Scrivere per i bambini

Çocuklar için yazmak!

Şimdi akademik ve profesyonel başarılarını hayranlıkla izlediğim iki tatlı yeğenim var. Çok muzip, tatlı çocuklardı ve her türlü oyuna, çılgınlığa, saçmalığa uyum sağlarlardı. Hem kendileri eğlenir hem de beni çok eğlendirirlerdi.

Sürekli bir tiyatro sahnesindeymişiz gibi doğaçlama kurgu oyunlar oynadığımız, “Ben okuyorum zaten her akşam” diye hikâye kitabını elimden kapıp bir satır bile okumama izin vermeyen, kendi okuyamasa da geniş hayal gücüyle kendi hikâyelerini yazan ruh ikizim Kerem ve tüm kitaplarını defalarca okutan, tek tek çıkarıp her birine “Sen duymadın mı?” diye sorduktan sonra yedi matruşka bebeğe sabırla aynı hikâyeyi anlatan, kelime oyunlarını çok seven ilk göz ağrım Mehmet Cem.

Mehmet Cem ile İtalyanca’daki zor ama ona çok komik gelen sözcüklerle zevkli bir oyun yaratmıştık beraber. Ben içinde o sözcüklerin geçebileceği bir racconto (hikâye) uyduruyordum, sıra tam o sözcüğe gelip de susunca o atılıp sözcüğü söyleyerek tamamlıyordu cümlemi.

İşte hikâyelerimden biri:

O gün hava çok yağmurluydu. Dışarı çıkarken üzerime impermeabile (yağmurluk) giydim. Kafamı çevirdiğimde, ıslanmamak için kabuğunun altına gizlenmiş olan tartaruga’yı (kaplumbağa) gördüm. Zavallıcık üşüyor olmalıydı. İyi ki kendini de götüreyim diye kapıda yalvarırcasına havlayan cucciolo’mu (köpek yavrusu) çıkarmamışım, yoksa o da ıslanacaktı.

İşlerimi bitirip eve döndüğümde yine de çok ıslanmıştım. İlk işim banyoya koşup kurulanmak için elime bir asciugamano (havlu) almak oldu. Aslında en iyisi sıcak bir duş almaktı çünkü çok üşümüştüm.

Duştan çıkıp üzerime accappatoio’mu (bornoz) alıp ayağıma pantofole (terlik) giydikten sonra mutfağa geçtim. Yiyecek bir şeyler almak için frigorifero’yu (buzdolabı) açtım ve en sevdiğim şey olan kocaman bir cioccolato (çikolata) aldım elime. Yağmur dinmiş, gökyüzünde rengârenk bir arcobaleno (gökkuşağı) belirmişti.

Bu güzel manzarayı izlemek için tam kanepeye kuruldum ki bir de ne göreyim, camda dev gibi bir zanzara (sivrisinek)!

Söz konusu, her hikâyede çılgınca kıkırdayan, anında yenisini bekleyen 4-5 yaşlarında bir çocuk olunca, bu on sözcüğü kullanabileceğimiz kaç hikâye uydurmak zorunda kaldığımı tahmin edemezsiniz. Bu oyunu unutturmak ise sözcükleri ezberletmekten çok daha fazla zamanımı aldı!

Keşke o günlere dönebilsek de ben on yüz bin milyon hikâye daha uydursam, kıkırdasak yine. Şimdi büyüdüler, pek yüz vermiyorlar, ben tek kaldım oyun alanında.

Çocuklar, bu yazımı okuduysanız beni bir arayın lütfen, bak Ramazan geliyor, sevaptır teyze sevindirmek!

Noi bambini

Biz çocuklar!

Bakın, 2005 yılında aynı adla filmi yapılan Charlie’nin Çikolata Fabrikası kitabının (1964) yazarı Roald Dahl ne demiş:

Yetişkinler bana göre çok ciddi. Gülmeyi bilmiyorlar. Çocuklar için yazmak daha iyi, bu kendimi de eğlendirmenin tek yolu.

