Zezé e l’albero d’arance

Zezé ve Portakal Ağacı, bizdeki adıyla Şeker Portakalı!

Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı romanı her yaş grubuna hitap eder, her yaşta başka türlü dokunur insanın yüreğine. Vasconcelos bu kitabı on iki günde yazdığını ama yirmi yıl yüreğinde sakladığını söylüyor. Okuyucu için ise tam tersi, bir veya iki günde okunup kırk yıl yürekte saklanacak sıcacık bir öykü.

Yıllar önce bir ameliyat geçirip oldukça uzun bir süre evden çıkamayacak olan bir arkadaşım, adında portakal geçen tüm kitapları okumaya karar verdiğini söylediğinde şaşırıp yadırgamıştım. Ama bu kararına saygı duyarak hemen Gioconda Belli diye Nikaragualı bir yazarın Portakal Ağacında Oturan Kadın adlı bir kitabını bulup sipariş vermiştim. Yoklamaya giderken hediyem o olacaktı.

Şeker Portakalı‘nı götüremezdim ya, onu herkes bilirdi ve her evde olurdu. Tabii ki arkadaşımın başucunda da duruyordu ve hatta açıp bazı diyalogları tekrar okumuştuk, okudukça da hayrete düşmüştük. Biz çok büyümüştük, çok şey yaşamıştık o arada ama yine ne çok şey bulmuştuk, kitabı elimizden bırakamıyorduk bir türlü.

İşte ben de evden çıkamadığım şu günlerde yine bir karıştırdım bu tüm zamanların kitabını. “Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur” sözlerine takıldım Zezé’nin. Küçücük bir çocuğun ağzından çıkan bu sözler nasıl da tüm dünyanın fikri oluverdi bir anda! Her şeyin tersine dönüp uyurken tatlı rüyalar, uyanıkken kabuslar görmeye başladığımız günlerde hep vurup kafayı yatmak istemiyor muyduk, bir nevi uykuya kaçmak.

Sonra, yavaş yavaş alıştık ve bir düzen kurduk neyse. Gündüzler uzadı yeniden, geceler kısaldı. Ruhumuza iyi gelen farklı şeyleri kendi evimizde yanı başımızda keşfetmeye başladık.

“Bu portakal ağaçları hiç bu kadar açmamıştı, hiç böyle koku yayılmazdı eve” dedik mesela biz. Ve sonra aslında hep böyle açtığını, hep böyle koktuğunu ama bizim bunun farkında olmadığımızı anladık. Çünkü hiç oturmazdık bu mevsimde balkonda, hiç açmazdık perdeleri sonuna kadar yeşil görelim içimiz açılsın diye. İlkbaharda doğanın uyanışına başka yerlerde hayran olunur sanırmışız meğer.

Ben odamın penceresindeki, itiraf edeyim pek de yüz vermediğim, sardunyamın benim ilgisizliğime rağmen hayata tutunup çiçek vermeye başladığını görünce sevinçten deliye döndüm bu sabah. Kendimden utandım.

Bu alışmışlığı her yaş grubunda görmeye başladım, herkes teker teker alıştığını söylüyor bir şekilde. Uzaktan bir miktar eğitimle yetinip evde okudukları kitaplar ve izledikleri filmlerden, hatta yanlarında ‘mecburen’ daha çok vakit geçirdikleri büyüklerden daha çok şey öğrenen çocuklar ve gençler bir yandan da büyüklerine bir sürü şey öğretiyor olmanın keyfini yaşıyor.

Balkonlar ve bahçeler kafe, restoran, atölye, ofis, sınıf, açık hava yoga veya pilates salonu oldu, mutfaklar terapi merkezi. Evcil hayvanlar şaşkın ama çok mutlu, hiç bu kadar kalabalık ve sevgi dolu bir ortamda olmamışlardı. Bu kadar itinalı beslenme ve bakım çok sevindirdi onları. Hep aceleye getiriliyorlardı, herkesin her an yetişmesi gereken bir yer veya bir işi vardı.

Ailenin her bireyi, evde kendine ait bir alan yaratıp daha huzurlu yaşamaya başladı. İlk günlerde yaşanılan bocalama ve gerilim yerini daha sessiz bir kabullenmişliğe bıraktı, evler genişledikçe daralınan anlar azaldı.

