küçük bir eğitim istedim. Kendime güvenemedim.

İyi ki tanışıp masa başında birlikte kısa bir çalışma rica etmişim. Sohbete dönüşen o keyifli, kahveli oturumda çok tatlı bir ikili tanıdım, Mert ve kız arkadaşı Sinem. Ayrılırken tekrar görüşeceğimizden emindik üçümüz de. En son haberleşmemizde baharda şaraplı bir yemek sofrasında blogu ıslatmaya karar verdik ama corona ateşe verdi bizi o arada, ıslatılmayı bekleyen biz olduk.

Masa başında yapılan kahveli veya şaraplı oturumlar her zaman hoş sohbetleri de beraberinde getirir.

Bir önceki yılbaşına yakın, yirmi yıl kadar görüşemememiş olmanın özlemi, burukluğu ve utancı ile çok sevdiğim eski öğrencilerimle buluştum. Eski ve yeni öğrencilerime hediye etmek üzere hazırladığım butik İtalyanca kitabımı verecektim onlara. Blogumdaki ve kitabımdaki Teşekkürler sayfalarına adlarını altın harflerle yazdıran Zehra Teyze, Neval Hanım ve Maviş.

Fakat yılbaşı trafiğinden dolayı aynı güne denk düşemedik. Neval Hanım ve Maviş ayrı, Zehra Teyze ve ortak dostumuz Ceyda Hanım ayrı gelebildi. Kitabını daha önce ilettiğim çiçek komşum Merih Soylu ise iki gruba da katıldı.

Şimdi naçizane bir zoom denemesi ile o iki gün çektiğim fotoğraflardan bir oturum oluşturuyorum:

Ceyda Hanım
Maviş
Neval Hanım
Zehra Teyze

Fotoğrafları yapıştıramadım, garip bir şekilde ayrık kaldı. Telefonda bakınca Zehra Teyze, bilgisayarda ise Ceyda Hanım sosyal mesafeyi korumuş gibi görünüyor. Bozmamak için daha fazla oynamayacağım ama ilk deneme için fena olmadı bence, herkesin keyfi yerinde!

Grup ikiye bölününce ben de, artık kullanmayıp tel dolabımda teşhir ettiğim, onca yıl içinde sayıları yarıya inmiş üçlü Andrea Fontebasso seramik fincan takımımı çıkardım nostalji yapalım diye.

Ama artık benim Andrea Fontebasso’m Umut Poyrazoğlu yıllardır. Saku Handemade’i keşfettim keşfedeli, eski ve yeni sıradan fincanlarım kırılınca üzülmüyorum. Hatta bazen seviniyorum çünkü aklıma takılıp kalan Saku’lara yer açılmış oluyor dolaplarda. Bir pot (çömlek olan pot değil, gaf) kırarım diye bu fincanları ve diğer ürünleri anlatmaya kalkmayacağım. En iyisi Instagram hesabına bakıp kendi gözlerinizle görün. Umut’un yaptığı ürünler gibi, ürünlerine verdiği adları ve yazdığı tanıtım metinlerini de çok seveceksiniz!

Asciure nella Sonata
Sonata’da aşure

El becerisi, koordinasyon, geometri ve bir sürü teknik ayrıntının buluştuğu bu fincanlarda kahve daha lezzetli oluyor. Sadece kahve değil, aşure ve diğer her şey de.

Fotoğraftaki espresso setinde beş fincan var aslında ama ben bir tanesini çıkarıp şarap şişesi ile bir fotoğraf çekmiştim iki yıl önce yeni aldığımda. Hand made demeye bin şahit ister, hepsi aynı tornadan çıkmış gibi kusursuz bir aynılıkta!

Aradan bir iki hafta geçti, bir arkadaşım “Espresso sevmem ama” diyerek mavi fincanda kahve içti (sadece yarısını) ve o kısacık sürede fincanı kırdı. “Madem sevmiyorsun, neden içtin?” diye çemkiremediğim için, kibarca klasik “Aman sana bir şey olmasın da, elin kesilmedi değil mi” kalıbını kullanıp gözyaşlarımı içime akıttım. Mavi olanı da ayrı bir seviyordum, bir umut Umut’u aradım tek kalmış bir mavi bulabilir miyim diye. Ama yoktu maalesef, ben de büyük boy bir mavi alıp farklı bir set yaptım, bir anne ve dördüzleri.