İtalyanca adıyla
La fabbrica di cioccolato

Aynı fikirdeyim! Ben de burada gülmeyi bilen, tatlı mı tatlı çocuklar, gençler ve çocuk kalmış yetişkinler için yazıyorum.

Aynı zamanda da kendimi eğlendiriyorum!

Haftaya kaldığımız yerden derslere başlayalım diyorum. Yavaş yavaş, araya yine eğlenceli yazılar ve paylaşımlar alarak!

Mediterraneo, un bellissimo film

Akdeniz, çok güzel bir film!

AKM – Atatürk Kültür Merkezi

La Scala, Palais Garnier, Londra Kraliyet Opera Binası, Bolşoy Tiyatrosu ve Viyana Devlet Opera Binası ile ’ekişerek’ dünyanın ‘en büyük’ opera binalarından birini yapma iddiasıyla yıkılan Atatürk Kültür Merkezi, tüm kültürseverlerin kalbindeki, ruhundaki, anılarındaki il più grande (en büyük) yeri korumaya devam edecek.

Çocukluğumda hayal gücümü besleyen çocuk oyunları, öğrencilik yıllarımda sayamayacağım kadar oyun, opera ve spettacolo (gösteri) izlediğim, musica classica (klasik müzik) konserlerinin müdavimi olduğum AKM’ye, arkadaşlarımla gittiğim bir ralliden koştura koştura yetişip ayağımın çamuruyla Fındıkkıran Balesi’ne gitmişliğim bile var.

AKM’de film gösterileri de olurdu. Orada izleyip bugün repliklerine hâkim olduğum, Gabriele Salvatores’in 1992’de Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını alan 1991 yapımı magnifico (muhteşem) filmi Mediterraneo’yu ilk orada izledim. Her izleyişim ise hep sondan bir önceki olacak galiba!

İkinci Dünya Savaşı sırasında, possibile (olası) bir saldırı anında adayı korumak üzere Meis’e bırakılan İtalyan askerlerinin kısa sürede soldato (asker) kimliklerinden sıyrılıp ada halkı ile yaşadıkları dostluğu unutulmaz kareler ile gözler önüne seren, hem güldüren hem ağlatan, hem de düşündüren bu anti-guerra (savaş karşıtı) filmde İtalyanlar, Yunanlılar ve Türkler arasındaki benzerliği anlatan, yer yer tekrarlanan una faccia una razza (tek yüz tek ırk) en anlamlı sözdür bana göre.

Filmde, teknesiyle yanaştığı adada tek bildiği ”non so” (bilmiyorum) ifadesi ile askerlerle ‘sohbet eden’ ve onlara haşhaş verip uyuttuktan sonra eşyalarını ve hatta silahlarını alıp sıvışan Türk Aziz hiç de alınganlık hissi uyandırmadı bende. Filmi ikinci kez 1993 yılında Roma’da İtalyanca kursu aldığım Torre di Babele (Babil Kulesi) dil okulunda izledim. Pratik derslerimize giren Nuccia, bu filmi izlettikten sonra o sahneyi yorumlama gereği duydu ve benden özür diler gibi filmdeki una faccia una razza vurgusunu yapıp hepimizin aynı olduğunu tekrarladı durdu. Ben ise onun karşısındakini düşünerek gösterdiği bu hassasiyet ve nezaket karşısında bir kez daha anladım ki biz Akdenizliler gerçekten una faccia una razza’yız.

Circa venticinque anni dopo (yaklaşık yirmi beş yıl sonra), Selanik’te bir bilgisayar şirketinde çalışan ve izinlerini Meis’te yaşayan ailesinin yanında çalışmaya devam ederek geçiren Achilis’in taksisinde telefonumun sesini sonuna kadar açıp Giancarlo Bigazzi ve Marco Falagiani’nin yaptığı colonna sonora (film müziği) eşliğinde set cinematografico (film seti) turu yapacağım nereden aklıma gelebilirdi ki!