Şeker Portakalı romanında Zezé, babasından bile çok sevdiğini hissettiği Portuga’ya, “Acılarım kaç gün sürecek Portuga?” diye sorar. Portuga’dan “En fazla kırk gün” cevabını alan Zezé sevinir, “Kırk gün sonra geçecek mi?” Portuga şu cevabı verir, “Hayır, alışacaksın.”

Bizim büyüklerimizin ninelerinden dinlediği bir hikâyede de anne ile çocuk arasında benzer bir konuşma geçiyor. Bu hikâyede ise çocuğun sorusu bu kıtlık ne kadar sürecek?

Bu karantina ne kadar sürecek? Bilmiyoruz ama elbet bitecek, önemli olan farkındalıklarla, yeni kazanımlarla güçlü ve galip çıkmamız bu süreçten.

Kırk gün, Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un bir romanından (Doğu’dan Uzakta sanırım) hatırladığım kadarıyla, doğu kültürlerinde ve bize çok uzak ama kültürleri yakın Güney Amerika ülkelerinde tecrübeyle sabitlenen gerekli bir süre sıkıntının ve acının hafiflemesi, daha doğrusu zor günlere alışmak için.

Biz alıştık karantinaya ama corona kırkı çıkıp bize alışmadan çıkıp gitse artık hayatımızdan da biz de eski hayatlarımıza alışsak yeniden!

Allora, carnevaliamo a casa

O zaman evde karnaval yapıyoruz!

İtiraf ediyorum, ben çok karnaval insanı değilim. Yıllardır dilimde Şubat ayında Venedik Karnavalına gidip doğum günümü orada kutlamak olduğu halde, çok da heves etmemişim ki İtalya’ya çok sık gittiğim yıllarda bile yapmadım bunu.

Bir itirafta daha bulunayım, geçen yıl karnaval öncesinde şehirden kaçıp İngiliz yazar Thomas Hardy’nin deyimiyle çılgın kalabalıktan uzak geçirmiştim karnaval günlerini. Ve trafikten, gürültüden bunalan arkadaşlarımdan gelen tebrikleri kabul etmiştim deniz kenarında boşluğa bakarak. Ama bu konuda da aldık dersimizi, artık ıssızlık ve bulutsuzluk özlemi yaşamayacağımızdan eminim.

Seneye Venedik maskemi takıp ön saflarda katılacağım karnavala!

Ulgen con la sua maschera veneziana
Venedik maskesiyle Ulgen

Üniversite yıllarında, 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Alman yazar Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm adlı uzun öykü kitabını alıp okuyamamıştım bir türlü. Sanırım yaşıma, ruhuma ve değerlerime uygun değildi, ağır gelmişti. Bir Venedik maskesi ve kostümü arkasında kendini gizleyen bir katil bulmayı beklerken karşıma ünlü bir yazar çıkmıştı.

Öykü, bir sanatçı olarak ilham almak için büyüleyici Venedik’e giden bir erkek yazarın kaldığı oteldeki Polonyalı ailenin on dört yaşındaki oğlu Tadzio’ya duyduğu sıradışı aşkı konu ediyor. Önce çocuğun güzelliğine hayran olan Aschenbach, daha sonra takıntılı bir şekilde aşık olup onu izlemeye başlıyor. Yetkililerin turistlerden sakladığı halde şehri saran kolera salgınından haberi olan Aschenbach, bir türlü Tadzio’yu bırakıp gidemediği için Venedik’te koleradan ölüyor.

Kitabı okumadım ama Luchino Visconti’nin 1971 yapımı aynı adlı filmini izlemiştim, konuyu oradan biliyorum:

Morte a Venezia
Venedik’te Ölüm

Anthony Kinng, il rè mediterraneo

Anthony Quinn, Akdenizli kral!

2001 yılında 86 yaşında zatürreye bağlı solunum yetmezliğinden ölen Anthony Quinn ölümsüz, efsanevi bir oyuncu. Meksika asıllı ama tam bir Akdenizli: biraz İtalyan, biraz Yunanlı, biraz İspanyol, biraz Türk ve hatta Çağrı (The Message) filmindeki Hamza rolünü hatırlayacak olursak biraz da Arap.

Dün Kasabanın Sırrı filmini önerirken, fotoğraflarına ve videolarına bakarken müthiş bir özlem duydum ona. Nisan ayına girdik, 21 Nisan doğum günü Anthony Quinn’in. Ben de bu ayı da evde geçireceğime kanaat getirmişken Anthony Quinn filmleri izlemeye karar verdim.