Birkaç ay sonra bir kargo geldi bana Saku Handmade’den. Mavi bir Mini Bob, yani benim yasını tuttuğum espresso fincanımdan. Meğer Umut unutmamış, yeni minnoşlardan yaptığında bana da ayırmış ve hediye göndermiş.

Amo queste tazze
Bu fincanları seviyorum

Ben beş altı yaşlarında anneannemden tığ işi öğrenmeye başlamıştım, zincir çekip tığı bir yerlere dürtme de diyebiliriz tabii, o yaşta bir çocuktan iddialı bir çalışma beklememeliyiz. “Ne örüyorsun” diye soranlara “Bilmiyorum, bitince söylerim” dermişim. Torna da o hissi verir yapanı seyrederken. O kadar iyi olmasa da bir şey çıkarabileceğinden emin olur insan ama fena halde yanılır.

Kapadokya’da bir çömlek ustasını izleyip çevredeki envai çeşit binlerce nesneye baktıktan sonra içinden ‘E ne var bunda, çok kolaymış’ diye geçirip gruptan sivrilerek müthiş bir özgüvenle torna başına oturup rezil olmuşluğunuz varsa anlamışsınızdır ne demek istediğimi!

Elde seramik yapan sanatçılara ve amatörlere kesinlikle saygısızlık etmek istemem ama elde seramik biraz benim küçükken yaptığım tek tığ örgüler gibi, en beceriksiz kişinin bile eciş bücüş de olsa kullanılabilir bir nesne çıkarabileceği bir sanattır. Denememiş olsam haddim olmazdı bunları söylemeye tabii ki. Ama üniversitede iki dönem seçmeli ders olarak seramik aldım, (yetenekli olmamama rağmen) ortaya çıkardığım vazo, tabak ve fincan gibi fonksiyonel ürünlerim var. Teknik ve estetik ayrı mesele tabii ki ama başta niyetlendiğiniz ürünle hiç ilgisi olmasa da bir şey çıkıyor ortaya.

Kapadokya’da gelişen torna fobim yüzünden okulun seramik atölyesindeki tornanın karşısında saygı duruşunda bulunurdum sadece, denemedim bir daha!

Not: Elde seramik deyince, aynı incelikte ve zarafette son derece estetik ürünlerine hayran olduğum Alaçatılı sanatçı Serap Yurdaer Erboy’dan bahsetmeden geçemem.

Mi dispiace (üzgünüm) ama bunlar benim, siz başka bir şeyler seçin!

Sorelle sarelle

Sarelle kız kardeşler!

Ho due tadelle

İtalyanca’da sorella kız kardeş demek, yeni başlayanların zor hatırladığı bir sözcüktür. Kolay hatırlasınlar diye bir benzetme yaparım, “Sarelle’den gelsin aklına, Sarelle gibi tatlıdır kız kardeşler” diye. Ben çok severim bu benzetmemi ama Ho due sorelle yerine Ho due tadelle (iki tadelle’m var) diyenler de çıktığı için daha temkinli davranıyorum artık.

Çok tatlı bir arkadaşımla her Cuma 15.00-17.00 kahve ritüelimiz var, vardı yani. corona onu da çok gördü, gözü kaldı gözü çıkasıcanın! En çok özlediğim ritüelim kesinlikle. Çünkü bu oturum, kahve ve lezzetli kurabiyelerin çevresinde yaptığımız bir terapi seansı aslında. Bir insan diğerine bu kadar mı iyi gelir, gerçek bir şans benimki! Birlikteyken gözlerimden yaşlar gelen kadar güldüğüm, rahatça ağlayabildiğim ve yanında her zaman huzur bulduğum meleğim o benim.

Ne dedikodu, ne çekiştirme, ne biri hakkında olumsuz bir düşünce, inanılmaz güzellikte bir huy ve yüz, dupduru. Ben de hiç sevmem dedikodu ama bazen çekiştirmeye meyillenirim ama o hep karşı tarafın neden öyle davranmış veya demiş olabileceğine dair haklı bir gerekçe bulup utandırır beni, susarım hemen. Dolayısıyla biz ikimiz başkalarıyla değil kendimizle uğraşırız, kendimizle dalga geçer, kendi yaşadıklarımızdan malzeme çıkarır, en minik ayrıntı üzerinden uzun uzun felsefe yaparız.

Geçen gün coşan orkidelerinin fotoğrafını yolladı, ben de hikâyesiyle birlikte paylaşmak istedim. Bir avuç çiçek çocuğuz şurada ve temamız çiçek ve bahar zaten, ilginizi çeker diye düşündüm.