Meis – Kastellorizo

Bu yazı kitabımda var. Karantinanın ilk haftalarında günleri karıştırıyorduk, bugün bir an aylar konusunda bir bocalamamız oldu. Yakında içinde bulunduğumuz yılı da şaşırırsak şaşırmam. Hatta karantinadan çıkıldığının farkında olmadan, neden evde olduğumuzu unutup, evdeki yaşantımıza devam ediyor olabiliriz.

Tıpkı bu filmde askerlerin dünyadan kopup, savaşın bittiğinden habersiz, keyifle adadaki yaşamlarını sürdürmeleri gibi!

Filmin Türkçe altyazılı versiyonu şu adreste var ama yalnızca telefondan açabiliyorum, belki bilgisayarımdan kaynaklanan bir sorundur.

Türkçe altyazılı veya seslendirmeli versiyonunu aramaya devam edeceğim. İngilizce altyazılı izlemek isteyenler için:

https://www.youtube.com/watch?v=RNxpGYIx3aE&t=2100s
Mediterraneo con sottotitoli in inglese

Felicità, è una telefonata non aspettata

Mutluluk, beklenmedik bir telefondur!

Gerçekten de beklenmedik bir anda gelen beklenmedik bir telefon nasıl mutlu ediyor insanı. Bu aralar herkes boşta ve evde, bol miktarda beklenmedik telefon geliyor ve ediliyor. Mutluluk tarifimizin çok değiştiği, sadeleştiği şu günlerde aklımda hep Romina Power ve Al Bano vardı. Biz bu tatlı çifti, 1982 yılında Sanremo Müzik Festivalinde ikinci oldukları Felicità şarkıları ile tanıdık ve daha sonra Sharazan, Sempre Sempre ve Tu, Soltanto Tu şarkıları ile de çok sevdik.

Felicità şarkısında mutluluk uzaklara gitmek için el ele tutuşmak, çocuklar gibi yakın durmak, kuş tüyünden yastık, ırmağın akıp giden suyu, perdelerin arkasında inen yağmur, barışmak için ışığı loşlaştırmak, bir sandviçin yanında bir kadeh şarap, sevdiğin biri için çekmeceye bir not bırakmak, kalplerle dolu bir tebrik kartı, sevgi dolu bir kalbin üzerindeki el, güneşin doğuşunu beklemek, beklenmedik bir telefon ve iki ses olarak istediğin kadar şarkı söylemek olarak tanımlanıyor.

Bu çiftin çok mutlu olduğunu, birbirlerini çok sevdiğini bakışlarından, gözlerindeki pırıltıdan anlardık. Biz bu mutluluğa tanık olduğumuzda evlilikleri on yılı aşmıştı. Dört çocuğu olan Romina Power ve Al Bano çiftinin mutlulukları, evden ayrılıp Amerika’da hippi hayatı yaşayan kızları Ylenia’nın 1994 yılında kaybolması ile sonlandı ve 1999’da boşandılar. Kaybolduğunda 23 yaşında olan kızlarına dair bugüne kadar hiçbir haber, hiçbir iz yok.

Dal Festival di Sanremo 2020
2020 Sanremo Festivalinden

Hayatlarını ayırmış olsalar da hala müthiş bir bağ var aralarında, birlikte televizyon programlarına çıkıyorlar ve konserler veriyorlar. Hatta bu yıl 4-8 Şubat’ta 70. Sanremo Müzik Festivalinin sürpriz konuğu oldular ve birlikte çıkardıkları Raccogli l’attimo (anı yakala, carpe diem anlamında) adlı yeni albümlerinden şarkılar söylediler. Ve tabii ki efsane şarkıları Felicità’yı da.