Hangi filminden mi başlayacağım? Tabii ki Nicos Kazancakis’in romanından uyarlanan 1964 yapımı Zorba the Greek! Daha sonra da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı aldığı, Elia Kazan’ın yönettiği 1952 yapımı Viva Zapata.

Bence bu projem Mayıs ayına sarkar çünkü tekrar izlemek istediğim ve izlemediğim o kadar çok filmi var ki!

Ama kesinlikle Zorba ile başlanmalı, bir yandan Anthony Quinn, bir yandan da Mikis Theodorakis’in muhteşem film müziği ve tabii ki Nicos Kazancakis’in kurgusu.

“Ne makine şu insan be!
İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun;
iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor.
Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var.”

Zorba, Nikos Kazancakis

Ve 1995 yılında, ölümünden altı yıl önce, Mikis Theodorakis ile Münih’te muhteşem bir buluşma:

Mikis Theodorakis e Anthony Quinn a Monaco (İtalyanca’da Münih)

Arada da dün Kindle’ıma yüklediğim One Man Tango (Tek Kişilik Tango) adını verdiği ve gazeteci yazar Daniel Paisner ile birlikte yazdığı biyografisini okuyacağım. Çocukluğunda Meksika Devrimine tanık olan bu koca yürekli adamın gençliğini, Hollywood kariyerini ve renkli hayatını okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sogni d’oro

Altın rüyalar, İtalyanca’da sık kullanılan güzel bir iyi geceler dileği!

Dünkü rüyalarım gerçekten de altın değerindeydi. Udemy‘den on gün önce satın alıp bir türlü bakamadığım şarap kursuna bari uyumadan önce telefondan bakayım biraz dedim.

ABD’nin Virginia eyaletinde giovane (genç) bir şarap üreticisi olan Michael MacFarlane, şarabın tarihçesinden başlayarak piante rampicanti (asma) yetiştiriciliğinin püf noktaları, üzüm bağında bir yıl, ayrı ayrı kırmızı beyaz ve pembe şarabın nasıl üretildiği, şarap tadımı, şarap alırken nelere dikkat edilmesi gerektiği gibi konuları kısa ama oldukça comprensivo (kapsamlı) çok sayıda videoda ele almış.

Syrah o Cabarnet Sauvignon?

Tarihçeyi büyük bir ilgiyle dinledim ama çok uykum olduğu için üzüm bağında bir yıl gerçekten bir yıl gibi uzun geldi. Üzüm çiçekleri uva (üzüm) salkımlarına dönüştü. Michael bağda gezinip üzümleri anlatırken ben o tombul ve sık taneli, koca grappoli (salkımlar) arasında hipnotize olup derin bir uykuya dalmışım.

Rüyamda sette persone (yedi kişi) bir arabada sere serpe oturmuş çevre gezisi yapıyorduk Kapadokya’da. Derken bir kasabaya geldik, dappertutto (her yerde) rengarenk dev üzüm salkımları: dükkânların önünde asılı, yerlerde, tezgâhlarda.

Aramızda üzüm tadında tatlı bir polemica (polemik) başladı. Şunlar Cabarnet Sauvignon herhalde, yok Syrah baksana. Arkadaşlarımdan biri indi arabadan bir salkım üzüm almak için. Heyecanla üzümü beklerken iyi yıkasa bari diye geçiriyordum içimden.

Bilinçaltımızı hangi dezenfektanla temizleyeceğiz?

Toscana

Üzümü tadamadan uyandım, üstüm açık kalmış. Örtündüm ve belki kaldığım yerden devam ederim ya da Toscana’da bir üzüm bağına giderim buradan diye subito (hemen) geri dalmaya gayret ettim.

Bir sonraki rüyamda lisede geografia (coğrafya) dersindeydim. Hocamız Fatma Banat, çigan müziği eşliğinde yaptıkları Norveç Fiyordları gezisini anlatıyordu. Kaçıncı dinleyişimiz ama olsun, çok iyi geliyordu. Fatma Hoca, Banat Şirketinin sahibinin eşi olduğu için tabiri caizse tuzu kuru bir coğrafya öğretmeniydi. Tüm dünyayı canlı canlı gezdirdi bize, seyahat sevgisi aşıladı.