Çocukluğumuz, öyle bir şey olduğunu bilmeyerek arıza çıkarmadan geçirdiğimiz uysal ergenliğimiz ve tabii ki hayatımızın geri kalan kısmı aynı yıllara rastlıyor. Bu nedenle çok ortak konumuz, anımız var. Ama en ortak konumuz ikimizin de ikişer yaş büyük ablasının olması.

Nasıl ilk çocuklar bir araya gelip ilk çocuk olmanın zorluklarını konuşur, ikinci çocuklar da trajikomik çocukluk anılarını paylaşır konu konuyu açınca bir ortamda. Arkadaşım bir gün “Ben hiç halka küpe takamadım” diye söze başladı. O iri halka küpelerin moda olduğu 80’li yıllarda ablası acımasızca “Buz kovasına benzemişsin” deyince hevesi kursağında kalmış ve halka küpe sevdası son bulmuş. Çok gülüyoruz bunlara şimdi tabii. Atlattık travmayı!

Bir gün Çiçek Sepeti’nde gezinirken bulduğum bu orkideyi hemen yolladım ona. O gözdeki hüzün, buz kovasına benzetilen halka küpeli arkadaşımın buruk halini getirdi aklıma. Onu bu çiçekle gülümsetmek istedim.

Orkidecik şimdi canlanmış ve üzgün ifadeye arkasını dönmüş!

Her çocukluk hastalığını beraber geçirdiğim sevgili ablam da sürekli benden su ister, hasta yatağımdan kaldırırdı beni. “Haydi 20’ye kadar sayıyorum bakalım getirebilecek misin?”. Getirirdim bir gayret. Ertesi gün, “Aferin, bak bugün 18’de getirdin”. Ben daha da gayretlenirdim, yüksek ateşin verdiği enerjiyle.

Küçükken ‘misafirlikte’ ikram edilen çikolatanın yarısını kağıda sarıp ablama götürürmüşüm, o ise birlikte gidilen ‘misafirliklerde’ benimkini de alırdı elimden. Aynen bakkalda bir şey alırken “Abime de alalım, dövüş çıkarır şimdi eve gidince” diyen kendi küçük oğlu gibiymişim.

Yeğenler küçükken bir akşam oturuyoruz. Büyük yeğen Mehmet Cem, en konforlu kanepeye uzanmış, televizyonu tekeline almış belgesel izliyor. Derken ablam çay getirdi hepimize ama bizler şekersiz içtiğimiz için kaşık getirmeyi unutmuş. Memo çayına baktı ve ‘kaşıııık’ dedi. Cümle kurup kendini yormadı bile. Yerde oyun oynayan üç yaşındaki Kerem ok gibi fırladı ve “Duy abi bağıyma, ben getiyiyim” dedi ve soluğu mutfakta aldı. Ablam arkasından “Bırak kendi alsın” diye seslense de bizim küçük emir eri anında bir kaşık getirdi ve abisinin çayını karıştırdı. Abisinde herhangi bir kıpırtı yok, çayını yudumlayarak belgesele devam ediyoy!

O sahne annemi, ablamı ve beni geçmişe götürdü. Üçümüz de kendimizi ve birbirimizi gördük. Bir yavrusunu diğerinden korumaya çalışan bir anne, konfor alanından çıkmayıp tüm hizmetleri kardeşinden bekleyen abla ve ablasına yaranmak, sevgisini kazanmak için hizmette kusur etmeyen köle kardeş.

Çocuklar ise hiçbir şeyin farkında değildi tabii, onlar bir doğa kanunu yaşıyordu.

Göz göze gelip gülüşünce ablam hemen savundu kendini, “Bak ben seni hayata hazırladım, evde güçlendin böyle benim sayemde, ben ise evde güçlüydüm ama dış dünyaya çıkınca güçsüz, savunmasız kaldım”. Doğru vallahi haklı, haksız da olsa haklı çünkü o benim ablam, saygıda kusur etmem, korkudan edemem zaten.

Şimdi ikimiz de evdeyiz ve güçlüyüz!

Bu blogu ablalarımız da okuduğu için adlarımızı ifşa etmedim. Ama anlamazlar ki zaten, sonuçta her abla kardeşini buz kovasına benzetmiştir ya da kızamık bulaştırdığı kardeşini hasta yatağından kaldırıp hizmet beklemiştir (bir de yetinmeyip hizmete erişim süresinde tasarruf etmeye kalkışmıştır).