Festivalde onlar Felicità’yı söylerken basın salonundaki coşku görmeye değer:

La sala stampa
Basın salonu

Tam ben onlar hakkında yazı derlerken bir haber gördüm gazetede. Al Bano iki gün önce Bari’de Hi Otel’de kalan doktor ve sağlık görevlilerine çok tatlı bir sürpriz yapmış:

Mutluluk, bir kahve çekirdeği kurabiyeyi kahveye batırıp yiyerek güne başlamak, dalıp da fazla tutunca yumuşayıp dağılan parçaları kaşıkla toplayıp yutmaktır!

Biscotti chicco di caffè

Kahve çekirdeği kurabiyeler!

Geçen hafta fecola (nişasta) ile bir tarif de ben verebilirim demiştim. İşte hem görüntüsü hem tadı çok güzel olan kahve çekirdeği kurabiyelerim!

Ingredienti:

1 çay bardağı mısır veya buğday nişastası, 1 su bardağı pudra şekeri, 125 g yumuşak tereyağı veya margarin, yarım çay bardağı sıvı yağ, 2 yemek kaşığı kakao, 1 yemek kaşığı granül kahve, yarım paket kabartma tozu, ele yapışmayacak bir kıvamda hamur elde edecek kadar un (2 su bardağı oluyor bu miktarda malzemelerle), yumurta yok!

Granül kahveyi bir yemek kaşığı sıcak su ile karıştırın. Tereyağını bir yoğurma kabına koyun ve pudra şekeri, nişasta ve sıvı yağı ekleyin. Bu malzemeleri elinizle iyice karıştırın. Suda eritilmiş granül kahveyi, kakaoyu ve kabarma tozunu de karışıma dökün. Unu da ekledikten sonra yumuşak, ele yapışmayan bir kurabiye hamuru elde edene kadar yoğurun.

Ceviz büyüklüğünde (veya biraz daha küçük) parçalar koparıp elinizde yassı oval bir şekil vererek yağlı kağıda dizin. Bir kürdan kullanarak ortadaki çizgiyi oluşturun.

190 derecede önceden ısıtılmış fırında 15-20 dakika pişirin.

Spero che vi piaceranno (umarım beğenirsiniz)!

BUON APPETITO

Dopo la quarantena, quelli meno fortunati

Karantinadan sonra, daha az şanslı olanlar!

Noi siamo fortunati (bizler şanslıyız), şikayet ettiğimiz şey sıkılmak ve sokakları, seyahati, sosyalleşmeyi, sarılmayı özlemek. Çoğumuz evden çalışabiliyoruz veya arabalarımızla kendi iş yerlerimize gidebiliyoruz. Çalışmaya ara vermiş olsak da bu süredeki maddi kaybımız bize çok büyük bir sıkıntı yaratmayacak, kapatılabilir açıklar olacak. Hatta bazılarımız dışarıda olsak yapacağımız masrafları yapmayarak bu kaybı dengelemiş durumdayız.

Il nostro caffè preferito
Favori kafemiz

Bir de karantina sonrasında büyük bir ekonomik darbe almış olarak hayatına devam edecek olanları düşünelim. Günlük kazancıyla hayatını çeviren esnaf, onun yanında çalışarak ev geçindirmeye çalışanlar veya aile bütçesine katkı sağlayan giovani (gençler), hatta bambini (çocuklar). Severek gittiğimiz kaç kafe, kaç dükkan kapanacak bakalım. Elimizin altındaki cankurtaran Yemek Sepeti uygulamasından quanti (kaç tane) küçük girişimci eksilecek.

Diğer tarafta da çalışmama veya rischioso (riskli) olduğu için işini bırakma lüksü olmayanlar var: sağlık kurumu ve eczane çalışanları, apartman görevlileri, kargo elemanları süpermarket çalışanları. Hepsi birer gizli eroe (kahraman), bizim konforlu inzivamızda destek veriyor bize.

La mia spesa
Market alışverişim

Ben okullar kapanır kapanmaz 14 Mart’ta başladım karantinama, yani tam un mese fa (bir ay önce). Birkaç gün sonra da dal supermercato (marketten) mütevazı bir sipariş verdim.