Ben rakının da üzümden yapıldığını ondan öğrenmiştim. Hepimiz anasondan diye atlamıştık sorunca, o da bizi hafif yollu aşağılamıştı. Anasonun solamente (yalnızca) aroması için kullanıldığını, onun da çok az miktarda ve beyazlatıcı özelliği nedeniyle anason yağı olarak kullanılması gerektiğini söylemişti. Ne bilelim biz o yaşta!

I nostri insegnanti (öğretmenlerimiz) aklımıza kötü fikirler sokardı eskiden, çok eskiden.

Uyanıp uyanıp yeni rüyalar görebilmek için geri uyudum çünkü artık uyanıkken kabus görüyor, uyurken arkadaşlarımızla vakit geçirip seyahat edebiliyoruz!

Çocukken siyah beyaz ekranda izleyip çok keyif aldığım ve geçenlerde hatırlayıp yeniden izlediğim bir filmi önermek istiyorum: Kasabanın Sırrı, orijinal adıyla The Secret of Santa Vittoria.

La gente di Santa Vittoria
Santa Vittoria halkı

Anthony Quinn’in başrolde oynadığı 1969 yapımı film, Amerikalı yazar Robert Crichton’un romanından uyarlanmış. Film, İkinci Dünya Savaşının son günlerinde İtalya’nın şarapları ile ünlü Santa Vittoria kasbasında geçiyor. Anthony Quinn, Italo Bombolini’yi canlandırdığı filmde yine muhteşem:

Colombi bagnati

Islanmış güvercinler!

Yağmurda ıslanmayı özleyen güvercinler elini kaldırsın.

Colombi bagnati (2018)
Acquarello su Carta (49×34 cm)

İtalyan ressam Tito Fornasiero’nun yağmurlu bir günde Duomo’nun önündeki güvercinleri resmettiği bu kağıt üzerine suluboya tablosunu çok beğendim.

Neler vermezdim denir ya, ben de resim konusunda birazcık yetenekli olmak için neler vermezdim!

Annemin müthiş bir resim yeteneği vardır. Genç kızken yaptığı yağlıboya tablolar, suluboya çalışmalar gerçekten harika. Bir dönem bizim teşvik etmemizle resim kurslarına gitti, çok güzel çalışmalar çıkardı.

Çocuklar boyasın diye kurşun kalemle çiziverdiği değirmenli, ördekli ve birbirinden şirin detayların olduğu resimleri çocukların bozmasına izin vermeden saklayıp boyama kitaplarından resim boyatırdım hep onlara!

Mamma mia

Ben doğduğum andan bu yaşıma kadar hep anneme benzetilmişim, benzetildim ve benzetilirim. Eskiden var olduğunu bile bilmediğimiz ve dolayısıyla şimdi hoşgörülen ergen kaprislerini yapamadığımız ergenlik dönemimde yolda tanımadığım teyzeler durdururdu beni “Sen Işın’ın kızı mısın?” diye.

Bu teyzelerin verdiği güvenle, huyum suyum da benzediği için çok emindim resme yeteneğim olduğuna. Bunun genlerime kodlanmış olduğundan şüphem yoktu.

Yeteneğimi ilkokul, ortaokul ve lisedeki resim öğretmenlerim keşfedemeyince daha ehil hocalar tarafından değerlendirilmek üzere üniversitede İstasyon Sanat Akademisine kayıt oldum. 1980 yılında kurulan bu sanat merkezinin adı İstasyon Sanat Evi idi o zaman.

Demek ki ben İstasyon Sanat Evi kurulduktan yaklaşık on yıl sonra gitmişim. Kurucularından Nurullah Berk 1982 yılında vefat ettiği için ona yetişemedim ama hocaların hocası, Sabri Berkel hocam oldu.

Bendeki de ne özgüven, ne cesaret! coronadan başka hiçbir çılgın bana zincir vuramadı şu hayatta, bilmezdim eskiden nedir esaret.

Bir anda sanatsal çevrelerin en önemli isimlerinden birinin öğrencisi olmuştum, sonunda keşfedilecektim!

Her Pazar büyük bir keyifle Teşvikiye’deki Maçka Palas Apartmanı’na resim kursuna gittim. Hepimiz resme yeni başlamıştık ve eşittik ama bir süre sonra George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanından kapıp çok kullandığım ifadeyle bazıları daha eşit olmaya başladı.