Benim anlamadığım, o hasta ve ateşli perişan halde kafası nasıl tilki gibi çalışmış da beni hızlandırmak için o numarayı düşünmüş. Benim kafamın çalışmadığı besbelli zaten, bak hastayım bana su getir diyor, ben ona bakıp kendime bakmıyorum ve ben de hastayım ama diyemiyorum. O saymayı yavaşlatıyor, ben ise her gün daha da hızlandığımı sanıp rekora koşuyorum.

Dün yazıyı hazırlarken ara verip bir şeyler atıştırmak için dolabı bir açtım, karşıma bir Sarelle kavanozu çıkmaz mı?

İçine pancar turşusu koymuşum nedense!

Sevgili ablalarımız, bizi sizler yarattınız. Sizi çok seviyoruz ve sizin de bizi çok sevdiğinizi biliyoruz!

Not: İsim vermedim ama resim veriyorum. Arkadaşım da bu cici kızlar küçükken bir kapışma sesi duyduğunda hışımla odaya dalıp “Ne yaptın yine?” diye doğrudan büyüğe yönelirmiş ve hiçbir zaman küçükte aramazmış suçu.

Şu sarılmadan belli değil mi bu annelik içgüdüsü?

I colori con esempi

Örneklerle renkler!

  • nero grigio bianco
  • giallo rosso azzuro

gibi -o harfi ile biten renkler, sıfatlar konusunda öğrendiğimiz gibi sözcüğün cinsiyetine ve tekil/çoğul kullanımına göre dört şekilde kullanılır.

Erkek tekil sözcükler için son harf –o, dişi tekil sözcükler için –a, erkek çoğul sözcükler için –i ve dişi çoğul sözcükler için –e olacak:

il quaderno bianco

i quaderni bianchi

la penna rossa

le penne rosse

e ile biten erkek ve dişi birer isim seçecek olursak:

il sapone giallo

i saponi gialli

la nave grigia

le navi grigie

  • marrone arancione verde

gibi -e ile biten sıfatlar ise erkek ve dişi tekil sözcükler için aynıdır, erkek ve dişi çoğul sözcükler için ise son harf –i olacak:

il quaderno verde

i quaderni verdi

la penna marrone

le penne marroni

e ile biten aynı örneklere bakalım:

il sapone arancione

i saponi arancioni

la nave verde

le navi verdi

  • rosa blu viola

ise cinsiyete ve tekil/çoğul kullanıma göre değişmeyen renk adlarıdır:

il quaderno blu

i quaderni blu

la penna viola

le penne viola

Ve yine -e ile biten sözcükleri bu renklere boyayacak olursak:

il sapone rosa

i saponi rosa

la nave blu

le navi blu

Vi auguro una settimana multicolore!

(Çok renkli bir hafta diliyorum size)

Siamo tutti figli dei fiori

Hepimiz çiçek çocuklarız!

Sevgili Melody, Serenity, Luna, Soul, Echo, Sky ve Cloud,

Ben dün (yine boşluktan) erkek olsam hippi adım ne olurdu diye de bir test yaptım. Tercihlerimi de değiştirdim, yalnızca 2-3 tercih aynı kaldı sanırım. Adım Hope çıktı ama farklı şeyler seçmeme rağmen kişilik özelliklerim Blossom ile bire bir aynı.

Yani kişiliğin cinsiyetle ve yetiştirilme tarzıyla ilgisi yokmuş. Psikologlar boşuna mesai harcıyor. Sekiz soruda çıktı ortaya gerçek. Zaten hepiniz de çıkan kişilik özelliklerinin size uyduğunu söylediniz dün, daha ne!

Sizlere ve ailelerinize keyifli bir gün diliyorum, barış ve sevgi diyorum, başka da bir şey demiyorum..

Blossom

Socializzazione tra due balconi

İki balkon arasında sosyalleşme!

‘Kara’ntinam aydınlandı yaşasın, artık ben de sosyal bir varlığım. Üç gün önce telefonuma bir mesaj geldi, eski öğrencim tatlı Zeynep’ten. Kedisi Şükufe arada bir arka balkona kaçıyormuş, onu almaya çıktığında karşı balkonda oturan birini bana benzetmiş, acaba ben olabilir miymişim!