Market elemanı geldiğinde yüzü allak bullaktı. Yorgunluktan sandım, “Kolay gelsin, nasıl yoğunsunuz kim bilir” dedim. “İşimiz bu ama üzerine bir de azar işitmesek keşke” dedi.

Yöneticilerden işitiliyor azar sandım, müşteridenmiş meğer. Zaten azar da değil düpedüz küfürmüş işittiği. Hani şu kişinin annesine de ağır hakaret içeren pis küfür. Müşterinin niye sinirlendiğini sormadım, ne olabilirdi ki son derece gentile (kibar) bir görevli kapıya poşetleri bırakırken. Olsa olsa aradaki mesafe doksan santimetreye inmiştir birkaç saniye. “Beyefendi kapınıza kadar getiriyoruz siparişlerinizi” diyebilmiş yalnızca. Benden nasıl özür diliyor söyleyiverdi diye ama bir önceki müşteride yaşadığı için bu şaşkınlığı, toparlanamamış.

Adamın eşi gelip uzaklaştırmış hemen daha ilk haftada cinnet geçiren kocasını. La povera donna (zavallı kadın) hayatta mı acaba şu an merak ediyorum. Ben ne yapacağımı şaşırdım, sadece “Bu virüs insanlara ders vermek için geldi ama hiç kimse bir şey öğrenmeyecek kesin, kötüler daha kötü olacak boş verin, etrafımız böyle insanlarla doldu ” gibilerden bir şeyler söyleyebildim. Baktım gözlerim doldu, sesim titriyor, devam edemedim. Yaptığım alışveriş bedeli kadar bahşiş verdim, o da evine birkaç poşet erzak götürsün o gün rahatça diye. Ve mahcup bir ifade görmemek için gözlerine bakamadım tekrar.

Daha işin başında anladım kötülere merhamet geleceğini ummanın saflık olduğunu ve onların açığını, açtıkları yaraları yine bizlerin kapatmaya çalışacağını.

Daha büyük kötülerin yapmadıklarına da biz el atmalıyız bu dönemde karınca kararınca. Doğru kanallar üzerinden doğrudan hekimlere ulaşacak malzemeler için bağışta bulunmak örneğin. En azından, bu çok uzayacağı belli olan süreçte seyahate çıkamayıp, gereksiz alışveriş yapmayıp, kuaföre gidemeyip, taksiye binemeyip harcamadığımız paralardan bir miktarını bu dönemde mağdur kalan ailelere destek olarak kullanabiliriz.

Annem il mese scorso (geçen ay) kiracısına “Mart ve Nisan ayı kiralarını ödemiş sayıyorum seni, hiç düşünme, sonrasını konuşuruz” dedi. Çok kibar, duygusal, her ziyaretinde elinde çiçeği eksik olmayan, çocuklarını tek başına yetiştirmiş, normal zamanda bile kirayı toparlamakta zorlanan dolcissima (çok tatlı) bir kadın. Zor kabul etti bu teklifi ama eminim büyük bir endişesini gidermiş oldu bu pensiero (düşünce).

Elimiz, bütçemiz, yüreğimiz kime ne kadar uzanabilirse artık.

Yardımcılarımızı çağır(a)madığımız günler için de ödeme yapmalıyız. Temizliğin püf noktalarını öğrendik, harika yemekler yapıyoruz, kekte börekte çığır açtık, her türlü cihazın tamirini yapabiliyoruz artık diye uzaklaşmayalım eskiden destek aldığımız kişilerden, gittiğimiz restoranlardan, leziz ürünleriyle her daim imdadımıza yetişen pastanelerden!

Dopo la quarantena

Karantinadan sonra!