Ben her ne kadar yapabildiklerime şaşırıp resimlerimi beğensem de hocaların gözlerinde kızcağız bir heves geliyor, bırakalım oyalansın bakışı görmeye başladım, kısa bir süre sonra da kendi halime bırakıldım. Ama kuyruğumu hep dik tutup gitmeye devam ettim.

Resim dosyamı kapatsam da kafamda, teorik dersleri ve tartışmaları hep can kulağıyla dinledim. Osmanlı İmparatorluğu zamanında çok özel bir yeri olan güvercinlerin, tıpkı bizde cami önlerinde olduğu gibi, meydanları süslemek için trenle giden yüklerin altında kafeslerde İtalya’ya götürüldüğü gibi bir bilgi kalmış aklımda. Ancak, dışkılarındaki asidin yapılara ve heykellere zarar verdiği için zamanla sorun haline geldikleri bir de.

Piazza San Marco

Venedik’te San Marco Meydanı’nın sevimli ev sahipleri bugün artık sayıca Venedik’te yaşayan insanlardan daha fazla. Başı güvercinlerle dertte olan belediye, yapılara zarar gelmesini önlemek amacıyla 2007 yılında meydanda güvercinlere yem atılmasını yasakladı.

Ben de şu içinde bulunduğumuz günlerin anısına sevgili Faruk Köksal’dan güvercinler ve balkon temalı bir suluboya resim rica etmeye karar verdim. Birbirinden güzel Amalfi, Portofino, Cunda ve üç tane harika tren istasyonu resmi çalıştı benim için.

Faruk Bey, bir yazıma bıraktığınız ama genel olarak çalışmalarım hakkında yaptığınız güzel yorumdan cesaret alarak okumaya devam ettiğinizi umuyor ve herkesin huzurunda bu isteğimi dile getirmek istiyorum. Ne dersiniz?

La vita è troppo breve

Hayat çok kısa!

Hayat birçok şeyi yapmak için çok kısa evet ama Goethe’nin meşhur sözü Hayat kötü şarap içmek için çok kısa” tüm şarapseverlerin hemfikir olduğu bir yargıyı ifade ediyor sanırım.

Bu söz, Almanca’dan birçok dile doğru olarak bu şekilde çevrilmiş olmasına rağmen, bizim İtalyanların dili varmamış herhalde şaraplarına kötü demeye.

Haksız da sayılmazlar hani!

Goethe’nin bu sözü İtalyanca’ya “La vita è troppo breve per bere vini mediocri” olarak çevrilmiş, hayat vasat şaraplar içmek için çok kısa!

İtalya’da gerçekten de en kötü şarap mediocre (vasat).

Milano’da okuyan öğrencim bir mesajında İtalyan şaraplarına övgüler yağdırınca, “Onların karton kutulardaki şarapları bile güzeldir” yazdım.

Bilmediğini söylediğinde, süpermarketlerde a buon mercato (hesaplı) satılan Tetra Pak® ambalajlı, pek dikkat çekmeyen bu şarapları meyve suyu sanmış olabileceğini düşündüm.

Vino in cartone

Ertesi sabah telefonumu elime aldığımda, gece geç bir saatte gönderilmiş şu fotoğrafı görünce çok gururlandım.

Benim öğrencilerim araştırmacı ruha sahiptir.

Gecenin kaçı olursa olsun, kafalarına takılan bir konuyu açığa kavuşturmadan uyku girmez gözlerine!

Bu yazıyı daha önce yazmıştım. Bir Pazar yazısı olacaktı. Hafta içi yoğun İtalyanca derslerimizden sonra hafta sonları keyifli yazılar yayınlamayı planlamıştım size ama sfortunamente (maalesef) eğitime ara verdik.

Şimdi hangi günde olduğumuzu bile şaşırır olduk. Bugün çarşamba, hayır perşembe, saçmalama çarşamba diye polemiklere girip incir çekirdeğini doldurmayan konular hakkında inatlaşmaya, tartışmaya ve hatta (mecburen çok kısa bir süre) küsmeye başladık. Yalnız kalmamak için doya doya küsemez olduk birbirimize, gururumuz ayaklar altında!