Ben olmasam da ben olmaya çalışacaktım, balkondan da olsa sosyalleşme ihtiyacı ile yanıp tutuşmaktaydım. Bir konuşmamızda evlerimizin yakın olduğu çıkmıştı ortaya ama dip dibe oturduğumuzu bilmiyorduk. Bir ay önceki halimle bile ilgim kalmamışken ve aynalara küsmüşken, üç yıl önceki bana benzetildiğim için pek sevindim açıkçası. Nihayet sosyalleşeceğim için daha çok sevindim ama en çok da sosyalleşeceğim kişinin Zeynep olmasına sevindim.

Zeynep çok özel, renkli bir kızdır. İstanbul’da mimarlık okuyor ve biz İngilizce hazırlık atlama sınavı için çalışmıştık zamanında. Daha doğrusu, bir yan etkinlik olarak ders yapmıştık keyifli kahve oturumlarında. Tadı damağımda kalan sohbetler ettik, arkadaş olduk. Hep çok güldürdü beni, yeni şeyler öğretti, renkli ve çok zengin iç dünyasına beni de aldı.

Ondan sonra da hiç kopmadık. Adana’ya geldikçe elinde harika bir çiçek buketiyle ziyaretime gelirdi hep, kaldığımız yerden devam ederdik. Sonra araya bir zaman girdi, herkes kendi hayatıyla başa çıkma derdindeydi ama biz birbirimizi hiç unutmadık, arada bir mesajlarla dürtüp hayatlarımıza dair güncelledik birbirimizi.

Da un cimitero a Milano
Milano’da bir mezarlıktan

Çektiği güzel fotoğrafları hep paylaştı benimle. Daha sonra Milano’da NABA Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir fotoğrafçılık atölye çalışmasına katıldığı yaz İtalya ve İtalyanca ilgisi ve sevgisi arttı.

Dallo stesso cimitero
Aynı mezarlıktan

Balkon sohbetimizde blogdan bahsettim, çok ilgilendi. Bu buluşmayı da yazmak istediğimi söyleyince teklifimi hemen kabul etti. Kedisine verdiği Şükufe adının sözcük anlamının çiçek olduğunu ama bunu daha sonra bir yarışma programında öğrendiklerini söyledi. Bunun ona çok anlamlı geldiğini, eğer bir kardeşi olsaymış ailesinin ona Çiçek adını vermeyi düşündüğünü söyledi kedisine kardeşiymiş gibi sarılarak.

Ertesi gün fotoğraf çekimi yapmak üzere saat belirleyip vedalaştık. Ben hemen internetten baktım tabii, Farsça bir sözcükmüş Şükufe, anlamı ise açmamış çiçek, tomurcuk.

Bizim makul bir desibelde yaptığımız cıvıl cıvıl sohbetimiz bayağı dikkat çekti, bize gıptayla bakanlar oldu birkaç balkon ve pencereden. Belki onları (rahatsız etmek demiyorum) üzmemek, kıskandırmamak için organik görüntülü telefon sohbetleri yaparız ileride, balkonlar arası.

23 Nisan’da, çekim hazırlıkları yapmak üzere buluşma saatimizden önce gittim sete, pardon daha erken çıktım balkona. Saat tam 16:00 olduğunda 60’lardan bir çiçek çocuk belirdi pencerede, kucağında kedisiyle. Rengarenk çiçekli elbisesi, başında lavanta tacıyla!

“İşte sanatçı ruhlu Zeynebim” dedim içimden ve profesyonel bir yaklaşımla çekimlere başladık hemen. Arka plandaki muhteşem avize çektiğim kareleri birer tabloya dönüştürüyordu. Ancak, aramızdaki azıcık mesafede birbirimizi çok net görmemize rağmen fotoğraflar istediğim gibi çıkmadı. Yaklaştırıp çekince de net olmadı.

Annesi yan balkona geçip harika pozlar çekerken, babası da pencerenin yanına dev bir hoparlör getirip 10. Yıl Marşı’nı çaldı bize ve tüm mahalleye. Müthiş duygulu anlardı, harika bir 23 Nisan coşkusu oldu.

Evren yine devrede gördüğünüz gibi. “Bayramımı ve karantinada kırkımın çıkmasını bir arada kutlayacağım, yarın da çiçekleri yazacağım” dediğim gün çiçek kız Zeynep, çekim projemize lojistik destek veren tatlı ailesi ve çiçek Şükufe ile hayal bile edemeyeceğim bir kutlama yaşadım!