Quarantena İtalyanca’da karantina anlamının dışında kırk günlük süre anlamına geliyor, quaranta (kırk) sözcüğnden geliyor. Karantinadan çıkacağız, biraz bocalayacağız başlarda ama dört elle sarılacağız hayata ve sevdiklerimize yeniden. E dopo un certo tempo (belli bir zaman sonra da) anılarımıza dahil olacak tarihe geçecek olan bu günler.

Kaybettiğimizi sandığımız bu qualche (birkaç) aydan kazançlı çıkmak bizim elimizde ve sanırım herkes bu yönde bir düzene girdi. Evden çalışanlar, üretmeye devam eden artisti (sanatçılar), kilerin tozlu raflarından müzik aletlerini yeniden ellerine alanlar, resme başlayanlar (ben mi, yok ben zirvede bıraktım o işi), online kurslardan ve dai libri (kitaplardan) bilgi ve becerilerini geliştirenler, mutfaklarını beş yıldızlı restorana ve balkonlarını muhteşem bahçelere çevirenler.

Sulle mie spalle
Omuzlarımda

Però (ancak) sosyalleşme özlemi dayanılmaz olacak, birbirimizi çok özledik. Geçen gün telefonda “Evden çıkınca ilk sana geleceğim” diye özlemini dile getiren minik öğrencim Emre’ye söz verdim ben de ilk sana sarılacağım diye. Biz çok sarmaş dolaş ders yaparız. İlk derslerimizde hafif yüz göz olmaya başladığımızda “Yok artık, tepeme çıksaydın bari” dedim ve Emre bunu bir davet olarak alıp anında üzerime tırmanıp tepeme çıktı. Da allora (o zamandan beri) rutinimiz oldu bu, her buluşmamızın sonunda ‘tepe’ resimleri ve videoları çekeriz ve hafta sonuna kahkahalarla başlarız. Ay dünyanın, o da benim uydum. Uydusuz kalmış dünya gibiyim şu aralar.

Tempi vecchi
Eski zamanlar

L’anno scorso (geçen yıl) bu günlerde yaptığım bir kolajı gönderdim ona, “Ah ah eski zamanlar” yazmış cevap olarak!

Emre’nin babası Emre arkadaşım. Due anni fa (iki yıl önce) oğlunu tanıştırmaya getirdiğinde baktım sürekli Ülgen şöyledir, böyledir, bak abinin de öğretmeni gibi sözlerle beni övüyor, beğendirmeye çalışıyor. Zaten ben o cin bakışlardan subito (hemen) anladım zorlu bir mülakata girdiğimi, ağzımdan çıkan her lafın müthiş bir beyinde anında analiz edildiğini, kafasına yatmazsa derse gelmeyeceğini. Abisi Emir’le de az hukukum yok: aynı zengin iç dünyayı, aynı pırıltılı zekayı, aynı sevecenliği gördüm o gözlerde, hissettim o duruşta.

Hani bittiğinde her mülakat iyi geçmiş gibi gelir ama sonucu kestiremezsiniz ya, benimki de öyle geçti. Dopo una settimana (bir hafta sonra) ders günü ve saati planlamak için aradıklarında çok sevindim, hayatıma yeni bir colore (renk) gelecekti. Sanırım, “Sen uzaydan gelenlere ders veriyor musun?” sorusuna verdiğim “Ben hep uzaylılarla çalışıyorum zaten, dünyalılarla işim olmaz” cevabımla geçtim mülakatı.

Derslere başlar başlamaz Emre beni eğlendirmek gibi bir misyon edindi. Sık sık “Seni en çok ben mi güldürüyorum?” sorusuyla onay alır. Diğer öğrencilerimle müthiş bir sevgi rekabetinde, ders öncesi ve sonrası rastlaştığı koca abi ve ablalara meydan okur, laf atar.

“Seninle geçirdiği her dakika bu çocuğa çok iyi geliyor” dedi bana bir gün baba Emre. Ben de kendi adıma daima aynı cümleyi kuruyorum her ortamda, “Bu çocukla geçirdiğim ogni minuto (her dakika) bana çok iyi geliyor.”