Bu tatlı öğrencim bir aydır burada ve şimdi ailesiyle tecritte. Geçen gün halet-i ruhiyen nasıl diye sordum, alkolle dengelediğini söyledi. Sık sık terapi yapıyoruz birbirimize. Kim çökkünse o gün, diğeri kendi ruh halini baskılayıp ayağa kaldırmaya çalışıyor onu.

Haydi bugün vasat da olsa birer şişe şarap açıp kadehimizi gerçekten çok kısa ve pamuk ipliğine bağlı olduğunu çok iyi anladığımız hayatlarımıza ve Goethe’ye kaldıralım.

Halet-i ruhiyemizi alkolle dengeleyemediğimiz günler gelmeden biteydi!

Salute
Sağlığımıza

La vita è bella

Hayat güzeldir!

Corona tüm dünyaya savaş açtı ve herkesi dize getirdi ironicamente (ironik bir şekilde): tek başına, silahsız ve göze görünmeyerek.

“Koskoca dünyaya sığamadınız, birbirinize karışmayın, oturun oturduğunuz yerde huzurla, paylaşın, yardımlaşın, sevin birbirinizi” dercesine III. Dünya Savaşını başlattı.

Ve bunun en ağır bedelini, I. ve II. Dünya Savaşından derslerini almış, kendi ülkesine sığıp mutlu mesut yaşayan, kimseye bulaşmayan ve herkese kucak açan İtalya’ya bulaşarak İtalyan halkına ödetiyor.

Bütün gün gazetelerden, televizyonlardan, sosyal medyadan gelen haberlerle, önerilerle kafamız karışıyor, hiçbir günün sonunda net bilgilerle günü bitirdiğimizi hissetmiyoruz.

Gece yatmadan önce son bir kez İtalyan gazetelerine bakıyorum. Her günün dökümünü gerçek sayılarla bölge bazında, harita üzerinde göstererek yayınlıyorlar. Hayatını kaybeen doktorların sayısı güncelleniyor, hastalananların, iyileşenlerin ve ölenlerin sayılarındaki yüzde artış veriliyor.

Dünya haritası üzerinde her bir noktada kaç hasta ve ölüm olduğunu da görebiliyorum o gazetelerden.

Ama tabii ki onlara gelen bilgilere göre güncellenmiş sayılarla!

Bizim bildiklerimiz ise yanıltıcı. Örneğin, emekli Orgeneral Aytaç Yalman’ın koronavirüsten hayatını kaybettiği ve gizlice kısıtlı tören yapılarak defnedildiği gün Türkiye’deki ölü sayısı üç olarak verilmişti dünya haritası üzerinde. Diğer ikisi, ilk görülen vaka ve onun yakını o zaman!

Biz zaten Aytaç Yalman’ın vefat ettiğini gecikmeli olarak gazetede okuduk, hiç görmedik televizyonda.

Kaçla çarpmalıyız demeye dilim varmıyor ama kaç eklemeliyiz acaba bize verilen sayılara?

Yaşadıkları durumun surreale (gerçeküstü) olduğunu ve bunun arkasından güzel günlerin gelmesini umduklarını söyleyen, bizdeki durumu soran İtalyan arkadaşlarıma ‘daha başındayız, evdeyiz’ gibi yuvarlak laflar edip sayı veremiyorum. Bizde medyanın pek trasparente (şeffaf) olmadığını söylüyorum ama onlar biliyor zaten opaco (opak) bir ülkede yaşadığımızı.

Bu sıkıntılı dönemin ne zaman, ne sonuçlarla biteceğini bilebilsek birazcık daha rahat ve sabırlı olurduk. Belirsizlik insanı çok geriyor. Ama biz elimizden geldiğince iyi geçirmeye gayret edelim bu dönemi.

Çoğunuzun izlemiş olduğuna emin olduğum ama izlemeyenlere definitamente (kesinlikle) önereceğim bir film La vita è bella. 1997 yapımı filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Roberto Benigni, II. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarından oğlunu korumak için bu süreci bir oyuna çeviren Yahudi bir babayı canlandırıyor.

İlk ofisime gelen eski öğrencilerim ve özellikle çocukken bilgisayar dersine gelmiş olup bugün kendi çocukları ile ziyaretime gelenler hatırlayacaktır, bilgisayar masamızın hemen üzerinde dev bir La vita è bella film posteri asılıydı. Posteri sinema çıkışında rica ederek, tamam itiraf ediyorum, yalvararak almıştım görevlilerden.

Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden birini paylaşmak istedim. Annesine hediye almak için vitrininde Yahudilerin ve köpeklerin girmesi yasak yazısının asılı olduğu bir dükkana girmek isteyen oğluna açıklamalar yapıyor baba.

Bu durumu sıradanmış gibi göstermek için ilerideki ferramenta (hırdavatçı) vitrininde İspanyolların ve atların girmesinin yasak olduğunu bildiren bir ilan olduğunu, önceki gün farmacista (eczane) önüne kangurusuyla gelen arkadaşına kanguruların girmesinin yasak olduğunu söyleyip içeri almadıklarını söylüyor.

La Vita è bella – Vietato l’ingresso ai Ragni e i Visigoti
Örümceklerin ve Vizigotların girmesi yasak

Bu filmi bir Pazar günü önermek vardı aklımda ama şimdi tam sırası, zaten bize her gün Pazar!

Internet’te zorla buldum, filmin tamamı için bağlantı:

https://www.bayfilmizle.com/hayat-guzeldir-turkce-dublaj-full-hd-izle.html

Fontana di Trevi

Nam-ı diğer Aşk Çeşmesi!

Prima di tutto (her şeyden önce) bana özel çizdiği tatlı suluboya vinyetleri ile kitabımı ve şimdi de blogumu renklendiren tatlı Gamze Tavukçuoğlu’na grazie infinite (sonsuz teşekkürler).

Bunu saymayız bak Fontana di Trevi, tekrar Roma’ya gelmek için sana arkamızı dönüp sağ elimizle sol omzumuzun üzerinden o kadar para atmıştık sularına.

Yakında yine geleceğiz, tekrar tekrar gelebilmek için kalabalıkları yarıp yine para atacağız. Biraz dinlen sen.

Artık yalnızca Roma’ya yeniden gelebilmek için bir bozuk para atılmıyor çeşmeye. Aşk arayanlar iki, evlenmek isteyenler ise üç bozuk para atıyor. Bu durumda, Roma’nın doğusundaki Tivoli’den gelen traverten taşından yapılmış bu görkemli Barok çeşmede her gün yaklaşık 3.000 Euro birikmesi normal.

Çeşmede toplanan para geçen yıla kadar Katolik Kilisesine bağlı Caritas hayır kurumuna bağışlanıyordu. 2019 Nisan ayından itibaren bu para Roma Şehir Konseyine devrediliyor. Belediye Başkanı Virginia Raggi, bu geliri şehrin kültürel alanlarının bakımı ve yoksullara yardım amaçlı sosyal dayanışma projeleri için kullanıyor.

Trevi adı, üç yol anlamına gelen tre vie sözcüklerinden geliyor, çeşme üç tarihi sokağın Piazza dei Cruciferi meydanında kesiştiği noktaya inşa edilmiş. Bir efsaneye göre de çeşme adını, Roma sokaklarını koruyan ve çevresinde olan biteni görmesi için üç başı olan tanrıça Trivia’dan almış.

Fontana di Trevi’nin göründüğü unutulmaz sahnelerin olduğu birçok film var. Bu filmlerden en bilineni kuşkusuz, başrollerini Anita Ekberg ve Marcello Mastroianni’nin oynadığı Fellini filmi La Dolce Vita (Tatlı Hayat).

Marcello Mastroianni 1996 yılında öldüğünde çeşmenin suyu kapatıldı ve Fontana di Trevi siyah, dökümlü bir kumaşla örtüldü.

Aşk Çeşmesi‘ni görebileceğiniz diğer fimler ise başrol oyuncuları Audrey Hepburn ve Gregory Peck olan Roma Tatili, Three Coins in the Fountain, Gidget goes to Rome, The Lizzie McGuire Movie ve başrollerini Shirley MacLlaine ve Christopher Plummer’ın oynadığı Elsa and Fred.

Frank Sinatra’nın da göründüğü ve aynı adlı şarkıyı söylediği Three Coins in the Fountain filminden görüntüler:

Three Coins in the Fountain
Dorothy McGuire e Clifton Webb

I treni in Italia

Sciopero (grev) olmadığı sürece İtalya’da conveniente (uygun, elverişli) bir ulaşım şeklidir viaggiare in treno. Özellikle uzak yerlere giderken tercih etmeniz ve kaçınmanız gereken trenleri bilmeniz için tren türlerine bakalım.