Râna Hanımla, veli ve öğretmen kimliklerimizde de doğal ve samimiydik, birbirimizi çok severdik ama şimdi ev kılıklarımızda, çamaşır asma ve toplama gibi etkinlikler sırasında en doğal hallerimizde yaptığımız daha da sahici sohbetlerden sonra Râna ve Ülgen olacağız ne güzel!

Bu arada, şu çizgi film fragmanını mutlaka izleyin, nostaljik gelmese de balkondan kükreyen belediye başkanı ve konu aşina geldi bana, çok manidar:

https://www.youtube.com/watch?v=HYhJK6PlvgI
Lulù l’angelo tra i fiori

Una meraviglia della vita

Hayatın bir harikası!

Yine Vita kutusu, temamız yine hayat, doğa ve bahar!

Benim harika bir komşum, dostum var: on altı yıldır bir sağ kanadı, bir sol kanadı altında kendimi güvencede hissettiğim bir melek Merih Soylu.

Ofisim, onların bahçe içindeki iki katlı güzel evinin önce hemen sağında, sonra hemen solunda idi.

Şimdi yenilenen apartmanda yine hemen sağındayım dört yıldır.

Tüm bir şehir onları tanıdığı ve kulak, burun, boğaz ve gözlerini bu tatlı çifte emanet ettiği için ben yıllardır yüzlerce kişiye çok rahat adres verdim: Levent ve Merih Soylu’nun evlerinin yanındaki apartman ve son yıllarda da Merih Soylu’nun muayenehanesinin yanındayım hemen, o kadar!

Una sua bella sorpresa
Güzel bir sürprizi

Ben de hep zemin katta olduğum için hayranlıkla izledim doğa sevgilerini ve ofislerimin konumundan dolayı birçok cepheden tanık oldum yarattıkları güzelliklere. O güzelliklerden sık sık da payımı aldım tabii göz hakkı olarak, en beklenmedik anlarda en zarif sunumlarla gelen çiçekler, sukulentler ve kaktüsler.

Şimdi ben evdeyim ama yine komşu sayılırız, aramızda bir sokak var. Görüşemesek de baharda çıldıran doğaya dair fotoğraf paylaşımlarımız oluyor sık sık.

Geçen Pazar günü çiçek açan kaktüslerinin fotoğrafları geldi ve akşama doğru başka bir fotoğraf göndereceğini, bir doğum beklediğini yazdı.

Dillere destan kaktüsleri olduğu için yine kaktüs fotoğrafları gelecek sandım ve bekledim. O gün ses çıkmadı, doğum olmadı herhalde diye düşündüm.

Çarşamba sabahı gelen şu fotoğrafı görünce nasıl heyecanlandım anlatamam. Pazar gününden beri an be an izlediğini söylediği devetabanı yaprağının doğumundan karelerin olduğu bir kolaj. En son karede yaprağın ucu, döne döne açılmak üzere, gövdeden kopmuş durumda:

La nascita
Doğum

Devetabanı yaprağına zaafım var zaten, üzerinde bu yaprağın olduğu ne gördüysem almışım şuursuzca, aynı tişörtün üç renginden çerez kaselerine kadar. Ama bu yaprağın nasıl oluştuğunu hiç merak etmemişim, çok heyecan verici bir doğum gerçekten tam anlamıyla, büyülendim!

Hemen sizlerle paylaşabilmek için izin aldım. Onun da hep İtalyanca’ya ilgisi oldu ve hatta bir süre çalıştık. Blogumu okuyor, tekrar yapıyor ve sık sık beni çok mutlu eden yorumlarını iletiyor ‘Yazdıklarını okumak bana kendimi iyi hissettiriyor’ dediğinde ben de kendimi çok iyi hissediyorum. Bir göz doktorunun ‘eline, yüreğine, gözlerine sağlık‘ dileği ise inanın bir dua, şifa gibi geliyor bana.

Il frutto della Monstera Deliciosa
Lezzetli Canavarın meyvesi

Devetabanı, anavatanı Meksika olan tropik bir bitki. Biz devetabanı diyoruz ama orada halk dilinde aslan pençesi deniyor. Resmî adı ise Monstera Deliciosa (İtalyancası Mostro Delizioso olurdu), yani lezzetli canavar! Büyüme kapasitesinden dolayı canavar, ekildikten en az üç yıl sonra verdiği çiçeğinin meyvesinin ananasa benzeyen tadından dolayı lezzetli.