Emre Jr şimdi enerjisini evde kurduğunu söylediği Survivor parkurunda harcayarak hayatta kalmaya çalışıyor.

Bize iyi gelen ve bizim iyi geldiğimiz sevdiklerimize bir an evvel kavuşup doya doya sarılabilmek dileğiyle!

Not: Öğrencilerimi tepeme çıkardığım doğrudur. Onlar benim başımda tacım, yaşamak için onların sevgisine muhtacım.

Buona Pasqua

Buona Pasqua e Tanti Auguri

Keşke bizim de bu kadar tatlı, pastel bir dinî bayramımız olsa!

Kurban Bayramları çocukluk çağında yaşadığımız travmalardır. Büyüklerimiz her ne kadar bizi olayın dışında tutmaya çalışsa da, evimizin balkonundan kurban kesme sahneleri izlemişliğim var.

Nella nostra infanzia (çocukluğumuzda), o koyun melemeleri kesildikten sonra çevreye yayılan mangal dumanı ve et kokusunu soluyarak kara kara düşünmek yerine yumurta boyayıp, bahçeye saklanmış rengarenk yumurtaları toplayarak sepetine atan birer coniglio (tavşan) gibi hoplasaydık etrafta, bugün ruh sağlığı yerinde bir toplumda yaşıyor olurduk.

Ben kendimi bildim bileli kaçtım Kurban Bayramı manzaralarından.

Günler öncesinde apartman önlerine bağlanan hayvanları görmemek için sokağa çıkmadım, seslerini duymamak için kapı pencere açmadım, kaçan boğa manzaralarına ve kurban kanı dökülen Boğazın kırmızı görüntülerine maruz kalmamak için televizyondan uzak durdum.

IBM’de çalıştığım dönemde, neredeyse tüm izinlerimi İtalya’da ai corsi di lingua (dil kurslarına) giderek değerlendirdim. O yıllarda Kurban Bayramı Nisan ayına geliyordu ve ben izinlerimi o aya getirerek kendi bayramımdan kaçıp İtalya’da Pasqua kutluyordum.

İtalya’da Paskalya öncesinde pasticceria (pastane) vitrinleri ve supermercato (market) rafları, rengarenk yaldızlı kağıtlara sarılmış dev sürpriz çikolatalarla süslenir. Sono tua mamma a Roma diyerek her gittiğimde bana kucak açan, kendi bir yere gitse bile evini bana teslim eden Signora Ferri, mutlaka sul mio letto (yatağımın üstüne) bu hediye yumurtalardan bırakırdı.

Dev bir uovo di pasqua al cioccolato kırıp içinde sürpriz bir regalo (hediye) bulmak insana her yaşta heyecan verir bence!

Uovo di Pasqua

Not: Bu yazıyı bir ay kadar önce hazırlamıştım, duygu ve düşüncelerimde değişiklik yok, olduğu gibi yayınlıyorum.

Ulgen viene testata

Ulgen test ediliyor!

Bir yazımda coronanın ilişkilerimizi test ettiğini, bu testin hepimiz için pozitif sonuç vereceğini yazmıştım. Benim testim farklı bir boyut kazandı, sınavım daha da zorlaştı. Umarım alnımın akıyla bu testten de pozitif sonuç alırım.

Dün bir çeviri teklifi geldi yurt dışından, nasıl olsa boşum yaparım diye yalnızca kelime sayısı dökümünü inceleyip içeriğe bakmadan iki koca dosyayı kabul ettim. Bu sabah bir baktım, dosyalardan biri COVID-19 B ve diğeri COVID-19 HK teşhis kiti kılavuzu, mamma mia!

Milano merkezli, Via Robert Koch üzerindeki (çok manidar bir adres) Sentinel Diagnostics S.p.A.’dan geldi belgeler, tıbbi içerikli bir şeyler olduğunu tahmin ettim tabii ama bu kadar güncel bir konu beklemiyordum doğrusu. Kit açıklamasının Türkçe meâli şöyle bir şey: Gerçek Zamanlı PCR’de yeni Coronavirus SARS-CoV-2 kalitatif tespiti için liyofilize karışım. Devamı çok daha beter!