Il treno regionale, her istasyonda duran yavaş bir trendir. Il treno locale, biraz daha hızlı olan ama yine de uzak mesafeler için uzak durmanız gereken bir trendir. Yalnızca büyük istasyonlarda duran il treno diretto ve büyük şehirlerde duran il treno espresso hızlı olmasına rağmen Intercity veya Eurostar kadar hızlı değildir. Il treno rapido ise daha ekonomik ama hızlıca bir tren tercih ederseniz kullanılabilir.

İtalya’da erkeklerin trenlere benzetildiği meşhur bir espri vardır.

L’uomo è come un treno:

– a 20 anni è un Locale, ferma in tutte le stazioni;

a 30 anni è un Diretto, ferma solo nei capoluoghi;

a 40 anni è un Espresso, ferma solo nelle grandi città;

a 50 anni è un Rapido, ferma solo a fare acqua;

a 60 anni non parte più, va al deposito.

20 yaşında her durakta duran Locale, 30 yaşında önemli yerleşim merkezlerinde duran Diretto, 40 yaşında yalnızca büyük şehirlerde duran Espresso, 50 yaşında yalnızca su almak için duran Rapido ve 60 yaşında artık yola çıkmayıp depoya kaldırılan tren benzetmesi gibi acımasız bir benzetme de kadınlar için yapılmış.

La donna è come la terra:

a 20 anni è come l’Africa, quasi totalmente inesplorata;

a 30 anni è come l’India, calda, misteriosa e lussureggiante;

a 40 anni è come l’America, tecnicamente perfetta;

a 50 anni è come l’Europa, completamente in rovina;

a 60 anni è come la Siberia, tutti sanno dov’è ma nessuno ci vuole andare.

Burada da kadınlar dünya üzerindeki bölgelere benzetilmiş. 20 yaşında neredeyse hiç keşfedilmemiş Africa, 30 yaşında sıcak, esrarengiz ve bereketli India, 40 yaşında teknik olarak mükemmel America, 50 yaşında tamamen yıkım içinde olan Europa ve 60 yaşında herkesin nerede olduğunu bildiği ama hiç kimsenin gitmek istemediği Siberia.

Scherzi a parte (şaka bir yana), İtalyanlar her yeni yaşı keyifle kutluyor ve geçen her decennio (on yıl) için hayıflanmak yerine bir on yılı daha sağlıkla, ağız tadıyla geçirdikleri için şükrediyor.

Compleanno (doğum günü) sözcüğü ‘yıl tamamlamak’ anlamını içeriyor ve quanti anni compi? (kaç yıl tamamlıyorsun) sorusu ile karşımızdakine kaç yaşına girdiğini sorabiliyoruz.

Nel mezzo del cammin di nostra vita

Nel mezzo del cammin di nostra vita

mi ritrovai per una selva oscura

ché la diritta via era smarrita.

Dante’nin İlahi Komedya‘sı böyle başlıyor: Hayat yolumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum çünkü doğru yol kaybolmuştu. Dante, La Divina Commedia‘yı yazmaya başladığında hayat yolunun yarısı dediği 35 yaşında sürgün hayatı yaşıyordu. İnsan hayatının inişe geçmeye başladığını düşündüğü bu yaş bir dönüm noktasıdır büyük şair için.

Cahit Sıtkı Tarancı ise 35 Yaş Şiiri‘ni Dante’den ilham alarak yazmıştır.

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Şiirine bu dizelerle başlayan Cahit Sıtkı da Dante gibi delikanlılık çağındaki cevherin gözün yaşına bakmadan gideceğini söylüyor.

Her iki şairin de ömrü uzun değilmiş ve 35 yaş bile ömürlerinin ortası olamamış. Ben ömrümün ortasını çoktan aştım ve bugün sevdiklerim bana bunu bir kez daha hatırlattı, kutlattı diyelim hadi iyi niyetlerini göz ardı etmeyerek.

Kaç yaşına mı girdim? Bunu doğrudan söylemeye hazır değilim henüz, en iyisi bir Da Vinci şifresi ile vereyim:

Yeni yaşım Dante ve Cahit Sıtkı’nın öldükleri yaşların tam nel mezzo (ortasında)!