Yıllardır üzerinde devetabanı yaprağı olan şeyler almak yerine bu harika bitkiden yetiştirmediğim için pişmanım!

Resimleri ekleyip yazımı yayınlamak için bilgisayarı açtım, gelen bir mail çok şaşırttı. Yıllar önce tek başına Şirince’ye yerleşen, köpekleriyle mutlu mesut doğal bir yaşam süren ve bizlere kendi üretimi mis gibi zeytinyağı tedarik eden bir lise arkadaşım Belki İşinize Yarar diye bir proje başlattı kendince, çok şirince. Tanıdığı, birlikte çalıştığı, yaptığı işlere kefil olabileceği girişimcileri (reklamcı, yogi, yazar, internet üzerinden gurme ürünler satan biri gibi) mail ile bizim döneme ve gruba eklediği diğer arkadaşlarına duyuruyor.

Bu aslında hepimizin aynı amatör ruhla ve sevgiyle yaptığı bir paylaşım. İşe yaramanın da ötesinde, tam senlik veya senin ruhuna hitap eder boyutunda da yaparım ben böyle paylaşımları.

Neyse maili bir açtım bugün, Eren’s Flowers adında bir çiçek tasarımcısı. Tam da çiçek konulu bir yazı hazırladığım için önce ona baktım. Bir de ne göreyim? Internet sayfasının arka planında kocaman bir devetabanı yaprağı!

Koskoca evren işi gücü bıraktı, benim için çalışıyor bu aralar. Sürekli böyle şeyler oluyor ve çok şaşırıyorum. Ben evrene düşünce yollayanlardan olmadım hiç, kolaya kaçıp işi evrene bırakanlara karşı da müstehzi bir tavrım vardır. Kaçan kovalanır misali peşimde ama şu an. Başka şeyler de oldu, yarın anlatacağım.

Evren, artık düş yakamdan, ben başımın çaresine bakarım, sen şu coronayı hallet gözünü seveyim, hadi annem!

Bu arada, dünkü müthiş 23 Nisan suluboya resminden sonra bugün de devetabanı çizimiyle yazımı renklendiren Gamze Tavukçuğlu’na çok teşekkür ediyorum. Çocukluğunda anneannesinin evinden aşina olup resimlerine taşıdığı Vita kutusu beni de yakaladı derinden.

Yakında Vita kutusunda sukulentler gibi eklektik bir aranjman gelebilir!

Cara vicina mia, questi sono i miei succulenti

(Sevgili komşum, bunlar da benim sukulentlerim)

Aprile 23, la festa dei bambini

23 Nisan, çocukların bayramı!

Balkonlarını süsleyip coşkuyla Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 100. yılını kutlayan tatlı miniklerimizi sevgiyle kucaklıyoruz.

Tre cose ci sono rimaste del paradiso: le stelle, i fiori e i bambini

Dante Alighieri

“Üç şey bize cennetten kalmıştır: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar”

Benim çevirim değil, bu sözün edebî çevirisi böyle. Ben herhalde cümleyi şöyle devirerek çevirirdim, ‘Bize üç şey kaldı cenetten: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar’. Ama maalesef (belki de iyi ki) edebî eser çevirisi yapmadım ben hiç. Ama anlam aynı sonuçta; bir sonraki hareketini kestiremediğimiz, sürprizli, mutluluk saçan, evrenin pırıltılı uçsuz bucaksız harikaları yıldızlar, çiçekler ve çocuklar.

Bugünkü yazımda çocuklar var, yarın da çiçekler olacak. Daha yazmadım ama mutlaka okuyun derim!

Yıldızlar mı? Bilmem, karantina uzarsa belki balkona teleskop kurar yıldızları da yazarım, gözlemsel astronominin babası Galileo Galilei’yi de rahmetle anarız.

Bugün hem bayramım hem de karantinada kırkım çıktı (yani quarantena) çifte kutlama yapıyorum.

“Tutti i grandi sono stati bambini una volta.

Ma pochi di essi se ne ricordano”

Piccolo Principe, Antoine de Saint-Exupéry

“Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. Ama sadece çok azı bunu hatırlar”

Ben bir zamanlar çocuk olduğumu hiç unutmadım, ya siz?

Not: Çocuklarınla birlikte büyüyeceğine yürekten inandığım Piccolo Principe‘m Faruk, seyahatler başlasın Küçük Prens hediyelerim devam edecek.