Restiamo casa

Benim de çorbada tuzum olacak diye seviniyorum ama bir yandan da en ufak bir hataya pay yok diye dikkatimi hiç dağıtmadan bilgisayara kilitlenmek durumundayım. Zaman da dar haliyle, üzerime düşen görevi en iyi şekilde yapmam gerek.

Bu nedenle, yazılarıma birkaç gün ara verebilirim. “Rahat rahat çalış, biz de kafamızı dinleyelim biraz” dediğinizi duyar gibi oldum. Aşk olsun, küserim bak diyeceğim ama küsmem, küsemem. Küsme lüksüm yok bu ıssız hayatımda. Ben zaten Sezen Aksu’nun dediği gibi hiç kimseden gidemem, gitmem. Siz de aynı telden git, git, gitme dur, ne olursun deyin bana ne olursunuz!

Testlerin negatif çıkması, pozitif çıkan hastaların da bir an evvel sağlığına kavuşması dileğiyle başlıyorum o zaman.

#direnruhum #direnkalbim #direnbeynim #direnbağışıklıksistemim

Pazartesi günü teslim edeceğim çevirileri, akşam balkonda alkışlarınızı bekliyorum!

“Mi piace la speranza, è un sentimento testardo come me.” Lucrezia Beha
Umudu seviyorum, benim gibi inatçı bir duygu

“Canto per questo mondo ferito”

Bu yaralı dünya için söylüyorum!

Andrea Bocelli, kendi ifadesiyle yaralı dünyamız için söyleyecek 12 Nisan Pazar akşamı, Milano’da. Bocelli, Duomo’da yalnız olmayacak, tutto il mondo (tüm dünya) bizim saatimizle 21:00’de YouTube’da yayınlanmaya başlayacak bu Paskalya ayinine katılacak.

Instagram hesabında, inanan ve inanmayan herkesi yeniden doğuşu simgeleyen Paskalya’da bir araya gelerek yaralı dünyanın atan kalbini kucaklamaya çağırıyor, grazie alla musica (müzik sayesinde) tüm dünyada milyonlarca elin birleşip birlikte edecekleri duanın gücüne olan inancını dile getiriyor.

Bocelli:  la musica è un veicolo di speranza 
müzik bir umut aracıdır

Bize çok yabancı gelen bir kavram, bir politikacının hatalı bir kararından, davranışından veya sözünden dolayı pişmanlığını dile getirip özür dilemesi. Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala, 27 Şubat’ta halkı dışarı çıkması için teşvik eden bir video yayınlamıştı sosyal medya hesabından. O güne kadar yalnızca bir ölümün gerçekleştiği ülkede salgının bu noktaya gelebileceği tahmin edilememişti. Sala, daha sonra son derece üzgün bir şekilde halkın sokağa davet edildiği bu kampanyadan duyduğu pişmanlığı dile getirdi.

Giuseppe Sala’nın sosyal medya üzerinden her gün yaptığı güncellemeyi punto diye noktalayıp 26 Mart sabahı Andrea Bocelli’yi arayarak yaptığı çağrıya aldığı olumlu yanıtı müjdelediği video:

Sala, daha sonra basında yayınlanan açıklamasında bu yıl Paskalya’nın herkes için çok farklı olacağını, yaşanan pandemi deneyimi ile Paskalya ruhunun büyük bir darbe aldığını vurguluyor. Ancak, Bocelli’nin muhteşem sesinin bu günlerde ihtiyacımız olan abbraccio (kucaklama) olacağından emin olduğunu söylüyor.

Milano, İtalya ve tüm dünyanın yüreğini ısıtabilecek forte (güçlü), grande (kocaman) ve speciale (özel) bir kucaklama!