I colori

İtalyanca’da renklerin çoğu da öğrendiğimiz aggettivi qualificativi (niteleme sıfatları) gibi -o (nero, grigio, bianco, giallo, rosso, azzurro) veya -e harfi ile biter (marrone, arancione, verde).

-o ile biten renk adları erkek ve dişi tekil sözcükler için farklı kullanıldığı halde (nero-nera), -e ile biten renk adları erkek ve dişi tekil sözcükler için aynıdır (marrone).

-o ile biten renk adları erkek ve dişi çoğul sözcüklerde -i ve -e ile biter (neri-nere). -e ile biten renk adları ise erkek ve dişi çoğul sözcükler ile kullanıldığında -i harfi ile biter (marroni).

Ancak, bazı renk adları istisnadır (rosa, viola,blu). Bu sıfatlar erkek/dişi sözcükler ve bu sözcüklerin çoğul kullanımında değişikliğe uğramaz, aynı kalır.

Şimdilik bu tablodan renkleri öğrenin, en kısa zamanda örnekli açıklamalarla ayrıntılı olarak açıklayacağım.

A presto!

Gli aggettivi

İtalyanca’da sıfatlar nitelendirdiği sözcüğün cinsiyetine ve sayısına göre değişir. Sıfatları iki gruba ayırabiliriz: –o ile biten sıfatlar ve –e ile biten sıfatlar.

Sol kısımda en alttaki ‘teşekkürler’ sayfamda ilham perilerimi anlattığım satırlarda kullandığım –o ile biten sıfatlar leggendario, simpatico, bello, meraviglioso, avanzato, piccolo, sereno, prossimo, carissimo, romantico, stesso, umido, aromatizzato, disordinato, profondo, gigantico, allegro, dolcissimo.

Bu sıfatlar sözcüğün cinsiyetine ve tekil/çoğul kullanımına göre dört şekilde kullanılır. Erkek tekil sözcükler için son harf –o, dişi tekil sözcükler için –a, erkek çoğul sözcükler için –i ve dişi çoğul sözcükler için –e olacak (piccolo, piccola, piccoli, piccole).

Yine aynı satırlarda geçen ve –e ile biten sıfatlar ise indimenticabile, brillante, dolce, amichevole, difficile, grande, diligente, indispensabile.

Sık kullanacağımız –e ile biten bazı sıfatlar ise facile, intelligente, veloce, grande, importante, felice, triste, interessante, eccelente, forte, sottile.

Sayıca daha az olan bu sıfatlar ise iki şekilde çıkacak karşımıza. Erkek ve dişi tekil sözcükler için son harf yine –e, çoğul sözcükler için son harf –i olacak (difficile, difficili).

İtalyanca’da sıfatlar çoğunlukla nitelendirdiği isimden sonra gelir: una lingua bella, un ragazzo simpatico, una domanda difficile, un uomo intelligente, un bambino dolcissimo, una donna diligente, un problema facile veya çoğul olarak lingue belle, ragazzi simpatici, domande difficili, uomini intelligenti, bambini dolcissimi, donne diligenti, problemi facili.

Bazı sıfatlar ise genellikle isimden önce gelir. Bu sıfatlardan en sık rastlayacaklarınızdan bazıları şunlardır: bello, bravo, caro, giovane, piccolo, stesso, lungo, vero, nuovo, vecchio (una cara amica, un vero amico, un nuovo posto, un bravo dottore, una lunga settimana, la nuova macchina, lo stesso problema).

Ancak bu sıfatlardan önce anlamı pekiştiren bir zarf kullanılacaksa veya sıfata bir vurgu yapılacaksa sıfat yine isimden sonra gelir (un libro molto vecchio, una donna incredibilmente piccola, un problema abbastanza difficile veya una casa piccola, una ragazza bella, un amico caro).

Bazı durumlarda ise sıfatın anlamı konumuna göre değişir. Una grande piazza, ‘muhteşem bir meydan’ anlamına gelirken una piazza grande ise ‘büyük bir meydan’ anlamına gelir.

Milliyet, din, renk, şekil belirten sıfatlar daima isimden sonra gelir (la gente italiana, ragazzi americani, una donna cristiana, un vestito bianco, una pizza rotonda).

Un po’ complicato, vero?

(Biraz karışık değil mi?)

Ama yazılarımın içine serpiştirerek in un modo naturale (doğal bir şekilde) öğrenmenize yardımcı olacağım, come in questa frase (bu cümlede olduğu gibi).